Beynimizin Aşağıdan Görünüşü

Bu, beynimizin alt taraftan (inferior) görünüşüdür. Dikkatli ve eğitimli bir göz, bu fotoğrafta sadece “vıcık vıcık bir organ” değil, beynimizin frontal lobunu, koku ampullerini, optik kiyazmayı, yanal lopları, beyin sapını, oksipital lobu, ponsu, medullayı, yanal (lateral) yarıkları, boylamasına (longitudinal) yarığı ve serebellumu görebilecektir.

Bunların nerede olduğunu ve neye benzediğini merak ediyorsanız, aşağıdaki görselleri inceleyebilirsiniz:
 

Ölümüne Çalışmak

Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa Birliği ülkelerinin sağlık alanında önemli kurumları tarafından finanse edilen, birçok ülkede iş sağlığı alanında yayınlanmış ileriye dönük çalışmaların ve Çalışan Nüfusta Bireysel Katılımlı Veri Meta Analizi (IPD-Work) Konsorsiyumu bilgilerinin değerlendirildiği ve Lancet dergisinde bugün yayınlananmeta analize göre “fazla çalışmak” kalp ve damar sağlığınıza hiç de iyi gelmiyor.

Geçmiş verilerin değerlendirildiği bu çalışmada, kalp damarı (koroner) hastalığı açısından, başlangıçta bir sorunu olmayan toplam 603.808 kişide, ortalama 8.5 yıllık takip süresi içinde 4768 olay (ölüme neden olmayan kalp krizi veya koroner nedenli ölüm) gerçekleştiği tespit edilmiş. İnme değerlendirmesi de, yine başlangıçta bir belirtisi olmayan 528.908 kişinin ortalama 7.2 yıllık takiplerinde ortaya çıkan 1722 inme veya inmeye bağlı ölüm vakası üzerinden yapılmış.

Yapılan analizlere göre inme riski, haftada 55 saatten fazla süreyle çalışanlarda, 35-40 saatlik standart süreli çalışanlara oranla %33 artmış olarak bulunmuştur. Aynı çalışma süreleri için, koroner kalp hastalığı riskinin çok çalışanlarda %13 daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Çalışma süresi-inme bağıntısı daha belirgin görünse de, çalışma sürelerine göre ortaya çıkma sıklığı her 2 hastalık için de istatistiksel olarak anlamlı bir farka işaret ediyor.

Bilimsel değeri yüksek ileriye dönük çalışmaların meta analiz şeklinde incelenmesiyle yüksek sayıda olgu üzerinde (5 milyon kişi yıllık toplam takip süresi) değerlendirme yapmak mümkün olmuş, böylece sonuçların güvenilirlik seviyesi daha da artmıştır. Ayrıca yaş, cinsiyet, sigara ve alkol kullanımı, vücut kitle indeksi gibi kalp ve damar hastalıklarının ortaya çıkmasında risk faktörü olduğu bilinen değişkenlerin sonuç üzerine olası etkileri de, yüksek denek sayısı sayesinde ortadan kaldırılabilmiştir.

Çalışma süresinin uzun olmasını olumsuz bir durum olmanın ötesinde, anılan hastalıklar için bir “risk faktörü”olarak kabul etmek için yeterli dayanağımız var gibi görünüyor. Fazla mesai yapması düşünülen çalışanların ön muayene ve periyodik muayenelerinde gösterilecek özeni arttırmaya yetecek kanıt değerine sahip bu çalışmanın, iş sağlığı düzenlemeleri açısından da büyük sonuçlar doğuracak olması kaçınılmazdır. Bu risk faktörünü merkeze alan ileriye dönük çalışmaların yapılmasıyla daha değerli bilgiler elde etmeyi umarken, “değiştirilebilir” oluşunun bir kez daha altını çizmemiz gerekir.

Sonuçların bireysel çıkarımını da şöyle özetleyebiliriz; Yaşamak için çalışıyorken, ölmek için çalışıyor olma sınırından uzak durun.


