Sarılmak Stresi Azaltıyor ve Bağışık Sistemini Güçlendiriyor

Teknolojinin gelişmesi ve şehirlerin kalabalıklaşmasıyla insanlığın eski bir düşmanı giderek güçleniyor. Kentleşmenin gitgide artmasıyla insanlar doğadan uzaklaşmaya başladılar ve trafik, gürültü kirliliği gibi etkenlerle stres her geçen gün kendisini daha da hissettirmeye başladı. Ancak stresle başa çıkmanın maliyetsiz, çok kolay bir çözümü var: Sarılmak.
Öncelikle stresin tam olarak tanımını yapalım ve ne olduğunu öğrenelim. Herkes üç aşağı beş yukarı stresin ne olduğunu bilir. Çoğu insanın başından geçmiş klasik bir stresli durumu örnek vererek başlayalım. Yarın matematik sınavı var ve siz hala yeteri kadar çalışmamışsınız, üstelik dersten geçmeniz bu sınava bağlı. İşte stres tam olarak bu, yani vücudun zorlu bir duruma karşı verdiği tepkidir. Vücut strese girdiğinde sempatik sinir sistemi devreye girer ve vücudun genelinde bir fizyolojik değişim olur.
Stresin vücutta sebep olduğu değişimler ve stresle ilgili olan bölgeler beyinden başlar ve vücutta çok sayıda hormon ve enzimler üzerinde etkisini gösterir. Beyinde duyguların yönetilmesinden sorumlu amigdala, hipotalamus ve hipokampüs strese karşı harekete geçen ilk beyin bölgeleridir. Bunları takiben üst düzey düşünme merkezi olan prefrontal korteks, sempatik sinir sistemiyle ilişkili beynin noradrenalin deposu olarak bilinen locus coeruleus, hipofiz bezi, böbrek üstü bezleri ve omurilik gelir. Vücutta stres oluşumuyla faaliyete geçen bu bölgeler beynin nörokimyasında da artma veya azalma şeklinde çeşitli hormonal değişikliklere sebep olur. Bu hormonlardan başlıcaları kortikotropin salgılatıcı hormon, adrenokortikotropik hormon, kortizol, noradrenaline, serotonin ve nöropeptit Y’dir.
Stresin vücutta tepeden tırnağa yarattığı hasarları saymakla bitiremeyiz.  Bilim insanları saç dökülmesine 70% oranında stresin neden olduğunu söylerken, stres aynı zamanda beyindeki kan damarlarını bile tıkayarak vücuda çok büyük zarar verme potansiyeline sahip. Bunun dışında stresin bağışıklık sistemini zayıflatarak hastalıklara karşı vücudun savunma sistemini kırdığını da gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur.
Stres böbrek üstü bezlerinden steroid bir hormon olan kortizol salınımını tetikler. Kortizolün en temel fizyolojik görevi hücrelere glikoz dağıtımını yapmaktır. Hücrelerdeki glikojen depolarını hedef alır ve glukojenin parçalanmasıyla kandaki glikoz oranını yükselterek hücrelerin daha fazla glikoz almasını sağlar. Peki, kortizolün bağışıklık sistemiyle ne alakası var?
Bağışıklık sisteminin en önemli bileşenleri T hücreleri, B lenfositleri ve antikorlardır. T hücreleri kendi içlerinde öldürücü T hücresi (killer T cell), yardımcı T hücresi, gama delta T hücresi ve düzenleyici T hücresi gibi gruplara ayrılır. Düzenleyici T hücreleri yardımcı T hücrelerini baskılar ve vücudun gerektiğinden fazla T hücresi üretmemesini sağlar. Ancak kortizol kana karıştığı andan itibaren düzenleyici T hücrelerinin bölünmesini tetikler ve bu hücrelerin sayısında ciddi bir artış olur. Bu da akabinde yardımcı T hücrelerinin daha fazla baskılanmasına sebebiyet vererek vücudun bağışıklık sistemini zayıflatır.
Araştırmacılar önceki çalışmalarda cinsel bir amaç taşımayan sarılma ve elini tutma gibi fiziksel dokunuşların empati kurma ve güven vermede etkili bir araç olduğu bulmuşlardı. Güvenilen birinden gelen dokunuşlar kişide hipotalamus-epifiz bezi-adrenal bezi ekseninde stresin etkisini azalttığını gösteriyor.
Stresin T hücreleri üzerindeki mekanizmasının belirlenmesinden sonra doğrudan hastalıklar üzerinde nasıl bir etkisi olduğu araştırıldı. Katılımcılara nezle virüsü verildiği bir çalışmada tartışma gibi bireyler arası bir stres etkenine maruz kalanların nezleye daha kolay yakalandığı görüldü.
