Çocukların Kafein Tüketmesi Büyümelerine Etki Eder Mi?

Mit-1: “Çocuklar kahve içmez! Çünkü içerlerse büyüyemezler, küçük kalırlar. Kafein onların büyümesini engelleyen şeydir.” 

Mit-2: “Al çocuğum, daha çok kahve iç ki daha fazla büyü!”

Mit-3: “Çocuklar kahve içerlerse kalp hastalıkları çekerler.”

Gerçek: Kafeinin çocuk sağlığını yetişkin sağlığından dikkate değer miktarda daha fazla etkilediğini gösteren herhangi bir araştırma bulunmamaktadır.

Bilgi-1: Şaşırtıcı bir şekilde bazı Avrupa ve Amerika toplumlarında kafein ve kahve tüketimi “çocukların büyümesine yardımcı olacak etkide” görülürken, Türkiye gibi bazı diğer ülkelerde bunun tam tersi yönünde bir inanış vardır. Kahvenin çocukların büyümesini destekleyici veya engelleyici olduğunu gösteren hiçbir araştırma sonucu bulunmamaktadır. Çocukların kafein sindirim becerisi, yetişkinler ile neredeyse birebir aynıdır.
Bilgi-2: Bazı ebeveynlerin çocuklarına kahve içirmeme nedeni, kafeinin uyarıcı etkisi nedeniyle çocuklarında hiperaktiviteyi tetikleyeceği endişesidir. Yapılan araştırmalarda, ortalama miktarda alınan kafeinin çocukların aktivite miktarı ve hızında dikkate değer hiçbir etkisi olmamıştır. Ancak hiperaktivite teşhisi konulmuş veya bu rahatsızlığa daha yatkın çocuklarda yüksek dozda kafein tüketimi geçici süreler için de olsa gerçekten de aşırı uyarılmışlık, rahatsızlık ve telaşlılık (anksiyete) yaratabilir. Fakat bu özel vakalarda bile orta düzeyde tüketimin tehlike arz etmediği gösterilmiştir.
Bilgi-3: Yetişkin insanlar için orta düzey kafein tüketim miktarı günde 300 miligramdır. Yine de çocuklar için tavsiye edilen oranlar, yaşa bağlı olarak bundan biraz daha az olabilmektedir. Şöyle bir liste yapabiliriz:
• 4-6 yaş arası çocuklar için günde 45 miligram,
• 7-9 yaş arası çocuklar için 62.5 miligram,
• 10-12 yaş arası için günde 85 miligram,
• 12-18 yaş arası için günde 100 miligram güvenli limit olarak belirlenmektedir.
Bilgi-4: Kıyaslama olması açısından, tükettiğimiz ürünlerdeki kafein miktarlarıyla ilgili olarak aşağıdaki gibi bir liste oluşturabiliriz:
• Kahve makinalarından alacağınız 190 mililitrelik kahve içerisinde 75 miligram,
• Evinizde yaptığınız bir kahvenin 190 mililitresinde ortalama 85 miligram,
• Evinizde yaptığınız çayın 190 mililitresinde ortalama 50 miligram,
• Kafein ya da guarana içerikli enerji içeceklerinin 250 mililitresinde 28-87 miligram,
• Diyet de olsa, normal de olsa kolalı içeceklerin 250 mililitresinde 8-53 miligram,
• Bazı diğer gazlı içeceklerin 250 mililitresinde 24 miligram,
• Çikolatanın 50 gramında ortalamada 5.5-35.5 miligram kafein bulunmaktadır.
Bilgi-5: Kafeinin etkilerini de, diğer tüm kimyasallarda olduğu gibi kısa dönem ve uzun dönemde incelemek faydalı olacaktır. Kısa dönemde kafeinin temel etkileri, hepimizin bildiği uyarılmışlık, heyecan ve uyumada zorluk çekmektir. Birçok uzman kafeinin uzun dönemde ve ortalama-üstü tüketimde asıl zararların ortaya çıktığında hemfikirdir.
Bilgi-6: Bu konuda verilebilecek en uygun tavsiye, kafeinli içecekleri seven çocuklarınızın ara sıra, ödül amaçlı olarak bu içecekleri ve yiyecekleri tüketmesinde dikkate değer hiçbir sakınca olmadığıdır. Fakat bağımlılık, aşırı tüketim, aşırı isteklilik gibi durumlar söz konusu olduğunda bu tüketimi azaltmak faydalı olacaktır. Uzun lafın kısası, kafeinin kabul edilemez miktarda zararları bulunmamaktadır ve kafeinin çocukları yetişkinlerden farklı etkilediği uydurmadır; ancak yine de güvenli tarafta kalmak adına düzenli ve aşırı tüketimden kaçınmakta fayda vardır.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Dr. Mehmet Öz: Zayıflama İlaçları/Otları/Yöntemleri İle İlgili Safsatalar ve Yalanlar

Türkiye’de pek yankı bulmadı; ancak ABD’nin Türk asıllı abartılı düzeyde sevilen doktoru Mehmet Öz, programlarında özellikle zayıflama hapları ve otlarıyla ilgili bilim dışı, abartılı, piyasaya yön verme amacı olduğundan şüphe edilen bilgiler vermesi sebebiyle hakim karşısına çıkarıldı. Temmuz 2014 itibariyle hukuki süreç halen devam ediyor; ancak ABD’de adeta tapılan bu doktorun “mucizevi zayıflama hapı” veya “doğaüstü güçlere sahip ot” gibi bilimin sınırları dışına çıkan saçma sapan açıklamaları ve bundan doğan süreç, akla şu soruyu getiriyor: “zeki gibi gözüken insanlar neden zayıflama hapı saçmalıklarına kanıyorlar?” Bu yazımızda bunu irdeledikten sonra, size 7 temel test yöntemi sunarak alacağınız ilaçların gerçeklik payını test etmenizi sağlamaya çalışacağız. Öncelikle Dr. Öz ile ilgili vakaya kısaca göz atalım:

Mehmet Öz, ABD Senatosu’nun sahte zayıflama ve diyet hapları satan firma ve kişilere yönelik açtığı 34 milyon dolarlık dava kapsamında sert bir şekilde eleştirildi, mahkemeye çıkarıldı ve bir anda gündeme oturdu. Raporlara göre Missouri eyaleti senatörü Claire McCaskill, televizyon doktoruna şu sözlerle yüklendi:
“Bu şeyleri söyleme ihtiyacını neden duyduğunuzu anlamıyorum; çünkü doğru olmadıklarını biliyorsunuz. Dolayısıyla neden, bu kadar muhteşem bir megafona sahipken… Neden bu tür şeyler söyleyerek şovunuzu ucuzlaştırıyorsunuz? Bir ürünü şovunuzda övdüğünüzde ‘Dr. Oz Etkisi’ olarak bilinen şey gerçekleşiyor. Satışlar ciddi anlamda patlıyor ve sahtekarların sağda solda belirip sahte ve aldatıcı reklamlarla şüpheli ürünleri satmasına teşvik vermiş oluyorsunuz.”
 
Yeşil kahvenin özünün kilo verme konusunda mistik ve hızlı bir etkisi olduğuna inanma saflığına düşmek insana cazip gelebilir. Exeter Üniversitesi’nden psikolog Stephen Lea, insanların neden bu sahte ürünlere aldandığı üzerine araştırmalar yürütüyor ve elde ettiği sonuçlar pek de beklendik sonuçlar değil.
Örneğin bolca bulunan diyet ürünleriyle ilgili reklamlara kanan insanların çoğunlukla bu konuyu ve konu hakkındaki piyasayı pek de takip etmeyen kişiler olduğunu düşünebilirsiniz; ancak gerçek tam tersini gösteriyor. Bu konuda en bilgili olanlar, en kolay kanıyorlar. Lea, bunu şöyle açıklıyor:
“Futbol hakkındaki bir iddia ile ilgili olan sahtekarlıklara asla kanmam çünkü kumar oynamıyorum ve futbolla zerre kadar ilgilenmiyorum. Dolayısıyla bu konuyla ilgili sahtekarlık benim aklıma asla girmeyecek. Öte yandan gezmeyi seviyorum ve paramı elimde tutmak için sürekli olarak ucuz tarifeler arıyorum; böylece daha uzaklara gidebiliyorum. Bu yüzden ucuz hava tarifeleri öneren gizemli gezi acentelerinin sahtekarlıklarına inanmaya potansiyel olarak daha açığım.”
 
Bu sahtekarlıklara artan miktarda maruz kalmanın, bunlara aldanma riskinizi arttırdığı mantıklıdır. Ancak Lea, bunu daha da ileri düzeyde açıklıyor ve bir sahada uzman olduğunu iddia eden kişilerin, bu konudaki uzmanlıklarını abarttıklarını söylüyor. Bu aşırı güven, her yerde karşımıza çıkıyor: örneğin ABD’nin 3’te 1’i kendilerinin aşırı kilolu olduğuna inanırken, bilimsel veriler tam tersine, ABD’nin 3’te 1’inin aşırı kilolu olmadığını gösteriyor.
Dr. Oz davasını da kapsayan davaları açan Federal Ticaret Komisyonu, aşağıda sunacağımız 7 maddelik listeyi sunarak diyet hapları konusundaki sahtekarları tespit edebilmenize katkı sağlamayı hedefliyor. Biz de faydalı bulduğumuz için paylaşmak istedik. Aşağıdakilerden en az 1 tanesini yapabildiğini iddia eden ilaçlardan ve firmalardan mutlaka uzak durun veya ürünlerini almadan önce 2 defa düşünün:
1. 1 ay içerisinde, herhangi bir diyet uygulamadan veya spor yapmadan haftada 1 kilo veya daha fazlasını verebileceğinizi iddia ediyorsa,
2. Ne kadar yerseniz yiyin kilo verebileceğinizi iddia ediyorsa,
3. Ürünü kullanmayı bıraktıktan sonra bile kalıcı olarak kilo verebileceğinizi iddia ediyorsa,
4. Yağların veya kalorilerin alımına engel olarak kilo vermenizi sağladığını iddia ediyorsa,
5. 4 haftadan uzun bir süre boyunca haftada 1.5 kilo veya daha fazlasını güvenle verebileceğinizi iddia ediyorsa,
6. Her türlü kullanıcının kilo vermesine katkı sağlayabileceğini iddia ediyorsa,
7. Herhangi bir ürünü giyerek, vücuda takarak ya da sadece deri üzerine sürerek kilo verebileceğinizi iddia ediyorsa…
Bu ürünlerden ve firmalardan uzak durun.
Tek bir öneride de bulunulabilir: Eğer ki bir şey gerçek olamayacak kadar güzelse, muhtemelen gerçek değildir.
Dikkatli olmanız dileklerimizle.

Yanlışlıkla Keşfedilen Orgazm Makinası: Dişilerde Üreme Sorunlarının Yaygınlığı ve Tedavi Eksiklikleri

Çoğu insan sadece erkeklerin orgazm ve üreme konusunda sıkıntıları olduğunu zanneder. Muhtemelen bu, birçok toplumda erkeğin “erkekliğinin”, üreme kapasitesiyle ve becerisiyle ölçülmesinden kaynaklanan bir algı yanılgısıdır. Ancak üreme sistemi sorunlarından sadece erkekler çekmez. Üstelik sadece kısırlık gibi iki cinsiyette de görülebildiği bilinen hastalıklardan söz etmiyoruz. Orgazm olma veya olabilme konusunda dişilerin de büyük bir kısmında ciddi sıkıntılar görülmektedir. Erkekte olduğu zaman “iktidarsızlık” gibi güçlü ve yaftalayıcı sözlerle bilinen bu bozukluklar, dişilerde olduğunda pek tanınmaz. Bu yazımızda sizlere insan dişilerinde sanılandan çok daha yoğun bir şekilde görülen “hatalı orgazm” sorunundan söz edeceğiz.