Kaynak: Bilimfili, thelancet.com “Long working hours and risk of coronary heart disease and stroke: a systematic review and meta-analysis of published and unpublished data for 603 838 individuals” <http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(15)60295-1/abstract>

Uykuda Ölüm: Karbonmonoksit Zehirlenmesi

anne-bebek

Kış aylarında en sık gördüğümüz haberlerin başında soba zehirlenmesine bağlı ölümler geliyor. Medyada soba zehirlenmesi olarak geçse de, bilimsel olarak bunlar CO (Karbonmonoksit) solunmasına bağlı ölümlerdir. Karbonmonoksit zehirlenmesi, Dünya’da ve ülkemizde en sık görülen kimyasal zehirlenmelerin başında gelir.

CO zehirlenmesi nedir ve CO soluduğumuz zaman vücudumuzda ne olur?

CO renksiz, kokusuz ve toksik özellik gösteren bir gazdır. Odun, kömür, gaz gibi yapısında karbon atomu taşıyan yakıtların ortamda bulunan yetersiz oksijen sebebiyle tam olarak yanmaması sonucu açığa çıkar. Bunun dışında otomobil, jeneratör vs gibi egsoz çıkışı olan cihazlar da önemli CO kaynaklarıdır.

Kanımızda O2 (Oksijen) taşımaktan sorumlu olan molekül bir proteindir. Normalde proteinlerdeki hiçbir amino asit zinciri oksijeni tersinir bağlayacak şekilde uygun değildir. Yani oksijeni hem tutup hem de dokulara bırakabilecek kapasitede olmadıkları için, bu özel transport proteinleri yapılarında demir bulunan, O2 bağlama yeteneğine sahip “hem grupları” taşırlar. Bu sebeple bu proteinler “hemoglobin” adını alırlar. Hemoglobinler, eritrosit dediğimiz; dokulara oksijen taşınmasında aracı olan kırmızı kan hücrelerinde (alyuvar) bulunurlar.

Uyku sırasında karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kalırsanız, %99.9 ihtimalle ölürsünüz. Medyada gördüğünüz "bütün aile soba zehirlenmesinden öldü" haberlerinin nedeni budur.

Uyku sırasında karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kalırsanız, %99.9 ihtimalle ölürsünüz. Medyada gördüğünüz “bütün aile soba zehirlenmesinden öldü” haberlerinin nedeni budur. O nedenle, eğer ısıtma sisteminiz (doğal gaz veya soba) evinizin içinde yer alıyorsa, bir karbonmonoksit alarm sistemi taktırmanız şarttır.

Şimdi gelelim CO’nun nasıl toksik etki gösterdiğine. Ne oluyor da bu molekül bizi öldürecek etkiler yaratabiliyor?

CO ve O2’nin bir arada bulunduğu ortamda ikisi de, hemoglobine bağlanmak için yarışırlar. CO, hemoglobin için O2’den 250-300 kat daha fazla ilgiye sahiptir, yani hemoglobine bağlanma isteği O2’den hayli fazladır. Bu sebeple hemoglobine sıkıca bağlanır ve bağlandığında da kolay ayrılmaz. Bağlanma sonucu oluşan bu molekül “karboksihemoglobin“dir ve COHb olarak gösterilir. Sağlıklı bir bireyde, toplam hemoglobinin %1 yada daha azı bir oranda COHb olarak bulunur. Bunun dışında bu kompleks, sigara içenlerde %3-8 oranında bulunur . Bu miktardayken bile vücudu olumsuz etkiler. O2 yerine CO bağlandığı için dokulara giden O2 miktarında azalma görülmesi en önemli problemlerden biridir. Seviye arttıkça daha da ciddi sorunlar ortaya çıkar. Ölümler genelde COHb seviyesinin %60’ı geçtiği durumlarda gerçekleşir.

