Erkek ve Kadın Hipokampusu Ne Kadar Farklı?

Rosalind Franklin University of Medicine and Science’da yapılan bir çalışma ile, geniş bir kitle tarafından kabul gören ‘beynin yeni hatıralar oluşturan ve duyguları hislerle ilişkilendiren bölgesi hipokampusun dişilerde erkeklerden daha büyük olduğu’ savını çürütüldü.

 Üniversiteye ait Tıp Fakültesinde Sinirbilimi dalında Yardımcı Doçent olarak görev yapan Lise Eliot önderliğindeki analiz ekibi, MR üzerinden hacimlerin karşılaştırıldığı bir meta-analiz yürüttü ve erkek / dişi hipokampusları arasında gözle görülür bir fark olmadığı sonucuna vardı.

Erkek ve dişi arasındaki stereotipik farklılıkları açıklamaya çalışırken, araştırmacılar için cinsiyete göre beyinde farklılık gözlemlemek kaçınılmaz bir sonuçtur. Dr. Eliot’a göre bu incelemelerde küçük örnek gruplarına dayanılmasına rağmen sonuçlar çok genelleniyor ve popüler olarak da bu çalışmalara sükse yaptırılıyor. Ancak çoklu veri setleri ve veri havuzları incelendiğinde, hem erkek hem de kadınlardan oluşan büyük örnek gruplarının verilerini bir araya getirdiğinde; bu iddialar çoğunlukla çöküyor veya çok önemsiz (küçük) farklar olarak kalıyor.

Hipokampi (tekil. hipokampus) beynin iki lobundada serebral korteksin altında konuçlanmıştır. Neuroimage’da yayımlanan çalışmanın bulguları “dişilerin oransız şekilde daha büyük hipokampusları olduğu için daha duygusal olarak dışa-vurumcu, insanlar-arası ilişkilerde daha güçlü ve daha iyi işitsel hafıza sahibi oldukları” iddiasını ciddi anlamda zora soktu.

Birçok insan ‘erkek beyni’ ve ‘dişi beyni’ diye bir ayrım olduğuna inanmaktadır. Ancak popülarize çalışmaların ötesine, tüm verilerin toplamına baktığımız zaman bu farklılıkların hiç de bu yargılara varacak kadar büyük olmadığı ile karşı karşıya kalırız.

Dr. Eliot’un notlarına göre, başka araştırmacıların yürüttüğü meta-analizlerde de beyindeki diğer cinsiyet farklılıklarının yanlışlandığı biliniyor. Örneğin corpus callosum boyutları arasında inanılanın aksine hiç bir fark bulunmamıştır. Bu bölge beynin en büyük beyaz madde yapısı olup iki ayrı -sağ ve sol- serebral yarı küreyi birbirine bağlayarak iletişim kurmalarını sağlayan bölgedir. Ne kadınlar ne de erkekler dil ve dilin işlenmesi noktasında birbirlerinden herhangi bir farklılık göstermemektedir.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Anh Tan, Wenli Ma, Amit Vira, Dhruv Marwha, Lise Eliot. The human hippocampus is not sexually-dimorphic: Meta-analysis of structural MRI volumes. NeuroImage, 2016; 124: 350 DOI:10.1016/j.neuroimage.2015.08.050

İnsan Bedeninin Parçacık Fiziği

Her birimiz temel parçacıklardan oluşmuş durumdayız. Dahası, biz de parçacık üretiyoruz ve sürekli olarak parçacık bombardımanı altında yaşıyoruz.

14 milyar yıl önce evrenimiz sıcak ve yoğun bir noktacıktan hızla genişlemeye başladı. Varolan tüm madde ile antimadde birbirini yok ederek, geriye enerjiden başka birşey bırakmamalıydı. Ama az bir miktar madde yok olmamayı başardı.

Sonuç olarak parçacıklarla dolu bir dünyadayız ve bu parçacıkların kütleleri de yükleri de insan yaşamını olanaklı kılıyor. Gelin şimdi bizi yaşatan bu parçacıkların fiziğine yakından bakalım.

Yapıldığımız Parçacıklar

Bedenimizin yaklaşık %99’u hidrojen, karbon, azot ve oksijen atomlarından oluşur. Bunların yanı sıra, yaşam için gereken diğer bazı elementlerden de daha az miktarlarda içeririz.

Beden hücrelerimizin çoğu 7 ila 15 yıl içerisinde yenileniyor olsa da, bu hücreleri oluşturan parçacıkların çoğu aslında milyarlarca yıldan beri varlıklarını sürdürmektedir. Vücudumuzdaki hidrojen atomları Büyük Patlamasırasında üretilmiştir; karbon, azot ve oksijen atomları ise yanan yıldızlarda. Çok ağır elementlerin atomları da patlayan yıldızlarda doğmuştur.

Bir atomun büyüklüğünü belirleyen, elektronlarının ortalama konumudur. Atom çekirdeği ise atomdan yaklaşık 100.000 kat daha küçüktür. Çekirdek bir fıstık boyutlarında olsaydı, atom neredeyse beyzbol stadyumu kadar olurdu. Vücudumuzu meydana getiren tüm atomlardaki boş alanları çıkarsak, kaplayacağımız hacim bir toz tanesi kadar olurdu. O durumda tüm insanları bir küp şeker hacmine sığdırmak mümkün olurdu.

Tahmin edebileceğiniz gibi, boşlukları bir kenara bırakırsak bu parçacıklar kütlemizin küçük bir kısmını oluşturur. Atom çekirdeğindeki protonlar ve nötronların her biri üçer tane kuarktan oluşur. Kuarkların kütleleri, bu parçacıkların Higgs alanı ile etkileşiminden ileri gelir ve proton ya da nötronun kütlesinin küçük bir yüzdesinden sorumludur. Kuarkları birarada tutan güçlü çekirdeksel kuvveti taşıyan gluonlar ise bütünüyle kütlesizdir.