Viagra ile başlayalım… Viagra, aslında sertleşme sorununa çare olsun diye üretilmedi. İlk üretildiğinde amaç, hipertansiyonu tedavi edebilmekti. Ancak bilimde çok sıklıkla görüldüğü gibi, tıbbın bu sahasında da yapılan ufak bir hata, büyük bir keşfi beraberinde getirdi: Viagra, hipertansiyon üzerinde etkili olmaktan ziyade, erkeklerde penis sertleşmesi sorununu çözüyor gibi gözüküyordu!
Benzer bir hata sonucu yapılan bilimsel keşif de, dişi orgazmik bozukluğu olarak bilinen hastalıkta yaşandı! Şu anda ABD’nin North Carolina eyaletindeki Winston-Salem kentinde Girişimsel İleri Ağrı Yönetimi kliniğinde anestezist ve ağrı yönetim uzmanı olarak çalışan Stuart Meloy, bu keşfin arkasındaki isim. Her ne kadar amacı sırt ağrılarına iyi gelecek bir implant cihazı geliştirmek olsa da, ekipmanın testi sırasında ilginç bir gerçekle karşılaştı: ürettiği alet, kadınların cinsel doruk noktasına ulaşabilmesini sağlıyordu! Sözünü ettiğimiz bu keşif 15 sene kadar önce yapıldı ve o zamandan beri bu yanlışlıkla üretilen orgazm makinesinin piyasaya çıkarılması mücadelesi devam ediyor (ve hala başarıya ulaşamadı).
Sırt ağrısını tedavi etmek için Meloy genellikle hastalarının omurilik kanallarına elektrotlar yerleştiriyor ve elektrikle bu bölgelerdeki sinirleri uyararak acı ve ağrı uyartılarının beyne gitmesini önlemeye çalışıyor. Hastaların bu işlem sırasında uyanık kalması gerekiyor. Meloy, bu elektrotların kabaca nereye yerleştirilmesi gerektiğini bildiklerini; ancak spesifik yerlerin kişiden kişiye değiştiğini belirtiyor. Bu spesifik yeri belirlemek için hastalarına elektrodu nereye yerleştirdiğinde hafifçe gıdıklandıklarını soruyor ve aldığı cevaba göre yeri tespit ediyor. 1999 yılında bir hastasına bu aleti takarken, dişi hasta çığlıkla inleme arasında bir ses çıkardı. Meloy, aradan geçen onca seneden sonra, kadının nefesi yerine geldiğinde söylediği şeyi gururla tekrar ediyor: “Bunu nasıl yaptığını kocama öğretmek zorundasın!”
 
Dünya’daki kadın popülasyonunun tahminen %12-43 arasının herhangi bir üreme bozukluğu bulunuyor. NorthShore Üniversitesi Sağlık Sistemi Başkanı olan ve aynı zamanda Chicago Pritzker Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev alan Dr. Jeffrey Albaugh şöyle söylüyor:
“Bu durum inanılmaz derecede yaygın ve sıklıkla karşımıza çıkıyor. Birçok kadın bu tür sorunları sessiz bir şekilde yaşıyor.”
 
Meloy, 2001 yılında ürettiği aletin patentini almayı başardı. Sonrasındaysa ABD Yiyecek ve İlaç Müdürlüğü’nden (FDA) izin almak için çalışmalara başladı; ancak bu oldukça zor bir süreçti. Nihayet, 2006 yılında Lifestrim, Inc. firması tarafından desteklenerek 11 kadın üzerinde klinik bir deneye imza attı. Bu kadınların hepsinde ikincil anorgazmiya hastalığı bulunuyordu. Yani bu kadınlar hayatlarında en azından 1 defa orgazm olabilmişlerdi; ancak artık bir sebeple olamıyorlardı. Bu alet sayesinde kadınların %80’i yeniden orgazmik fonksiyon kazandı! İlginç bir şekilde, hayatlarında hiç orgazm olamamış birincil anorgazmiya hastalığına sahip kadınlarda alet hiçbir işe yaramadı.
Günümüzde erkek cinsel bozukluğuyla ilgili 5-6 farklı tedavi yöntemi bulunsa da, kadınlar için 1 tane bile bulunmuyor. Dişilere yönelik olarak üretilen birkaç ilaç FDA’den izin almak için geçilmesi gereken müthiş karmaşık ve zorlu süreç içerisinde bulunuyor; ancak bunların hiçbiri henüz markete sürülme aşamasına ulaşamadı. Dr. Albaugh’un söylediğine göre aslında her şey ilk ilacın onaylanıp markete çıkabilmesiyle başlıyor. Erkeklere yönelik olan ilaçlardaki müthiş patlama da bu ilk ilacın onaylanmasından sonra mümkün oldu. Çünkü ilk ilaç onaylandığında, bu ilaçların güvenli ve etkili olduğu anlaşılıyor ve süreç hızlanıyor.
 
Kaynak: Shaikh-Lesko, R. (2014, July 1). Accidental Orgasms. New Scientist, 17-20.

Uyku eksikliğinin biyolojik yaşlanma ile ilişkisi bulundu

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, yalnızca bir gecelik dahi olsa kısmi uyku deprivasyonu (yoksunluğu) yetişkinlerde biyolojik yaşlanmaya sebep oluyor. Biyolojik olarak yaşlanma hücrelerimizdeki DNA’ların bölünemez ve proteinlerin bozulmaya başlayarak doğru işlev göremez hale gelmesi olarak tanımlanabilir.

Sonuçlara göre, bir gecelik uyku eksikliği, PBMCs olarak bilinen periferal tek çekirdekli kan hücrelerinde gen ekspresyonu paternlerini aktive ederek hücrenin eşlenme döngüsünün bir aşamasında tutuklu kalmasına ve bölünemesine sebep oluyor. Bu haliyle hücreler bölünerek yenilenemezken, hızla yaşlanmaya (senesans) daha meyilli oluyorlar.

