Sigarayı Bıraktıktan Sonra Vücutta Yaşananlar

Karikatür hoş bir şekilde bir sigara bağımlısı bir hastanın çırpınışını gösterse de, gerçekten de yeryüzündeki en sinsi öldürücülüğe sahip kimyasal karışımlardan biri olan sigaranın bırakılmasından hemen sonra vücutta bir takım değişiklikler oluyor. Bu değişikliklerin bir kısmı çok kısa sürede yaşanıyor ve aslına bakarsanız bir sigarayı her söndürdüğünüzde bunlar oluyor. Ancak bir süre sonra tekrar bir sigara yaktığınızda, uzun süreli değişimlere izin vermemiş oluyorsunuz. Bu nedenle kısa süreli değişimler arasında gidip geliyorsunuz. Gelin sigarayı bıraktıktan sonra vücudunuzda yaşanan bu değişimlerden sadece birkaç tanesine birlikte bakalım:

• 20 Dakika Sonra: Bir sigarayı söndürdüğünüz anda vücudunuz hızla sigaradan kaynaklı olumsuz etkilerle mücadeleye başlar. Sigara içerken artan kalp ritminiz, ancak 20 dakika sonunda normal seviyeye geri döndürülür.
• 2 Saat Sonra: Bazı çalışmalar, kalp ritminin normale dönmesinin 2 saati bulabileceğini göstermiştir. Dolayısıyla 2 saatten sık aralıklarla sigara içenlerin kalp ritmi, normal insanlarınkinin üzerindedir ve bu, ömür kısalmasıyla ilişkilendirilmektedir. Dahası, sigara kan basıncını da yükseltir. Bir sigaranın söndürülmesinden ancak 2 saat sonra kan basıncı normal düzeylere iner. Bunun ötesinde sigara sırasında kan, çevresel dolaşım sisteminden çekildiği için parmak uçlarında soğuma veya uyuşma görülebilir. Bunların düzelmesi de 2 saati bulur. Ne yazık ki nikotin bağımlılarında yoksunluk belirtileri de bu süreçte ortaya çıkar. Sigara bağımlısı olan hastalarda aşırı sigara isteği, telaşlılık, gerginlik ve bıkkınlık, baş dönmesi ve uyku sorunları, açlık hissi oluşur. Bu nedenle sigara bağımlılığı hastalığından kurtulmaya çalışanlarda sık yemek yeme ve kilo alımı görülebilir.
• 12 Saat Sonra: Yüksek seviyelerde zehirli olan (ki aslen egzoz gazı olan, sigara içerisindeki 4000 kimyasaldan biri olan) karbonmonoksit gazı düzeyleri normale dönmeye başlar. Karbonmonoksit, kan hücrelerine bağlanarak oksijenin bağlanma miktarını azaltır. Bu nedenle sigara bağımlılığına sahip hastalarda doku oksijenlenmesi normalin altındadır. Bu durum, ciddi kan ve dolaşım sistemi hastalıklarına neden olur.
• 1 Gün Sonra: Çeşitli kimyasalların tüketimi ve sigaranın etkileri nedeniyle sigara bağımlılığı olan hastaların kalp krizi riski, sigara kullanmayan insanlara göre %70 daha fazladır. Sigarayı bıraktıktan sadece 1 gün sonra, kalp krizi geçirme riskiniz düşmeye başlar. Ne yazık ki bu düşüş ani değildir ve zaman alacaktır. Bir diğer deyişle, sigarayı bıraksanız bile, bu zehirli kimyasal karışımı tükettiğiniz yıllar nedeniyle artmış olan kalp krizi riskiniz devam eder; fakat içmediğiniz sürece giderek azalır.
• 2 Gün Sonra: Sigara içmenin ölümcül olmayan ancak en bariz yan etkilerinden birisi duyu organlarının (özellikle koku ve tat duyularının) körelmesidir. Sigara içerisindeki kimyasallar, duyu organlarımızda bulunan sinir uçlarını öldürürler. Neyse ki, sigaranın bırakılmasından sadece 48 saat sonra bu reseptörlerin tekrar üretilmeye başladığı tespit edilmiştir. Bu nedenle sigarayı bırakanlar, nihayet eskisi gibi yiyecek ve içeceklerin tadını daha doygun bir şekilde almaya başlarlar. Bu, sigara içmeyenlerin yaşam kalitesinin daha yüksek olmasının nedenlerinden birisidir.
