Testislerdeki Tat Reseptörleri!

Tat reseptörleri esasında yoğunlukla dilimizde bulunan ve tuzlu, tatlı, acı, ekşi ve umami tatları hissetmemizi sağlayan kimyasal algılayıcılardır. Fakat uzun bir süredir araştırmacılar bu reseptörlerin sadece dilimizde bulunmadığından haberdardı. Bugüne kadar araştırmacılar, kelimelerin tam anlamıyla, ağzımızdan anüsümüze kadar her yerde tat reseptörleri bulmayı başardılar: mide, pankreas, akciğer, beyin gibi nice organda… Son olaraksa bu tat reseptörlerinin testislerde de bulunduğu tespit edildi!

Ne yazık ki, dilimizdekilerin aksine değişik organlarımızdaki tat reseptörlerinin tam olarak ne işe yaradığını henüz bilemiyoruz. Monell Kimyasal Duyu Merkezi’nden araştırmacı Bedrich Mosinger, Business Insider dergisine şunları söyledi:
“Tat sistemi dışındaki tat reseptörleri ve sinyalleme proteinlerinin görevi hala net değildir. Bazı bölgelerde bazı şeker ve aminoasitleri algılamada görev aldıkları biliniyor. Ancak geri kalan kısımlarda, ağız-dışı tat reseptörlerinin ne işe yaradığı halen bilinmiyor.”
 
Bu sırrı çözmek için araştırmacılar bu ağız-dışı tat reseptörlerinin olmadığı fareler geliştirmeye çalıştılar. Ancak sorunu görmeleri çok uzun sürmedi: bu şekilde geliştirilen fareler, üreyemiyorlardı. Yani testislerinde tat reseptörü bulunmayan ya da bu reseptörlerin fonksiyonları durdurulmuş olan fareler kısırlaşıyorlardı. Mosinger, bununla ilgili şu tanıları anlatıyor:
 
“Bu şekilde üretilen fareler kısırlardı, sperm sayıları oldukça düşüktü ve spermatozoa düzgün gelişmiyordu. Bu reseptörlerin gelişimini durdurmak için kullandığımız ilaç, insanlarda yüksek kan kolesterolünü kontrol etmek amacıyla kullanılan ilaçla büyük oranda benzerdir. Dolayısıyla bu ilaçların insanlarda kısırlığa neden olabileceğinden şüphelenmeye başladık.”
 
Bu ağız-dışı tat reseptörlerinin yeni bir görevinin keşfedilmesi, gelecekte geliştirilecek olan kısırlık tedavileri ve erkek üreme bozukluklarının tedavisi için umut ışığı olabilir. Aynı araştırma biriminden Robert Margolskee ise şunları söylüyor:
“Birçok iyi bilim gibi, bizim araştırmamız da şimdilik cevaplardan çok yeni sorular doğurdu. Şimdi, testislerimizde tat reseptörlerinin nasıl çalıştığına dair kimyasal yolakları ve mekanizmaları keşfetmemiz gerekiyor. Böylece bunlar olmadan üreme kaybının neden yaşandığını anlayabiliriz.”
 
 

Hamilelikte Antidepresan Alınımı Çocukta Otizm Riskini Arttırıyor

Montreal Üniversitesi ve CHU Sainte-Justine Çocuk Hastanesi’nde yapılan bir araştırmada hamilelik sırasında antidepresan kullanılmasının otizm riskini büyük ölçüde arttırdığı ortaya kondu. Prof. Bérard, hamilelik esnasında ilaç kullanımı üzerine araştırmasını 145,456 hamileliği değerlendirerek yaptı.

“Otizme sebep olan etkenlerin çeşitliliği halen belli olmamasına rağmen, bu problemde hem genetik hem de çevre faktörü rol oynamaktadır. Çalışmamızda hamileliğin ikinci veya üçüncü trimesterinde alınan antidepresanların, çocuklara 7 yaşına kadar otizm teşhisi konulmasında özellikle de seçici  serotonin  geri alınım inhibitörleriyle (SSRI) riskin iki katına çıkarttığını gözledik,” diyor Professor Anick Bérard.