Bu bulgular, biyolojik yaşlanma ile uyku yoksunluğunu nedensel (etiyolojik) anlamda bir araya getirdi ve bu haliyle de uyku bozukluklarının hastalıkları tetikleyeceği, erken ölüm ve yaşlanma riskini bu yönde çalışanmoleküler süreçleri aktive ederek artıracağı yönündeki tezlere de gerçeklik kazandırdı.

Araştırmanın verileri ileri yaştaki yetişkinlerde bir gece yeteri kadar uyumamanın, ilgili biyolojik süreçleri aktive ederek yaşlanmayı hızlandırdığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmanın lideri olan UCLA Cousins Center for Psychoneuroimmunology psikiyatri ve davranış bilimleri Yard. Doçenti Judith Carroll bu konuda son derece emin olduğunu açıkladı.

Araştırmanın giriş kısmı online olarak Sleep dergisinde yayımlandı ve  Seattle’da Associated Professional Sleep Societies LLC’nin 29. SLEEP 2015 yıllık konferansında sunuldu.

Araştırma yürütülen grup, ileri yaş yetişkinlerinden 29 kişi ile oluşturuldu. Yaşları 61 ile 86 arasında değişen grubun yüzde 48’i de erkek bireylerden oluşuyordu. Deneye katılan kişiler, dört gece boyunca deneysel bir uyku eksikliği prosedürüne maruz bırakıldı. Gece 3 ile sabah 7 arasında uyumalarına izin verilen katılımcıların uykusu yarıda kesildi ve kısmi uyku yoksunluğu simüle edildi. Buna karşılık birer günde uyku eksikliklerini tamamlamaları ve normal düzende uyumaları sağlandı. Her sabah alınan kan örnekleri incelendi ve periferal tek çekirdekli kan hücrelerinin gen ekspresyonu düzeyleri microarray düzeneklerinde incelendi.

Çıkan sonuçta hücre bölünmesinin, (cell cycle – hücre döngüsü) hücrenin bölünmeden itibaren büyüyüp gelişip tekrar bölünmesine kadar olan sürede bir noktada takılıp kaldığı ve burada bölünemeyip biyolojik olarak hücre düzeyinde yaşlanmanın gerçekleştiği tespit edildi.

 


Referans :

  1. Bilimfili,
  2. Sciencedaily.com, American Academy of Sleep Medicine. “Partial sleep deprivation linked to biological aging in older adults.” ScienceDaily. ScienceDaily, 10 June 2015. <www.sciencedaily.com/releases/2015/06/150610131728.htm
  3. Caroll JE, Cole SWi Seeman TEi Irwin MR, PARTIAL SLEEP DEPRIVATION INDUCES DNA DAMAGE AND SENESCENCE IN OLDER ADULTS American Academy of Sleep Medicine Wednesday, June 10, 2015

Korku Filmleri Gerçekten de “Kan Dondurucu”

Yaşanılan korkunun şiddetini, yoğunluğunu ve o an üzerimizde yarattığı fiziksel-ruhsal etkiyi açıklayan bir çift kelime: kan dondurucu

Bunun dilimize özgü bir tanımlama olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Zira, İngilizce bloodcurdling,Almanca das blut in den Adern erstarrt, Fransızca à vous glacer le sang ve Flemenkçe bloedstollend kelimeleri ve tamlamaları “kanın fiziksel olarak donması, durması” şeklinde doğrudan çevrilebilecekken anlam açısından korkunun “çokluğunu” ifade ediyor, tıpkı dilimizdeki gibi. Peki, “kan dondurucu” gerçekten mecazi bir ifade mi?

Bu soruya yanıt arayan bir grup Hollandalı araştırmacının çalışması, itibarlı bir tıp dergisi olması yanında Noel zamanlarında biraz “uçarı” konulara değinmeyi âdet edinmiş, ama yine de tüm yayınlarını hakem gözetiminden geçiren British Medical Journal (BMJ) isimli dergide yayınlandı.

Gerilimin (stres) insan pıhtılaşma sistemi – ki hâlâ tüm detayları ortaya konamamış, anlaşılması için bazı bölümler halinde incelenen, şelâle şeklinde akıveren, hayran olunası olaylar dizisi olarak tanımlanabilir bu sistem- üzerinde büyük etkileri olduğu ve bu etkilerin klinik olarak önemli seviyelerde gerçekleşebileceği bilinen bir gerçek. Bazı heyecanlı sporların da kanı, laboratuvar belirteçleri açısından pıhtılaşmaya eğilimli hale getirdiği başka çalışmalarda gösterildi. Fiziksel aktivite yokluğunda, hızlı ortaya çıkan (akut) korkunun pıhtılaşma sistemi üzerine etkilerini inceleyen bu çalışma 30 yaşından küçük, bilinen hiçbir hastalığı olmayan 24 sağlıklı kişi üzerinde yürütüldü.

Anlaşılabilir şekliyle pıhtılaşma sistemi (Şekil kaynağı: BMC Bioinformatics, DOI: 10.1186/1471-2105-14-59)
Anlaşılabilir şekliyle pıhtılaşma sistemi (Şekil kaynağı: BMC Bioinformatics, DOI: 10.1186/1471-2105-14-59)

On dört kişilik ilk grup önce 2010 yapımı Insidious (Ruhlar Bölgesi) filmini, bir hafta sonra aynı gün, aynı saatte de 2014 yapımı bir belgesel olan A Year In Champagne filmini izlerken, on kişilik ikinci grup önce belgeseli, sonra korku filmini izledi. Gösterimlerden 15 dakika önce ve sonra alınan kan örnekleri (denek başına toplam 4 örnek) pıhtılaşmada görevli bazı maddeler açısından incelendi.