• 3 Gün Sonra: Vücudun öldürücülüğü oldukça yüksek olan nikotinle savaşı sonunda kazanılmaya başlanır. Artık vücudunuzda nikotin kalmamıştır. Ne yazık ki bu, sigara bağımlısı hastaların nikotin yoksunluğu krizlerinin en yüksek olduğu zamanların da, sigarayı bıraktıktan 3 gün sonra başlaması demektir… Madde bağımlılığından kurtulmak ne yazık ki çok kolay değil; ancak imkansız da değil! Bu süre sonunda iyileşme yolundaki hastalarda baş ağrısı, mide bulantısı, kramplar gibi fiziksel semptomlar görülür. Bunlarla savaşmanın en iyi yolu, sigara içmemeye devam ederek kendinizi ödüllendirmektir. Bunun yerine sağlıklı ama sevdiğiniz bir besinle kendinizi ödüllendirmeyi deneyin!
• 2-3 Hafta Sonra: Hastalıktan kurtulma mücadelesinin başlangıcından sadece birkaç hafta sonra, sigaranın elinizden aldığı düşük performansı geri kazanmaya başladığınızı göreceksiniz. Spor, seks, vb. yüksek enerji gerektiren fiziksel faaliyetlerdeki başarınız ve performansınız artmaya başlayacak. Sigaranın hızla tahrip ettiği akciğer fonksiyonlarınızın bir kısmını geri kazanmaya başlayacaksınız. Sigara bağımlısı hastaların, sigaranın zararlarını gerçekten görmeye başladıkları dönemler bu dönemlerdir. Çünkü akciğer kapasitelerinin ne kadar azaldığını görerek şaşırırlar. İşte bu şaşkınlıkla birlikte yoksunluk krizleri de giderek azalmaya başlar.
• 1-9 Ay Sonra: Ne yazık ki akciğerlerin kendisini tedaviye başlaması 1-9 ay arasını bulur. Bu organlarımızın içerisindeki kılsı yapılar (siller), sigara tarafından tahrip veya yok edilmiştir. Bu ufak yapılar, akciğer içerisinde biriken mukusu dışarı atmaya yarar ve hava geçişini kolaylaştırır. Aylar sonunda bu siller yeniden üretilmeye başlanır. Buna bağlı olarak, sigaranın getirdiği öksürük ve nefes darlığı da hızla yok olmaya başlar. Dahası, en ağır sigara bağımlılarının bile yoksunluk krizleri bu süreçte ortadan kalkar.
• 1 Yıl Sonra: 1 yıl çizgisi, sigara hastalığından kurtulmak için en önemli çizgidir. Kalp hastalıklarına yakalanma oranının 1 yıl öncesine göre %50 oranında düşer.
• 5 Yıl Sonra: Sigara içerisindeki kimyasalların önemli bir bölümü, kan damarlarınızın daralmasına neden olur. Bu durum, sigara bağımlısı hastalarda inme ve felç riskinin artmasına neden olur. Sigarayı bıraktıktan ancak 5-15 yıl sonra inme ve felç riskiniz, hayatında hiç sigara içmemiş birininkiyle aynı seviyeye döner.
• 10 Yıl Sonra: Sigaranın en ölümcül etkilerinden birisi kanserdir. Tabii ki, bunların başını Dünya’da öldürücülüğü 1 numara olan akciğer kanseri gelir. Dünya’daki tüm akciğer kanseri nedeniyle ölüm vakalarının %90’ından sigara sorumludur. Sigarayı bıraktıktan 10 yıl sonra akciğer kanserine yakalanma riskiniz, içtiğiniz zamanlardakine göre %50 oranında azalır. Evet, hala riskiniz hiç sigara içmemiş birinden yüksektir. Ancak yine de sigarayı bırakma sonucu azalma, dikkate değerdir. Dahası 10 yıl sonunda ağız, boğaz, yutak, idrar kesesi, böbrek ve pankreas kanserlerine yakalanma olasılığınız da hızla azalır.
• 15 Yıl Sonra: Nihayet 15 yıl sonunda, herhangi bir kalp hastalığına yakalanma riskiniz, hiç sigara içmemiş birininkiyle aynı seviyeye döner. Dahası koroner arter hastalığı, aritmi, angina, kalp enfeksiyonları ve diğer ritim bozukluğu hastalıklarına yakalanma riskiniz de azalır.
• 15+ Yıl Sonra: Amerikan Kalp Derneği’nin bildirdiğine göre 15+ yıl boyunca sigaradan uzak duran birinin ömrü, bu süreçte sigara içen birininkine göre 14 yıla kadar daha uzun olacaktır. Yani bir diğer deyişle, sigaradan uzak durduğunuz her bir gün, ömrünüze fazladan yaklaşık 1 gün eklemek gibidir!
Sigara bağımlılığı bir hastalıktır. Neyse ki bu, tedavi edilebilir bir hastalıktır.
Eğer ki hastalığınızın farkındaysanız, lütfen yardım almaktan çekinmeyin.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Kimya laboratuvarı ayağınıza geldi

