Dünya’nın İlk ATP ile Çalışan Çipi Yapıldı

Kolombiya Üniversitesi’nden bilim insanlarının çalışması sayesinde biyoloji ile mekaniğin birleşmesine bir adım daha yaklaşıldı. Yeni geliştirilen katı hal CMOS entegre düzenek, biyolojik –kimyasal bir proses sayesinde ATP’den enerjisini kazanıyor.

Prof. Ken Shepard liderliğinde yürütülen çalışmalar sayesinde dünyanın ilk kez izole edilen bir biyolojik proses kullanılarak entegre düzeneğe güç sağlandı. Devre cep telefonlar ve bilgisayarlarda kullanılan CMOS çiplerinin bir benzeri.

Araştırmacılar doğal iyon pompaları içeren yapay lipid ikili tabakası yaratarak, normal hücreler gibi ATP kullanan bir sistem geliştirdi. ATP kimyasal enerjiyi yaşayan hücreler arasında taşıyan bir koenzim. Fotosentez ve hücre solunumu sonucunda ortaya çıkan bu son ürün, hücre bölünmesi ve kas kasılması gibi canlı mekanik sistemlere güç veriyor.

Bilim adamları lipid membranını, normalde fotoğraf makinelerinden bildiğimiz CMOS (tümler metal oksit yarıiletken) entegre devreye bağlayarak iyon pompasıyla besledi .

“ İyon pompası temelde transistörler gibi çalışır. Bizim kullandığımız pompa , nöronlarda potansiyel birikimi için kullanılıyor. Bu pompa yapay lipid membranları arasında gerçekten potansiyel üretiyor. IC ile birlikte paketlediğimiz sistemde, pompalanan iyonlar membrandan geçerek devreye enerji sağlıyor,” diyor Prof. Ken Shepard.

Yapay olarak geliştirilen bu sistemde farklı bir yaklaşım izlendiğinden, geçmişte denenen sistemlerden daha başarılı. Çünkü bu sistem tümüyle canlı sistemler çiplerle birleştirildi.

“Artık hücrenin tümüne ihtiyacımız yok. Sadece hücrenin işimize yarayan kısmını alıyoruz. Bu proje için ATPazları(ATP kinaz) izole ettik, çünkü bu proteinler sayesinde ATP’den enerji elde edebiliyoruz,” diyor Prof. Shepard .

Bu teknolojinin kullanım alanının geniş olması gerçekten araştırmacıları heyecanlandırıyor.

Burada asıl zorluk sistemi küçültmek ve biyolojik bozunmayı yönetmek için yöntem bulmak. Zorluklar bir yana bırakılırsa, biyolojik ve elektronik prosesleri birleştirmek insanın hayal gücünü ateşliyor.

Kaynak :

  1. GerçekBilim
  2. Jared M. Roseman, Jianxun Lin, Siddharth Ramakrishnan, Jacob K. Rosenstein & Kenneth L. Shepard Hybrid integrated biological–solid-state system powered with adenosine triphosphate Nature Communications6,Article number:10070doi:10.1038/ncomms10070 Published 
  3. Engineering

Zebra Balıklarıyla Yapılan Araştırmalar, Otizmi Aydınlatmamızı Sağlayabilir!

Her 68 çocuktan birini etkileyen otizm bozukluğu hakkında yeni bulgular var. Kaliforniya Üniversitesi görevlisi Lilia Iakoucheva’nın yürüttüğü, doğum öncesi beyin gelişimi sırasında CUL3 genleriyle oynanan zebra balıkları üzerinde yapılan testler, zebra balıklarının insanlara benzer otizm semptomları (büyük kafa, vücut kütlesinde artış) geliştirmesiyle sonuçlandı. Araştırma sonucunun spesifik tedavi yöntemlerinin bulunmasında yardımcı olacağı düşünülüyor.

RhoA isimli proteini üreten CUL3 ve KCTD13 olarak bilinen 2 gen, OSD (Otistik Spektrum Bozukluğu) ile ilgili mutasyonlara sahiplerdir ve gelişimin ortalarında aktifleşirler. RhoA proteini nöronların gelişimi, taşınması ve korunmasında büyük rol oynar; bu sebeple beyin gelişiminde çok önemlidir.
Takım, Genetik biliminde yaygın kullanılan bir model organizma (zebra balığı) üzerinde testler yaptılar. Bu testlerdeCUL3 geninde meydana gelen belli mutasyonların KCTD13 genini etkilediğini, etkilenen genin de RhoA’nın normal fonksiyonuna müdahale ettiğini gördüler. Genleriyle oynanmış zebra balıklarının kafaları, normal biçimde gelişen zebra balıklarından daha büyük, vücut kütleleri ise daha ağırdı. Büyük kafa komplikasyonu OSD’ye sahip çocuklarda, kütle komplikasyonu ise OSD’ye sahip bütün insanlarda gözlemleniyor.
Araştırma görevlileri, Otistik Spektrum Bozukluğundan sorumlu genlerin daha iyi anlaşılması ve çeşitli bozukluklar ile ilgisinin ortaya çıkmasını sağlayan araştırmalarının ileride otizm çalışan bilim insanlarına yardımcı olmasını umuyorlar. Iakucheva sonuç olarak şunları söylüyor:
“Üç farklı tip mutasyonun aynı kimyasal yolak aracılığıyla etki etmesi gerçekten etkileyicidir. Umudum, bunları terapatik olarak etkileyebilecek olmamızdır. Eğer ki mekanizmayı tam olarak anlayabilir ve bir avuç çocuk için, bırakın bir avucu, tek bir çocuk için hasta-odaklı tedaviler geliştirebilirsek mutlu olacağım.”
 
 
Kaynak:
  1. IFLS
  2. Guan Ning Lin5, Roser Corominas5, Irma Lemmens, Xinping Yang, Jan Tavernier, David E. Hill, Marc Vidal, Jonathan Sebat, Lilia M. Iakoucheva
    5Co-first author DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2015.01.010 Spatiotemporal 16p11.2 Protein Network Implicates Cortical Late Mid-Fetal Brain Development and KCTD13-Cul3-RhoA Pathway in Psychiatric Diseases Volume 85, Issue 4, p742–754, 18 February 2015

Sevindiğimizde Neden Ağlarız?