Korkunun biyokimyasal izlerini süren bu çalışma sonucunda kanı pıhtılaşmaya hazırlayan bir madde olan Faktör VIII (antihemofilik faktör) seviyesinin korku filmi seyretme ile anlamlı derecede yükseldiği belirlenirken, pıhtı oluşumu aşamalarında görevli trombin-antitrombin kompleksleri, D-dimer ve protrombin faktör 1 ve 2 gibi maddelerin seviyelerinde bir artış izlenmedi.

Yaninin de yanisi, korku hissi kanı pıhtılaşmaya hazır hale getirmek için bazı mekanizmaları uyarırken bunu damarı tıkayacak seviyelerin çok ötesindeki güvenli bir aralıkta yapıyor. Bu durumun oldukça basit bir evrimsel açıklaması olabilir: hayatta kalma şansını yükseltmek isteyen her organizma gibi insan da, korkuya neden olan etmen karşısında sahip olduğu iki seçenekten savaşmayı-fight (diğeri kaçmak-flight) tercih ederse (veya mecbur kalırsa) ve bu tercihinden dolayı fiziksel olarak hasar alması söz konusu olursa, olası kan kaybını en alt seviyede tutmak için bir ön hazırlık başlamış oluyor.

Bu çalışmanın, korkunun, venöz tromboz (toplardamarda pıhtı oluşumu) nedenlerinden biri olduğunu söylemek için yeterli bir kanıt oluşturmadığını ekleyelim.

 


Kaynak: 

  1. Bilimfili
  2. Bloodcurdling movies and measures of coagulation: Fear Factor crossover trial Banne Nemeth, medical doctor1 2, Luuk J J Scheres, medical doctor1 3, Willem M Lijfering, postdoctoral researcher1, Frits R Rosendaal, professor of clinical epidemiology1 4 BMJ 2015; 351 doi: http://dx.doi.org/10.1136/bmj.h6367 (Published 16 December 2015) Cite this as: BMJ 2015;351:h6367

Aşk Hormonunun İki Yüzü…

Aşk hormonu olarak da bilinen oksitosin; sosyal bağları geliştirme, kaygıyı azaltma ve yaşamdan memnuniyet hissini arttırmaya yardımcı olan bir hormon. Northwestern Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma ise, bu antik hormonun karanlık bir yüzünün de olduğunu ve hoş olmayan anıları, korkuları ve kaygıyı güçlendirebildiğini gösteriyor. Bu Jeckyll ve Hyde davranışı, oksitosinin zıtlıklarına bakmaksızın anıları güçlendirici genel bir etkiye sahip olmasından dolayı ortaya çıkıyor.
1906’da keşfedilmesine rağmen, oksitosinin duygu değişimindeki etkilerini inceleyen araştırmalar henüz emekleme aşamasında. İnsanlar ve hayvanlar üzerinde yapılan deneyler oksitosinin; çiftlerin birbirine bağlılığı, etnosentrizm (gruba bağlılık), güven artışı, korkunun azalması ve hatta yaraların iyileşmesiyle güçlü bir ilişkisi olduğunu öne sürüyor. Bu tip etkilerin ilginç bir örneği 2012 yılında yapılan bir araştırmada görüldü. Bu araştırmada oksitosin, ilişkisi olan erkeklerde kalabalık içinde birbirlerine ve çekici kadınlara normalden 10-15 cm daha fazla mesafede durmaya sebep olurken, bekâr erkeklerde herhangi bir etkisi olmadı.
Bunun dışında oksitosin dozajının başka etkileri de keşfedildi. Örneğin, Haifa Üniversitesinde yapılan bir araştırma kıskançlığın ve başkalarının talihsizlik yaşamasından duyulan hazzın (Schadenfreude) oksitosinin burundan uygulanması sonucu arttığı tespit edildi. Başka bir araştırmadaysa, ana belirtisi sosyal ilişkilerden kaçınma eğilimi olan “borderline” kişilik bozukluğuna sahip insanların oksitosinle tedavi edildiğinde çevrelerine daha az güven sergilediği gözlendi. Bu gözlem özellikle reddetme konusunda hassas olanlarda geçerliydi. Bu araştırmalardan açıkça anlaşılacağı gibi oksitosinin insanların duygularına etkisi keşfedildiğinde tahmin edildiği kadar basit değil.
Northwestern Üniversitesi’nde yapılan yeni araştırma oksitosinin duygusal acıyla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Oksitosinin anıların güçlenmesini arttırması, stresli sosyal durumların (zorbalık, taciz, alay) olay geçtikten uzun süre geçtikten sonra bile olayın akla kolayca gelmesinin sebebi olabilir. Böylesine anıların yoğunluğu, düşünüldüğü zaman olayı tekrar yaşamış gibi hissettirecek kadar fazla olabilir.
Nortwestern Üniversitesinden Profesör Jelena Radulovic’in araştırma grubu, stresli bir olay sırasında oksitosinin salgılandığını ve beynin anıyı yoğunlaştıran bir kısmını aktifleştirdiğini buldu. Oksitosin ayrıca stresli olay sırasında korkma ve kaygı hassasiyetini arttırıyor. Oksitosinin pozitif anıları da güçlendiriyor olması olası görünüyor ancak bu ihtimal henüz ayrıntılı bir biçimde incelenmiş değil.
Profesör Radulovic’in araştırması oksitosini sosyal stresle ilişkilendiren ve oksitosinin stresin ileriki zamanlarında kaygı ve korkuyu arttırdığını gösteren ilk çalışma. Araştırmacılar ayrıca beynin bu etkilerden sorumlu olan kısmını(lateral septum) ve oksitosinin bu bölgeyi kaygı ve korkuyu arttırmak için nasıl kullandığını keşfettiler.
Bulgular oksitosinin aşkla ve sosyal bağlarla uzun süredir ilişkilendirilmesinden dolayı bu hormonun pozitif anıları güçlendireceğini bekleyen araştırmacıları şaşırttı. Radulavic’in laboratuvarında çalışan doktora öğrencisi Yomayra Guzman şöyle diyor:
“Oksitosin yıllardır yapılan araştırmalardan dolayı stres düşürücü bir etken olarak görüldü. Biz merkezi sinir sisteminde moleküler değişikliklerle bu hormonun korkuyu azaltmak yerine nasıl arttırdığını gösterdik.”
Oksitosin artık basit “aşk hormonu” olmaktan uzakta ve diğer birçok hormon gibi insan sağlığı ve davranışıyla karmaşık etkileşime sahip. İyi bir ilerleme gerçekleşmiş olmasına rağmen oksitosinin etkilerinin tamamen anlaşılması için daha birçok araştırma yapılması gerekiyor.
Kaynak:
  1. Northwestern University
  2. Guzmán, Y. F. et al. Fear-enhancing effects of septal oxytocin receptors. Nat. Neurosci. 16, 1185–1187 (2013).