Teknoloji her alanda insanoğluna fayda sağlıyor. Gittikçe küçülen teknolojik cihazları cebimizde ya da bileğimizde taşıyor olmak artık herkes için çok sıradan olsa da tıbbın sınırları içinde kalan gelişmelere henüz yeterince vakıf olamadık. Fakat araştırmalar gösteriyor ki yediğimiz yemekten zehirlenip zehirlenmeyeceğimizi söyleyecek sensörün çantalarımıza girmesine az kaldı.

Yiyeceklerde glüten içeriği olup olmadığını ölçebilen Nima‘yı geliştiren 6SensorLabs‘in kurucu ortağı ve yöneticisi Shireen Yates, Wall Street Journal‘a yaptığı açıklamada bu teknolojinin diğer proteinleri veya gıda zehirlenmesine yol açan türde bakterileri teşhis edebilen bir versiyona uyarlanabileceğini ifade ediyor.

Nima

Şu anda ön siparişe açık olan Nima, cepte taşınabilecek kadar küçük bir sensör. Çölyak hastaları başta olmak üzere glütenli yiyeceklerden kaçınanlar için bir laboratuvar görevi gören Nima’nın kapsülüne yiyeceğin küçük bir parçası test için yerleştiriliyor. İki dakikanın ardından sonucu ekranında gösteren Nima, iOS uygulaması sayesinde sonuçları paylaşmaya da imkan tanıyor. Böylece ilgilenen diğer kullanıcıları da bilgilendirmek mümkün oluyor. Ürün, piyasaya çıktığında 250 dolardan satılacak. Ön sipariş fiyatı 199 dolar olan Nima’nın hangi tarihte piyasada olacağı henüz belli değil.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak: Log

Derin Nefes Almak Uyumanıza Yardımcı Olabilir

Geceleri sizi uyumaktan alıkoyan şey nedir? Derin düşüncelere dalmak, ya da ertesi günün stresini yaşamak beynin rahatlamasına engel olur. Uykusuz kaldığınızda, kendinizi düşüncelerden almakta zorluk çekersiniz ve işte tam bu noktada da nefes alış-veriş biçiminiz uyumanız noktasında size yardımcı olabilir. Nefes alış verişinin stresi azalttığını gösteren çalışmalar mevcuttur.

Kontrollü olarak derin nefes alıp-vermek uzun süre boyunca geleneksel Doğu tedavi yöntemlerinin birisi olmuştur. Yöntem; 70’lerde Dr. Herbert Benson tarafından en çok satan kitabı The Relaxation Response ile Batı’ya yönelmiş ve bilimsel olarak da kimyasal içermeyen çeşitli yollarla stresi azalttığı gösterilmiştir.

Kontrollü derin nefes ile neyi başarabilirsiniz?

Kontrollü derin nefes, kandaki pH seviyesini değiştirebilir ve kalp atış hızınızı azaltmasının ve kaslarınızırahatlatmasının yanısıra kan basıncınızı düşürür, bu durum da beyninize daha fazla oksijenin gitmesine yol açar. Bununla birlikte, rahatlama tepkisini kontrol eden parasempatik sinir sisteminin önemli bir parçası olan vagus sinirini uyararak vücudun stres tepkisini azaltabilir. Bu sinir, bizi rahatlatan ve endişeden uzaklaşmamızı sağlayan beyin-vücut kanalıdır.

