Psikopatlık: Hepimizin İçinde Biraz da Olsa Var!

Psikopatlıktan bahsedildiğinde film severlerin aklına ilk olarak 1960 yılında Alfred Hitchcock’un yönetmenliğini yaptığı “Sapık (Psycho)” filmi gelecektir. Filmdeki motel yöneticisi olan Norman Bates bir seri katil ve aynı zamanda da bir psikopat. Film özetle motele sığınmak zorunda kalan Marion Crane’in Norman Bates ile olan mücadelesini ve ardından gelen seri cinayetleri konu alıyor. Bu film Robert Bloch’un aynı ismi taşıyan “Psycho” kitabının sinemaya uyarlanmış hali. Bloch bu karakteri gerçekte Wisconsin’de yaşayan Ed Gein’den esinlenerek oluşturmuş. Ed Gein bir mezar soyguncusu ve, Norman Bates gibi seri katil olmasa da, bir katil ve psikopat.
Sapık (Psycho) filmindeki psikopat karakter Norman Bates
Bu filme benzer başka bir film ise Matthew Bright’ın yönetmenliğini yaptığı “Ted Bundy”. Fakat bu film bir esinlenme değil, Ted Bundy (Teodor Robert Bundy) isimli kişinin hayat hikayesini konu alıyor. Ted Bundy vasat bir hukuk öğrencisiydi ve aynı zamanda Washington Üniversitesi Psikoloji bölümünden başarılı bir şekilde mezun oldu. Herkesin takdirini kazanmış bir öğrenciydi, saygılı ve karizmatik oluşuyla da kızların gönlünü kolaylıkla kazanabiliyordu. Bu karakterin hayatını film yapan şey ise 1974 – 1978 yılları arasında, sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, işlediği 35 cinayet. Yani Bundy bir seri katildi, psikopattı, aynı zamanda da hırsız ve pedofiliydi. Birçok kez yakalanmasına rağmen kaçmayı başardı fakat 1979 yılında son kez yakalanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Ayrıca “seri katil” tanımlaması ilk olarak Ted Bundy için kullanıldı.
İnsanlık tarihi bu gibi örneklere çokça rastladı ve bazı bilim insanları bu örnekler üzerinde vakit harcamayı tercih etti. Psikopati gelişimsel bir problem olarak görülüyor ve yaş ilerledikçe daha da kötüleşiyor. Ayrıca da yaş ilerledikçe tedaviye cevap verme oranı da düşüyor. Hastalık hakkında bilinen birçok şey olsa da psikopatların neden şiddete ve cinayete eğilimli olduğu hala merak konusu. Ortada birçok teori var fakat henüz ortak yol bulunmuş değil. Son yapılan bir araştırmada şiddete yatkınlığın ve psikopatlığın genetik olarak aktarıldığı öne sürüldü. Eğer bu doğruysa evrim neden şiddete yatkınlığa destek oldu? Psikopatlar şiddete yatkın olmaları dışında bencil olmaları ve empati kurmada sorun yaşamaları ile de biliniyor. Ayrıca çocukluk yaşlarında travma yaşadıkları da biliniyor fakat bu travmaların neden bazı kişileri ileri yaşlarda şiddete yönlendirdiği bazılarını yönlendirmediği hala merak konusu. Ayrıca psikopatlık, bireyin toplumdan dışlanması için büyük bir etken, bu halde neden evrimsel süreçte psikopati var olmaya devam etti? Araştırmalar devam ediyor ve ilgi gün geçtikçe artıyor. Son yıllarda birçok makalenin yayınlanması ise bunu kanıtlar nitelikte. Eğer ki ScienceDirect sitesindeki makale sayılarını 1900 yılından itibaren inceleyecek olursanız 1995 – 1900 yılları arasında, bu konu hakkında yaklaşık 1335 makale yayınlanmışken 1995 – 2015 arasında yaklaşık 3000 makale yayınlanmış ve makale sayısı 1995 yılından günümüze yaklaştıkça, yıldan yıla artıyor.
Evrim ve Psikopati
Bundan yaklaşık 200 bin yıl önce Kenya – Etiyopya dolaylarında tarih sahnesine çıkmayı başardık  ve ayrı bir tür olmaya yeni yeni başladığımızda muhtemelen diğer Homo türlerinden çok da bir farkımız yoktu. İlerleyen yıllarda uzak bölgelere göç edebilmemiz, orada karşılaştığımız avcılar bizi  diğerlerinden ayıran ana faktörler oldu. Göç ettiğimiz yerin hava şartlarına uyum sağlama becerimiz ya da doğa tarafından doğal seçilim yoluyla uyum sağlamak zorunda kalmamız, bölgenin diyetimizi yani beslenmemizi değiştirmesi ve bu değişimin evrimimize şekil vermesi