Peki eğer kütlemiz bu parçacıkların hiçbirinin kütlesi ile açıklanamıyorsa, nasıl açıklayacağız? Enerji. Bilimcilere göre vücut kütlemizin neredeyse tamamı kuarkların kinetik enerjisi ve gluonların bağlanma enerjisinden geliyor.

Yaptığımız Parçacıklar

Bedenimiz küçük ölçekli bir radyoaktif parçacık madenidir. Kendi vücudumuzdan kaynaklanan doğal radyoaktivite nedeniyle yıllık hemen hemen 40 milirem doza maruz kalırız. Bu miktar, göğüs röntgeni çektirildiğinde maruz kalınanla eşittir. Radyasyon doz düzeyimiz, bizim kadar radyoaktif olan sevgilimizle uyuduğumuz her 8 saat içinbir-iki milirem daha artar.

Radyasyon yayımlıyor olma nedenlerimiz arasında yediğimiz besinler, içtiğimiz içecekler ve hatta Potasyum-40 veKarbon-14 gibi radyonüklitler içeren soluduğumuz bu hava bulunuyor. Bunlar moleküllerimize sızarak, bozundukları zaman bedenimizde radyasyon yayımlanmasına yol açarlar.

Potasyum-40 bozunurken bir pozitron (elektronun antimadde eşi, yani anti-parçacığı) salar. Dolayısıyla küçük bir miktar antimadde de içeririz. Ortalama bir insan günde 4000’den fazla pozitron üretir. Ama çok geçmeden bu pozitronlar elektronlar ile karşılaşıp birbirlerini yok ederek gama ışınımına dönüşür.

Karşılaştığımız Parçacıklar

Kendi vücudumuzda doğan radyasyon, her gün temas halinde olduğumuz doğal (ve zararsız) radyasyonun sadece bir bölümüdür. Ortalama bir Amerikalı her yıl 620 milirem civarında bir radyasyon dozu almaktadır. Yediğimiz yiyecekler, yaşadığımız ev, yürüdüğümüz yollardaki taş-toprak, düşük düzeylerde de olsa bizi radyasyona maruz bırakır. Sadece bir Brezilya fıstığı yemek ya da dişçiye gitmek bu dozu birkaç milirem daha arttırabilir. Sigara içmek ise 16.000 milirem kadar yükseltebilir.

Uzaydan gelen yüksek enerjili radyasyon, yani kozmik ışınlar sürekli olarak atmosfere giriş yapar. Orada başka çekirdeklerle çarpışarak mezon üretirler; onların da çoğu bozunarak müon ve nötrino gibi parçacıklar üretir. Bunların tümü Dünya yüzeyine ulaşarak, içinizden geçerler. Bu da yıllık radyasyon dozajınıza 27 milirem gibi bir katkı yapar. Bu kozmik parçacıklar kimi zaman genetiğimizi bozarak mutasyonlara neden olabilir. Böylece evrimsel değişimde rol alabilirler.

Bizi foton bombardımanına tutarak çevremizdeki dünyayı biçimlendiren güneşimiz ayrıca nötrinolar da salar. Nötrinolar bedenimizin sürekli ziyaretçileridir. Her saniye neredeyse 100 trilyon nötrino içimizden geçer. Güneşin yanı sıra, başka yıldızlardaki nükleer tepkimelerden ve kendi gezegenimizden kaynaklanan nötrinolar da vardır.

Nötrinoların çoğu erken evrenin ilk birkaç saniyesinden beri hayattadır; yani bizi oluşturan atomlardan daha yaşlıdırlar. Ancak o denli zayıf etkileşirler ki, ziyaretlerine ilişkin hiçbir iz bırakmadan vücudumuzdan geçip giderler.

Bunlardan başka sürekli olarak bizi yıkayan karanlık madde parçacıkları da vardır. Karanlık madde ışık yayımlamaz, yansıtmaz ve soğurmaz. O nedenle de algılanması çok güçtür. Yine de bilimciler evrenimizin %80’inin bu madde türü tarafından meydana geldiğini düşünüyor.

Evrene yayılan karanlık maddenin yoğunluğuna bakan bilimcilerin hesabına göre, her bir saniyede bu parçacıklardan yüz milyonlarcası içimizden geçiyor olsa gerek. Tabi vücut atomlarımızla da çarpışıyorlardır ama karanlık madde normal madde ile pek güçlü etkileşmediğinden bedenimiz üzerinde dikkate değer etki yapmaz.

Gördüğünüz gibi parçacık fiziğinin yaşantımız üzerindeki etkisi sadece laboratuvar deneylerinden ya da uzay araştırmalarından ibaret değil; biz onun sayesinde hayattayız.

 


Kaynak: Bilimfili, Symmetry Magazine, “The particle physics of you”
< http://www.symmetrymagazine.org/article/the-particle-physics-of-you >

Mikrofotoğraflar bitkilerin harika ve bilinmeyen dünyasını açığa çıkarıyor

Bitkiler, gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası ve etrafımızdaki dünya için hayati derecede önemli. Bizlere gıda, ilaç ve gereğinden fazla birçok ürün için hammadde sağlamalarına rağmen çok az insan Dünya’nın yeşilliğini incelemek için zaman harcıyor.

Şansımıza, fotoğrafçı Rob Kesseler; tohum morfologu (şekil bilimcisi) Wolfgang Stuppy ve polen bilimci Dr. Madeline Harley ile normalde uzaktan hayranlık duyduğumuz bitki örtüsüne yakından bir bakış sağlamak adına bir araya geldi. Bu disiplinlerarası takım, hep beraber doğanın çıplak gözle görülmeyen mikro dünyasını keşfetmek için yola çıktı.