Yüksek bir uyarım seviyesinde olmayan beyin, düşüncelere kapılmak yerine onlarla daha az zaman harcar. Nefes alış-verişinize odaklanmak, sizi, uykuya dalmanızı kolaylaştıracak derin bir rahatlama hissine teşvik eder.

Nasıl Yapacağız?

Derin nefes alma egzersizine başlamadan önce, yatakta rahat bir pozisyon yakalayın. Pozisyonunuzu yakaladıktan sonra, vücudunuza odaklanarak kaslarınızı gevşetmeye ve rahatlamaya başlayın. Eğer beyniniz bu odaklanmadan kaçıyorsa, dikkatinizi tekrar vücudunuza yöneltin. Odaklanma sorunu yaşıyorsanız cesaretiniz kırılmasın, çünkü dikkat dağınıklığı tamamen normaldir ve düşüncelere dalmayı nasıl engelleyebileceğinizi öğrenmeniz zaman alır ve pratik gerektirir.

Nefes alış-verişlerinizin farkına varmaya başlayın ve vücudunuzda hissedin -karnınızdan, göğsünüzden ve burnunuzdan. Soluk alışınızdan soluk verişinize kadar her nefesinize odaklanın. Sonra, derin bir nefes alın, birkaç saniye tutun ve nefes verin. Dikkatinizi her soluk alışınıza ve verişinize odaklayarak bu düzeni birkaç dakika boyunca sürdürün. Eğer dikkatiniz kaçıyorsa, sakince tekrar nefesinize odaklanın.

Nefes alıp-verirken vücudunuzda herhangi bir gerilmenin olup olmadığını, başınızdan ayak parmaklarınıza kadar tarayarak arayın. Eğer bir gerginlik hissediyorsanız, nefesinizi vücudunuzun bu bölgesine “gönderebilirsiniz.” Sonra tekrar nefes alış-verişlerinize geri dönün. Her nefes alışınızda ve verişinizde daha da rahatladığınızı hissedin. Umuyoruz ki, her şey yolunda giderse uykuya dalacaksınız.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Harvard Medical School
  3. The Healing Power of the Breath: Simple Techniques to Reduce Stress and Anxiety, Enhance Concentration, and Balance Your Emotions Paperback – June 12, 2012 by Richard P. Brown (Author), Patricia L. Gerbarg (Author)
  4. Van Wickle’s, “How Deep Breathing Can Help You Sleep,” http://vanwinkles.com/how-deep-breathing-can-help-you-sleep

Beynimizi Daha Fazla Yağ Yakılmasını Sağlaması İçin Aldatabiliriz

Avustralya’daki Monash Üniversitesi’nden bilim insanları, doğuştan var olan iki hormonun aktivitelerinin artmasının vücudumuzu daha fazla yağ yakması noktasında uyardığını ortaya çıkardılar.

Yapılan araştırma sonucunda vücudumuzu uyararak beyaz yağ depolarını daha kolay yakılabilen kahverengi yağlara çevirmesine sebep olan moleküler mekanizma ilk kez açığa çıkarıldı.

Ekip; ne kadar yediğimize cevaben pankreas tarafından salgılanan insülin hormonu ile yağ hücreleri tarafından üretilen leptin hormonunun beraber çalışarak, yağ yakımını tetikleyen beyindeki özelleşmiş bir grup nöronu uyardığı bulgusuna ulaştı.
Makale yazarlarından Tony Tiganis: Bu hormonlar beyine vücuttaki yağlılığın kapsamlı bir “fotoğrafını” gönderiyorlar. Sonrasında beyin nöronlar aracılığıyla sırasıyla sinyaller göndererek; beyaz yağların (enerji depolayan) kahverengi yağlara dönüştürülmesini teşvik ediyor. Bu durum da vücut ağırlığının düzenlenmesini sağlıyor ” diyor.
Fakat obezite diyeti gibi durumlarda bir şeyler ters gidiyor ve bu işleyiş yavaşlıyor.

Ekip; ilk kez olarak insülin ve leptin hormonlarının aktivitelerini inhibe ederek vücudumuzdaki fazla yağların yakılmasını durduran, fosfataz olarak bilinen engelleyici bir grup enzimin olduğunu ortaya çıkardı.