CO bağlanması aynı zamanda hemoglobinin yapısını oluşturan hemoglobin alt birimlerini de etkiler. Hemoglobinin bir kısmına bağlanan CO, diğer kısımlarında O2’ye olan ilginin artmasına sebep olur. Hemoglobinin bu O2’ye istekli olan kısmı akciğerlerdeki O2’yi tutsa dahi, dokulara bunun çok az bir kısmını bırakabilir. Bu da dokuda oksijen kaybına sebep olur.

Bu gibi durumlarda kişiye 3 atmosferlik basınçta %100 oksijen verilerek CO’nun hemoglobinden uzaklaştırılması sağlanır. Böylelikle CO zehirlenmesi tedavi edilebilir.

Karbonmonoksitten zehirlendiğiniz nasıl anlarsınız?

Karbonmonoksit zehirlenmesini anlamak güçtür. Eğer uyuduğunuz sırada bu gaza maruz kalırsanız, çok büyük bir ihtimalle hiçbir zaman uyanamadan hayatınızı kaybedersiniz. Çünkü karbonmonoksit kokusuzdur ve solunduğunda kişiyi rahatsız etmez.

co-zehirlenmesi

Ancak, eğer uyanıksanız, bazı belirtilerini görürsünüz. Örneğin, hafif bir baş ağrısı hissedersiniz. Bunun yanında yine hafif bir mide bulantısı ve halsizlik de eklenebilir. Yorgun olmamanıza rağmen kalbiniz çok hızlı atmaya başlar ve kusma isteğiniz gelebilir. Bu belirtilerden bazılarını yaşamaya başladıysanız, bulunduğunuz yerde yürümeye çalışın. Eğer dengenizi korumakta güçlük çektiğinizi, yürümekte zorlandığınızı farkederseniz, bilin ki karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kalıyorsunuz.

Bu safhadan sonra vaktinizin oldukça az olduğunu unutmayın. Bir yolunu bulup hemen bulunduğunuz ortamdan, açık havaya veya temiz bir ortama çıkmaya çalışın. Yapabilirseniz, çevrenizden yardım isteyin ve en kısa sürede hastaneye gidin.

Sakın unutmayın! Karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kaldığınızda açık havaya çıkıp temiz hava solumaya başlamanız sizin hayatınızı kurtarmaz. Sadece kaçınılmaz sonu biraz ötelemeye yardımcı olur. Hayatta kalabilmenizin tek yolu, acilen hastaneye kaldırılıp tedavi edilmenizdir.

Acilen tedavi edilmezseniz ne olur? 

Halsizlik, mide bulantısı, baş dönmesi ve denge kaybının yanında zihin bulanıklığı yaşamaya başlarsınız. Kendinizi saçma sapan şeyler düşünüp, çevrenizden soyutlanmış biçimde bulursunuz ve uyku isteğiniz ağır basmaya başlar. Bilinciniz yerinde olmadığı için, yere uzanıp uyumaya çalışırsınız ve bir süre sonra bilinciniz kapanır. Bilinciniz kapalı halde bir süre daha hayatta kalırsınız ve bu süre içinde kurtarılmazsanız bir daha asla uyanamaz, ölürsünüz.

Ve tüm bunlar, yani zehirlenmenin başlaması ile bilincinizi yitirmeniz; 5-10 dk içinde olup biter… O yüzden çoğu insan banyoya girip şofbenden sızan karbonmonoksite maruz kaldığında, hepi topu 10 dk içinde hayatını kaybeder. Karbonmonoksit ile şaka olmaz, ciddiye alın.

Hazırlayan: Devrim Yağmur Durur(KozmikAnafor)
Geliştiren:
Zafer Emecan(KozmikAnafor)

Kaynaklar
David L. Nelson, Michael M. Cox, Lehninger Biyokimyanın İlkeleri, 5.Baskı

Dolgular, Diş Tedavisinde Gereksiz Olabilir Mi?

‘Delgisiz’ diş hekimliği, dolguların çoğu durumda gerekli olmadığını gösteriyor.