Kesseler; doğa ananın bereketli çeşitliliğini meyvelerde, polenlerde ve tohumlardamikrofotoğraf tekniğini kullanarak ortaya çıkardı. Stuppy ve Dr. Harley daha sonra”Pollen Seeds Fruit (Polen Tohum Meyve)” adlı 2016 takviminin altına açıklamalar eklediler. Bu açıklayıcı yazılar ve Kesseler’in karmaşık fotoğrafları sayesinde gözlemleyiciler, takvimdeki günlere çek atarken etraflarındaki doğa ile kolayca bağlantı kurabilecekler.

Neden Sevimli Hayvanları Mıncıklamak İstiyoruz?

Neden Sevimli Hayvanları Mıncıklamak İstiyoruz?

Kedi yetiştiriciliği yapan Lynn Figueroa’nın evinde, başka hayvanlarla birlikte vaşak yavruları da satılmadan önce insanlara alıştırılıyor. Bu yavru altı haftalık.

Şirin bir hayvan ya da bebek görünce mıncıklamak, dişlerinizi sıkarak sarılmak mı istiyorsunuz? Yalnız değilsiniz.

İlk önce bir sorununuz olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Ama tatlı bir sorun…

“Şirin bir şeyi neden sıkıştırma ve mıncıklama ihtiyacı duyuyoruz?” diye soruyor National Geographic’ten Emily Tye. “Evrimsel açıdan bakıldığında tehlikeli duruyor.”

Emily haklı olabilir –ama kesinlikle bu durumdaki tek kişi değil.

Yale Üniversitesi psikologlarından Oriana Aragon ve ekibi, Psychological Science’da 2015 başında yayımlanan bir araştırmada güzel bebek fotoğraflarına fazlasıyla pozitif reaksiyon gösteren kişilerin, bebeklerin yanaklarını çimdiklemeyi istemek gibi “güçlü hırpalayıcı ifadeler de sergilediklerini” ortaya koyuyor.

Çimdikleme demişken, araştırmanın daha sonraki döneminde yapılan bir deney, sevimli hayvan yavrusu fotoğrafına bakan katılımcıların yaşlı hayvan görüntülerine bakanlara kıyasla daha fazla baloncuklu naylon patlattığını da gösteriyor.

Yani fotoğraflara bakarken kendilerine bir şey sıkma olanağı verilirse bunu kullanıyorlar. Ama Aragon bu davranışın, canlılara gerçek bir zarar verme niyeti taşımadığının altını çiziyor.


Washington’da bir yavru köpek umut dolu gözlerle bakıyor. Araştırmalar, insanların yavru hayvan sevme nedeninin büyük göz gibi bebeklere benzer özelliklerinden kaynaklandığını ortaya koyuyor. [Fotoğraf: Karine Aigner, National Geographic Creative]


İyi, Kötü ve Sevimli

Sevimli hayvanları sıkma veya ısırma içgüdümüz nasıl açıklanabilir?

Bazı kişilerde, güçlü duygunun ardından “karşıt duygu olarak tanımlanabilecek bir ifade biçimi geliyor,” diye açıklıyor Aragon.

“Yani sevinç gözyaşları, sinirli gülüş ya da dayanılmaz derecede sevimli bulduğunuz bir şeyi sıkma durumları yaşanabiliyor.” Ve hatta bu sıkıp hırpalamak istediğiniz şey normalde sarılıp korumak isteyeceğiniz bir hayvan bile olabiliyor.

Bu ikincil reaksiyon, ilk hissedilen fazla güçlü duyguyu “karıştırıp” etkisini azaltıyor ve böylece kişinin dengesini bulmasını sağlıyor olabilir.

Araştırma, art arda gelen pozitif ve negatif reaksiyon gösteren kişilerde duygusal dengeye yeniden kavuşma sürecinin çok daha hızlı olduğunu gösteriyor.

Ve eğer sevimli bir şeyin bakıcılığını yapıyorsanız bu durum önemli.

“Çünkü kişinin duygu yoğunluğunu kontrol altına almasına neden oluyor muhtemelen. Bu ifade biçimleri, hayvan veya çocuk bakan kişinin onlara gereğine uygun olarak davranmasını sağlıyor,” diyor Aragon.

Kaynak: National Geographic

Dünya’nın En Zeki Çocukları Nerede?

“ Zeki ” kelimesinin bilimsel karşılığını açıklamak oldukça güç. Bugünlerde, Intelligence Quotient, nam-ı diğer IQ’nun zekayı açıklamak için tek başına yeterli olmadığı yaygın bir düşünce diyebiliriz. Farklı IQ testleri çeşitli zihinsel süreçleri ölçmek için oldukça başarılı olmasına rağmen, günümüzün karmaşık dünyasında, IQ sayısı zekayı tam olarak ifade etmiyor gibi görünüyor.

Zeka için kullanılan bir başka ölçü birimi ise, General Intelligence, diğer adıyla “g faktörü”. İlk olarak 1904 yılında İngiliz psikolog Charles Spearman tarafından açıklanan g faktörü, bir konuda başarı gösteren çocukların diğer konularda da başarılı olabileceğini yani çocukların farklı testlerlerdeki başarıları arasında pozitif bir korelasyonolduğunu savunmaktadır.

Bugün birçok farklı uluslararası test, g faktörü ölçmek için çocukların okul performansı hakkında veriler topluyor. Bu testler, çoğunlukla,  matematik, fen bilimleri ve edebiyat sınavlarından oluşmakta. TIMSS ve PIRLS bu testler arasında en popüler olanlardan başlıca iki tanesi. Bu sınavlar, the US National Centre for Education Statisticstarafından 53 farklı eğitim sisteminde düzenleniyor.