en önemli dönüm noktalarından birini oluşturdu. Bu noktada atalarımız birçok zorlukla mücadele etmek zorunda kaldı. Besin bulamadığı zamanlar da oldu, barınamadığı bu yüzden de hava şartlarından fazlaca etkilendiği zamanlar da. Pennsylvania Üniversitesi Psikoloji bölümünden Andrea Glenn ve ekibinin de hipotezi, psikopatinin bu şartlarda nesli aktarmayı destekliyor olması üzerine. Psikopatların hızlı yaşamayı tercih ettikleri yapılan araştırmalarla kanıtlanmış durumda. Hızlı yaşamayı kısa sürede fazlaca yavru üretmek, üreme ve hayatta kalmak için her türlü riski göze almak şeklinde düşünebiliriz. Hayatta kalmanın kısıtlandığı durumlarda ise hızlı yaşamak bir çözüm olabilir. Bu sayede kısa sürede daha fazla yavru üretilebilir ve nesil bu şekilde devam ettirilebilir. Psikopatiye ve hızlı yaşamaya yatkın olan genler bu şekilde aktarılmış olabilir. Bu açıdan bakıldığında bu teori gayet mantıklı görünüyor.
Bir diğer dönüm noktası ise karşılaştığımız avcıların göç edemeyenlere ya da göç etmeyi tercih etmeyenlere nazaran farklılık göstermesi. Bu da avcılardan korunmak ve hayatta kalmak için bizleri farklı özellikler geliştirmeye yöneltti. Daha hızlı koşabildik, reflekslerimiz hızlandı, daha hızlı düşünebildik, grup içerisinde iş bölümü yapabildik… Avcı tarafından uygulanan seçilim baskısı beynimizdeki “serebrum” bölgesinin gelişmesini sağladı. Serebrum, ön beyinde bulunan ve hayvanın hareketlerinden tutun da benliğini fark etmesine kadar birçok olayı düzenleyen bölge ve yapılan araştırmalara göre Homo sapiens’te bu bölge diğer hayvanlara nazaran daha gelişmiş. Bu gelişmişlik bizlere birçok savunma mekanizması kazandırdı ve nesilimizi aktarmaya yardımcı oldu.
Hiç kuşkusuz, gelişmiş serebrumun bize kazandırdığı en önemli savunma mekanizması “iş bölümü”. İş bölümünün bir kısmı avcıya karşı birlik olmak şeklinde düşünülebilir. Zaten çoğu canlı türünün, özellikle de genellikle av olan türlerin sürüler halinde yaşadığı biliniyor. Bu onlar için avcıdan korunma mekanizması. Bizler ise bunu evrimsel süreç içerisinde bir adım öteye taşıdık; iş bölümü oluşturduk. Grup içerisindeki eş ya da eşler yavrulara bakarken (ki bunlar genelde dişiler oluyor) diğerleri de yavru bakımını üstlenenleri ve yavrularını beslemek ve korumakla yükümlüydü (bunlar da gelende erkekler oluyor). Bu yükümlülük, koruyacak olan bireyin agresif olmasını gerektiriyor. Agresif olmalı ki çevreden gelecek tehditleri uzaklaştırabilsin ya da tehditle yüzleşebilsin. Yani agresif olma durumu hayatını daha uzun süre devam ettirmeyi sağlıyor, bu da daha fazla yavru üretmek demek. Ayrıca agresif olmak kendine yakın genleri koruma altına almak demek ve bu da o genlerin nesillerini devam ettirmelerine yardımcı oluyor. Bir de cinsel seçilimi işin içine kattığımızda, güçlü olan erkeğin gücünü kullanarak daha fazla dişiyi baştan çıkarması ve dişilerin de yine güçlü bireyi tercih etmesi agresiflik yatkınlığını açıklıyor.
New Mexico Üniversitesi Psikoloji bölümünden Marco Del Gudice ve ekibinin ortaya attığı teori bu görüşten destek alıyor. Ekibe göre hepimizin içerisinde agresifliğe yatkınlık var fakat sosyal becerilerimiz onların üstesinden geliyor. Bu beceriler bizim grup içinde yaşamamız için çok önemli. Her grupta uyulması gereken, yazılı olmasa da, bazı kurallar vardır ve bu kurallara uymayanlar gruptan dışlanır. İşte bu yolla aslında agresiflik yatkınlığı da baskılanıyor. Fakat bu agresiflik yatkınlığı neslimizi devam ettirme iç güdüsünden kaynaklanıyor. Ayrıca bu durum sadece insanlarda böyle değil, Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünde R.W. Sussman ve ekibinin 2005 yılında yayımladığı makale, içerisinde bulunduğumuz primat takımı üzerinde yapılan bir araştırmadan bahsediyor. Bu araştırmaya göre primatların genelinde bir agresiflik yatkınlığı var fakat sosyal ilişki kurma güdüsü bunu baskılıyor. Ancak insanlardaki psikopati durumunda, agresiflik yatkınlığı sosyal ilişki kurma iç güdüsünün üstüne çıkıyor ve psikopat bireyler bu duruma engel olamıyorlar. Zaten psikopatinin semptomlarından birisi şiddete eğilimken bir diğeri kontrol eksikliği.