Pek çoğumuz dişçiye gitmekten korkarız ve bu korku, herhangi bir ziyarette, rahatsız edici sesler çıkaran bir delginin sizin sızlayan dişinizi delişine maruz kalabileceğinizi gösteren tüyler ürpertici olasılık ile daha kötü hale gelir.

Fakat Avustralyalı araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir ─yedi yıllık─ çalışmanın bulguları, çoğumuzun endişelenecek hiçbir şeyi olmadığını öne sürüyor. Çünkü ‘delgisiz‘ ağız tedavi yöntemleri, on yıllar boyunca diş hekimliğini belirlemiş geleneksel ‘del ve doldur’ yaklaşımına genellikle ihtiyaç olmadığını gösteriyor.

Sidney Üniversitesi’nden Wendell Evans şöyle söylüyor: “Hastalara dolgu yapılması gereksiz, çünkü diş çürüğünün çoğu durumunda dolgu gerekli değil. Bu araştırma, diş hekimlerinin diş çürüğünü ele alma şeklinde büyük bir değişime ihtiyaç olduğunun işaretini veriyor.”

Araştırmacılara göre diş çürüğü, diş hekimlerinin uzun süredir inanmış olduğu gibi hızlı şekilde ilerleyen bir olgu değil. Diş hekimleri, eskiden çürüğün hızlı hareket ettiğini düşündüklerinden, geleneksel yöntem, erken çürüğü tespit etmek, bunu hemen ortadan kaldırarak dişin yüzeyinin çürüklere ayrılmasını önlemek ve dolguyla bırakılan oyuğu kapatmaktı.

Fakat Evans ve ekibinin söylediğine göre çürük her zaman ilerleyici değil ve olsa bile, diş hekimlerinin daha önce düşündüğünden daha yavaş gelişiyor. “Örneğin, çürüğün dişin dış katmanından (mine) iç katmana (dentin) ilerlemesi, ortalama olarak dört yıldan sekiz yıla kadar sürüyor. Bu zaman miktarı, çürümenin tespit edilmesi ve çürük haline gelip bir dolgu gerektirmesinden önce tedavi edilmesi için gayet fazla.”

Araştırmacılar, Diş Çürümesi Yönetim Sistemi (CMS) adını verdikleri bir işlem dizisi geliştirerek, bir dolgu gerekmeden çok uzun süre önce çürümenin durdurulabileceğini, tersine döndürülebileceğini ve önlenebileceğini söylüyorlar.

Çürüme tehlikesinin belirlenmesi, ağız X-ışınlarının yorumlanması ve tehlikeye özel gözlem yoluyla henüz çürük oluşturmamış erken çürümenin işaretleri tespit edilebilir ve daha bozucu araçlara başvurmak yerine yüksek yoğunluklu bir florid cilası ile tedavi edilebilir.

Evan ve iş arkadaşları, elde ettikleri bulguları Community Dentistry and Oral Epidemiology dergisinde yayınlayarak, CMS uygulanan hastalar arasında çürüme tehlikesinin yüzde 30’dan 50’ye kadar azaltıldığını gösterdi.

Evan şöyle açıklıyor: “CMS, erken çürümenin durdurulabileceğini ve tersine çevrilebileceğini ve delgi ile dolgu ihtiyacının büyük oranda azaltılabileceğini gösterdi. Bir diş, dişte sadece gerçek bir delik (çürük) apaçık ortadaysa delinmeli ve doldurulmalıdır.”