Araştırma bulguları JAMA Pediatrics’de yayınlandı . Quebec Hamilelik Kohort çalışmasında alınan veriler on yaşına kadar 145,456 çocuktan alınan veriler incelendi.

Annelik ve depresyonun otizmle ilişkilendirildiği biliniyor. Ayrıca sosyo ekonomik durum da değerlendirildi.

“Antidepresan maruziyetini anneden gelen (genetik)  veya artan antidepresan kullanımı hamileliğin ikinci –üçüncü trimesteri boyunca incelendi. Bu periyotta kritik beyin gelişimi gerçekleştiği için seçildi,” diyor Prof. Berard. Annelik ve depresyonun otizmle ilişkilendirildiği biliniyor. Ayrıca sosyo ekonomik durum da değerlendirildi.

Bütün çocuklar arasında yapılan araştırmada, sonradan otizm teşhisi konulan çocuklar atipik otizm, Asperger sendromu ve yayılmış gelişimsel bozukluklara bakıldı. Sonuç olarak bu iki grubun istatiksel ilişkisi incelendi ve riskin % 87 arttığı gözlendi. Bu sonuçlar uzmanlar taradından teşhis edilen çocuklarda değişmeden kaldı.

Elde edilen bulgular çalışmada , otizm teşhisi konulan 1,054 çocuğun annelerinin hamilelikte antidepresanla tedavi edildiği görüldü. Ayrıca 1966’da 10,000’de 4 olan otizm riskinin, bugün 10,000’de 100’e çıktığı tespit edildi. Tabi bu artışta daha iyi teşhis ve otizm çeşitlerinin artışı da rol oynasa da , araştırmacılar çevresel faktörlerin de rol oynadığını belirtiyor.

Serotonin rahimde hücre bölünmesi, nöron göçü, hücre farklılaşması ve sinaptogenesis gibi pek çok prosesi etkiliyor. Bazı depresanlar serotoninin inhibisyonu üzerinden işlediğinden, rahim içinde fetüsün beyin gelişimine negatif etki gösterebilir .

Bu uzun süreli çalışma sayesinde gebelikte antidepresan kullanımının çocuklar üzerindeki uzun süreli nörogelişimsel etkilerini aydınlatıyor.

Kaynak : GerçekBilimScienceDaily

Referans : Takoua Boukhris, Odile Sheehy, Laurent Mottron, Anick Bérard.Antidepressant Use During Pregnancy and the Risk of Autism Spectrum Disorder in Children. JAMA Pediatrics, 2015; 1 DOI:10.1001/jamapediatrics.2015.3356

Laboratuarda Yaratılan Hücreler Kullanılarak Bir Hayvan İçerisinde Organ Üretildi!