Yale Üniversitesi’nden psikolog Oriana Aragon’un yürüttüğü bir araştırmaya göre, sevinçli olaylar karşısında “ağlamak”, yoğun hislerimizi kolayca denetim altına almamızı sağlıyor. Araştırmada, bir grup katılımcıya, sevimli bebeklerin ya da asker eşinin savaştan sağ dönmesi sevinciyle ağlayan bir kadının fotoğrafları gösterilerek, katılımcıların tepkileri kaydedildi. Buna göre, sevinçli olaylara ağlayarak tepki verenlerin, duygularını daha çabuk denetleyebildikleri görüldü.

Üzüntü verici durumlarda “gülmek” eğiliminin altında da aynı denetim mekanizmasının rol oynadığı düşünülüyor. Uzmanlar, yoğun duygular yaşadığımızda sağlıksız kararlar almaya eğilimli oluşumuzu sebep göstererek, olumlu duyguya eşlik eden olumsuz tepkilerin (ya da tersi) bizleri dengeye kavuşturduğunu ve böylelikle sağlıklı kararlar alabilmemize olanak sağladığını düşünüyor. Aragon, bu denetimin, zihin ve beden sağlığımız üzerinden sosyal ilişkilerimize olumlu katkı yaptığını vurguluyor.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Indian Express
  2. Scientific American
  3. Dimorphous Expressions of Positive Emotion Displays of Both Care and Aggression in Response to Cute Stimuli
    OR Aragón, MS Clark, RL Dyer, JA Bargh – Psychological science, 2015

Kas Hareketleri: Kaslarınız Nasıl Çalışıyor?

Masanın üzerinde duran bir bardağa, içerisindeki suyu içmek amacıyla uzandığınızı düşünün. Bunu kolayca yapabileceksinizdir, değil mi? Üzerinde çok kafa yormanıza gerek bile yok! Ancak bir düşünün: Kolunuzu olduğu yerden kaldırıp, bardağı tam olarak ağırlık merkezi etrafından kavrayabilecek şekilde yerleştirip, parmaklarınızı sizi yormayacak ama bardağın da kaymasına engel olacak kadar sıkmanızı sağlayabilen ve yumuşak, sürekli bir hareketle bardağı ağzınıza götürme sürecini gerçekleştiren bir kahraman var: kaslarınız! Onların ne kadar isabetli olduğu üzerine birazcık kafa yoracak olursanız, nasıl çalıştıklarını merak etmemeniz imkansız olacaktır.

Biyoloji derslerinin olmazsa olmazı “kas hareketleri”ni, biraz daha görsel bir şekilde anlatabiliriz diye umduk ve bu hareketli görseli Türkçeye kazandırmak istedik. Görselin her bir kısmında, kas hareketleri ve bunların nasıl gerçekleştiğiyle ilgili bilgiler bulacaksınız. Umuyoruz ki vücudunuzun ve doğanın nasıl çalıştığını anlamanıza katkı sağlayacaktır.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
 
Görsel Düzenleme: Ali Kılıç (Evrim Ağacı)
 
Çeviren: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
 

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015 ‘e Türk bilim insanları damgasını vurdu. 2015 yılında ilk kez bir Türk bilim insanı Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Bilim alanında aldığımız bu nobel yurtdışında Türkiye’yi temsil ettiğinden büyük önem taşıyor. Yurt içinde ve yurt dışında 2015’de adını en çok duyuran başarılı bilim insanlarımızı tanıtacağımız bu yazımıza daha niceleri eklenebilir, fakat şimdilik size bunlardan 2015’te en çok göze çarpan bilim insanlarını tanıtacağız.

1.   Prof. Dr. Aziz Sancar – 2015 Nobel Kimya Ödülü – DNA Onarım Mekanizmasının Keşfi

Aziz Sancar, Tomas Lindahl ve Paul Modrich ‘in paylaştığı Nobel Kimya Ödülü , hücrelerin DNA hasarını nasıl onardığını ve genetik bilgiyi nasıl koruduğunu açıklayan bilim insanlarına verildi. Bu çalışma sayesinde yaşayan hücre fonksiyonlarınını nasıl gerçekleştiğine ilişkin temel bilgi sağlanarak, yeni kanser tedavilerinin geliştirilmesine imkan tanındı.

ABD’deki Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Sancar, kanser tedavisinde ‘ritmik saat’ buluşuna imza atarak dünyaca çapında üne kavuşmuştu. 1946 yılında Mardin’de dünyaya gelen, Sancar, ‘DNA tamiri’ ve ‘hücre döngüsü kontrol noktası’ gibi konularda yaptığı çalışmalarla da adını duyurmuştu. Prof. Dr. Aziz Sancar 1946’da Mardin Savur’da 8 kardeşin 7’ncisi olarak dünyaya geldi. Ailesinin okuma yazma bilmediği ancak çocuklarının eğitimine çok önem verdiği belirtiliyor. Sancar, 1963 yılında girdiği İstanbul Tıp Fakültesini 1971 yılında bitirdi ve eğitim için ABD’ye gitti. 1997 yılından bugüne Amerika Birleşik Devletleri North Carolina-Chapel Hill’de North Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü’nde görev yapan Prof. Sancar, gerçekleştirmiş olduğu 300’e yakın bilimsel makale ve bu makalelere yapılan 12 binden fazla atıfla, bilimsel araştırmada eşine az rastlanır bir başarıya imza attı. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra yurtdışında yaptığı çalışmalarla Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne kabul edilen Sancar, buraya kabul edilen üç Türk’ten biri olmuştu.

2. Prof.  Dr. Aydoğan Özcan – Cep Telefonundan DNA Mikroskopu

Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi’nden  Profesör Dr. Aydoğan Özcan ve ekibi akıllı telefonları sofistike mikroskoplara dönüştürebilen kolay taşınabilen bir cihaz geliştirdi. Yıllar içinde geliştirilen cihaz sayesinde cep telefonunuz tek bir DNA dizinini bile tespit ederek, kanser ve Alzheimer gibi hastalıkları teşhis edebilir olacak. Bu sayede pahalı ve hantal cihazlar olmadan gelişmemiş ülkelerde teşhis kolaylaşabilir. Daha öncesinde de cep telefonlarını bazı aparatlarla ucuza mikroskopa çevirme denemeleri görsek de bu sefer gerçek bir mikroskopun özelliklerine çok yaklaşıldı. Fakat Prof. Dr. Aydoğan Özcan ve ekibinin geliştirdiği cihaz o kadar muhteşem ki, akıllı telefonla 2 nanometre boyundaki DNA’nın tek bir zincirini görüntüleyebilecek güce sahip.