Bir diğer popüler karşılaştırma sistemi olan PISA, 65 farklı ülkede, 15 yaşındaki çocukların okuma becerilerini, matematik ve matematiğe dayalı fen bilimleri yeteneklerini ölçüyor. Bu test, tüm Dünya için oldukça kabul edilebilir düzeyde. Testin yapıldığı ülkelerin ekonomileri, dünya ekonomisinin yüzde 80’inden de fazlasını oluşturmakta.

Sonuç olarak, IQ’nun sonuçlarının yetersiz görülmesinden dolayı boşalan tahtı yeni ölçüm değeri g faktörü kazanmış gibi görünüyor. Araştırmacılar artık, uluslararası karşılaştırmalarda g faktörü yoğun olarak kullanıyorlar. Peki, bu testlerin sonuçları nedir?; Dünya’daki en zekiler nerede?

2012 yılında yapılan son PISA testine göre, Şangay’daki öğrenciler listenin en üst sırasında yer alarak, matematik, okuma ve fen bilimleri alanlarında OECD istatistiklerine göre ortalamanın üstünde kaldılar. Testler ayrıca Singapur, Hong Kong, Japonya, Kore ve Finlandiya’da da üstün zekalı çocukların bulunduğunu gösteriyor.

Ancak, 2011 yılında yapılan TIMSS ve PIRLS testleri bu sonuçlarla birleşirse liste biraz değişiyor ve en tepeye Singapur yerleşiyor. Singapur’u Hong Kong, Çin-Taipei ve Finlandiya izliyor.

Birkaç metodolojik problemden bahsetmek gerekirse; bireysel alanlarda yapılan test sonuçlarının kesinlik göstermediği söylenebilir. Diğer yandan, uzmanlar uluslararası test sonuçlarının farklılıklarını okullardaki kültürel değişikliklerin de etkileyeceğini söylüyorlar. Karşılaşılan sonuncu problem ise, hiçbir uluslararası sistem, okul çağındaki çocukların yüzde yüzünü kapsamıyor; çünkü ne yazık ki dünyadaki her çocuk okula gitmiyor.

Sonuç olarak, g faktörüne güvensek bile, eğitim sistemi dünyada çarpıcı değişimler gösteriyor. Örneğin,Finlandiya, öğrencileri temel alanlarda geliştirmeye odaklanmak yerine, bireysel konulardan tamamen kurtularak ilerlemeyi hedefliyor. Bu tarz stratejiler sıralamayı tamamen değiştirebilir. Kim bilir? Müfredatta yapılacak böyle bir değişiklik belki de önümüzdeki yıllarda Fin çocukları listenin en tepesine taşıyacak.


Kaynak: Bilimfili“Where in the world are the smartest school kids?” ScienceAlert Retrieved from http://www.sciencealert.com/where-in-the-world-are-the-smartest-schoolkids

Yaşamın Anlamına İlişkin Fikir Yürüten Makine

Bir insan ile bir makine arasında geçen şu konuşmaya bakalım:

İnsan: hayatın amacı nedir?
Makine: yüce bir iyiliğe hizmet etmek.
İnsan: yaşamanın amacı nedir?
Makine: sonsuza dek yaşamak.
İnsan: varoluşun amacı nedir?
Makine: dünyaya geldiğimizde neler olacağını anlamak.
İnsan: şu anda neredesin?
Makine: hiçliğin ortasındayım.
İnsan: ölümün amacı nedir?
Makine: bir hayata sahip olmak.
İnsan: zeki olmanın amacı nedir?
Makine: o amacın ne olduğunu anlamak.
İnsan: duyguların amacı nedir?
Makine: bilmiyorum.

Bunlar bir bilimkurgu filmden alınma gibi dursa da, öyle değil. Gerçekten de Google tarafından üretilen bir makine ile insan arasında geçen bir diyalog bu. Sinema filmini anımsatmasının da iyi bir nedeni var. Bu makine sohbet etmeyi, devasa bir film koleksiyonunu analiz ederek öğrenmiş.

Akıllı Sohbet

Geçtiğimiz haftalarda Arxiv sitesinde yayımlanan makalelerinde projeyi detaylı olarak sunan Google araştırmacıları Oriol Vinyals ve Quoc Le, bu sohbet robotunun diğerlerinden farklı olduğunu belirtiyor. İnsanlarla bir şekilde akla uygun konuşmalar yapabilen diğer sohbet robotları üretilirken, yazılım mühendislerinin yazdıkları kodlar ile makinenin belli sorulara belli şekilde yanıt vermesi sağlanır. Fakat bu robot, yapılmış sohbetleri inceleyerek kendi kendine yanıt vermeyi öğrenebiliyor. “Geleneksel bir sohbet motoru yapılandırmada kullanılan kurallar yerine, biz makine öğrenimi yaklaşımı uyguladık. Elle yazılmış kodları kural olarak vermek yerine, makinenin öğrenmesine izin verdik,” diyor Le.

Sistem insan beynindeki nöron ağlarına benzeyen yapay sinir ağlarına dayalı olarak çalışıyor. Sinir ağları eski bir düşünce olsa da, uzun yıllar boyunca yapay zeka araştırmacıları tarafından bir köşeye atılmıştı. Neyse ki son zamanlarda Google ve Facebook gibi şirketlerin bilgisayar gücünün sinir ağlarını çalıştırmak için gereken düzeye ulaşmasıyla birlikte değeri anlaşıldı. Bu Internet devlerinin yapay sinir ağlarından yararlandığı alanlar arasında sosyal medyaya postalanan fotoğraflardaki yüzlerin tanınması, nesne tanımlanması, Android telefonlarda yapılan konuşmalardaki sözcüklerin tanımlanması ve Internet üzerinden yapılan telefon konuşmalarının bir dilden diğerine çevrilmesi sayılabilir. Google son makalesinde, sohbet motorlarının insanlarla tıpkı insan gibi konuşmasının mümkün olabileceğini vurguluyor. Skymind adlı sinir ağı girişiminin kurucusu Chris Nicholson, “Bu gibi makalelerde her zaman en çarpıcı etkileşimler sunulur. Ama etkilendiğimi söyleyebilirim. Endüstri için önemli bir ilerlemeyi temsil ediyor,” şeklinde değerlendiriyor.