Ayrıca bu görüş, koruyucu bireyin erkek olması, cinsel seçilimde erkek bireylerin birbirlerine üstünlük kurma çabaları, yani dişinin seçici olması erkek bireylerin agresifliğe daha yatkın olmasını açıklayabilir. 2000 yılında Grann ve ekibinin bu konu üzerinde yaptığı araştırmaya göre erkeklerdeki agresiflik yatkınlığı %31 iken dişilerde bu oran %11de kalıyor.
Klasik Psikopati Sendromu: Duygu Sorunları
Derby Üniversitesi’nde klinik psikoloji profesörü olan Paul Gilbert “Bizler birçok yeteneğe, kabiliyete, sosyal davranışa, duygulara sahibiz ve bunların itme ve çekmelerine maruz kalıyoruz” diyor. Günlük hayatımızdaki bütün motivasyonumuz duygularımız tarafından düzenleniyor. Gilbert bu duyguların beyindeki bölgelerin dışında bir yerde oluşmadığını, bunun yerine dış faktörlerin etkili olduğunu söylüyor. Bu dış faktörler ise genlerimiz, çevremiz, çocukluk tecrubelerimiz ve hayatımızdaki olaylar.
Bu duygu motivasyon değişimleri beynin kendini korumak için farklı sistemler evrimleştirmesine sebep olmuş. Fakat bu sistemler psikopatlarda ne yazık ki düzgün çalışmıyor.
Bu sistemlerden birisi olan “yürütme sistemi” beyindeki ödül mekanizması ile ilişkilendirilebilir. Antik insanlarda bu sistem hayatta kalmayı ve en önemlisi de üremeyi destekliyordu. Fakat günümüz insanında artık bu sistem kendi istediklerimizi ve zevk aldığımız şeyleri yapmamızı destekliyor. Psikopatlarda ise bu ödül mekanizmasının normal insanlardan farklı çalıştığı biliniyor fakat yürütme sistemi ile ilgili kesin bir bağlantı kurulmuş değil. New Orleans Üniversitesi’nden Paul Frick’in yürüttüğü bir araştırmada ise psikopatide bu sistemin dengesiz çalıştığı öne sürüldü. Yani, psikopatlığı gereği olan “hızlı yaşama” davranışlarının (risk almak, fazla yavru meydana getirmek gibi davranışlar) yanında bazen de ödül ve zevke yönelik davranışlar da görülüyor. Yani psikopat bireyler bazen risk almaya yatkın oluyor bazen de zevk almaya. Bu konu üzerinde araştırmalara devam ediliyor.
Bir diğeri ise “sakinleştirici sistem”. Psikopatide en çok görülen durum bireylerin olaylara karşı olan tepkisizlikleri. Karşınızda bir psikopat varsa, ona istediğiniz kadar duygusal hikaye anlatın, film izletin ya da karşısında insan öldürün, verecekleri tepki normal bir insandan çok daha az olacak hatta tepki bile vermeyecek. Bunun en büyük nedeni ise sakinleştirici sistemlerinin baskılanmış olması.
Sakinleştirici sistem henüz biz bebekken aktivitesine başlıyor. Yürütücü sistemi baskılıyor ve çevreye olan güvenimizi sağlıyor, özellikle de annemize. İlerleyen zamanlarda ise hem bu güven sayesinde hem de sakinleştirici sistemin diğer katkılarıyla sosyal bir varlık haline geliyoruz. Empati duygumuz gelişiyor, karşıdakini anlayabiliyoruz. Sistemin aktivitesini sağlayan temel öge ise oksitosin kimyasalı. Üzerinde yıllarca yapılan çalışmalar neticesinde oksitosinin bebek ve anne arasında köprü oluşturduğu anlaşılmıştı. Sonraki araştırmalarda ise bebeğin neden anneye güvendiği anlaşıldı; oksitosin sakinleştirici sistemi aktive ediyor ve bebeğin anneye güvenmesini sağlıyor. Fakat bu sistem eğer doğuştan hasarlıysa ya da çevresel etkenler tarafından baskılanırsa bebek anneye güvensiz bir bağlanma yaşıyor. Bu da bebeğin sağlıklı gelişimini etkiliyor. Birey, ileriki hayatında sosyal ilişki kurmakta zorluk çekiyor, çevresine güvenmiyor ve bağlanma zorlukları çekiyor ve bunların hepsinin toplamında da sosyal tepkisizlik ortaya çıkıyor. Tıpkı psikopatların da olduğu gibi!