Nötrinolar Dişlerimizi Çürüklerden Nasıl Kurtardı?

Her saniye, güneşin merkezinde doğan trilyonlarca nötrino hızla vücudunuzun içinden geçiyor. Size zarar vermiyorlar çünkü bu hayaletimsi basit parçacıklar, maddeyle neredeyse hiç etkileşime girmiyorlar. Fakat gökbilimcilerin söylediğine göre nötrinolar evrendeki florinin büyük bölümünü oluşturdu. Bu element; çürüklerle savaşması için diş macunu ile suya ekleniyor ve evrensel kökeni uzun zamandır gizemini koruyordu.

Yıldızlar bir şekilde kimyasal elementlerin çoğunu üretti. Flor, 9 atom numarası ile periyodik tabloda oksijen ve neonun arasında durur fakat ikisinden de daha nadir bulunur. Devasa bir yıldız, yaşamı boyunca büyük miktarlarda oksijen ile neon üretir ve sonra patladığı zaman bunları uzaya fırlatır, bu yüzden iki element de yaygındır: Oksijen evrendeki en bol üçüncü elementtir ve neon beşinci ya da altıncı sırada gelir. Bunun aksine, flor o kadar nadirdir ki ilk 20’ye bile girmez.

İki gökbilimci (Bloomington, Indiana Üniversitesinden Catherine Pilachowski ve Cedar City’deki Güney Utah Üniversitesinden Cameron Pace) bunu araştırmaya koyuldu. Arizona’nın Kitt Tepesi’nde bulunan 2.1 metrelik teleskobu kullanarak, hidrojen florür (HF) içeren 79 yıldızı aradılar. Gazı solumak ölümcül olabilir. Fakat kızılötesi ışınımını emiyor ve bu yüzden bir yıldızın tayfında gökbilimcilerin görmeyi umduğu bir işaret bırakabiliyor.

Araştırmacılar hedeflerinin 51 tanesinde gazı tespit ettiler, bu şimdiye kadar florinin görüldüğü en yüksek normal yıldız sayısı. Pilachowski ve Pace’in The Astronomical Journal dergisinin Eylül sayısında bildirdikleri gibi, ölçtükleri florin bolluğu o kadar yüksekti ki, nötrinolar bunun çoğunu süpernova patlamaları esnasında oluşturmuş olmalıydı. Büyük bir yıldız patladığı zaman, çok güçlü olan 10 üzeri 58 adet nötrinoyu serbest bırakır ve bunların birkaç tanesi yıldızın neon çekirdeklerinden bazılarından bir proton veya nötron çalarak florin üretir. Diğer işlemler de florin üretir fakat gökbilimcilerin vardığı karar göre böylesi büyük çoklukları açıklamak için yeterli değildirler.

İsveç’teki Lund Gözlemevi’nden çalışmaya katılmayan gökbilimci Henrik Jönsson, “Bu gerçekten ileriye atılmış büyük bir adım” diyor. Jönsson’un söylediğine göre, Pilachowski ve Pace’in muazzam örnek boyutu, kararlarını sağlamlaştırıyor. Bu yüksek bir övgü, çünkü yeni sonuçlar, küçük bir yıldız miktarında daha düşük florin bolluğu bulmuş olan kendi çalışmasını yalanlıyor görünüyor. Düşük bolluk gösteriyor ki elementin hepsi, nötrino gerektirmeyen nükleer tepkimeler üzerinden, patlamayan yıldızlarda üretilmiş olmalı. Sözümona asimptotsal (sonuşmaz) dev yıldız şubeleri, hem hidrojen hem de helyum yakan parlak, yaşlanan güneşlerdir ve gökbilimciler bunları florin üretirken yakaladı. Bu yıldızlar öldüğü zaman, genelde dış katmanlarını (ve yeni üretilmiş florinlerini) galaksiye fırlatırlar.

Peki yıldızlardaki florin miktarı fazla mı yoksa az mı? Cevap, yıldız sıcaklıklığını doğru şekilde saptayan kişiye bağlı olabilir. Çünkü hidrojen florür molekülleri yüksek sıcaklıklarda bozunur, daha sıcak yıldızların tayfı, daha soğuk olanlara nazaran (daha sıcak yıldızlar tam olarak aynı miktarda florin içerse bile) daha az gaza işaret eder. O halde güvenilir bir florin miktarı türetmek için gökbilimcilerin yıldızın kesin olarak ne kadar sıcak olduğunu bilmeleri lazım. Bu yaz Jönsson, neredeyse 100 yıldızı gözlemlemek için 4 metre genişliğindeki bir Kitt Peak teleskobu kullandı ve hepsinin tam sıcaklıklarını ve hidrojen florür miktarlarını ölçmeyi umuyor.

Arizona Tucson’daki Ulusal Optik Gökbilim Gözlemevi’nde bir gökbilimci olan ve iki araştırmaya da katılmamış Verne Smith, bu araştırmaların her iki florin kaynağının da önemli olduğunu gösterdiğini düşünüyor. Süpernova nötrinolarının, Dünya’daki florinin yarısı ile üçte ikisi arasındaki miktarını ürettiğini tahmin ediyor – ki bu durumda, asla sahip olmadığınız çürükler için normalde bir şey yapmayan parçacıklara teşekkür edebilirsiniz.