ABD nin Kaliforniya Üniversitesi’nde (UCLA) çalışmalarına devam eden Aydoğan Özcan ,  ABD Başkanı Barack  Obama  tarafından 2011’de Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülüyle onurlandırıldı. Aydoğan Özkan ve ekibi sistem olarak, dış lens paketleri, ince film filtreleri, minyatür zıvana kurulumu ve 3 boyutlu yazıcıdan alınan dış kasaya yerleştirilmiş lazer diyot sayesinde, bir minyatür floresan mikroskop üretmeyi başardı. Akıllı telefondaki özel bir yazılımla DNA taranarak ekibin laboratuarındaki uzak sunuya veriler yollanıyor. Sunucular kullanılarak 10 saniyeden kısa süre içinde DNA dizinlerinin uzunluğu ölçülerek, internet erişimi olan kullanıcıların erişimi amaçlanıyor. Bilim insanları cihazın doğruluğunu test etmek için 10,000 ve üzeri baz çifti içeren DNA dizinlerinin doğruluğunu gösterdi. Mikroskop 5000 baz çiftinden az dizinlere kadar güvenilir sonuçlar verdiği gösterildi. Bu aralıkta yer alan pek çok önemli gen çifti araştırılabilir. Kolayca değişen lensler sayesinde farklı ölçekte görüntüleme mümkün.

3.   Doç. Dr. Mete Atatüre – Işığın Sesini Ölçen Adam
Kuantum fiziğinde imkansız olarak gösterilen ışık parçacıklarının sıkıştırılmasının ölçümünü yaptı. Sıkıştırma kuantum fiziğinde tuhaf bir fenomen. Bu sıkışma nedeniyle ışığın spesifik bir formu oluşuyor buna “düşük ses” deniyor ve teknolojik açıdan zayıf sinyallerin yakalanması açısından oldukça faydalı. Yani yerçekimsel dalgalar gibi sinyaller yakalanabilir.

Cambridge Üniversitesi’nde kuantum fiziği üzerine çalışan Doç. Dr. Mete Atatüre tarafından başarılı bir şekilde ölçüldü. Atatüre’nin bu büyük başarısı önde gelen bilim dergileri (Nature) tarafından duyuruldu.

Yıllardan beri kuantum fiziği üzerine çalışmalarını sürdüren Doç. Dr. Mete Atatüre, ölçülmesi imkânsız olarak kabul edilen ‘ışık seviyesinin gürültü ölçümü’nü başarıyla yaparak tarihi bir başarı gerçekleştirdi. Atatüre, ölçümünü “ışığı sıkıştırma” isimli yöntemle gerçekleştirdi ve bu esnada atomdan 100 kat daha güçlü olan bir süper atom elde etti.

Atatüre, bu tarihi başarıya nasıl imza attığını şu şekilde açıklıyor:

“35 yıldır uygun deney koşullarında üzerinde çalışılıyordu”

“Bu çok küçük ama çok temel kuantum etkiyi gözlemleyebilmek için önce doğal atom yerine, kuantum nokta dediğimiz yarı-iletken nanomateryal kullandık. Böylece ışıkla etkileşimi tek bir atomdan 100 kat daha fazla olan bir ‘süper atom’ elde etmiş olduk. Yıllardır gözlenemeyen bu kuantum gürültüsünü böylece net bir sekilde ortaya çıkardık. Yani, tam karanlıkta bile her daim var olduğunu düşündüğümüz temel gürültü seviyesinin, o karanlığa çok az miktar ışık eklediğimizde düşürülebileceğini ispat ettik. Bu etkinin var olabildiği deney koşullarında gürültü ölçümü 35 yıldır çok denenmesine rağmen başarılamamıştı. Bunun ana sebebi olarak, etkinin var olduğu ışık seviyesinin gürültü ölçümü için çok az olmasıydı.”

Mete Atatüre daha önce de , kuantum internet için yüksek kaliteli fotonlar elde etmişti. “Araştırmamız sayesinde katı-hal kuantum fotoniklerine koherent foton üretilmesi ve şekillendirilmesiyle yeni teknikler eklemiş olduk. Böylece yüksek-hızda tekli fotonları lazerde tanımlayabilecek seviyeye eriştik. Bu sayede,  tekli fotonları dalga formunda programlayabilme avantajına sahip olduk. Biz kuantum tabanlı teknolojilerin şafağındayız ve kuantum bilgi işleme pek çok olanak doğuracak. Aldığımız sonuçlara göre, uzak çoklu kübitler arasında yüksek ahenk sağlanarak, kuantum ağa dağılım yapılabilecek. Ayrıca programlanabilir fotonik interconnect  ahenkle çiplerdeki zararlı özellikler uzaklaştırılabilecek. Sonuç olarak, birbirinden uzak  kuantum dot spin kübitleri arasında yüksek doğrulukla,  kuantum dolanıklık üretilerek ve kuantum teleportasyon oluşturmak artık sadece zaman meselesi … “ demişti. Fizik Bölümü’nden Dr. Mete Atatüre.

4. Yrd. Doç. Dr. Özgür Şahin –  Nemle Çalışan Buhar Jeneratörü

Yrd.Doç. Dr. . Özgür Şahin doğadaki en büyük enerji kaynağının suyun buharlaşması olduğunu düşünüyor. İşte bu uçsuz bucaksın kaynağı kullanmak için, Dr. Şahin ve meslektaşları kauçuk tabakaları bakteri sporlarıyla kaplayarak nemden elektrik enerjisi üretebilecek bir elektrik jeneratörü ürettiler. Geçtiğimiz sene de nemle çalışan bir araba prototipi ürettiler. 2012’de Royal Society Interface dergisinde basılan yayında Dr. Şahin, Dr. Mahadevan, ve  Dr. Adam Driks bir toprak bakterisi olan Bacillus subtilis ‘in kuruduğunda büzüşen, hareketsiz bir spora dönüştüğünü gösterdi. Fakat bu sporlar tekrar suyu emdiklerinde anında eski şekillerine geri dönüyorlar. İşte bu enteresan kabiliyeti  enerji üretmek için kullanabileceklerini düşündüler. Bunun için Dr. Şahin, esnek bir silikon tabakayı sporla kaplayarak atomik kuvvet mikroskopunda incelemeden öncesinde silikonun bükülüp düzleştiğini görünce şaşırdı. Sporlar o kadar hassas ki, nefesteki nemden etkileniyor. “ İşte o an bunun inanılmaz güçlü olduğunu anladım,” diyor Şahin.