Kaynak : Bilimfili, R. Wendell Evans, Paula Clark and Nan Jia The Caries Management System: are preventive effects sustained post clinical trial? Article first published online: 7 DEC 2015  DOI: 10.1111/cdoe.12204

Laboratuvarda biyomühendislik ürünü ses teli üretti

Amerikalı bilim insanları, laboratuvar ortamında insan ses teli üretmeyi başardı. Araştırmacıların, kanser, kaza ya da başka hastalıklardan dolayı ses telleri hasar gören milyonlarca insanın seslerini yeniden kazanmasını hedeflediği belirtildi.

ses teli

‘Science Translational Medicine’ ismi verilen çalışmanın henüz geliştirilme aşamasında olduğu ifade edildi. Araştırma ekibinin başında bulunan Wisconsin Üniversitesi’nden Dr Nathan Welham, ses tellerinin çok hassas bir sistemin parçası olduğunu ve suni olarak üretilmelerinin büyük önem taşıdığını söyledi. Dr Welham, “Ses tellerimiz titreşebilecek kadar esnek, ama aynı zamanda birbirine saniyede yüzlerce defa çarptıklarında bile birbirinden ayrılıp dağılmayacak kadar da güçlü tellerdir.” dedi.

Edinilen bilgiye göre bilim adamları, ses tellerine dönüşen dokuları iki haftalık bir süreçte büyüttü. Bunun için fibroblast ve epithelial ismi verilen ses teli hücreleri kullanıldı. Bu hücreler farklı nedenlerle ameliyat olan hastalardan elde edildi. Sonraki aşamalarda diğerlerinden ayrıştırılan bu hücreler, 3 boyutlu kıkırdak bir iskelete yerleştirilerek suni deri üretme tekniğine benzer bir yöntemle ses teli büyümesi sağlandı. Bu ortamda çoğalmaya başlayan hücrelerin bir araya gelerek, bir katman oluşturduğu ifade edildi. Bu katmanın protein yapısının, doğal ses tellerinin mukozasıyla aynı özelliği taşıdığı aktarıldı.

Uzmanların daha sonra elde edilen ses telleri dokusunu ölmüş bir köpekten alınan ses kutularına naklettiği belirtildi. Bu ses kutularına nemli hava üflendiğinde ses tellerinin titreştiği ve ses ürettiği bilgisi verildi. Dr Welham, “Bu ses telleri, tıpkı doğal ses telleri gibi. Gerçek ses telleri gibi nemli ve elastik.” açıklamasını yaptı.

Araştırmanın son aşamasında bu ses tellerinin laboratuvar ortamında genetik çalışmalarla insanlardaki bağışıklık sisteminin aynısına sahip olması temin edilmiş bir fareye nakledildiği aktarıldı. Bu yöntemdeki amacın, insanlardaki bağışıklık sisteminin bu suni ses telini kabul edip etmeyeceğini bulmak olduğu dile getirildi.

Sonuç başarılı olduğu ve farenin vücudundaki insanlara benzer bağışıklık sistemi suni ses tellerini kabul ettiği öğrenildi. Dr Welham, “Laboratuvar ortamında üretilen bu ses tellerinin insanlarda da kullanılabilmesi ve dünya genelinde herkese ulaşabilmesi için yıllar alacak bir sürece ihtiyaç var. Ama şu anda çok büyük bir adım atılmış olduk. Sesimiz çok müthiş bir şey. Ama ona bir zarar gelene kadar bunun kıymetini anlayamıyoruz.” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Changying Ling,Qiyao Li,Matthew E. Brown, Yo Kishimoto, Yutaka Toya, Erin E. Devine, Kyeong-Ok Choi,Kohei Nishimoto, Ian G. Norman, Tenzin Tsegyal, Jack J. Jiang, William J. Burlingham,Sundaram Gunasekaran, Lloyd M. Smith, Brian L. Freyand Nathan V. Welham Bioengineered vocal fold mucosa for voice restoration. Sci Transl Med. 2015 Nov 18;7(314):314ra187. doi: 10.1126/scitranslmed.aab4014.

 

Sosyal Kaygı Bozukluğu

Sosyal kaygı bozukluğu yaşayan insanlar, arkadaş edinme noktasında daha fazla sorun yaşıyorlar. Öte yandan mevcut arkadaşlıklarının samimi olmadığını varsayıyorlar.