Gelişim Problemleri
Psikopatların oksitosin üretimi normal insanlara nazaran daha az olduğu biliniyor. Fakat sakinleştirici sistem sadece bu yüzden baskılanmak zorunda değil. Birey gayet sağlıklı doğabilir, hormon durumları normal bir bireyle aynı seyredebilir; fakat gelişim sürecinde yaşayacağı travmalar hem hormon salınımını hem de beynin koruyucu sistemlerini etkileyebilir.
İnsan beyni ömür boyunca, özellikle de 20li yaşların ortalarına kadar, aralıklarla olsa da sürekli gelişmeye devam ediyor. Fakat en büyük gelişim ilk 20 yıl içerisinde oluyor. İlk 3 yıl içerisinde beyin birçok hareketi yapabilir duruma geliyor ve hızlı bir gelişim aşamasından geçiyor. 10 – 12 yaş arasında tekrar gelişim hızlanıyor ve ergenlik ile birlikte (12 – 22 yaşlar arası) beynin sosyal davranışlarlar ilgili kısmı gelişmeye başlıyor. 20 – 22 yaşına gelindiğinde ise artık kişilik de oturmaya başlıyor. Beynin en hassas olduğu dönemler bu yaş aralıkları. Bu aralıklarda yaşanan travmalar beynin gelişimini etkileyebiliyor ve beyinde ileriye yönelik kalıcı hasarlar verebiliyor. Psikopatların çocukluk ve ergenlik dönemlerini incelendiğinde en az birinde travma yaşadıkları görülebilir. Bazıları çocukken cinsel istismara uğramışken bazıları ergenlikte sosyal çevreleri tarafından dışlanmış olabilir. Zaten psikopatların hayat hikayelerinde genelde bu dönemlerde yaşadıkları travmalardan bahsedilir.
Aslında genetik köken bir kenara bırakıldığında psikolojide psikopati gelişimsel bir hastalık olarak yorumlanıyor. Bunun temel nedeni ise psikopat bireylerin bazı beyin bölgelerinin normal bireylere göre farklı seviyede gelişim gösteriyor olması.
Psikopatlar ve normal insanlar üzerinde yapılan araştırmalarda psikopat bireylerin öğrenmeyi ve duygusal eylemleri kontrol eden beyin bölgelerinde hasarlar ya da az gelişmişlik tespit edildi. Araştırmaların devamında ise beyin bölgelerinin daha detaylı incelenmesi sonucu hasarlı olan daha özel bölgeler de keşfedildi. Fakat bu bölgeler aslında bizlerde ergenlik döneminde hızlı bir gelişim süreci geçiriyor. Yani özel bölgelerin bu gelişim sırasında hasar gösteriyor olma ihtimaller çok yüksek. Ayrıca, psikopati ve şizofreni arasında da ilişki olduğu biliniyor. Her hasta da değil, fakat psikopati hastalarında şizofreniye rastlamak şaşırtıcı değil çünkü şizofreni de çoğunlukla yine ergenlik dönemindeki beyin gelişimi esnasında oluşan sorunlar sonucu oluşuyor. Geri kalan yüzdenin büyük bir kısmı ise fiziksel travmalar sonucu oluşuyor. Fiziksel travmaların da psikopatiye sebep olması şaşırtıcı değil çünkü bahsettiğimiz beyin bölgeleri kazalar sonucu da hasar görebilir.
Değinilmesi gereken başka bir konu ise sosyopati ve psikopatı ayrımı. Genel olarak “psikopat” terimi yerine “sosyopat” terimi kullanılıyor. Fakat aslında bu iki terim arasında bazı farklar var. Sosyopati de bir anti sosyal davranış bozukluğu fakat sosyopatlar psikopatların aksine bulunduğu bir gruba, bir kişiye ve bir mekana bağlanabiliyorlar. Ayrıca sosyopatların işlediği cinayetler planlı olmuyor. Psikopatlar ise asla bağlanamıyor ve işledikleri cinayetler iyi planlanmış oluyor. Bu farklar göz önüne alındığında suçlunun sosyopat mı psikopat mı olduğu anlaşılabilir.
Bahsedilenler psikopatinin bir davranış bozukluğu hastalığı olmasına sebep olan fiziksel hasarlar/sorunlar diyebiliriz. Psikopatların toplumsal incelemeri ise çok ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar detaylı. Psikopati bireyin kendi isteği sonucu oluşan bir durum değil; bir hastalık. Tedavileri için ise psikopatiyi çok iyi anlamalıyız ve bu hiç de kolay değil.
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Trikofaji: Saç/Kıl Yeme Hastalığı