Hakikaten de Özgür Şahin’in keşfettiği bu spor kaplı tabaka çok güçlü. O kadar güçlü ki, kuru güneşli bir havadan, nemli sisli bir havaya geçişte insan kaslarının 1000 katı güç üretebiliyor. Ayrıca bu sporlu malzeme günümüzdeki aktüatörlere göre 10 kat güçlü. Şahin’in yaptığı hesaplamalara göre 450 gram kuru spor nem aldığında bir arabayı 1 metre yükseğe kaldırabilecek kuvvet üretebiliyor.

Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı’nın Kariyer Ödülü’nü, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün Yeni İnovasyoncu Ödülü’nü ve Columbia Üniversitesi’nce aday gösterildiği David ve Lucile Packard Vakfı’nın “Packard Fellowship” ödülünü kazanmıştır. İzmir Fen Lisesi mezunu olan Özgür Şahin, lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü’nde tamamladıktan sonra master ve doktora derecelerini aynı alanda ABD’de Stanford Üniversitesi’nden almıştır.
 5. Prof. Dr. Cengiz Özkan  ve Prof. Dr. Mihrimah Özkan – Lityum İyon Pillerin Ömrünün Arttırılması

Kaliforniya Üniversitesi  Riverside’s Bourns Mühendislik Koleji’nden Prof. Dr. Cengiz Özkan  ve Prof. Dr. Mihrimah Özkan ‘ın araştırma laboratuvarı , deniz kumu kullanarak lityum iyon bataryaların performansını üç katına çıkardı.Günümüzde artık cep telefonlarından eletrikli arabalara pek çok elektronik alette lityum iyon pil kullanılıyor. Normalde anot(-) kutuplarda grafit kullanılıyor. Fakat araştırmacılar nano boyutta metrenin milyonda birinde silikon kullanarak pilin verimini arttırmayı amaçladı. Fakat nano silikonu büyük çapta üretmek oldukça zor. İşte bu nedenle içinde yüksek oranda kuartz bulunan kum kullanıldı. Laboratuvarda saflaştırılan deniz kumu kahverengiden beyaz doğru renk değiştirdi. Aynı pudra şeker gibi. Normalde tuz ısı emici gibi işleyerek, magnezyum sayesinde kuartzdan oksijen ayrışarak, saf silikon elde edildi. Özkan’ın ekibi prosese baktığında  olumlu yönde şaşırtıcı bir gelişme gözlediler. Saf nano silikon gözenekli 3-D silikon sünger şeklini alınca nano silikon pilleri geliştirmek için iyi bir fırsat doğdu.

Ayrıca, Mihri ve Cengiz Özkan’ın ekibi 2015’de  sudaki kirliliği filitre ederek temizleyen bir mayo geliştirdi. Reshape 15 Wearable Technology Yarışması’nda birinciliği aldı. Pınar Güvenç, İnanç Eray,Gonzalo Carbajo ve Marco Mattia Cristofori’nin tasarımı 1.lik ödülüne layık görüldü.

6. Yrd. Doç. Dr. Selim HANAY -Molekülleri Tartabilen Tartı

 

 

 

Selim Hanay, doktora derecesini fizik alanında 2011 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden (Caltech) aldı. Daha sonra aynı bölümde doktora-sonrası araştırmacı ve araştırma mühendisi olarak iki yıl kadar çalıştı. Bilkent Makine Mühendisliği ‘nde çalışmalarına devam eden Yrd. Doç. Dr Selim Hanay   Nano-elektromekanik Sistemler (NEMS) üzerine yoğunlaşmıştır. Deneylerini, Caltech’de NEMS alanının öncülerindenProf. Dr. Michael Roukes’ın laboratuarında gerçekleştirmiştir. Araştırma takımıyla birlikte, tek molekül hassasiyetinde kütle ölçümünü yapabilen NEMS teknolojisini geliştirmiştir. 2012’de yayınlanan bir araştırmada ,Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’ nden (Caltech) Michael Roukes ve doktora sonrası araştırmacısı Dr.Mehmet Selim Hanay  silikon gibi materyallerden yapılan çok küçük kirişlerin titreşimleri  üzerine deneyler yapıyordu. Bu kirişler boşluğu kapatarak, aynı bir vadideki köprü misali, saniyede milyonlarca titreşim yapabiliyor. Prensip olarak cihaz bir molekülün kütlesini ölçebiliyor :  Molekül kirişe tutturulduğunda ( bu işleme fizisorpsiyon yani fiziksel adsorbsiyon) , kütle kirişi daha düşük frekansta titreştiriyor. Böylece sadece frekanstaki değişim ölçülerek, molekülün kütlesi ölçülebiliyor.

İlerideki araştırma konuları, nano-boyuttaki bu makinelerin geliştirilmesi ve böylelikle, daha önce mümkün olmayan algılama ve analiz işlevlerinin meydana getirilmesidir. Bu sayede tek-molekül düzeyinde biyokimyasal incelemeler mümkündür ve bu teknoloji hem biyomedikal araştırmalar için (mesela protein etkileşim haritalarının çıkarılması ve kanser araştırmaları) hem de çevresel araştırmalar için (mesela hava kirliliğinin ve toksik nanoparçacıkların izlenmesi) açısından uzun vadeli önem teşkil etmektedirler.

7. Dr. Canan Dağdeviren – Pilsiz Çalışan Kalp Pili
Medikal teknoloji alanında çalışarak pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi (Pzt meh) ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştirdi.