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, bu problemli algı sosyal kaygı bozukluğuna sahip insanların arkadaşları tarafından aynı şekilde değerlendirilmiyor.

Washington Üniversitesi Psikoloji bölümünden ve aynı zamanda makalenin yazarlarından Doç. Dr. Thomas Rodebaugh: “Yüksek derecede sosyal kaygı bozukluğuna sahip insanlar tipik olarak, aslında olduğundan daha kötü şeylerle karşılaştıklarını düşünürler. Bu yeni araştırma; aynı durumun onların arkadaşlıkları için de geçerli olduğunu ortaya koyuyor” dedi.

Journal of Abnormal Psychology’de bu ay yayımlanan çalışmanın bulgularına göre, sosyal kaygı bozukluğuna sahip insanlar; arkadaşlarının söylediklerinin aksine arkadaşlık ilişkilerinin kötü olduğu algısına sahipler.

Basit bir utangaçlıktan ziyade, sosyal kaygı bozukluğu; yeni insanlarla tanışma korkusu, sosyal davetlere katılım korkusu ya da bir iş görüşmesinde reddedilme korkusu, çekingenlik ya da karşılaşılan bir duruma dair başarısızlık korkusu gibi korkuların ıstırap verici düzeyde hissedilmesi olarak tanımlanan psikiyatrik bir durumdur.

Arkadaşları Aynı Şeyi Düşünmüyor

Araştırmada 112 katılımcı sosyal kaygı bozukluğuna sahip olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrıldı. Her katılımcı romantik duygu beslemediği bir arkadaşını da katılımcı olması için yanında getirdi.

Araştırmacılar; bu yanlış algılamanın özellikle genç katılımcılarda ve görece yeni arkadaşlıklarda görüldüğü sonucuna ulaştılar.

Araştırma sonucu elde ettikleri bulguların sosyal kaygı bozukluğu olan insanların ilişkilerinin, kendilerinin hayal ettiği derecede korkunç olmadığını anlamalarına yardımcı olabilme noktasında önemli rol oynadığını söyleyen Rodebaugh; daha önce yapılan birçok çalışmanın gösterdiği gibi; zayıf sosyal bağlar kurmanın insanları hastalıktan, depresyona hatta erken ölüme bile götürecek problemlere maruz bıraktığını , dolayısıyla insanlara arkadaşlıklar kurabilme noktasında yardımcı olabilmenin oldukça önemli olduğunu ekledi.

İyi haber ise sosyal kaygı bozukluğunun tedavi edilebilir olması. Onyıllardır yapılan araştırmalar; bilişsel davranış tedavisi gibi terapilerin uzun vadede bu bozukluğu gidermede oldukça etkili olduğunu gösteriyor.

Ayrıca Rodebaugh; güncel tedavilerin, sosyal kaygı bozukluğuna sahip insanlara beklediklerinden çok daha iyi ilişkiler geliştirebileceklerini görebilmeleri konusunda yardımcı olduklarını söyledi.

Kaynak: Bilimfili, Self and friend’s differing views of social anxiety disorder’s effects on friendships.Rodebaugh, Thomas L.; Lim, Michelle H.; Fernandez, Katya C.; Langer, Julia K.; Weisman, Jaclyn S.; Tonge, Natasha; Levinson, Cheri A.; Shumaker, Erik A.Journal of Abnormal Psychology, Vol 123(4), Nov 2014, 715-724. http://dx.doi.org/10.1037/abn0000015

Sigara içen gebelerin bebekler 4D Ultrasonografi


Gebeliğin son döneminde, fetusun santral sinir sistemi ve beynin vücut üzerindeki hakimiyeti arttıkça yüzüne ve ağzına daha az dokuduğu biliniyor.

Metro ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada günde en az 14 sigara içen kadınlara yapılan 4D Ultrasonografi çalışmaları, bu gebelerin bebeklerinin santral sinir sistemi ve beyninin vücut üzerindeki hakimiyetinin kaybolduğu, bu bebeklerin yüzüne ve ağzına daha çok dokunduğu gözlenmiştir.