Saç ile oynama davranışı, halk arasında da yaygın bilinen beden dili örneği olarak bireyin cinsel olarak uyarıldığına işaret eden hareketlerden birisidir. Ancak eğer ki birilerinin (özellikle de dişilerin) sürekli saçlarını ağızlarına götürdüğünü, dudaklarına sürdüğünü, hatta kopardıktan sonra bile bunu yaptıklarını görüyorsanız, aklınıza ilk gelmesi gereken cinsel uyarılma değil, trikofaji olarak bilinen saç ve kıl yeme takıntısıdır.
Bilimsel tanımıyla trikofaji, takıntılı bir şekilde saç/kıl yeme rahatsızlığıdır. Elbette, saçları ve kılları yemek için, öncelikle onları koparmak gerekir. İşte bu sebeple, trikotilomani olarak bilinen takıntılı biçimde saç ve kıl yolma davranışıyla birlikte görülür. Ancak trikotilomanyaklara nazaran trikofajik bireyler, sadece saç/kılı yolmakla kalmazlar, onları yutarlar da… Bazı trikofajik bireyler, sadece kendi saçlarını değil, etrafta, halılar üzerinde, vb. yerlerde buldukları kulları da yerler. Özellikle bu tür aşırı vakalarda sindirim kanalında saç yumağı (trikobezoar) oluşabilir.
Bu rahatsızlığı tanımlamak için çok karmaşık bilgilere gerek yoktur; çünkü tam düşündüğünüz gibi gerçekleşir: saç/kıl koparılır ve yenir. Trikofajik bireyler genellikle bu kılların kök yumrularını (saç diplerini) yerler. Kimi zaman da saç uçlarını kemirirler. Daha nadiren bu bireyler, saç gövdesinin kendisini de bütün olarak yerler.
Bu davranışın kritik bir sorun olmaya başladığının ilk belirtileri, mide ve bağırsaklarda oluşan yumaklardan ötürü hazımsızlığın ve karın ağrılarının başlamasıdır. Sonrasında, daha ciddi sorunları da beraberinde getirebilir. Üstelik bu kişiler, sadece saç ve kılı yemekle kalmazlar, bunu “ritüel” denen belli davranış kalıpları içerisinde yaparlar. Örneğin saçı yemeden önce, saç köklerini dudaklara değdirmeyi, sürmeyi, gezdirmeyi tercih ederler. Ayrıca bu ritüeller, saçı/kılı tatmayı ve ara sıra çiğneyerek, yemeden önce tadını denemeyi içerebilir. Bazı vakalarda trikofajik bireylerin başkalarının saçını/kılını bile yedikleri tespit edilmiştir.
Trikofajik bireylerin midelerinde genellikle kıllar parçalanır veya bütün olarak sindirim kanalını kat ederek dışkıyla dışarı atılır. Fakat eğer ki bu davranış çok sık tekrarlanıyorsa, çok sayıda kıl birbirine yapışarak yumaklar oluştururlar. Bu kıllar, bağırsaklarda yumaklar olarak biriktiğinde, dahiyane bir şekilde isimlendirilmiş “Rapunzel Sendromu” görülebilir. Bu sendroma sahip 18 yaşındaki bir gencin bağırsaklarından 4.5 kilogramlık kıl yumağı çıkarılmıştır. Bu yumaklar, midenin veya bağırsakların şeklini alıp onları tıkayacak kadar fazla miktarda birikebilir.
Bu hastalığın tedavisi de diğer dürtü kontrol bozukluklarının tedavileriyle aynıdır: psikolojik tedavi görülür. Ayrıca trikofajinin kimyasal dengesizliklik sonucu da tetiklenebildiği düşünülmektedir. Bu nedenle anti-depresanlar ve psikoterapi bir arada sürdürülür. Aşağıda, bazı trikofaji vakalarında çıkarılan kıllar, nasıl göründükleri, ne büyüklükte yumaklar oluşturdukları görülmektedir.
 