Yeniliklerin Geleceği

Google’ın sohbet robotu, Montreal Üniversitesi’nden Prof. Yoshua Bengio ve Facebook ile Microsoft araştırmacıları dahil olmak üzere, oldukça geniş bir yapay zeka topluluğu tarafından araştırma konusu yapılmış durumda. MetaMind adlı sinir ağları kuruluşunun yöneticisi Richard Socher, makalede söz edilen insan-makine sohbetlerinin o kadar da şaşırtıcı olmadığını belirterek, daha önce yapılan çalışmaları hatırlatıyor. Google araştırmacısı Vinyal da“Sinir ağlarının dil modellemede iyi oldukları zaten bilinen bir şeydi,” diyor.

Fakat önceki çalışmalar başka görevlerle ilgili olarak yapılmıştı; makine çevirileri gibi. Son yıllarda yoğun biçimde sinir ağları araştırmaları yapan Le, Vinyal ilk çalışmalarını kendisine getirdiğinde bunu bütünüyle beklenmedik bulduğunu söylüyor. Sinir ağlarının “sohbet” konusunda bu denli iyi olabileceğini düşünmüyormuş. “Tüm bu karmaşıklığı bir makine öğrenimi yaklaşımına uygulayabileceğimizi anlattığında çok şaşırmıştım,” diyor Le.

Le ile Vinyal’in kurduğu sistem bunun sadece bir örneği. Çalışmalarını, teknik destek aramalarının yanıtlanmasına yardımcı olacak biçimde geliştirmeyi umuyorlar. Sistemi eski film replikleri ile eğitmenin yanısıra, eski teknik destek arama kayıtlarını da vermişler ve tarayıcı sorunlarına ilişkin şöyle bir konuşma yapmışlar:

Makine: selam
İnsan: selam
Makine: kullanmakta olduğunuz işletim sistemini söyler misiniz lütfen?
İnsan: linux
Makine: peki bu sistem performansı, nasser, araçlar sorunu.
İnsan: nedir o?
Makine: makinede windows mu yüklü?
Makine: makinenizde linux yüklü.
Makine: windows xp mi yoksa windows 7 mi var?
İnsan: ben linux kullanıyorum.
Makine: makinenizin uzaktan kontrolünü yapayım ve sorun uygun şekilde sonuçlanacak mı bakalım.
İnsan: peki
Makine: lütfen bilgisayarlardan birinde terminali açıp be- low komutlarını çalıştırın.
Makine: sudo apt- get update

Tabi bu tip sistemler geliştirilirken o kadar başka şekillerde işleyebiliyorlar ki, durum teknik desteği aşıyor. “Kulağa çılgınca gelebilir ama günün birinde sohbet robotları, bir kaynağın ve çok sayıda dinleyicinin olduğu gazetecilik yerine, insanlara sabah haberlerini camdan cama dedikodu yayar gibi vermeye başlayabilir,” diyor Nicholson.

Korkunç Derecede İyi

Otomatik olarak toplantı zamanlaması yapan x.ai adlı asistan yazılımı girişiminin kurucusu Dennis R. Mortensen, insan sohbetlerini taklit yeteneğinden dolayı bunu biraz korkutucu bulduğunu söylüyor. Verilen örneklerin bir canlıyla yapılmış gibi geldiğini ekliyor. Bunu en çok da yaşamın anlamına ilişkin sohbeti okuduğunuzda hissediyorsunuz herhalde. Bu biraz da insanın içini acıtıyor. İnsan makineye “şu anda neredesin?” diye sorduğunda, “hiçliğin ortasındayım,” diye yanıt veriyor. Makinenin varolan verileri kullanarak kendi kendini eğittiği düşünülürse, bu yanıtı seçmesi gerçekten büyüleyici.

 


Kaynak: BilimfiliWired.com “Google Made a Chatbot That Debates the Meaning of Life”
http://www.wired.com/2015/06/google-made-chatbot-debates-meaning-life/

Yeni Yapay Deri “Basıncı ve Isıyı” Eş Zamanlı Olarak Algılayabiliyor

Yapay deri konusunda çalışmalar son hızıyla devam ederken, bu konuda yeni bir haber Güney Kore’den geldi: Güney Kore Ulsan Milli Bilim ve Teknoloji Enstitüsü ve Dong Üniversitesi ’nin ortak çalışması sonucu geliştirilen; insan derisi kadar yumuşak ve elastik yapay deri, hem basıncı hem ısıyı eş zamanlı olarak fark edebiliyor.

Basıncı ve Isıyı Eş Zamanlı Algılayabilen Yeni Yapay Deri

Science Advance adlı bilimsel dergide yayınlanan makalede, ekip bu derinin nasıl oluşturulduğunu, test sonuçlarını ve başka nelerin algılanabildiği açıklıyor. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda geliştirilen deriler, eş zamanlı olarak ısıyı ve basıncı yüksek hassasiyetli hissedebilme yeteneğine sahip değildi.

Basıncı ve Isıyı Eş Zamanlı Algılayabilen Yeni Yapay Deri

Yeni geliştirilen deri, katmanlarıyla bir sandviçi anımsatıyor. En üstteki esnek yüzey, insan parmak izini taklit ediyor , hemen altındaysa grafin katmanları arasına yerleştirilmiş algılayıcılar mevcut. Kubbe şeklindeki algılayıcılar farklı miktarlarda basınca maruz kaldıklarında, farklı kademelerde sıkıştırıyorlar. Bu sıkıştırma, ( ısı ve sesin algılayıcılara gönderilmesindeki gibi ) küçük elektrik yüklerinin deri boyunca hareket etmelerini sağlıyor.