Bu bulgular ile; annelerin, gebeliğinde sigara içtiği, çocuklardaki nörolojik gelişmelerdeki geriliği ve özellikli performans gerektiren dil ve işitme ile ilgili işlerde neden kötü skor aldıklarını açıklayacağı düşünülmektedir. 

  

Kaynak: DoktorlarSitesi, Reissland N, Francis B, Kumarendran K, Mason J. Ultrasound observations of subtle movements: a pilot study comparing fetuses of smoking and non-smoking mothers. Acta Paediatrica. 2015.

Alzheimer ile insülin direnci arasındaki ilişki

İnsülin direncinin Alzheimer riskini artırabileceği belirlendi. ABD’deki Iowa Üniversitesi’nden bilim adamlarının araştırması, insülin direnci ile Alzheimer riskinin artması arasında güçlü bir bağlantı bulunduğunu gösterdi.
Bilim adamları, ortalama 60 yaşındaki 150 kişinin beyin görüntülerini inceledi. İnsülin direnci ne kadar fazlaysa Alzheimer riskinin o kadar arttığı ortaya çıktı. İnsülin direnci nedeniyle beynin hafızaya ilişkin bölgesinin yeterince şeker kullanamadığını ve işlevini tam anlamıyla yerine getiremediğini belirten bilim adamları, ilk kez böyle bir bağlantının saptandığına dikkati çekti.
Bilim adamları, sonuçların Alzheimer’ın daha iyi anlaşılması ve riskin azaltılmasına ışık tuttuğunu vurguladı.
Araştırmanın sonuçları Amerikan Nöroloji Derneği’nin dergisinde yayımlandı.
Kaynak: Doktorlarsitesi, Auriel A. Willette, Barbara B. Bendlin, Erika J. Starks, Alex C. Birdsill, Sterling C. Johnson, Bradley T. Christian, Ozioma C. Okonkwo, Asenath La Rue, Bruce P. Hermann, Rebecca L. Koscik, Erin M. Jonaitis, Mark A. Sager, Sanjay Asthana. Association of Insulin Resistance With Cerebral Glucose Uptake in Late Middle–Aged Adults at Risk for Alzheimer Disease. JAMA Neurology, 2015; DOI:10.1001/jamaneurol.2015.0613

Organlarımız farklı hızlarda yaşlanıyor

Yaşlılık üzerine bilimsel çalışmalar yapan Dr. A. Ori ve ekibi insan vücudunda farklı organların farklı hızlarla yaşlandığını belirledi.

organlar

Cell Systems’ta yayımlanan bilimsel çalışma yaşlılık konusunda şimdiye kadar bilinen olguları yıktı. Genel olarak organların aynı hızla yaşlandığı sanılıyordu. Bu çalışmayla organların farklı hızlarda yaşlandığı ortaya çıkarılmış oldu. Yapılan son çalışmalarsa yaşlanmayla beraber proteinlerle ilgili meydana gelen değişikliklerin organlar arasında çeşitlilik gösterdiğini ortaya çıkardı.

Örneğin karaciğerdeki hücreler sık sık yenilendiği için bu hücrelerdeki proteinler de sık sık yenileniyor. Ancak beyindeki nöronlar çoğalmadığı için bu hücrelerdeki proteinlerde meydana gelen hasarlar zamanla çoğalıyor ve proteinlerin işlevlerini daha hızlı kaybetmesiyle sonuçlanıyor. Bu durum, hasarlı proteinlerin oranının beyinde karaciğerden daha yüksek olmasına yol açıyor.

Kaynak:

Ori A, Toyama B, Harris MS, Bock T, Iskar M, Bork P, Ingolia NT, Hetzer MW, Beck M. Integrated Transcriptome and Proteome Analyses Reveal Organ-Specific Proteome Deterioration in Old Rats. Cell Systems 1(3): 224–237, 2015.