Canan Dağdeviren (4 mayıs 1985, İstanbul),[1] fizik mühendisi, Harvard Üniversitesi’nin genç akademi üyeliği’ne (Junior Fellow of Harvard) seçilen ilk Türk.[2]

İlk ve orta eğitimini Kocaeli’nde yaptı. 2007’de Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği’nden mezun oldu. Sabancı Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği programındaki yüksek lisans eğitimini 2009’da tamamladı.[3] Aynı yıl Fulbright bursu kazanarak UIUC’da Malzeme Bilimi ve Mühendisliği bölümünde doktora eğitimine başladı. Bu süreçte esnek ve katlanabilir, deri üstüne yapıştırılabilir veya giyilebilir elektronik âletler üzerine çalışmalar yaptı.[4]

8. Alper Bozkurt – Arama Kurtarmada Kullanılan Hayvanları Yönetmek

Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden 2001’de mezun olduktan ABD’de çalışmalarına devam eden Yrd. Doç. Dr.  Alper Bozkurt Popular Science dergisinin her yıl seçtiği 10 parlak bilim insanı  arasında gösterildi. 2009’da Alper Bozkurt Up (Yukarı) animasyon filmini izlediğinde konuşan bir köpek gördü. Günümüzde Kuzey Karolina Eyaleti Üniversitesi’nde çalışan elektrik mühendisi Yrd. Doç. Dr. Alper Bozkurt daha önce arama-kurtarma görevleri için hamam böceklerini kontrol etmeyi sağlayan cihazlar geliştirerek adından söz ettirmişti. İşte bu filmden sonra aklına bu çalışmayı köpeklere arama kurtarma görevleri için aynı tekniği uygulayabilmek geldi.

Alper Bozkurt, çapraz – tür iletişim sistemi kullanarak, insanlar ve hayvanlar molozlar nedeniyle ayrı kalsalar bile birlikte çalışmalarını sağlayabiliyor. Böylece arama kurtarma görevlerinde köpeklerle daha iyi iletişim kurulabilir. Bu sistemde köpeğin yeleği sensörlerle donatılıyor. Böylece köpeğin hayat sinyalleri ve hareketleri izlenebilir. Böylece köpek hoparlörden gelen sesleri duyabilir ya da derilerinde titreşim üreten motorlar sayesinde köpekleri uyarabilir.

-Genç Yetenek İlayda Şamilgil-Sıvılardaki Su Miktarını Manyetik Olarak Ölçen Sistem

Öncesinde Tübitak’a yolladığı proje değerlendirilmeyen İlayda , aynı projeyle uluslararası bir fizik yarışmasında 1. oldu. 2014 yılında  Özel MEF Lisesi 12.  sınıf öğrencisi İlayda Şamilgil,  “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesi ile Polonya’da gerçekleştirilen “First Step To Nobel Prize In Physics-Nobel Fizik Ödülleri İçin İlk Adım” yarışmanın jürisinden tam puan alarak dünya birincisi olmaya hak kazandı.

Fizik alanında dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen “First Step To Nobel Prize In Physics” yarışmasında 12. sınıfı öğrencisi İlayda Şamilgil’in “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesi ile dünya birincisi seçildi.

İlayda şu an dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri olan ve ABD’de bulunan Cornell Üniversitesi’ne gidiyor.

Yetenekli pek çok gencimiz var, fakat çarpık eğitim sistemi içinde, daha yeteneklerini keşfetmeden yok olup gidiyorlar. Umarız eğitim sistemimiz iyileştirilerek, gençlerin önü açılır.

Kaynaklar:

  1. GerçekBilim
  2. CnnTurk
  3. Cam
  4. Bilgiversin
  5. Wikipedia

DNA Dizilimi Nasıl Yapılır?

DNA’yı dizmek oldukça basit olaydır: Bir molekül vardır, ona bakarsınız ve bulduğunuzu yazarsınız. Bunun çok kolay olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Evet, zaten öyle. Sorun, bir DNA molekülüne bakıp, zincirindeki her bağlantının kimyasal kimliğini kontrol etmek değil, bu kimlikleri milyonlarca kez denetlerken aslında hiç hata yapmamaktır. Yani zor olan şey budur, fakat DNA’nın öyle bir doğası vardır ki, eğer doğru dizilimin sadece %95’ini elde ettiyseniz, hiçbir şey elde etmemiş de olabilirsiniz. Peki bilim insanları biyolojinin ayrıntılı şablonunu nasıl okuyor ve bunlarla modern tıp ve biyoteknolojinin büyük bir bölümünü nasıl inşa ediyorlar?

DNA Molekülünü Okuma

Eksiği gediğiyle hemen hemen her şey, Frederick Sanger adlı bir adamla başladı. Sanger, bir DNA molekülünü okumanın ustaca bir yöntemini keşfetti. Bu yöntemde dDNA (veya di-deoksi-ribonükleik asit) adı verilen DNA temellerinin (bazlarının) özelleştirilmiş bir türü kullanılıyordu. ‘di’ kısmı, dDNA bazlarının RNA bazlarında bulunan -OH takımlarının her ikisinden de yoksun olduğunu belirtirken, normal deoksi-ribonükleik asit (DNA) hâlâ bunlardan bir tanesine sahiptir. Normal DNAbazlarında bu tek -OH takımı, bir DNA molekül zincirinde bir sonraki bağlantı için bağlanma noktası olarak görev yapar. dDNA buna sahip olmadığı için, DNA’nın niteliksel zincirlerini oluşturamaz, bu yüzden büyüyen bir DNA ipliğiyle birleştikleri zaman, tüm zincir büyüme işlemlerini sonlandırırlar. Sander, dDNA bazlarını sahip olduğu bu eğilimden faydalanıp herhangi bir zincir uzatma işlemini durdurarak, zincirin dizilimini görebileceğini anladı.

Şimdi hızlı bir pratik yapalım: ATCG dizilimine sahip 4 bazlı bir DNA molekülümüz olduğunu düşünelim, fakat bu dizilimi bilmiyoruz ve bilmek istiyoruz. DNA’nın kendini kopyalamasını çok kolay bir şekilde sağlayabileceğimizi biliyoruz; serbet şekilde gezen DNA bazlarını çift sarmallara bağlayan enzimlerin varlığında, çift sarmal iki ayrı ipliğe “eriyene” kadar DNA’yı ısıtırsanız, daha önce bir tane bulunan yerde iki tane ayrı çift sarmal elde edersiniz. Fakat ya bu tek ipliklere bağlanmakta olan serbest gezen bazlar, sıradan DNA bazları ile “uçtaki” dDNA bazlarının bir karışımıysa?