Toplamda kadın ve erkek karışık olmak üzere 406 kişinin katıldığı araştırmada ve ilk 8-12 haftada katılımcılar bir ön karantinaya alınarak, maruz kalacakları nezle virüsüne karşı sahip oldukları vücut direncinin belirlenmesi için kan ölçümleri yapıldı. Sonraki 4-8 haftada katılımcıların fiziksel incelemeleri yapıldı ve sosyal hayatları incelendi. Bir sonraki aşamada katılımcıların gün içindeki yaşadıkları stres (tartışma gibi bireyler arası sorunlar), son 24 saat içinde ne yaptıkları ve kimlerle temasa geçtikleri (örn, kime sarıldıkları) 14 gün boyunca telefonla katılımcılara soruldu ve sonuçlar kaydedildi. Telefon görüşmeleriyle yapılan incelemelerin hemen sonrasında katılımcıların 0-5 gün boyunca kan ölçümleriyle maruz kalacakları virüse karşı sahip oldukları savunma sistemleri son kez incelendi. Yapılan incelemelerden sonra Rhinovirüs ve Influenza A adlı nezle ve soğuk algınlığı benzeri belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olan virüsler katılımcılara burunlarından damlatılarak verildi. 6 günlük bir karantinanın ardından katılımcıların burunlarından mukus örnekleri ve 28 gün sonra da kan örnekleri alındı.
Çalışmada yer alan katılımcıların kesinlikle herhangi bir psikolojik rahatsızlığa ve fizyolojik bir hastalığa sahip olmaması gerekiyordu, aksi takdirde bağışıklık sisteminin virüse mi yoksa hastanın kendinden var olan hastalığa mı tepki verdiği ölçülemezdi. Araştırma yürütülürken virüs katılımcılara verilmeden önce benzer hastalık belirtileri gösteren katılımcılar hemen deneyden çıkarılmışlardır.
Çalışmanın sonunda tüm katılımcılardan elde edilen test ve analiz sonuçları değerlendirildiğinde çevrelerinden daha az destek alan ve güvendiği insanlara daha seyrek sarılan bireylerde gün içindeki stres miktarıyla hastalıklara yakalanma riski arasında bir doğru orantı olduğu görüldü. Buna karşın çevreleriyle daha fazla temasa geçen ve daha sık sarılan bireylerde stres ile hastalığa yakalanma riski arasında bir ilişki gözlemlenmedi.
Sarılmanın stresi azaltarak bağışıklık sistemini güçlendiriyor olması bunun sadece stresli zamanlarda gerekli olduğu anlamına gelmiyor. Bilim insanları sarılmanın stresten uzak olduğumuz günlerde de en az zor günlerdeki kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Sarılmanın yarattığı dokunma duyusundan kaynaklanan bu koruyucu etki sadece gergin geçen günlerde değil her zaman etkisini gösteriyor. Bu da demek oluyor ki, düzenli olarak sevdiklerine sarılan bireylerde stres seviyesi vücutta artmadan azaltılıyor ve vücut hastalıklara karşı daha dirençli oluyor.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Sheldon Cohen, Denise Janicki-Deverts, Ronald B. Turner, William J. Doyle. 2014. Does Hugging Provide Stress-Buffering Social Support? A Study of Susceptibility to Upper Respiratory Infection and Illness. Psychological Science doi:10.1177/0956797614559284
  2. H. Ulrichts, K. Vanhoorelbeke, J . P. Girma, P. J . Lenting, S. Vauterin and H. Deckmyn. 2005. The von Willebrand factor self-association is modulated by a multiple domain interaction. Journal of Thrombosis and Haemostasis; 3(3):552-61
  3. Ulrich-Lai, Y. M.; Herman, J. P. (2009). “Neural regulation of endocrine and autonomic stress responses”.Nature Reviews Neuroscience 10 (6): 397–409.doi:10.1038/nrn2647
  4. O’Connor, T. M.; O’Halloran, D. J.; Shanahan, F. (2000). “The stress response and the hypothalamic-pituitary-adrenal axis: From molecule to melancholia”.QJM : monthly journal of the Association of Physicians 93(6): 323–333. doi:10.1093/qjmed/93.6.323
  5. Carnegie Mellon University