Basıncı ve Isıyı Eş Zamanlı Algılayabilen Yeni Yapay Deri

Algılanan basınç, ısı, ses miktarı arttıkça daha fazla elektrik yükü yollanıyor ve bu sayede “hissetme” derecesi de arttırılabiliyor. Sesi algılayabilmesi konusundaysa ekip için sürpriz olsa da testler iPhone mikrofonundan daha iyi ses topladığını gösterdi. Esnek deri, statik ve dinamik basıncı, titreşimi, ısıyı yüksek hassasiyetle algılayabiliyor ve ayırt edebiliyor.

Basıncı ve Isıyı Eş Zamanlı Algılayabilen Yeni Yapay Deri

Araştırmacılar, “ yapay derinin pratik olarak kullanılabilmesi için daha çok yol kat etmesi gerektiğini ” belirtiyorlar. Ayrıca “Derinin ilk aşamada robotik yüzeylerde, giyilebilen algılayıcılarda, tıbbi tanı cihazlarında uygulama alanları bulabileceğini ” ifade ediyorlar.

Bir sonraki aşamada hedef; deri ve robotlar arası ya da insanlar arası veri iletişimi sağlayabilmek. Geliştirilen bu ürün, protezler dışında farklı uygulama alanlarıyla birçok açıdan insanlığa yardımcı olabilecek görünüyor. Öte yandan, gelecekte insanlar robotlaşırken, robotların da insanlaştığı bir süreç bizleri bekliyor.

Kaynak: phys.org

Tarih boyunca beyni anlamak için neler yapıldı?

Image copyrightSPL

İnsanlar yüzyıllardır beynin sırlarını çözmek için birçok girişimde bulunmuş, çok çeşitli yöntemler kullanmıştır.

Londra’daki Bilim Müzesi, geçmişte beyni anlamak için kullanılan nesneleri ve teknolojileri sergiliyor.

Başlangıçta bir düzine kadar seramikten yapılma farklı şekillerde minik kafalar görüyoruz. Müzenin küratörü Katie Dabin bunların, kafatası biçimine göre kişilik analizi yapan sözde bilim dalı frenoloji pratisyenleri tarafından kullanıldığını anlatıyor.

Kafatasının biçimi

18. yüzyıl sonlarında kişinin kafatası şeklinin onun kişiliğine ve ruhsal durumuna dair bilgi verdiğine inanılıyordu.

Frenoloji uzmanları kafatasındaki girinti ve çıkıntıları ölçerek hastalarının beyninin nasıl çalıştığına dair bilgi edinmeyi amaçlıyordu.

Image captionFrenoloji bir zamanlar ‘düşünce bilimi’ olarak görülüyordu. Bugün ise bilimsel bir temeli olmadığını biliyoruz. (SPL)

Bu kafatası seramiklerini toplayan William Bally ya kendi zihinsel durumları ile ilgili bilgi almaya çalışan hastaların, ölülerin ve mahkumların alçıdan kafa kalıplarını çıkarmıştı.

1840’larda, ortaya çıkışından 50 yıl sonra frenoloji bir bilim olarak gözden düştü.

Bilim insanları gerçek vakalar üzerinde çalışmaya başladı. Paul Broca gibi ilk beyin uzmanları, beynin farklı bölgelerinin farklı işlevleri olduğunu düşünüyordu. İki hastasının konuşamama sorununun beynin özel bir bölgesinden kaynaklandığının farkındaydı.

Yani frenoloji gözden düşmüş olsa da beynin özel bölgelerinin belli davranışlara yol açtığı düşüncesi devam ediyordu.

Elektrik sinyalleri

Fakat bu beyni eylem halinde görmeye yaramıyordu. Ancak 1920’lere gelindiğinde araştırmacılar beyindeki elektrik sinyallerini okumaya başlamıştı. Böylece canlı beyindeki elektriksel aktiviteye dair ilk bilgiler oluşmuş ve elektroensefalografi (EEG) tekniği geliştirilmişti.

Image captionBeyin tomografisi ve kullanılan elektrotlar (SPL)

Başlangıçta EEG çiftlerin evlilik için birbirine uygun eş olup olmadığını ya da suçluların beynini inceleme gibi ilginç nedenlerle kullanıldı.

Fakat daha sonra epilepsi hastalarının beyninde nöbet sırasında neler olup bittiğini anlamak amacıyla kullanıldı.

Dabin, müzenin deposunda saklanan bir EEG makinesi gösterdi. Bu makine beynin sinyallerini okumanın yanı sıra elektrik vererek onu harekete geçirmek amacıyla da kullanılıyordu. Fakat bu sinyaller tek başına beyni anlamaya yetmiyordu.

Tomografinin temeli

1970’lerde Beatles grubunun plak şirketi olarak bilinen EMI’de mühendis olarak çalışan Godfrey Hounsfield röntgen yoluyla beynin içini görmeyi başardı. Yani bugünkü tomografinin temeli atılmış oldu.

Image captionBugün hala beyinde ne olup bittiğini tam olarak bilmiyoruz. (SPL)

Bugün beyni taramada kullanılan teknolojiye fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ya da kısaca ‘emar’ (fMRI) deniyor. Daha sonra UCL Üniversitesi’nden nörolog Joe Devlin beyin taramasını benim üzerimde uyguladı.

Bu taramada beyindeki oksijen değişimi hareket halinde görebiliyor. Beynin bir kısmı belli bir iş üzerinde yoğunlaşmışsa, örneğin kelime ya da dille ilgili bir çalışma yapılıyorsa o bölgede enerji kullanıldığı için kan akışı artmaktadır. İşte fMRI tarayıcısı bu kan akışını gözler.

Yapılan işe göre beynin aktif olan kısımlarındaki renk değişimini tarama sırasında ekranda görmek mümkün oluyor.