Laboratuvar üretimi organların yerleştirilmesine bir adım daha yaklaşıldı. Bilim insanları ilk kez, canlı bir hayvana nakledilen laboratuvar üretimi hücrelerden tam fonksiyonlu bir organ geliştirdiler. Araştırmacılar, hastalıklara karşı korunmak için hayati önemi olan T hücreleri olarak bilinen bağışıklık hücrelerini üreten ve kalbin yanında bulunan bir organ olan timusu ürettiler.
Bilim insanları gelecekteki araştırmalarla birlikte, bu buluşun zayıf bir bağışıklık sistemi olan insanlar için yeni tedavilere ışık tutabileceğini ümit ediyorlar. Edinburg Üniversitesi Rejeneratif Tıp Merkezi (MRC) araştırma ekibi bir fare embriyosundan fibroblast denen hücreleri çıkardı. Yeniden programlama denilen bir teknik kullanarak, fibroblastları tamamen farklı bir hücre çeşiti olan timus hücrelerine dönüştürdüler.
Yeniden programlanmış hücreler, timus hücreleri gibi görünmek için biçim değiştirdiler ve ayrıca laboratuardaki T hücrelerinin gelişimini desteklemeyi başardılar. Bu, sadece timus hücrelerinin yapabildiği özelleşmiş bir işlevdi.
Araştırmacılar, yeniden programlanmış hücrelerle diğer ana timus hücre türlerini karıştırdıklarında ve onları bir fareye yerleştirdiklerinde, hücreler yapay bir organa dönüştü. Yeni organ, sağlıklı bir yetişkindeki timusla aynı yapıya, karmaşıklığa ve işleve sahipti. Bu, bilim insanlarının yeniden programlamayla vücut dışında oluşturulan hücrelerden üretilen ilk, bütün halde yaşayan bir organdı.
Doktorlar gösterdi ki, timus bozuklukları olan hastalar, doğumdan sonra timus organı nakliyle ya da fazladan bağışıklık hücresinin aşılanmasıyla tedavi edilebilirler. İki durumda da donör eksikliği ve alıcının doku eşleşmesi problemi gibi sorunlar var.
İlerideki gelişmelerle birlikte, araştırmacılar, laboratuar üretimi hücrelerinin, zayıf bağışıklık sistemi bulunan insanlar için timus nakli tedavisinin temelini oluşturabileceğini umuyorlar. Bu teknik, hücre terapilerinde de kullanılabilecek hastayla uyumlu T hücrelerin laboratuarda üretimi için bir imkan sunabilir. Bu tür tedaviler, nakil sonrası bağışıklık sistemlerinin yenilenme oranını hızlandırmaya yardım ederek, kemik iliği nakli hastaları için faydalı olabilir.
Bu buluş, timusun düzgün bir şekilde gelişmesini engelleyen genetik koşullarla doğan bebekler için umut vaat ediyor. Timus, yaşlanmayla birlikte bozulmaya başlayan ilk organ olduğu için, bu yöntemle yaşlılara da yardım edilebilir. Çalışma, Nature Cell Biology dergisinde yayımlandı. Edinburg Üniversitesi Rejeneratif Tıp Merkezi(MRC)’nden araştırmanın başındaki isim Profesör Clare Blackburn şunları söyledi:
“Araştırmamız, klinik açıdan kullanışlı yapay timusun laboratuarda üretilmesi hedefine ulaşmak için önemli bir adım olduğunu gösterdi.”
Rejeneratif Tıp Merkezi(MRC) başkanı Dr.Rob Buckle şöyle söylüyor:
“Bu heyecan verici bir çalışma ama bu işlemin insanlarda kullanımının elverişli hale gelmesi için, güvenli ve sıkı kontrollü bir biçimde yeniden üretilebilmesinden önce, çok daha fazla çalışmaya gerek olacaktır.”
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. Bredenkamp, N., Ulyanchenko, S., O’Neill, K. E., Manley, N. R., Vaidya, H. J. &Blackburn, C. C. Sep 2014 In : Nature Cell Biology. 16, 9, p. 902-8 7 p.

Kaşıyınca İyi Hissetmemizin Sebebi Nedir?

Kaşıntıya karşı iyi bir kaşıma davranışı muhtemelen bir kişinin hissedebileceği en rahatlatıcı davranıştır. Fakat, kaşıntı üzerine yapılan araştırmaların gösterdiğine göre kaşımak, paradoksal olarak daha çok kaşınma hissi uyandırıyor.

Fareler üzerinde yapılan bir araştırma ile elde edilen bulgular; serotonin hormonunun sisteme salınmasından kaynaklı olarak kaşıma isteğinin giderek artan bir ivme ile sürdüğü sonucuna ulaştı. Henüz insanlar üzerinde test edilmeyen bu araştırma, omurilikte bulunan serotonin almaçlarının engellenmesi durumunda kronik kaşıntının durdurulmasının mümkün olduğu iddiasında.