Uyurgezerler: Acı Hissetmiyorlar ve Yaralanmalara Rağmen Uyumaya Devam Ediyorlar!

Uyurgezerler üzerinde yapılan bir araştırma ortaya ilginç sonuçlar koydu: Uyurgezerler, uyanık oldukları süreç içinde yüksek migren ve baş ağrısı riski taşımalarına rağmen, uyurgezerlik esnasında acı hissetmeleri –acıya maruz bırakılsalar dahi- olanak dışı.
Araştırmanın sonuçlarına göre uyurgezerler, insomnia ve depresyon gibi baş ağrısı ve migrene sebep olabilecek hastalıklar elendiğinde bile, baş ağrısı için yaklaşık dört kat (risk oranı = 3,80), migren içinse yaklaşık 10 kat (risk oranı = 10,04) daha fazla vaka geçmişi bildiriminde bulunuyorlar.
Daha önce uyurgezerlik sırasında yaralanmayla sonuçlanan en az bir vaka geçmişi bulunan uyurgezerlerin %79’u, yaralanma esnasında herhangi bir acı hissetmediğini ve yaralanmalarına rağmen uykuya devam ettiklerini bildirdi. Fransa, Montpellier’de bulunan Gui-de-Chauliac Hastanesi psikiyatristi ve uyku tıbbı uzmanı, baş araştırmacı Dr. Regis Lopez, konu hakkında şunu söylüyor:
 
“Bulduğumuz en ilginç sonuç, uyurgezerlerin yaralanma esnasında deneyimledikleri acı algısının eksikliğiydi. Uyurgezerlik ile ilintili bir ağrı yitimi olayını ilk kez gözlemledik.”
Lopez ve çalışma arkadaşı PhD. Isabelle Jaussent ve Prof. Yves Dauvilliers, 100 sağlıklı insandan oluşan kontrol grubu, 55’i erkek, 45’i kadın olmak üzere toplam 100 uyurgezerlik teşhisi konmuş hasta grubu üzerinde çapraz karşılaştırmalı bir araştırma yürüttü. Uyurgezerlerin ortalama yaşı 30 olarak belirlendi. Gün içinde deneyimlenen ağrı şikayetleri, kronik baş ağrısının sıklığı ve başağrısı karakteristiğinin değerlendirildiği sorular ile bir klinisyen tarafından kontrol edildi.
47 uyurgezer, yaralanma ile sonuçlanan en az bir vaka bildiriminde bulundu. Sadece 10’u ağrı kaynaklı bir ani uyanma yaşadığını belirtti. Kalan 37 uyurgezer ise vaka anında bir acı hissetmediklerini, fakat olay gecesinin devamında veya sabahında acı hissettiklerini söyledi.
Örnek olarak, 3. kattan atlayarak birkaç kırık ile sonuçlanan bir sakatlanma yaşayan hasta, gecenin ilerleyen saatlerinde uyanıncaya dek herhangi bir acı hissetmediğini belirtti. Başka bir hasta ise uyurgezerlik anında evinin çatısına tırmandığını ve düştüğünü ancak sabaha olana kadar uyanmadığını beyan etti. Lopez, konu hakkında şunları söylüyor:
“Elde ettiğimiz sonuçlar, uyurgezerlik mekanizmalarının nasıl işlediğini anlamamıza yardımcı olabilir. Ayrışık uyarılma fazının, uyku-uyanıklık davranışı bileşenlerini, bilinci ve ağrı algısını etkileyebileceği hipotezini kurduk.”
 