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma: 
Mumbai’nin Andhei bölgesinde yaşayan 15 yaşındaki bir kızın SevenHills Hastanesi’nde sindirim kanalından çıkarılan kıl yumağı… Yumak, 1.6 kilogram ağırlığında.
Kırgızistan’ın Batken kentinde yaşayan 18 yaşındaki Ayperi Alekseeva’nın sindirim kanalından çıkarılan 4 kilogramlık kıl kütlesi…
14 yaşındaki bir zihinsel hastanın midesinin X-ışını taramasıyla elde edilen görüntüsü… Devasa bir trakobezoar (kıl yumağı) açıkça görülüyor.

Organ nakli için yeni umut: 3 boyutlu yazıcılar

Üç boyutlu yazıcılar, inşaattan yemek yapımına kadar geniş alanlarda kullanılırken medikal sahada da bir çığır açtılar: Prostetik eller, diş implantları, işitme cihazları gibi kişiye özelleştirilerek üretilen cihazlardan sonra, şimdi de çalışabilir organlar yolda.

3d-printer

Günümüzde kalp nakli için binlerce insan sıra beklerken, birçok başarıya imza atan Carnegie Mellon Üniversitesi (CMU) güzel bir haberle umut kaynağı oldu. Yapılan yeni çalışmayla, CMU önümüzdeki yıllarda hasarlı organlar için gereken organ nakli ihtiyacını ortadan kaldırabilecek bir işe imza attı. Science Advances bilimsel dergisinin 23 Ekim sayısında yayınlanan çalışmaya göre, yakında 3 boyutlu (3B) yazıcılar; çalışabilen kalp, beyin, atar damar ve kemik üretebilecekler.

Carnegie Mellon Üniversitesi, Malzeme Bilimi ve Mühendisliği ve Biyomedikal Mühendisliği öğretim üyesi olan Doç. Dr. Adam Feinberg “Koroner arteritlerin MRI fotoğraflarını ve embriyonik kalplerin 3B fotoğraflarını çekebiliyor ve kolajen, aljinat ve fibrin gibi oldukça yumuşak malzemelerle, çözünürlüğü ve kalitesi eşsiz 3B biyobaskılar yapabiliyoruz” diyor. Bu işlem sayesinde gelecekte organ oluşturmak için, içinde yaşayan dokuların büyüyebildiği 3B yumuşak implantlar oluşturulabilecek. CMU Mühendislik Fakültesi Dekanı Jim Garrett, “3B biyobaskıyı, medikal uygulamalarda artarak kullanılacak önemli bir araç olarak görmeyi beklemeliyiz” diyor.

Geleneksel 3B yazıcılar, plastik ya da metalden nesneleri 3B olarak üretebiliyorlar. Bu işlem sırasında her bir katmanın basılması sırasında, bir alttaki katmandan güçlü destek ihtiyacı doğuyor. Dolayısıyla, jel gibi yumuşak malzeme ile yapılabilecekler daha limitliydi. CMU Biyomedikal mühendisliği doktora öğrencisi TJ Hinton, “Doku mühendisliğinde daha önce farklı malzemelerin 3B baskısı denendiyse de, kimse kolojen ya da fibrin gibi tipik doku mühendisliği jellerini kullanmak için bir metot geliştirmedi” diyor.

Yumuşak malzemelerle 3B baskının zorluğunu anlatan Feinberg, “Yumuşak malzemeleri yenilen jöleye benzetiyor, 3B baskı sırasında bu malzeme kendi ağırlığı altında eziliyor” diyor ve bu engeli aşmak için geliştirdikleri metodu şöyle anlatıyor: “Bu engeli aşmak için bir baskı metodu geliştirdik; yumuşak malzemeyi kendine destek olacak jelatin tozu içeren dayanacağı bir malzeme içinde baskı aldık. İşin aslı, biz bir jeli diğer jelin içinde oluşturduk. Bu da yumuşak malzemenin doğru şekilde yerleşmesi ve katman katman basılmasını sağlıyor.”

Araştırmacıların kullandığı yeni teknik kısa adıyla FRESH (Freeform Reversible Embedding of Suspended Hydrogels), 3B baskının etrafındaki destek jel yapının vücut ısısı sıcaklığında kolayca erimesini ve ortadan kalkmasını sağlıyor. Bu sıcaklık hassas biyolojik moleküllere ya da yaşayan hücrelere zarar vermiyor.