Kaynak : 

  1. Bilimfili
  2. Science | DOI: 10.1126/science.aad1741
  3. THE ABUNDANCE OF FLUORINE IN NORMAL G AND K STARS OF THE GALACTIC THIN DISK
    By C. A. Pilachowski and Cameron Pace
    Astronomical Journal, Volume 150, Number 3

Artısıyla eksisiyle bilgisayar oyunlarının bireylere etkisi

Bilgisayarın bizlere sunduğu imkânlarla sanal ortamda sosyal medyanın ve bilgisayar oyunlarının kullanımı giderek yaygınlaşıyor. Birçoğumuz için bilgisayar kullanımı iş, günlük hatta özel hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Özellikle bilgisayar oyunlarının bağımlılık, agresyon, obezite ve duruş bozukluğu gibi olumsuz etkilerinin olduğu bilinirken diğer yandan bilgisayar oyunu oynayan kişilerin gerçek hayatta cinsiyet, dış görünüm, yaş ya da kültürel nedenlerle ifade edemediği şeyleri deneyimlemesine olanak sağladığı da belirtiliyor (Cole ve Griffiths, 2007).

Martoncik ve Loksa’nın yaptığı araştırma, çoklu kişilerle oynanan oyunların (World of Warcraft) sanal da olsa işbirliği, arkadaşlık gibi sosyal ilişkileri güçlendirerek oyuncuların yalnızlık duygularını ve sosyal fobilerini gerçek hayatta olduğundan daha az hissetmelerini sağladığını gösteriyor. Bu oyunlar ayrıca oyuncuların uzamsal görüş, zihinsel döndürme, ayrıntılara dikkat etme, görev değişimi, çoklu yönergelerin uygulanması, seçici dikkat bölünmüş dikkat ve dikkatin sürdürülmesi, karar verme, problem çözme, neden-sonuç ilişkilerini kurma becerilerini güçlendirerek deneyimlerin uzun süreli belleğe atılmasını yani öğrenmenin gerçekleşmesini sağlıyor (Bavelier, 2012).

World of Warcraft

Tabii ki de oyun oynamanın tüm bu yararlarının oynanan oyunlar için geçerli olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü yapılan araştırmalar oyuncuların sadece oyunlardaki performanslarını ölçerek gelişmeleri değerlendiriyor. Bu oyunlarla kazanılan becerilerin oyuncuların oyun dışındaki hayat olaylarına genellenebilirliği, ilişkilerine yansıyıp yansımadığı ya da nasıl yansıdığı henüz bilinmiyor. Dolayısıyla bilgisayar oyunu oynayanların hayatlarının her alanında dikkatli, doğru ve hızlı karar veriyor ya da zamanı iyi kullanıyor vs. olduğunu söyleyemeyiz.

Ancak yeni çalışmalar 3 boyutlu sanal ortamda oynanan oyunların problem çözme ve öğrenme becerilerini arttırarak bellek yapılarını oluşturmada 2 boyutlu olanlara kıyasla daha etkili olduğunu ortaya çıkardı.

super mario
Kaliforniya Üniversitesi’nden Clemenson ve Stark, daha önce hiç video oyunu oynamamış üniversite öğrencilerine iki haftayı aşkın bir sürede günde 30 dakika video oyunu oynatarak öğrencilerin beyin fonksiyonlarındaki gelişmeleri incelediler. Öğrencilerden 3 boyutlu olan Süper Mario veya 2 boyutlu Angry Birds oyunundan birini seçmesi istendi. Öğrencilere oyunları oynamaya başlamadan önce ve sonra beynin karmaşık öğrenme ve episodik (kişisel) bellek oluşumundan sorumlu alan olan hipokampusun fonksiyonlarıyla ilişkilendirilen bellek testlerinden olan nesne tanıma testi uygulandı. Sonuçlar 3 boyutlu video oyunlarını oynayan bireylerin bellek testlerinde daha iyi performans gösterdiğini ortaya çıkardı. Öğrencilerin bellek performanslarının yüzde 12 oranında arttığı belirlenirken 2 boyutlu oyun oynayanlarda herhangi bir gelişme gözlenmedi.

Öğrenme ve bellek nörobiyoloji merkezi araştırmacılarından Craig Stark sonuçları şu şekilde yorumluyor, “Öncelikle 3 boyutlu oyunlar 2 boyutu olanlarından öğrenilecek daha fazla karmaşık ve uzamsal bilgi içeriyor. Bu tip karmaşık ve uzamsal öğrenmeler beyni uyarmakla kalmayıp aynı zamanda hipokampusun çalışmasını da sağlıyor. Bireyler 3 boyutlu oyunlarda bir nevi kendilerini çevreleyen ortamlarda bulunarak doğal yaşam deneyimlerine benzer deneyimler yaşadıklarından tek bir bilişsel yapıya odaklanmaktansa birçok bilişsel işlevi aynı anda kullanarak deneyimlerini zenginleştiriyorlar.”

angry birds

“Peki, video oyunlarını hipokampus fonksiyonlarını geliştirmek için kullanabilir miyiz?” sorusuna ise Stark’ın cevabı, “Genellikle aktif ve meşguliyetlerle dolu bir yaşam tarzının bilişsel yaşlanmayı geciktirdiği bilinir. Dünya turu yapamasak da olduğumuz yerde bizi hareketli ve meşgul tutacak birçok şey bulabiliriz. 3 boyutlu video oyunları da bize bunun için pratik bir yol sunuyor.”