 
Düzenleyen: Mert Karagözoğlu (Evrim Ağacı)
 
Kaynak: ScienceDaily
  1. Régis Lopez, Isabelle Jaussent, Yves Dauvilliers. Pain in Sleepwalking: A Clinical Enigma. SLEEP, 2015; 38 (11): 1693 DOI:10.5665/sleep.5144

Tıraş Olmak Saçları ve Sakalları Daha Hızlı ve Gür Mü Çıkarır?

Mit-1: “Sakalları ve saçları ne kadar sık keserseniz, saç ve sakallarınız o kadar gür, güçlü ve daha koyu renkte çıkacaktır.”

Mit-2: “Siz bizim İnebahtı Savaşı’nda sadece sakalımızı kestiniz, biz ise sizin kıbrıs’ı almakla kolunuzu kestik. sakal daha gür bir şekilde tekrar büyür, fakat kesilen kol tekrar gelmez.” (Sokullu Mehmet Paşa)

Gerçek: Vücudumuzdaki hiçbir kılın uzama hızı veya gürlük miktarı, kılların kesilmesiyle alakalı değildir. Bugüne kadar bu iddiayı ele alan hiçbir araştırma kılların kesilmesini uzama hızı veya kıl gürlüğü ile ilişkilendirmediği gibi, yapılan tüm araştırmalar arada hiçbir bağlantı bulunmadığını göstermektedir. Bu durum, hem erkekler hem de dişiler için geçerlidir.

Bilgi-1: Ne saçların ne de sakalların kesildikçe daha gür çıkmadığı gerçeği, ilk olarak 1928 yılında klinik olarak test edilerek onaylanmıştır. Daha sonra 2005 yılında tekrar edilen klinik deneyler de, hem saçların, hem de sakalların traş edilmesiyle uzaması veya gürleşmesi arasında hiçbir bilimsel ilişki olmadığını göstermiştir.

Bilgi-2: Kesilen saç/sakal gür ya da koyu renkte çıkmaz; ancak bu şekilde görünür. Çünkü kesilen sakal, kesilmeyen sakallar gibi giderek incelmez ve dipleri göreceli olarak kalındır. Bu da, daha yoğun bir sakal çıkıyormuş izlenimi verir; ancak gerçekte herhangi bir gürlüğe rastlanmaz. Benzer şekilde, traş edildikten sonra çıkan sakalın daha koyu renkte görülme sebebi, henüz güneş ışığına maruz kalmamış olmasıdır. Son olarak, sakalların kesildikten sonra ele daha sert geliyor olması, tıraş bıçağının kılı açılı bir şekilde keserek sivri uçlar bırakıyor olmasıdır. Tüm bunlar göz önüne alındığında, kılları kesmenin, onların fizyolojisine herhangi bir etkide bulunmadığı görülebilir.

Bilgi-3: Saçların uzama hızı ve sıklık miktarı, kılların kendisi tarafından değil, kıl köklerinde bulunan foliküller tarafından belirlenir. Bu foliküllere de ne yapmaları gerektiğini bildiren unsur genetik materyaldir. Dolayısıyla vücudunuzdaki tüm kılların ortalama uzama hızı ve gürlüğü, sizi oluşturacak sperm ve yumurta birleştiği anda belirlenmiştir. Elbette hormonlar ya da beslenme gibi çevresel faktörler uzama hızına etki eder; çünkü hücrelerin işleyişine etki etmektedir. Ancak kılları kesmek veya kıl kesme sıklığı, uzaması ile hiçbir şekilde ilişkili değildir.

Bilgi-4: San Francisco’da bulunan Kaliforniya Üniversitesi’nden dermatolog Dr. Paradi Mirmirani’nin de vurguladığı gibi, bir unsurun kıl uzama hızına etki etmesi için, kılları üreten hücreleri değiştirmesi/etkilemesi gerekir. Bu yüzden genetik mutasyonlar, hormonlar veya beslenme gibi çevresel faktörler kıl uzamasına etki eder. New York’ta bulunan Philip Kingsley Kliniği’nden trikolog (saç ve kafa derisi uzmanı) Elizabeth Cunnane Phillips şöyle söylüyor:
“Saç veya sakal kesmenin büyüme hızına hiçbir etkisi yok. Bu, genetik olarak önceden belirleniyor. Büyüme hızı; genel sağlık durumu, diyet alışkanlıkları, tiroid bezinin çalışma miktarı, düşük demir oranları veya kansızlık gibi endokrin işlevlerle ilgili faktörlerden etkilenir. Bunların hepsi, kılların ne kadar hızlı çıkacağını ve onları ne kadar hızlı dökeceğimizi belirler.”