Bu durumda, ışınır şekilde etiketlenmiş uç (terminal) dDNA bazlarımızın büyüyen zincirlerde son olarak nereye eklendiğine bağlı olarak, bir ürün karışımı elde ederdik. ATCG molekülümüz için, kopyalanan ipliklerden bazıları tam uzunlukta ve etiketlenmemiş olacaktır; yani hiçbir dDNA bazı eklenmemiş olacaktır. Fakat aynı zamanda bazı tek bazlı ipliklerin dDNA C bazında (sadece bir tek A-C baz çifti) sona erdiğini de görebilirdik. Ayrıca daha işlevsel olarak, etiketlenmiş bir G ‘de sonlanan iki bazlı iplikler, etiketlenmiş bir T’de sonlanan üç bazlı iplikler ve etiketlenmiş bir A’da sonlanan dört bazlı ipliklerin bir karışımını da elde edebilirdik. Bu bize CGTA’nın ardışık bir okumasını verir, yani asıl tamamlayıcı sıralama ATGC olmuş olur.

Bununla beraber, bu işlemi otomatik hale getirmek bile, çağdaş tıp ve genetiğin gerektirdiği nüfus ölçeğindeki toplu çözümlemeyi sağlamak için çok yavaş kaldı. İşte burada “tek parça halindeki paralel dizilim” devreye girdi, buna bazen amiyane tabirle “saçma (av tüfeği saçmaları) yöntemleri” de denir. Bu söylem; temel olarak, eğer uzun bir DNA dizilimini daha küçük parçalara ayırırsanız, aynı anda hepsini okuyabileceğiniz fikrine gönderme yapar. Bu bölünmüş veriyi alıp bulmaca benzeri bir algoritma kullanarak, başlangıçta nasıl birbirlerine uyduklarını çözmek zorunda olduğunuz için, elinizdeki tüm örneğin çok ama çok fazla kopyasını okumak zorundasınız.

Solexa Deneyi

Bu “saçma yöntemlerinin” en ünlüsü muhtemelen Solexa idi, DNA’yı parçalayıp cam levhaya yapıştırmayı sağlamıştı. İşlem; tersine çevrilebilir uç (terminal) bazları kullanıyor. Bu bazlar, bilim insanları engeli kaldırmaya karar verip sıradaki bağlantının eklenmesine izin verene kadar zincir büyüme işlemini bir süreliğine geciktiriyor. Mutlak bir “ekle, oku, engeli kaldır” döngüsü; bilim insanlarının başka bir geçici uç bazının eklenmesine izin vermeden ve yeni bir görüntü almadan önce her birinin sonundaki bazı okuyarak milyonlarca parçanın bir görüntüsünü alabilmelerini sağlıyor.

Tek parça halindeki paralel dizilim, genom bilimi araştırmacıları için durumu değiştirdi, fakat bu adım; muazzam sıralama hızını çok daha uygun ve pratik yaparak halk sağlığında devrim yaratacak bu tekniklerden bile sonra geldi. Bunu sağlamak için yarışan birkaç girişim bulunuyor, fakat bunların hepsi, DNA kopyalama işlemini hepten gidermeye yelteniyorlar. Başka bir deyişle, DNA’nın enzimlerle olan karmaşık, zahmetli ve çok fazla zaman harcamayı gerektiren etkileşimlerine ihtiyaç duymadan, bir DNA molekülünü “doğrudan” okumak istiyorlar.

DNA Dizilim Teknolojisi

dna-dizilimi-teknolojisi-bilimfilicomBu yeni teknolojilerin en başarılısı, nanogözenek dizilimi. Bu yöntem aslında bir DNA ipliğini iletken bir malzemedeki bir gözenek içinden geçiriyor. Bazlar bu nanogözenek içinden geçtikçe, boyutlarının hafifçe farklı olması yüzünden gözeneği belli bir miktar esnetiyorlar ve gözeneğin üzerinde bulunan mekanik gerginlikteki bu değişim, elektrik iletkenliğinde bir değişime dönüştürülüyor. Bu diziciler, bir DNA ipliğinin bir gözenek üzerinden geçmesiyle meydana gelen iletkenlik değişimlerini okuyarak, eskiden kalma kopyalama tepkimelerini ortadan kaldırıyorlar.

Zamanla daha fazla DNA teknolojisinin icat edilip, elverişli olmayan ortamlarda çalışanlara veya hergün bir Solexadeneyini uygulayabilecek parası olmayan dünya çapındaki milyonlarca aile hekimine yardımcı olmasıyla, bu durum önemli hale gelecek. Dizilim teknolojisini geliştirmek birçok yeni araştırma kapısı açabilecek, ancak iyi sermayeli laboratuvarlar için dizilim için bulunan sınırlar zaten son derece yüksek. Bu noktada, daha yeni ve daha iyi dizilim teknolojisinin sahip olduğu anlam, şu anda fiziksel bilimlerin muhtemelen en yeni dalını demokratikleştirme gücünde yatıyor. Dizilimde meydana gelecek devrimler, yeni bilimsel keşiflere imkan tanıyabilir, fakat daha çok, bir süredir elimizde bulunan fikirlerin gerçek dünyadaki uygulamalarına olanak sağlayacaklardır.

Peki ya tıbbın sahip olduğu imkanlar hakkında okuduğunuz tüm şu makaleler ne olacak? Bunları gerçekleştirmek için, bu tür dizilim buluşlarının devam etmesi gerekecek. Fakat dünyadaki grafen ve süperiletkenlerden farklı olarak, dizilim teknolojisi neredeyse inkar edilemez bir şekilde amacına ulaşacak, üstelik yavaş da değil. Bu yüzden, sorulacak soru, “Daha fazla DNA’nın dizilimini nasıl yaparız?” olmaktan ziyade, “Bu dizilimleri mümkün olduğu kadar fazla insanın erişimine sunduğumuz zaman, onlarla ne yapabiliriz?” oluyor.
________________________________________
Kaynak: Bilimfili, Graham T. “How DNA sequencing works”, http://www.extremetech.com/extreme/214647-how-does-dna-sequencing-work

Unutulan Bir Dil Beyindeki Varlığını Sürdürebilir Mi?

McGill Üniversitesi Psikoloji Departmanı ve Montreal Neurological Institute’den bilim insanlarının yaptıkları yeni bir araştırmaya göre; bir bebeğin anadili, yıllar geçse dahi hatta çocuk bu dili artık kullanmasa dahi bilinç dışı beyinde yıllarca kalabilen sinirsel modeller oluşturuyor. Çalışma; “kayıp” dillerin hala beyinde saklandığına dair ilk sinirsel delilleri sunuyor.