3B biyoyazıcılar 100 bin ABD dolarından daha fazla olan yüksek fiyatlarıyla dikkatleri çekse ve kullanımları özel uzmanlık gerektirse de, ekibin çalıştığı teknik için kullanılan cihaz açık kaynak yazılım ve donanım kullanması sebebiyle bin dolardan daha az bir fiyatla çok daha ucuza mâl oluyor. Açık kaynak yazılım kullanmak sadece fiyatı düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda baskı parametrelerini daha iyi ayarlayarak, üretilen organın kalitesini de en iyi hale getiriyor.

Kaynak: Biyomühendislik

Beyin Kalıcı Hatıraları Nasıl Oluşturur?

Kalıcı Hatıralar Oluşmasındaki Beyin Mekanizması

Sussex Üniversitesi’nin yaptığı yeni bir araştırmaya göre; bir bilgiyi öğrenir öğrenmez tekrar etmek, o bilgiyi daha kalıcı yapmak için ihtiyacınız olan tek şey olabilir. Psikologlar, hafızayı dinlendirirken aktif olan beyin bölgesinin, belleği tekrar ederken de aktif hale geldiğini keşfettiler.

Çalışma, 27 Ekim 2015’te Journal of Neuroscience dergisinde yayınlandı. Çalışma, bir kazaya veya suça şahit olmak gibi, bir olayın net bir şekilde anımsanmasının önemli olduğu durumlar için çıkarımlarda bulunuyor.

Çalışmaya göre; beynin posterior singulat (posterior cingulate) denen bölgesi -çoğunlukla Alzheimer hastalarında hasarlı olduğu gözlenen beyin bölgesi- kalıcı anılar oluşturmakta önemli bir rol oynuyor.

Bu bölge sadece, bir olayın detaylarını parça parça çağırmamıza yardımcı olmakla kalmayıp; ayrıca belleği, bilgimiz ve anlayışımıza entegre ederek, unutmaya dirençli kılıyor.

Araştırmada, katılımcılara içeriğinde bir hikaye bulunan, yaklaşık 40 saniye uzunluğunda, YouTube’dan alınmış 26 kısa video gösterildi. Örneğin, “yaramaz komşular” adlı bir tanesinde, iki adam birbirlerine şakalar yaparken gösteriliyordu. Videoların 20 tanesinde, katılımcılara her videonun ardından videodaki olayları ilişkilendirmeleri veya gördükleri detayları anlatmaları için yaklaşık 40 saniye süre verildi. Geriye kalan 6 video için, bu tekrar süresi verilmedi.

2 hafta sonrasına kadar, tekrar edilmemiş videolar büyük çoğunlukla unutulmuş olmasına rağmen, katılımcılar tekrar ettikleri videoların pek çok detayını hatırlayabiliyorlardı.

MR görüntüleri, beynin aynı bölgesinin –posterior singulat-, tekrar etmenin faydalarıyla en ilişkili bölge olduğunu açığa çıkardı. Burada, videoların izlenirken veya tekrar edilirken eşleştikleri beyin aktivitesinin derecesi ile 1 hafta sonra videoların ne kadar iyi hatırlandığı tahmin edildi. Baş araştırmacı Dr. Chris Bird; “Mevcut anılarımızın, pekiştirme sürecinin sonuna kadar unutulmaya yatkın olduğunu biliyoruz. Bu çalışmada; kısa bir tekrar süresinin, karmaşık, hayata benzer olayları, 1-2 haftalık süre içerisinde yeniden hatırlamamız üzerinde büyük etkisi olduğunu göstermiş olduk. Ayrıca bu tekrar etkisinin, beynin özel bir bölgesiyle –posterior singulat- ile bağlantılı olduğunu görmüş olduk.” diye aktarıyor.

“Bulgularımız, bir suça veya kazaya tanık olmak gibi, kesin bir şekilde hatırlamanın önemli olduğu bazı durumlar için çıkarımlarda bulunuyor. Tanıklar, bir olayın ardından olaylar dizisini tekrar ettiklerinde, hafıza bu olay için önemli ölçüde gelişiyor.” diye ekliyor Dr. Bird.

Dr. Bird’in araştırma ekibi, bu süreçlerin Alzheimer hastalığında hafıza kaybıyla ilişkisini araştırmak için yeni bir çalışma başlatıyor.

 


Kaynak: Bilimfili

Makale Referans : : The Journal of Neuroscience “Consolidation of Complex Events via Reinstatement in Posterior Cingulate Cortex” http://www.jneurosci.org/content/35/43/14426.short

Western blot

Sinonim: protein immunoblot, Westernblot, Immunblot

W. Neal Burnette

Tekniğin kökeni 1979’da Friedrich Miescher Enstitüsündeki Harry Towbin’in laboratuvarına dayanır.Bu tekniğin ismi  W. Neal Burnette tarafından verilmiştir, “Southern blot“(Güney lekesi) DNA üzerinde , “Northern Blot” (Kuzey lekesi) RNA üzerine tekniklerdir.Protein üzerine olan bu teknikte, bu iki teknik isminden yola çıkarak Western blot(Batı lekesi) adını almıştır.