Bilgi-5: Bu konuda çoğu insanı yanıltan, kıl anatomisinin düzenli olmayışıdır. Kılların dipleri daha kalındır, uç kısımları ise daha incedir. 5 milimetrelik bir kıl jiletle kesildiğinde, örneğin 0.3 milimetrelik uzunluğa kadar, kök kısmına yakın bir yerden parçalanır. Bu parçalanma jiletin ve kılların yapısına bağlı olarak 2 şekilde olabilir: ya bir sopayı sivriltmek için yatay olarak aşındırdığımız gibi uca doğru iyice sivrileşecek şekilde kesilir (çünkü jiletin etkisiyle yan yatar) veya bir ağacı kestiğimizde olduğu gibi gövdesi yatay bir şekilde kesilir. İki durumda da olan geçici bir koyulaşmadır. İlkinde, sivri uçlar ışığı normal kıl kalınlığı kadar dağıtamadığı için siyahlaşmış gibi görünür. İkincisinde ise derideki porlardan çıkan kıl ağaç gövdesi gibi yatay olarak poru doldurduğu için ve tepeden bakıldığında simsiyahmış gibi gövdesi gözükür. Halbuki kılı normal uzamasına bırakıp yeniden başlangıçtaki 5 milimetreye ulaştığında, önceki haliyle kıyaslayacak olursanız, birebir aynı oldukları gözükecektir. Çünkü kıl uzadıkça, başlangıçtaki o incelmiş kısım uzamaya bağlı olarak zayıflayıp dökülecektir; yeni çıkan kıl ise bir öncekiyle (ki zaten onun devamıdır) birebir aynı özellikte olacaktır. Bu geçici koyulaşma, aynı zamanda sıklaşma algısı da yaratmaktadır. Ancak böyle bir şey yoktur. Bu, algı yanılgısıdır.

 
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

İsa Peygamberin En Gerçekçi Portre Çizimi

Görsellerdeki fotoğraflardan ilki, MÖ 2-7 yılları ila MS 30-33 yılları arasında yaşadığı İsa peygamberin, “adli antropoloji” adı verilen bilim sahasından elde edilen veriler çerçevesinde bugüne kadar çizilmiş en gerçekçi resimlerinden birisini gösteriyor. İkincisi ise, daha “klasik” İsa çizimlerinden birisi…
Her ne kadar antik zamanlarda yaşayan isimler her olduklarından “modern” çiziliyorlarsa da, dönemin şartları göz önüne alındığında bu tür çizimlerin gerçekçiliği son derece düşük gözüküyor.
Manchester Üniversitesi’nden emekli tıbbi ressam Richard Neave tarafından yaratılan bu gerçekçi çizim, İsa’nın da yaşamış olduğu Kudüs’ten o döneme ait çıkarılmış kafataslarını çıkarıp X-Işınlı Tomografi kullanarak dilim dilim haritalandırılması sonucu ortaya çıktı. Daha sonra, bir bilgisayar yardımıyla bu kafatası yapısına uygun bir şekilde deri ve et giydirildi. Bilgisayar, insan anatomisini dikkate alarak bu işlemi gerçekleştirdi. Son olarak, ressamın katkılarıyla, dini metinler, anlatılar ve bazı tarihi kayıtlardan yola çıkarak en olası görünüm tamamlandı ve böylece İsa’ya ait en gerçekçi çizime kavuşuldu.
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak: NAIJ

Beyin Kötü Hatıralardan Nasıl Temizlenebilir ?

İzole edilmiş bir beyin bağlantısı korkuyu unutmamıza olanak tanıyarak anksiyete hastalıklarının tedavisinde kullanılabilecek bir yöntem sağlıyor.