Örneğin ne söyleyeceğinizi düşünürken beynin farklı bir bölgesi, sayı sayma gibi düşünme gerektirmeyen monoton bir işlemde farklı bir bölge aktif hale gelir.

Fakat bir iş yaparken beynin hangi bölgesinin aktif hale geldiğini görmek ile beyin taraması yoluyla düşünceyi okumak aynı şey değildir elbette.

Image captionFonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ya da kısaca ’emar’ yoluyla beyindeki aktif bölgede kan akışı görülüyor. (SPL)

Yine de bu tür taramalar beyni anlama bakımından devrime yol açtı.

Daha önceleri doktorların tek bilgisi beyninde hasar olan bir hastanın sorununun nerede olduğu ve bunun ne tür bir arızaya yol açtığından ibaretti. Fakat beyin taraması sayesinde nörologların sağlıklı bir beyni görüp farklı kısımlarının nasıl kullanıldığını ve aralarındaki ilişkiyi anlaması mümkün oluyor.

Gelecekte ne olur?

Peki beyni anlama bakımından gelecekte ne tür gelişmeler beklenebilir?

EEG ve beyin tomografisi bugün hala kullanılıyor ve göründüğü kadarıyla kullanılmaya devam edecek. Birçok hastanede tomografi kullanılırken araştırmalarda EEG makinelerine de başvuruluyor. Örneğin nörologlar beynin elektrikle uyarılması yöntemiyle Parkinson ve depresyon gibi hastalıkların semptomlarını azaltma yollarını arıyor.

Image captionYapılan işe göre beyinde hangi bölgenin aktif hale geldiği ’emar’ yoluyla görülebiliyor. (SPL)

Belki de biz bugün frenolojiyi nasıl görüyorsak gelecek kuşaklar da bizim beyni anlama çabalarımızı ilkel bulacaktır. Fakat kesin olan şu ki kafataslarımızın içindeki bu boz maddenin sırlarını çözme çabamız hep devam edecek.

Kaynak: BBC

Anneye Hamilelik Hatırası: Cenin Hücreleri!

Biyolojik annenizin, siz doğduktan çok sonra bile, vücudunda size ait hücreler taşıyabildiğini biliyor muydunuz? Araştırmalar, hamilelik esnasında fetüs (cenin) hücrelerinin plasentadan annenin diğer vücut bölgelerine yolculuk edebildiğini gösteriyor. Aslında bu, yeni keşfedilmiş bir olgu değil. 1990’lardan bu yana biliniyor ve adına “Cenin Mikrokimerası” deniyor. (Kimera, Yunan mitolojisinde yarı aslan, yarı keçi ve yarı ejderha olan bir canavar.) Bazen bu hücreler doğumdan sonra yok oluyorlar ama kimi durumlarda da doğumdan yıllar sonra bile annenin vücudunda kalabiliyorlar. Üstelik öyle pasif durumda da kalmıyorlar; örneğin, annenin kalbine ulaşan cenin hücreleri atan kalp hücrelerine dönüşüyorlar! Arizona Eyalet Üniversitesi Psikoloji Bölümünden araştırmacı Dr. Amy Boddy mikrokimera hakkında şunları söylüyor:
“Bu tür hücreler kök benzeri özelliklere sahip, böylelikle pek çok farklı dokuya dönüşebiliyorlar. Anne bedeninde yapabildikleri yüzlerce şey var. Kan içerisinde olan çoğu cenin hücresi temizlenir. Fakat bazıları da temizlenmeyip vücutta kalır. Vücutta nasıl kalabildiklerini ise henüz bilmiyoruz … ancak yapılan çalışmalar vücutta kalan hücrelerin gerçekten kendilerini bir dokuya entegre ederek büyüyüp çoğalabildiklerini ortaya koyuyor.”
Önceleri yaygın olmadığı düşünülen mikrokimeranın, son dönemde yapılan çalışmalar sayesinde yaygın bir vaka olduğu artık biliniyor. Bilinmeyen şey ise bu durumun annenin faydasına mı yoksa zararına mı olduğu. Bu konudaki mevcut literatür tam bir ikilem içerisinde çünkü mikrokimeranın farklı kanser türlerine veya eklem iltihabı gibi otoimmün hastalıklarına zafiyeti artırdığına işaret eden araştırmalar olduğu gibi, kadınları hastalıklara karşı koruduğunu öne süren çalışmalar da var.
Mikrokimera, Evrimsel Mercek Altında
Cenin mikrokimerasının sadece insanlarda bulunmayıp köpek, fare ve inek gibi diğer pek çok memeli türlerinde de görülmesi cenin hücrelerinin, insanın evriminden önce, on milyonlarca yıldır anne yaşamının bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu olguyu evrimsel mercekten geçiren Dr. Boddy, Dr. Sayres ve ekibi, annenin vücudunda gezinen cenin hücrelerinin hem anne hem de yavru için adaptif (uyumsal) bir avantaj sağlayıp sağlamadığını incelediler.
Buna göre, bir annenin üremedeki başarısı bütün ömrü boyunca kaç tane yavruyu yetişkinliğe ulaştırmasında yatar. Bütün kaynakların tek bir yavruya/çocuğa harcanması anneyi daha ileride doğuracağı çocuklarını yetiştirirken güçsüz bırakır. Fakat eğer ki her bir yavru/çocuk, daha fazla kaynak temini için, bir şekilde, annesini zorlarsa, o yavrunun yetişkinliğe erişerek üreme ihtimali artar. Dr. Sayres ve ekibinin dediğine göre cenin hücreleri, tam da bu amaçla, çocukların/yavruların, annelerini manipüle etmelerine imkan sağlar. Araştırmacılara göre cenin hücrelerinin genellikle annenin meme dokusunda ve hatta sütünde bulunması, süt üretimini artırarak yavrunun/çocuğun daha iyi beslenmesine ve serpilmesine olanak tanır.
Anneler, aynı zamanda, vücut ısısıyla da yavrunun bakımını sağlar. Boyun bölgesinde bulunan tiroit bezini bir termostata benzetebiliriz. Tiroit bezi az çalıştığında vücut ısısı düşer, fazla çalıştığında ise vücut ısısı artar. Tiroit bezindeki cenin hücreleri, teorik olarak, tiroitin daha fazla çalışmasını sağlayarak hamilelik esnasında anne vücudunun normalden daha fazla ısı üretmesine neden olur. Fakat cenin hücrelerinin anne bedenini manipüle ederek yavrunun avantajına olacak şekilde ürettiği bu ısı, bazı durumlarda, yan etki olarak, annenin zararına olabilir.
Bu evrimsel “fayda-zarar çekişmesi”nde anne vücudunun da kalım savaşı verdiğini unutmayalım. Örneğin, doğumdan sonra annenin bağışıklık sistemi (muhtemelen artık cenin hücrelerini vücuttan atmak için) öyle fazla çalışır ki bu, birtakım riskleri de beraberinde getirir. Savunma mekanizmasının bu aşırı çalışma durumu, romatizmal eklem iltihabı gibi otoimmün rahatsızlıklardan yakınan kadınların sağlık durumlarını doğumdan sonra kötü hale getirebilir.
Evet, var olan çalışmalar mikrokimeranın, yaraların daha çabuk iyileşmesi veya annesel kaynakların artırımı gibi hem annenin hem yavrunun faydasına;  doğum sonrası savunma mekanizmasının aşırı çalışmasından kaynaklı birtakım tehlikeli durumları barındırdığı için kimi zaman annenin zararına unsurlar barındırdığını ortaya koyuyor. Üstelik bazı araştırmalar anne dokularında bulunan bazı cenin hücrelerinin ne fayda ne de zarar vererek orada öylece durduğunu da gösteriyor. Bu yüzden, mikrokimeranın evrimsel bir avantaj sağlayıp sağlamadığı tam bir netlikle cevaplanamıyor.
Mikrokimera araştırmaları neler vadediyor?
Yine de tüm bu fikirler nokta atışı yapan deneylerle sınanabilir. Örnek vermek gerekirse, bilim insanları vücudun farklı yerlerindeki cenin hücrelerinde hangi genlerin aktif hale geldiğine bakarak gen aktivitesinin annenin fizyolojisini (mesela, süt üretimini) nasıl etkilediğini görebilirler. Hatta, beyindeki cenin hücrelerinin doğum sonrası annenin davranışlarını nasıl etkilediği üzerine araştırmalar yapılabilir. Dahası, anne vücudunun cenin hücrelerini kabul etme başarısının/başarısızlığının altında yatan sebepler iyi bilinirse organ bağışlarında doku uyumsuzluğunu giderici metotlar geliştirilebilir.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