Kaşımanın Amacı Acı Oluşturmaktır

Kaşıntılar çok küçük bir toz ya da küçük bir tüy rahatsızlığından tutun da ciddi cilt sağlığı problemlerine kadar birçok faktörün etkisi ile ortaya çıkabilir.

Kaşımanın amaçlarından birisi acı oluşturmaktır. Bu acı; sinirlerin kaşıntı sinyalleri yerine acı sinyallerini taşımasına sebep olarak kaşıntının kesilmesini sağlar.

Kaşımanın verdiği acı, aslında bir rahatlamaya ve mutluluğa sebep olur; beyin serotonin nörotransmitterler(sinir taşıyıcıları) salgılayarak acı hissinin kontrol altına alınmasını sağlar.Yapılan araştırmalarda fMRI (fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) teknolojisi kullanılarak, kaşıma sırasında beynin farklı bölgelerinde (ödül ve zevk alma ile ilgili birimler) bir aktivasyon olduğu görüldü.

Washington University’den Prof. Zhou-Feng Chen; serotoninin omurgaya ulaştığında, omurilikteki kaşıntı yoğunluğunu düzenleyen sinir hücrelerini aktive ettiğini ve farelerde kaşıntı ve kaşımanın kısır bir döngü halinde olduğunu, yani eğer seratonini azaltırsanız kaşıntı yoğunluğunun da azaldığını söylüyor.

Kaşıntıyı Engellemek

Prof. Chen’in söylediğine göre; serotonin salınımını engellemek mantıklı bir durum değildir, çünkü serotonin büyümede, olgunlaşmada, iskelet metabolizmasında ve duygu durumlarını düzenlemede etkili bir hormondur ve salınımının engellenmesi geniş çapta sorunlar ortaya çıkarabilir. Ancak kronik kaşıntıyı kontrol edecek umut verici yollardan birisi; serotonin ile beyne kaşıntı sinyallerini aktaran hücreler arasındaki bağlantının kesintiye uğratılması olabilir.

Evrimsel Fayda

Öte yandan kaşıma davranışını göstermemimizin evrimsel bir faydası da olabilir. Atalarımızın yaşadığı koşullar göz önüne alındığında, temiz ortamlarda yaşadıklarını söyleyemeyiz. Bolca parazitin bulunduğu bu yaşam koşullarında, parazitlerin vücuda bulaşma olasılığı oldukça muhtemeldir. Dolayısıyla kaşıma davranışı parazitleri vücuttan uzaklaştırmak için gelişmiş ve zaman içerisinde de bu zararlılardan arınma eylemi; beyinde bir haz uyandıracak şekilde evrimleşmiş olabilir. Elde edilen birçok delil de bu teoriyi güçlendirir nitelikte. Çünkü balıklar da dahil olmak üzere hemen hemen bütün omurgalılar (gerektiğinde yardım alarak, ağaca sürtünmek, taşa sürtünmek gibi) kendilerini kaşımaktadırlar.


Kaynaklar: Bilimfili
1- Scientific American, “Why and how do body parts itch? Why does it feel good to scratch an itch?”, http://www.scientificamerican.com/article/experts-why-we-itch-and-scratch/
2- LiveScience, “Why We Itch?”, http://www.livescience.com/7181-itch.html
3- Medical Daily, “Scratching Itchy Skin Causes Brain To Release Hormone Serotonin, Intensifies Itchy Sensation”, http://www.medicaldaily.com/scratching-itchy-skin-causes-brain-release-hormone-serotonin-intensifies-itchy-sensation-308458

Paris İklim Anlaşması Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Geçtiğimiz iki hafta boyunca, 195 ülkeden delegeler ve liderler iklim değişikliği üzerine global bir anlaşma formülü geliştirmek için 2015 Paris İklim Konferansı’nda çeşitli müzakereler yürüttüler. Yapılan müzakereler sonucunda mutabık kalınan anlaşma metni imzalandı ve detayları açıklandı. Tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

Bu pakt, karbon salınımlarının azaltılması amacıyla bütün ülkelere sorumluluk yükleyen ilk anlaşma. Bu anlaşma, yasal olarak bağlayıcılığı olmasının yanı sıra bir parça da gönüllülük içeriyor. Anlaşma ile ilgili yükümlülükler ise 2020 yılı itibariyle var olmaya başlayacak.