Beynimiz, muhtemel tehditlere karşı bizi uyarmada ve tehdidin ortadan kalktığını bilmemizi sağlamada adeta bir ustadır. Fakat, bu usta sistemimiz bazen çöker ve tatsız ilişkiler yumağı üzerimize yapışır — post-travmatik stres bozukluğunun (PTSD) kaynağı olduğu düşünülen sorunlu düşünce biçimi.– Yeni araştırmalar; beynin kötü hafızaları temizlemesinden sorumlu bir nöronal bağlantı belirledi. Bu da PTSD’yi de içeren birçok anksiyete hastağının tedavisine dair gelişmeler sunabilir.

Geçmişte yapılan çalışmalar, tutarlı bir biçimde beyinde korku tepkisine yol açan ve bu tepkiyi düzenleyen iki beyin bölgesi olduğunu belirlediler. Amigdala, duygusal tepkilerimizden sorumludur ve korktuğumuzda aktivasyon gösterir. Prefrontal korteks ise; mevcut tehlike zararsız hale geldiğinde bizi sakinleştirmek için göreve başlar. Korku hafızalarında bu iki bölge işin büyük bir kısmından sorumludur, fakat beyindeki diğer birçok bölge ile bağlantılı olmalarından kaynaklı bu iki bölgenin ortak çalışmasının gerçekten de korkunun üstesinden gelip gelmediği tam olarak bilinmiyordu. Yeni bir çalışma; bu iki bölge arasındaki ortaklaşa çalışmanın  korku durumlarını ortadan kaldırmada yeterli olduğunu gösterdi.

Farelerle çalışan araştırmacılar, hayvanları ayaktan verilen bir şok ile bağdaştırılmış bir ses korkusuna dair eğittiler. Sonrasında, eğer farelere ayak şoku verilmeden tekrar tekrar ses çalınırsa, tipik olarak fareler gürültünün zararsız olduğunu öğreneceklerdi ve sesi artık korku ile ilişkilendirmeyecek, yani artık sesten korkmayacaklardı. Bu yeni çalışmada, araştırmacılar; fiber-optik ışıkla belirli nöronları kontrol edebilen optogenetiği kullanrak farelerin amigdala ve prefrontal korteks bağlantılarını bozdular. Ekip, bu önemli bağlantının bozulmasının; farelerin söz konusu zararsız tonun yarattığı negatif ilişkilendirme ile başa çıkabilmelerini engellediği bulgusuna ulaştı –yani fareler, ardından uzun süre boyunca ayak şoku verilmeyen -zararsız- sesten korkmaya devam ettiler. Öte yandan, araştırma ekibi; –amigdala ve prefrontal korteks arasındaki– bağlantının uyarılmasının korkulu hafızalarda hızlı bir yok oluşa sebep olduğunu keşfettiler.

Araştırmacılar; amigdala ve prefrontal korteksin, kompleks ilişkiler ağında iki önemli merkez olduklarını söylüyorlar. PTSD gibi korkunun sürekli olduğu vakalarda ise, merkezlerin kendisinde değil bu iki bölge arasındaki yalnızca bir bağlantıda sorun olduğu görülüyor. Bu nedenle; bu önemli beyin bölgelerinin birinin aktivitesini değiştirerek  PTSD’yi tedavi etmeyi amaçlayan geçmiş deneyler söz konusu sisteme aşırı ve gereksiz yüklenmiş ve böylece de başarısız olmuş olabilir.

Bu yeni bulgu; araştırmacıların bu spesifik korku devresine dair medikal araştırmaları derinleştirmeleri gerektiğini gösteriyor. Ekip; sağlıklı bir şekilde korku sönümlendirmenin; beynin yeni nöronal bağlantılar (nörotransmitter düzenlemesinden sorumlu bileşikler olan beynin yerel kanabinoidlerinden etkilenirler) kurabilmesi yetisi olarak tanımlanan “nöral plastisiteye” dayalı olduğunu düşünüyorlar. THC (marihuanadaki aktif bileşen) gibi kanabinoid sistemi değiştiren ilaçlar geçici olarak korku bağlantılarını daha plastik hale sokabilir, bunun için belki de anksiyeteyi azaltmada maruz bırakma terapisi gibi klinik tekniklere olanak tanınabilir.


Kaynak: Bilimfili,  Stetka, B.  “How the Brain Purges Bad Memories.” Scientific American Mind November/December 2015: 8.