McGill Üniversitesi’nden doktora öğrencisi ve makalenin yazarlarından Lara Pierce: “Bebek beyni dil seslerinin sembollerini oluşturuyor, fakat biz; beynin bu sembolleri, dil artık kullanılmıyor dahi olsa da hayat boyunca saklayıp saklamadığını görmek istedik” diyor.

Makale Journal of Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS)’sın Kasım sayısında yayınlandı.

Araştırmada 9-17 yaşları arasındaki 48 kız çocuğunun MRI taramaları analiz edildi. Gruplardan birisi yalnızca Fransızca dilinin konuşulduğu ailelerde doğup büyüyen çocuklardan oluşurken, ikinci grup ise henüz bebekken Fransız aileler tarafından evlat edinilen ve artık Çince konuşmayan Çinli çocuklardan oluşuyor. Üçüncü grup ise hem Fransızca hem de Çince konuşan çocuklardan oluşuyor.

Taramalar üç gruba da Çince aynı sesler dinletilerek toplandı.

Sonuçların kendilerini oldukça şaşırttığını söyleyen Lara Pierce, -dillerini “kaybeden” ya da artık tamamen kullanmayan- evlat edinilen Çinli çocukların beyin aktivitelerinin, doğuştan beri Çince konuşmaya devam eden çocuklarla eşleştiğini gördüklerini ifade ediyor. Öte yandan şaşırtıcı olanı ise  Pierce; sinirsel ifade yapısının bu durumu ancak ilk 5 aylık süreçte desteklediğini söylüyor. Ayrıca araştırmada bu yapının Fransız bir ailede doğup büyüyen çocuklardan oluşan birinci grupla tamamen farklılıklar içerdiği görüldü.

Çalışma erken yaşta elde edilen bilgilerin beyinde yalnızca saklandığını değil aynı zamanda yıllarca belki de hayat boyunca bilinç dışı beynin gelişimini etkilediğini ortaya çıkardı.

Araştırmanın bulguları; erken yaşta öğrenilen, fakat unutulan dil ya da becerinin; gelişimin ilerleyen aşamalarında bilinç dışı etkilerinin korunduğuna dair deliller içeriyor.

 

Kaynak: Bilimfili

Makalenin Orijinal Adı ve doi numarası:

Lara J. Pierce, Denise Klein, Jen-Kai Chen, Audrey Delcenserie, and Fred Genesee. Mapping the unconscious maintenance of a lost first language.PNAS, November 17, 2014 DOI: 10.1073/pnas.1409411111

Mağara İnsanları da Dahil Olmak Üzere Koku Duyumuz Nasıl Evrimleşti?

University of Alaska Fairbanks ve University of Manchester’dan araştırmacılar; koku duyumuzun nasıl evrimleştiği ve soyu tükenmiş insan atalarımızın koku duyusunu nasıl geliştirdikleri üzerine bir çalışma yürüttüler.

Koku duyusu, insan toplulukları içinde önemli bir role sahiptir. Çünkü bu duyumuz yiyeceklerin tadını alabilme ve bunun yanı sıra da hoş ve hoş olmayan maddeleri tanımlayabilme yetilerimizi de etkiler.

Burnumuzda yaklaşık 400 farklı tipe bölünmüş 4 milyon koku hücresi vardır. Kokuyu saptama yetisine dair populasyonlar arasında ve içerisinde çok büyük bir genetik çeşitlilik vardır. Her koku hücresi yalnızca bir türreseptör ya da “kilit” taşır –koku hava ile yayılır ve koku hücresinin “kilidine” girer ve hücreyi aktifleştirir.

Çoğu reseptör bir kokudan fazlasını saptayabilir, fakat bir tanesi var ki (OR7D4 isimli) bizi; androstenon  (yaban domuzu salyasında bolca bulunur) isimli çok spesifik bir kokuyu alabilmemizi sağlar. OR7D4 reseptörünüüretmeden sorumlu gende farklı DNA dizilimine sahip insanlar bu kokuya farklı tepkiler verir. Bazı insanlar pis koku olarak nitelendirirken, bazıları tatlı, bazıları ise bu kokuyu alamazlar. İnsanların ‘androstenon’a tepkileri sahip oldukları OR7D4 DNA dizilimine bakılarak tahmin edilebilir ya da kokuya verilen tepkiye göre insanların OR7D4 DNA diziliminin farklı olduğu anlaşılabilir.

Araştırma ekibi; Dünya’nın çeşitli yerlerindeki çoğunluğu yerel bölgelerden olan 43 populasyondan 2200’den fazla insanın OR7D4 reseptörünü kodlayan DNA’ları üzerine çalıştı. Araştırmacılar, farklı populasyonların; farklı gen dizilimine sahip olma eğiliminde oldukları dolayısıyla da kokuyu alma yetilerinin de farklılık gösterdiğibulgusuna ulaştılar.

Örneğin; Afrika’dan (Afirka’dan gelen) çalışmaya dahil edilen populasyonların kokuyu alabilme eğiliminde oldukları görülürken, kuzey yarım küre populasyonlarının kokuyu alamadıkları görüldü. Bu da demek oluyor ki; insan evrimi ilk olarak Afrika bölgesinde başladığına göre, onlar bu kokuyu saptayabiliyorlardı.

Dünya’nın çeşitli yerlerindeki populasyonlardaki OR7D4 reseptöründen sorumlu genin farklı formlarına dair frekanslarının istatistiksel analizleri; bu genin farklı formlarının doğal seçilime maruz kalmış (tabi olmuş) olabileceğini ortaya koyuyor.

Bu seçilime dair muhtemel bir açıklama; androstenon kokusunu algılamadaki eksiklik domuzların atalarımız tarafından evcileştirilmiş olması olabilir — androstenon yaban domuzlarından elde edilen etin kötü kokmasına sebep olur.–  Domuzlar ilk olarak; androstenona dair hassaslıkta azalmaya yol açan genlerin yüksek frekansta olduğu yer olan Asya’da evcilleştirilmiştir.

Chemical Senses ‘da yayımlanan çalışmanın araştırmacıları; aynı zamanda soyu tükenmiş olan 2 insan populasyonunda bulunan antik DNA’nın sahip olduğu OR7D4 reseptöründen sorumlu gen üzerinde de çalışmalar yaptılar. Bu iki populasyon ise; Sibirya’da aynı bölgede kalıntıları bulunan fakat onbinlerce yıl boyunca birbirlerinden ayrı yaşayan Neandertaller ve Denisova insanları idi.