Araştırma ekibi aynı zamanda; eğer bu enzimlerin aktivitelerini engellersek, beynimizi daha fazla yağ yakması için “kandırabileceğimizi” açığa çıkardı.

Araştırmacılar çalışmalarında laboratuvar farelerinde bu iki enzimin değerlerini azalttılar. Daha sonra fareleri yüksek yağlı diyete sokarak, leptin ve insülin hormonlarının vücut ağırlığını kontrol edip etmediğini görmek istediler.

Buldukları şey ise inanılmazdı; farelerin ne kadar yediklerinin bir önemi olmadan obezite ve tip 2 diyabetin gelişimine sebep olacak derecedeki diyete ciddi anlamda dirençli hale geldiklerini gözlemlediler.

Cell ‘de yayınlanan çalışmanın bir sonraki ayağı ise bu iki enzimin aktivitelerini yavaşlatıcı bir ilacın geliştirilmesi olacak.

Tiganis:

” Sonuç olarak, bu iki enzimin aktivitesini hedefleyerek insanların kilo verebilmelerine yardımcı olabileceğimizi düşünüyoruz. Beyaz yağların kahverengi yağlara çevrilmesi; kilo kaybı çalışmalarına oldukça heyecan verici bir bakış geliştirdi” diyor.

Peki; eğer vücudumuzdaki fazla yağları yakma mekanizmasını yönetebilirsek, bu yağlar vücudumuzdan nasıl atılacak? Avustralyalı araştırmacılar; daha önce anlattığımız şu çalışmada bu soruya yanıt vermişlerdi; kaybedilen kütleyi karbondioksit olarak dışarı atıyoruz.


Araştırma Referansı :  Bilimfili, Leptin and Insulin Act on POMC Neurons to Promote the Browning of White Fat Dodd, Garron T. et al. Cell , Volume 160 , Issue 1 , 88 – 104 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2014.12.022

Pasif Çerçeve Teorisi: Bilinçli Beyninizle Hareket Ettiğinizi Mi Düşünüyorsunuz?

İstekli, farkındalığa sahip, bilinçli beyninizin hareketlerinizden sorumlu olduğunu düşünüyorsanız, tekrar düşünmenizin vaktidir. Behavioral and Brain Sciences dergisinde yayınlanan kışkırtıcı makalesinde San Francisco Eyalet Üniversitesi’nden Dr. Ezequiel Morsella ürpertici bir sonuca ulaştı: bilincimiz, tek ve çok basit bir algoritmayla çalışan pasif bir makinadan ibaret! Tek görevi ise, zaten karar verilmiş olan şeyler için krediyi sahiplenmek!

Bilincimiz, benliğimizin “makinisti” değil; tam tersine, bizi “farkında” kılan, beynimizdeki ufak bir bölgede olanların bir ürünü. Geriye kalan işin tamamı “kapağın altında” süregeliyor: bilinçsiz beynimizde…
Pasif Çerçeve Teorisi adını verdiği teorisi dahilinde Morsella, kokulara karşı insanların verdiği algısal ve motor tepkilere ait onlarca yılda toplanan deneysel verilerden yola çıkıyor. Teori, algıyla ilgili değil; tepkiyle ilgili. Yani “Bir kokarca kokusu alıyorum.” ile ilgili değil, “kokarcadan kaçmalıyım” tepkisiyle ilgili. Morsella’nın makalesinde anlattığı üzere, bilincin beynimizde nasıl çalıştığı gizemini çözmenin yolu, hareketlerden (aksiyonlardan) yola çıkarak süreci geriye doğru takip etmektir.
Eğer ki “bilincin” böyle bir şey olduğunu düşünmüyorsanız, yalnız değilsiniz. Geleneksel olarak teorisyenler bu gizemli canavarı insan bilincinin daha üst bilişsel fonksiyonlarına bakarak alt etmeye çalıştılar. Örneğin kendinizin var olduğunuzu bildiğiniz gerçeğine, yani öz bilinç konusuna odaklandılar. Ya da kendinizin ve diğer insanların farklı inançları, emelleri, arzuları ve bakış açıları olduğunu söyleyen Zihin Teorisi’ne odaklandılar. Tüm bunları felsefi bir boyutta baş döndürücü olsalar da, bu yaklaşımların hepsi bilincimizin neden ve nasıl var olduğuna dair temel soruya cevap vermek konusunda fazlasıyla karmaşıktır.
Bunun yerine Morsella, bir rengin, bir dürtünün, sert bir acının farkına varma gibi temel bilinç ögelerine odaklanmanın çağ açıcı sonuçlar doğuracağını düşünüyor. Şöyle söylüyor:
“Eğer ki bir canlının herhangi bir deneyimi varsa (örneğin bir canlı olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimleyebiliyorsa), o canlının bir çeşit bilinci de var demektir. İlla üst seviye bir bilinç olmak zorunda değildir. Ancak vardır. Bilincin insanlara özgü bir özellik olması fazlasıyla olasılık dışıdır.”
 