3 boyutlu oyunların hipokampusu büyük ölçüde uyarmasının nedeninin 3 boyutlu yapay ortam sayesinde mi yoksa 3 boyutlu oyunların 2 boyutlu sürümlerinden daha karmaşık olduğu için mi gerçekleştiği henüz bilinmese de beyin fonksiyonlarının geliştirilmesine yönelik çalışmalar genler, çevre koşulları, kazalar ya da yaşlanmayla birlikte azalan fonksiyonların geri kazanılmasına yardımcı olacaktır.

 

Kaynak: Gaia Dergi, Science Alert, JNeurosci, Liebert Pub, CMS

  1. Cyberpsychol Behav. 2007 Aug;10(4):575-83. Social interactions in massively multiplayer online role-playing gamers. Cole H(1), Griffiths MD.
  2. Virtual Environmental Enrichment through Video Games Improves HippocampalAssociated Memory. Gregory D. Clemenson and; Craig E.L. Stark
  3. Brain Plasticity Through the Life Span: Learning to Learn and Action Video Games Daphne Bavelier, C. Shawn Green, Alexandre Pouget, and Paul Schrater
    Vol. 35: 391-416 (Volume publication date July 2012)
    DOI: 10.1146/annurev-neuro-060909-152832

Yaşam Tarzınız Doğacak Çocuğunuzu Etkileyebilir

Zürafaların boyunlarının neden uzun olduğu ile ilgili hikayeyi mutlaka duymuşsunuzdur.

Çok uzun zaman önce tozlu bir patikadan, doğal su kaynağına ulaşmak isteyen bir hayvan, her sabah geçiyordu. Yolun yarısındayken, savanalardaki en etli ve lezzetli yaprakları olan ağaçların olduğunu görüyordu. Bu yapraklara uzanmayı deneyen bu hayvan, her ne kadar kendisini esnetse bile, uzanmayı bir türlü başaramıyordu. Daha sonra bir gün, çabaları sonuç verdi ve aniden lezzetli ve sulu yapraklara uzanmayı başardı. Yıllar geçti, ve bu zürafanın bebekleri oldu. Nesiller boyunca, bu hayvanlar daha da uzadılar ve uzadılar. Artık ağacın tepesine dahi uzanabiliyorlardı.

Bu yalnızca çocuk kitaplarında geçen bir hikaye olabilir, ve aslında hikayenin verdiği mesaj da bellidir: çalışmaya devam edersen, egzersiz yapmaya devam edersen, sağlıklı beslenirsen, kendini iyi yönde değiştirebilirsin ve elde etmek istediğin şeyi elde edebilirsin. Yalnızca bu da değil tabiki. Aynı zamanda, senin çabaların senden sonraki nesillerin de yararınadır. Hikaye güzel fakat, ne yazık ki, bilim insanlarına göre bu hikaye tamamen yanlış. Doğal seçilim tarafından tetiklenen, DNA içerisindeki rastgele mutasyonlar evrimsel değişimlerin yakıtı gibidir. Bu hikayede anlatıldığı gibi bir değişimin gerçekleşmesi oldukça zordur, fakat son zamanlarda yapılan araştırmanın önermesine göre; zürafa hikayemizdeki unsurlar aslında hedeften pek de uzak olmayabilir. Değişmez bir kullanım kitapçığı gibi olmayan DNA’mız esnek ve değişkendir. Hatta belki de düşündüğümüzdençok daha fazla değişme yeteneği vardır.

Neredeyse bütün hücrelerimiz 20,000 civarında geni temel alıyor olsa da, her bir hücre tipi bu genlerin eşi benzeri olmayan çiftini kullanır. Genler yeri ve zamanına göre aktif edilip, kapatılabilir.  Bu mekanizma ”epigenetik” olarak adlandırılır ve genetik koda ilaveten gerçekleşir. Epigenetik bilgi bir dizi biyolojik işaret ilegenlerimizin içerisine yazılmıştır ve temel DNA dizisini etkilemez. Bu kimyasal işeretlerin şaşırtıcı dizilişi, DNA’yı paketleyen proteinlerin üzerine yapışabilir, ve hatta DNA’nın kendisine yapışıp genom üzerinde belirli parçaların hücrelerin gen okuma mekanizması tarafından okunmasını engelleyebilir ya da onları daha davetkarhale getirebilir.

Brokoli yemek, yeşil çay tüketmek ve egzersiz yapmak, epigenetik işaretleri daha iyi yönde değiştiren yalnızca birkaç aktivite. Daha sağlıklı bir yaşama yönelmemizi sağlayan bu durum, başka bir işe daha yarıyor; bazı araştırmacılar alerjilerden kansere ve Alzheimer’a kadar birçok hastığın altında yatan sebepler için sağlıksız epigenetik değişiklikleri suçluyorlar.

Bunun gerçekleşebilmesi için, epigenetik işaretlerin yumurtaların ya da spermlerin DNA’sına yazılması gerekiyor ve bu sperm ya da yumurtadan yavru olması gerekiyor. Epigenetik işaretlerin nesiller arasında temizlenmesinin mekanizmaları mevcut, fakat bazı araştırmalara göre bu her zaman mükemmel bir şekilde yapılamıyor. Ayrıca, önceki nesillerin sonraki nesilleri nasıl etkilediği ile ilgili şaşırtıcı örnekler de mevcut. En meşhur örnek olarak Dutch Hunger Winter‘ı gösterebiliriz. Dutch Hunger Winter, ikinci dünya savaşı sırasında yaşanan kıtlık sırasında hamile kalmış bir kadının çocuğu. Normalden daha küçük doğan bu çocuğun torunları, savaş sonrası bolluğunda doğmalarına rağmen normalden daha küçük doğdular.

Şimdiyi konuşacak olursak, bu durumun örnekleri artık insanlarda daha nadir görülüyor. Fakat, kanıtlar giderek artıyor. Eğer spor yapma alışlanlığınız varsa, pizza ya da kafein bağımlısıysanız doğmamış çocuğunuz üzerindebu alışkanlıklarınızın bir etkisi olabileceğini bilmeniz gerekiyor

Kaynak: Bilimfili, NewScientist-Aralık’2015