FDA Kanserle Savaşta Virüs Terapisini Onaylandı

27 Ekim’de genetiği değiştirilmiş herpes (uçuk) virüsünün, kanser tedavisinde kullanılması FDA tarafından onaylandı. Genetiği  değiştirilmiş herpes virüsü bağışıklık sistemini kanser hücrelerine karşı kışkırttığından ,kanser tedavisine yeni bir bakış açısı getirebiliyor.  Genetiği modifiye edilmiş virüse talimogene laherparepvec (T-VEC) adı veriliyor ve gelişmiş melanom(kara tümör) tedavisinde kullanılabiliyor . Tedavinin FDA tarafından kabulünden 4 gün önce Avrupa İlaç Ajansı (European Medicines Agency) tarafından uygun görülmüştü.

Onkolitik virüsler üzerinde düzinelerce klinik denemeler yapıldı. Araştırmacılar verilen bu onaylar sayesinde , virüs terapileri için yapılan araştırmalar için gereken fonun sağlanabileceğini umuyor.  “Onkolitik virüslerin çağı artık geldi. Önümüzdeki birkaç yıl içinde bu alanda büyük gelişmeler yaşanabilir”, diyor Mayo Klinik’ten kanser araştırmacısı ve hematolog Stephen Russell.

Çoğu virüs kanser hücrelerini enfekte etmeyi tercih eder. Normal antiviral tepkiler ve bazen de mutasyonlar tümör büyümesini etkileyebilir ve hücreleri enfeksiyona duyarlı hale getirebilir. Viral enfeksiyon  böylece sağlıklı hücrelere dokunmadan , tümörü parçalayabilir diyor,  Oncolytics Biotech başkanı .

T-VEC- kanser immünoterapi kombinasyonunun etkisi kısma kanıtlanmış olabilir. Haziran 2014’de Amgen tarafından yapılan klinik denemede,  immünoterapilerin tek başına etkisi kanıtlanabilir.

Araştırmacılar T-VEC’i geliştirmek için yollar arıyor. Özellikle virüsü sistematik olarak erişmesi zor organ tümörlerine ulaştırmak için araştırmalar yapılmak isteniyor. Bu sayede  virüse karşı erken immün tepkisini engellemek için teknikler geliştirilebilir.

Ayrıca poksvirüslerden veziküler stomatitis virüslerine insanlara bulaşmayan fakat sığırlarda şiddetli hastalığa dönüşen virüsler  üzerinde deneyler var. Oncolytics Biotech ise vücutta sadece belli kan hücrelerine tutunarak ilerleyen bağışıklık sisteminde kamuflaj olan otostopçu virüsler üzerinde çalışıyor.

Eğer kanser öldürücü virüsler kan akışıyla istenilen hedeflere taşınabilirse, geniş çaplı kanser türlerinin tedavisi için kullanılabilir.

Kaynak: Gerçek bilim, Nature

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.