Paris Anlaşması, global sıcaklık artışının eğer mümkün ise, 1.5 santigrad derecede tutulması için çaba sarfedileceğini vurguluyor. Ayrıca, 2050 yılından sonra da sera gazları salınımını arttıran unsurlar ile azaltan unsurlar arasında denge sağlanması hedefleniyor. Bunların yanı sıra anlaşmada, bilim insanlarından 1.5 derece sanitgrad hedefinin tutturulması için neler yapılabileceği yönünde çalışmalar yapmaları bekleniyor. 2015 yılı için sıcaklık artışının 1 derece santigrad olduğunu ve bu yılın kayıtlardaki en sıcak yıl olduğunu da belirtelim.

Paris Paktının gelişmelerle ilgili ilk resmi durum değerlendirmesi 2023 yılında yapılacak. Süreç ile ilgili geri bildirimlerin de her 5 yılda bir yapılması planlanıyor.

Global sıcaklık artışının 2 santigrad derecenin alında tutulması için gerekli çabaların karşılığı, sera gazı emisyonlarının 2030 yılında global olarak 55 milyar metrik tona karşılık gelmesi gerekiyor. Şu anda bu rakam kabaca 35 milyar metrik ton civarında.

Sıcaklık Artışı

Anlaşmada belirtildiğine göre, global ortalama sıcaklık artışı, sanayileşme öncesi dönem baz alınarak 2 C°’nin altına çekilecek ve yine sanayileşme öncesi dönem baz alınarak 1.5 C° artışa indirilmesi için çaba sarfedilecek. Bu rakamlar tutturulabilinirse, iklim değişikliğinin riskleri ciddi ölçüde azaltılabilir.

Ağaçların Korunması

Anlaşmada yer alan bir diğer maddede de, dünya genelinde ormanlık alanların git gide azalmasının küresel ısınmaya yaptığı katkı göz önüne alınmış. Bu anlaşmadan sonra artık, bir ülke kendi sınırları içerisindeki ormanlık alanların azalmasının hesabını yalnızca kendi halkına değil tüm dünya halklarına vermek durumunda.

Maliyeti Paylaşmak

Anlaşmada ayrıca; gelişmekte olan ülkelerin, karbon salınımlarını azaltmak için gerekli tedbirlerinin maliyetinin, gelişmiş ülkelerin desteğiyle karşılanacağı belirtiliyor. Gelişmekte olan ülkelere bu amaçla, 2020 yılı itibariyle 100 milyar dolar kaynak aktarılacak.

Dengenin Sağlanması

2050 yılından sonra, insan eliyle ya da doğa tarafından salınan sera gazları ile bu gazların atmosferdeki etkinliğini azaltan faktörler arasında denge sağlanması hedefleniyor.


Kaynaklar: Bilimfili

World’s First Global Deal to Combat Climate Change Adopted in Paris” Scientific American, Retrieved from http://www.scientificamerican.com/article/world-s-first-global-deal-to-combat-climate-change-adopted-in-paris1/

Here’s what you need to know about the new Paris climate dealScience Alert, Retrieved from http://www.sciencealert.com/here-s-what-you-need-to-know-about-the-climate-deal-from-paris

”Adoption of the Paris Agreement” FCCC, Retrieved from https://www.documentcloud.org/documents/2646274-Updated-l09r01.html