  • Hem teşhis hem deneysel viroloji alanında kullanılır.Başta HIV enfeksiyonları olmak üzere Hepatit B gibi virüs enfeksiyonlarında teşhis amaçlı kullanılır.

Testin Uygulanışı:

Şekil 1
  1. Protein(antijenler) ilk önce jel elektroforezisine şekil 1’deki gibi pipetle konur.
  2. Uygun prosedür gerçekleştirilip, elektirik uygulanınca, proteinler elektrik yüklerine ve kitlelerine göre jel üzerinde şekil 2’deki gibi hareket ederek şekil 3’ü oluşturur.
  3. Jel  şekil 4 ‘deki gibi yerleştirilerek elektrik verilir, böylelikle jel içindeki proteinlerin membrana(nitro selülöz zar) transferi gerçekleştirilir.
  4. Şekil 2

    Membran üzerindeki nonspesifik bağlanma bölgeleri bloke edilir. Bloke etmek için süt veya sığır serum albumini kullanılır.

  5.  
    Şekil 3
    Western blot2
    Şekil 4

    Membrana bu aşamada birincil antikor eklenir, yani teşhis için yapılırsa test incelenecek serum eklenir.Ardından fazla antikorların membrandan uzaklaşması için yıkama yapılır.

  6. ikincil antikorlar eklenerek, birincil antikorlara bağlanması sağlanır ve ardından tekrar yıkama gerçekleştirilir.
  7. Renklendirme için enzim işaretleyici kromojenik substrat eklenir ve yıkama gerçekleştirilir. şekil 5’deki gibi reaksiyonlar tamamlanır.

    Şekil 5

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Eğer serum içindeki antikorlar HIV virüsünün p24 ve gp41 bileşenlerine karşı tepki gösterirse, zar üzerinde renklenme oluşur.
  • HIV- western blot testinin pozitif olarak değerlendirilebilmesi için en az iki protein bandının pozitif olması gerekir.Bu bantlardan biri, env-bölgesi(gp41, gp120, gp160), diğeri de pol bölgesi(p32, p51, p66) veya gag bölgesinden(p17, p24, p55)  olmak zorundadır. Eğer bu koşulları dolldurmazsa, örnek belirsiz olarak değerlendirilir. Ardından en erken 4 hafta sonra test tekrar edilmelidir, eğer sonuç değişmezse yüksek olasılıkla HIV negatifdir. Fakat 6 ay sonra test tekrar edilir, sonuç tekrardan değişmez ise, serumda HIV enfeksiyonu için kanıt olmadığı hükmüne varılır. Ayrıca serumu kontrol edilen kişinin, kan, kan ürünleri veya organ bağışlamaması gerekir.
  • Şekil 6 ve Şekil 7’de HIV-western blot sonuçları gösterilmiştir, ilk çizgiler pozitif-kontrol, ikinci çizgiler negatif-kontroldür. sgp105 ve gp36 bantları HIV2 bantları, diğerleri HIV1 bantlarıdır.

    western blot 3
    1. sıra pozitif-kontrol, 2. sıra negatif-kontrol, 3. sıra HIV2 pozitif ve HIV1 belirsiz, 4. sıra HIV1 pozitif, 5. sıra negatif, 6. sıra HIV1 pozitif, 7. sıra HIV1 pozitif ve HIV2 belirsiz

 

western blot 4
1. sıra pozitif-kontrol, 2. sıra negatif-kontrol, 3. sıra negatif, 4. sıra HIV1 pozitif, 5. sıra HIV1 pozitif, 6. sıra belirsiz.
  • HIV antikorları hem ELİSA hemde Western-blot ile tespit edilebilir. ELISA testinin avantajı yüksek duyarlılığı, dezavantajı özgüllüğün düşük olmasıdır. Bu sebeble elisa testinde yanlış pozitif sonuçlar çıkabilir. Diğer yandan Western Blot testi yüksek özgüllüğe ve düşük duyarlılığa sahiptir. Bundan dolayı tanı için elisa testi kullanılır. Eğer pozitif sonuç çıkarsa ikincil ELISA ile doğrulanır. Eğer ikinci testin sonucu doğru çıkarsa Western blot ile onaylanır, eğer western blot testi de pozitif çıkarsa, ikinci bir serum örneği ile tasdik edilir.