Pasif Çerçeve Teorisi şöyle söyler: gün boyunca alınması gereken neredeyse tüm kararlar ve üzerinde durulan neredeyse bütün düşünceler, “bilinçsiz” olarak tanımlanan beynimiz tarafından halledilir. Bunların hepsi, bilincimizin dışında gerçekleşir. Ancak alınan bir karar üzerine faaliyete geçilmesi gerektiğinde, birden fazla bilinçdışı bölge, ortak bir “merkez”e bilgileri iletirler. Tıpkı oy verecek insanların tek bir merkezde toplanması gibi… Bu merkez, gönderilen verileri dinler; ancak aktif katılım göstermez. Tek yaptığı, birbirinden farklı görüş ve düşüncelerin birbirleriyle çarpışması, entegre olması ve nihayetinde bir son karara varmaları için bir ortam sağlamaktır. Bilinçdışı bölgeler nasıl bir harekette bulunulacağına dair son kararı aldıktan sonra “merkez” (ki o, bilinçtir), bu kararı uygulamaya koyar. Sonrasındaysa kendisini, zor bir sorunun üstesinden geldiği için tebrik eder.
Bilinçdışı, bir bakıma, bir grup yetenekli “hayalet yazar” gibi düşünülebilir. Bu hayalet yazarlar, ünlü ve saygın bir senarist için arka planda senaryoyu yazarlar. Eğer her şey sorunsuzca giderse, ünlü yazarı es geçerek ürünlerini bir üst seviyeye doğrudan iletebilirler. Ancak ola ki bir çatışma yaşanırsa (örneğin “hayalet yazarlar” hikayenin nasıl sonlanması konusunda anlaşmazlığa düşerse), tartışmaları nihayetinde “ünlü yazar”ın kulağına ulaşır. Ünlü yazar da artık sorundan haberdardır; ancak buna rağmen oturur, arkasına yaslanır ve hayalet yazarların kendi başlarına sorunu çözmesini bekler. Bu başarıldığı anda ünlü yazar, hayalet yazarların elinden ürünlerini alır ve kullanır. Başarının tüm kredisini de kendisi alır.
Tıpkı yazar analojisinde (benzetiminde) olduğu gibi, bilincimiz de beynimizde süregelen çatışmaları tartışmaz ya da çözmeye çalışmaz. Bilincin son kararı uygulamak için “açık” olması yeterlidir. Dolayısıyla bilincin varlığı “temel düzeyde gereklidir”; ancak karar verme mekanizmasının zorlu sürecine aktif olarak katılmaz.
İyi ama bilinç neden bu şekilde evrimleşti? Morsella, cevabın tabii ki evrim olduğunu düşünüyor.
Tüm hayvanlar gibi insanlar da zihinsel enerjilerini korumak için biyolojik süreçlerini otomatiğe almak zorunda kalmışlardır. Çoğu zaman içgüdülerimizle, reflekslerimizle veya anlık kararlarımızla hareket ederiz. Nefes alma işini örnek olarak ele alalım… Tamamen otomatiktir; öyle ki, eğer bilinçli olarak düzgün bir ritm tutturmaya kalkarsanız neredeyse her zaman başarısız olursunuz. Bilincin nefes alma sürecine katılması, işleri bozmaktadır!
Ancak diğer hayvanların aksine insanlar, zekalarını dil ve diğer üst düzey fonksiyonlarda kullanabilecekleri karmaşık sosyal yapılar içerisinde evrimleşmişlerdir. Nasıl davranmak gerektiğine dair karar almanın giderek zorlaştığı bir ortamda, bilinçsiz beynimizi yavaşlatacak bir “orta adam”a ihtiyaç duyduk. Bunu bir örnekle anlatalım:
Diyelim ki ki kendinizi bir anda suyun altında buldunuz. İçgüdüleriniz “Nefes al!” diye çığlık atmaktadır; ancak daha üst düzey zihinsel yargılarınız, bilinçdışı içgüdünüzün “Sakın nefes alma!” yakarışına kulak verir. Çünkü aksi halde boğulacağınızı bilirsiniz. Bilinçdışı zihniniz, bilincinize nefesinizi tutmanızı sağlayacak ve böylece sizi hayatta tutacak kasları kullanması emrini verir. Bilinciniz de, bu adaptif davranışı sergiler.
Elbette bilinçdışı zihninizin yapabilecekleri basit vücutsal faaliyetlerden ibaret değildir. Makalesinde Morsella; üst düzey, karmaşık ve belki de sadece insana özgü olan konuşma yetisini (dili) örnek gösteriyor. Dil de, bilinçsiz zihnimizin ürünlerinden birisidir. Anlatalım:
Konuştuğunuz zaman, belli bir zaman aralığında sadece birkaç sözcükten haberdarsınızdır. Böylece kaslarınızı yönlendirebilir ve o sözcükleri üretebilirsiniz. Ancak söyleyeceğiniz şeyler “kapağın altında” belirlenir. Bilinciniz sadece kendisine okunan metni takip eder. Morsella, tüm bunların sıra dışı ve kabullenin zor olduğu konular olduğunu kabul ediyor. Şöyle söylüyor:
“Bu sonuca varmamızın bu kadar uzun sürmesin en önemli nedeni, insanların bilincin gerçekte ne için var olduğu ile bilinci normal yaşantılarında ne amaçla kullandıklarını karıştırmalarıdır.”
 