Ekip; Neandertal OR7D4 DNA’sının bizimkine benzer olduğu –onlar da androstenon kokusunu alabiliyorlardı– bulgusuna ulaştılar. Denisovalar ise yok olmuş akrabalarımızın gizemli bir grubudur. Tam olarak neye benzediklerini bilmiyoruz ve onlar hakkındaki bilgimiz ise farklı bireylerine ait bir parmak kemiğine ve bir dişe ait verilerden oluşuyor. Denisovan DNA’sı, OR7D4 reseptörünün yapısını değiştiren benzersiz –insanlarda ya da Neandertaller de görülmeyen– bir mutasyon olduğuna işaret ediyor.

Amerika’daki Duke University’den ekip üyesi Hiroaki Matsunami; Denisovan OR7D4’ünü yeniden oluşturdu ve uzun zaman önce yok olan burnun bu küçük parçasının androstenona nasıl tepki verdiği üzerine çalıştı. Çalışmalar neticesinde mutasyona rağmen Denisovan burnunun bizimki gibi işlev gördüğünü ortaya çıkarıldı. Tıpkı ilk insan atalarımız gibi yakın akrabalarımızın ikisinin de bu garip kokuyu saptayabilmeleri mümkündü.

Bu araştırma; genlerimiz üzerine yapılan küresel çalışmaların, farklı besinlerdeki tadın; koku alma yetimizdeki çeşitlilikten etkilenmiş olabileceğine dair bir kavrayış geliştirilebileceğini ve uzak evrimsel geçmişe bakabilmenin ve uzak atalarımızın duyu dünyalarının yeniden oluşturulabilmesinin mümkünlüğünü gösteriyor.


Araştırma Referansı: K. C. Hoover, O. Gokcumen, Z. Qureshy, E. Bruguera, A. Savangsuksa, M. Cobb, H. Matsunami. Global Survey of Variation in a Human Olfactory Receptor Gene Reveals Signatures of Non-Neutral Evolution. Chemical Senses, 2015; DOI: 10.1093/chemse/bjv030
Kaynak: Bilimfili,  Manchester University, “Researchers show how our sense of smell evolved, including in cave men”, http://www.manchester.ac.uk/discover/news/article/?id=14799

Androstenon

  • Sinonim: Androstenone
  • erkek ve kadın terinde ve idrarında bulunan bir steroid yapısıdır. Aynı zamanda yaban domuzu salyasında bulunur ve tanımlanan ilk memeli feromonudur. –Androsteron ile karıştırılmamalı.–

Empati Öğrenilebilir mi?

Yabancılara empati ile yaklaşmak ve anlayış göstermek öğrenilebilir bir davranış biçimidir. Başka bir gruptan insanlarla yaşanan pozitif deneyimler ve ilişkiler beyindeki öğrenme etkisini şaşırtıcı biçimde tetikliyor ve bu yolla da empati yeteneğini geliştiriyor.  University of Zurich’ten araştırmacıların bulgularına göre, az sayıda pozitif öğrenme tecrübesi bir insanın daha empatik olması için yeterli.

Farklı milletlerden, kültürlerden insanlar arasındaki sürtüşmeler hatta bazen kavga ve savaşlara varan olaylar çoğunlukla yabancıya -öteki’ne- karşı şefkat ve/veya empati eksikliğinden kaynaklanır. Diğer grubun üyelerine ve mensuplarına karşı daha fazla empati gösterebilmek birlikte barışçıl bir varlığı daha mümkün kılar. University of Zurich’te gerçekleştirilen bir araştırmada da diğer gruplara karşı empati sahibi olmanın öğrenilebilir olup olmadığı ve bu gruplarla gerçekleşmiş olumlu tecrübelerin beyinde empatik tepkiler üretilmesine nasıl sebep olduğu incelendi.

Philippe Tobler, Jan Engelmann ve Marius Vollberg ile bir ekip oluşturan psikolog ve sinirbilimci Grit Hein, kendi dahil olduğu gruba mensup olanlarla veya diğer gruplara mensup olanlarla olumlu tecrübeler yaşamış olan katılımcıların beyin aktivitesi ölçümlerini gerçekleştirdi. Test süresince katılımcılar ellerinin üst yüzeylerine acı verici darbeler almayı bekliyorlardı. Ancak bu esnada kendi gruplarından veya diğer gruptan insanların para ödeyerek kendilerinin acı çekmelerine engel olabileceğini öğreniyorlar. Beyin aktivasyonu ölçümleri de, aynı anda acı/ağrı gözlemlenirken her bir ihtimal için hem bu deneyimlerden önce hem de sonra yine her insan için ayrı ayrı kaydedildi.

Çalışmanın başında ‘yabancı’nın (diğer grubun mensubu olan kişi veya kişiler kastediliyor) acısı katılımcının beyninde çok zayıf bir aktivasyonu tetiklerken, katılımcının kendi grubundan birisinin acısı daha güçlü bir aktivasyonu tetikledi. Buna karşılık, diğer grubun bir mensubu ile gerçekleşen yalnızca çok az sayıdaki pozitif deneyim, diğer grubun başka bir üyesine acı verildiği durumda katılımcının beyninde empatik tepkilerin oluşmasını ciddi oranda artırdı. ‘Yabancı’ ile pozitif deneyim güçlendikçe veya arttıkça, sinirsel empati de bir o kadar artış gösterdi.

Diğer grup için artan empatik beyin tepkileri, o grubun mensuplarıyla yani ‘yabancı’yla yaşanan şaşırtıcı nitelikte olumlu deneyimlerin sebep olduğu nöronal öğrenme sinyalleri ile sağlanıyor. Sonuçlar gösteriyor ki, diğer grubun bir üyesi ile yaşanan olumlu deneyim, bütün gruba aktarılarak diğer grubun tüm üyeleri için empati duyusunun oluşturulmasını veya gelişmesini sağlıyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Hein, G., Engelmann, J.B., Vollberg, M., & Tobler, P.N. How learning shapes the empathic brain.Proceedings of the National Academy of the United States of America, December 2015  , DOI : 10.1073/pnas.1514539112