Bu teorinin hiçbir kısmı, bilince (hayal gücüne, dile, diğerleri ve kendimiz hakkındaki farkındalığa) sahip insanlar olduğumuz gerçeğini değiştirmemektedir. Tek yaptığı, bilinçdışı zihnimizin beynimiz içerisinde aktif bir oyuncu olduğunu göstermektir. Aslına bakacak olursanız Morsella, bu teorisinin takıntılı düşünme ve davranışlar gibi zihinsel hastalıklara yönelik yeni fikirlerin doğmasına aracılık edeceğini düşünüyor. Sözlerini şöyle bitiriyor:
“Bilincimizin pasifliği, dürtülerimizin ve düşüncelerimizin uyumsuz olduğunu neden fark edebildiğimizi açıklayabilmektedir. Sistemimiz, daha önceden sandığımıza kıyasla çok daha az ‘her şeyi bilen’ yapıdadır ve çok daha az ‘amaç’ odaklıdır.”
 
 
Görsel: Bilinçdışı Beyin, Tim Bower
 
Kaynak: Singularity UniversityHoming in on consciousness in the nervous system: an action-based synthesis” by Ezequiel Morsella, Christine A. Godwin (Georgia Institute of Technology), Tiffany K. Jantz (University of Michigan), Stephen C. Krieger (Mount Sinai Medical Center), Adam Gazzaley (University of California, San Francisco) was published online in Behavioral and Brain Sciences on June 22. Godwin and Jantz are former members of Morsella’s lab at SF State.

Plastik Kullanımı Erkekleri Kısır Yapıyor mu?

Son zamanlarda yapılan araştırmalar genç erkeklerin plastik kullanımından ötürü kimyasallara maruz kalmasının düşük sperm sayısından sorumlu olabileceği endişelerini yeniden alevlendirdi. Ancak, Edinburgh ÜniversitesiErkek Üreme Sağlığı Grup Başkanı, Richard Sharpe,  plastiğin bu konuda suçlu olup olmadığına karar vermenin bu kadar kolay bir mesele olmadığını söylüyor.

Plastikler günlük hayatımızın kumaş parçası gibidir ve birçok temel işlevleri vardır. Modern dünyamız plastiğin, farkında bile olmadığımız,  binlerce kullanım şekli olmadan var olamazdı. Plastikler, çocukların oyuncaklarında, elektrik tesisatının yalıtımında, kullanılan gıda kaplarında, eldiven, şırınga, tablet, kan torbaları ve kapsüller gibi bazı temel tıbbi ürünlerde yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Peki, plastiğin insan sağlığı için gizli tehlikeleri var mıdır, özellikle de erkek doğurganlığı konusunda?

Sharpe’a göre, bu soruya cevap vermek şaşırtıcı bir şekilde zordur çünkü her insan plastikten türeyen kimyasallara maruz kalmaktadır. Bu durum, bu kimyasallara maruz kalmamış, karşılaştırma için kullanılabilecek bir kontrol grubu dünya üzerinde yok demektir.

Muhtemelen çoğu insan plastikten türeyen kimyasallara nasıl maruz kaldığını anlamıyor. Sonuçta, yemek kaplarını ya da elektrik kablolarının çevresindeki plastikleri yemiyoruz. Bu noktada, kimyasal olarak adlandırılan şeyplastikleştiricilerdir. Plastikleştiriciler plastiklerin dirençli olmasını sağlayan, kırılmalarını zorlaştıran ve ömürlerini uzatmak için kullanılan kimyasallardır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde daha esnek plastiklerin daha fazla plastikleştirici içerdiği söylenebilir.

Plastikleştiriciler zamanla plastikten süzülür ve insan vücuduna nüfuz edebilir hale gelirler. Bu durum, örnek olarak, aynı plastik şişenin sürekli olarak kullanılması, şişenin zamanla daha kırılgan hale gelmesine ve bükülüp kırılmasına neden olur. En yaygın kullanılan plastikleştirici, birçok farklı kullanımda ve formda görülen ftalattır.

Ftalatın doğurganlık üzerine etkileri daha önce de laboratuar fareleri üzerinde incelenmişti. Bu incelemeler belirli ftalatlara maruz kalmanın gebelik için gerekli olan sperm sayısının azalmasına ve üreme bozukluklarına neden olduğunu gösterdi. Ancak, akıllarda bir soru kaldı, hamile kadınlar da aynı ftalatlara maruz kaldıklarına göre erkeklerdeki üreme bozukluklarının nedeni bu durum olabilir mi?

plastik-kisir-yapar-mi-bilimfilicomBu soruyu cevaplamak için vücutlarına ftalat sızan hamile kadınları incelemek ve onların oğullarında üreme bozukluğu olup olmadığına bakmak, eğer varsa bunu ftalatla ilişkilendirmek gereklidir. Bazı çalışmalarda, ancak hepsinde değil, bu ilişkiye rastlanmıştır. Ancak sorun şu ki, bu yaklaşım hiçbir zaman ftalat çözülümünün üreme bozukluğuna neden olduğunu kanıtlayamamıştır. Daha da önemlisi, diğer kanıtlar tamamen ters yönde işaret eder.

Ftalat, farelerde testisleri etkileyerek erkek seks hormonunun –testosteron– azalmasına ve dolayısıyla erkek üreme bozukluğuna neden olmaktadır. Bu etkiyi oluşturabilmek için, hamile fareler, hamile kadınların maruz kaldığından 50,000 kat daha fazla ftalata maruz kalmak zorundadırlar. İnsanlar ise, farelerin aldığıyla aynı seviyede ftalat emilimi gerçekleştirdiklerinde testosteron üretimlerinde herhangi bir değişiklik olmaz. Erkek maymunlar da aynı şekilde, anneleri yüksek seviyede ftalata maruz kalsa bile üreme sorunu yaşamamışlardır.

Sharpe, bütün bu sonuçlara dayanarak, ftalatı yasaklama ya da kısıtlamanın yanlış olacağını ifade ediyor. Sharpe’ın araştırmasına göre, birçok araştırmanın aksine, ftalat %100 güvenli bir kimyasal olmasa bile insan üreme bozukluklarında bir etkisi yoktur.


Kaynak: Bilimfili, Richard Sharpe, “Are Plastics Making Men Infertile?” http://www.iflscience.com/health-and-medicine/are-plastics-making-men-infertile
Akademik Kaynak: Sharpe, Richard M. “Sperm counts and fertility in men: a rocky road ahead.” EMBO reports 13.5 (2012): 398-403.