Derin Nefes Almak Uyumanıza Yardımcı Olabilir

Geceleri sizi uyumaktan alıkoyan şey nedir? Derin düşüncelere dalmak, ya da ertesi günün stresini yaşamak beynin rahatlamasına engel olur. Uykusuz kaldığınızda, kendinizi düşüncelerden almakta zorluk çekersiniz ve işte tam bu noktada da nefes alış-veriş biçiminiz uyumanız noktasında size yardımcı olabilir. Nefes alış verişinin stresi azalttığını gösteren çalışmalar mevcuttur.

Kontrollü olarak derin nefes alıp-vermek uzun süre boyunca geleneksel Doğu tedavi yöntemlerinin birisi olmuştur. Yöntem; 70’lerde Dr. Herbert Benson tarafından en çok satan kitabı The Relaxation Response ile Batı’ya yönelmiş ve bilimsel olarak da kimyasal içermeyen çeşitli yollarla stresi azalttığı gösterilmiştir.

Kontrollü derin nefes ile neyi başarabilirsiniz?

Kontrollü derin nefes, kandaki pH seviyesini değiştirebilir ve kalp atış hızınızı azaltmasının ve kaslarınızırahatlatmasının yanısıra kan basıncınızı düşürür, bu durum da beyninize daha fazla oksijenin gitmesine yol açar. Bununla birlikte, rahatlama tepkisini kontrol eden parasempatik sinir sisteminin önemli bir parçası olan vagus sinirini uyararak vücudun stres tepkisini azaltabilir. Bu sinir, bizi rahatlatan ve endişeden uzaklaşmamızı sağlayan beyin-vücut kanalıdır.

Yüksek bir uyarım seviyesinde olmayan beyin, düşüncelere kapılmak yerine onlarla daha az zaman harcar. Nefes alış-verişinize odaklanmak, sizi, uykuya dalmanızı kolaylaştıracak derin bir rahatlama hissine teşvik eder.

Nasıl Yapacağız?

Derin nefes alma egzersizine başlamadan önce, yatakta rahat bir pozisyon yakalayın. Pozisyonunuzu yakaladıktan sonra, vücudunuza odaklanarak kaslarınızı gevşetmeye ve rahatlamaya başlayın. Eğer beyniniz bu odaklanmadan kaçıyorsa, dikkatinizi tekrar vücudunuza yöneltin. Odaklanma sorunu yaşıyorsanız cesaretiniz kırılmasın, çünkü dikkat dağınıklığı tamamen normaldir ve düşüncelere dalmayı nasıl engelleyebileceğinizi öğrenmeniz zaman alır ve pratik gerektirir.

Nefes alış-verişlerinizin farkına varmaya başlayın ve vücudunuzda hissedin -karnınızdan, göğsünüzden ve burnunuzdan. Soluk alışınızdan soluk verişinize kadar her nefesinize odaklanın. Sonra, derin bir nefes alın, birkaç saniye tutun ve nefes verin. Dikkatinizi her soluk alışınıza ve verişinize odaklayarak bu düzeni birkaç dakika boyunca sürdürün. Eğer dikkatiniz kaçıyorsa, sakince tekrar nefesinize odaklanın.

Nefes alıp-verirken vücudunuzda herhangi bir gerilmenin olup olmadığını, başınızdan ayak parmaklarınıza kadar tarayarak arayın. Eğer bir gerginlik hissediyorsanız, nefesinizi vücudunuzun bu bölgesine “gönderebilirsiniz.” Sonra tekrar nefes alış-verişlerinize geri dönün. Her nefes alışınızda ve verişinizde daha da rahatladığınızı hissedin. Umuyoruz ki, her şey yolunda giderse uykuya dalacaksınız.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Harvard Medical School
  3. The Healing Power of the Breath: Simple Techniques to Reduce Stress and Anxiety, Enhance Concentration, and Balance Your Emotions Paperback – June 12, 2012 by Richard P. Brown (Author), Patricia L. Gerbarg (Author)
  4. Van Wickle’s, “How Deep Breathing Can Help You Sleep,” http://vanwinkles.com/how-deep-breathing-can-help-you-sleep

Beynimizi Daha Fazla Yağ Yakılmasını Sağlaması İçin Aldatabiliriz

Avustralya’daki Monash Üniversitesi’nden bilim insanları, doğuştan var olan iki hormonun aktivitelerinin artmasının vücudumuzu daha fazla yağ yakması noktasında uyardığını ortaya çıkardılar.

Yapılan araştırma sonucunda vücudumuzu uyararak beyaz yağ depolarını daha kolay yakılabilen kahverengi yağlara çevirmesine sebep olan moleküler mekanizma ilk kez açığa çıkarıldı.

Ekip; ne kadar yediğimize cevaben pankreas tarafından salgılanan insülin hormonu ile yağ hücreleri tarafından üretilen leptin hormonunun beraber çalışarak, yağ yakımını tetikleyen beyindeki özelleşmiş bir grup nöronu uyardığı bulgusuna ulaştı.
Makale yazarlarından Tony Tiganis: Bu hormonlar beyine vücuttaki yağlılığın kapsamlı bir “fotoğrafını” gönderiyorlar. Sonrasında beyin nöronlar aracılığıyla sırasıyla sinyaller göndererek; beyaz yağların (enerji depolayan) kahverengi yağlara dönüştürülmesini teşvik ediyor. Bu durum da vücut ağırlığının düzenlenmesini sağlıyor ” diyor.
Fakat obezite diyeti gibi durumlarda bir şeyler ters gidiyor ve bu işleyiş yavaşlıyor.

Ekip; ilk kez olarak insülin ve leptin hormonlarının aktivitelerini inhibe ederek vücudumuzdaki fazla yağların yakılmasını durduran, fosfataz olarak bilinen engelleyici bir grup enzimin olduğunu ortaya çıkardı.

Araştırma ekibi aynı zamanda; eğer bu enzimlerin aktivitelerini engellersek, beynimizi daha fazla yağ yakması için “kandırabileceğimizi” açığa çıkardı.

Araştırmacılar çalışmalarında laboratuvar farelerinde bu iki enzimin değerlerini azalttılar. Daha sonra fareleri yüksek yağlı diyete sokarak, leptin ve insülin hormonlarının vücut ağırlığını kontrol edip etmediğini görmek istediler.

Buldukları şey ise inanılmazdı; farelerin ne kadar yediklerinin bir önemi olmadan obezite ve tip 2 diyabetin gelişimine sebep olacak derecedeki diyete ciddi anlamda dirençli hale geldiklerini gözlemlediler.

Cell ‘de yayınlanan çalışmanın bir sonraki ayağı ise bu iki enzimin aktivitelerini yavaşlatıcı bir ilacın geliştirilmesi olacak.

Tiganis:

” Sonuç olarak, bu iki enzimin aktivitesini hedefleyerek insanların kilo verebilmelerine yardımcı olabileceğimizi düşünüyoruz. Beyaz yağların kahverengi yağlara çevrilmesi; kilo kaybı çalışmalarına oldukça heyecan verici bir bakış geliştirdi” diyor.

Peki; eğer vücudumuzdaki fazla yağları yakma mekanizmasını yönetebilirsek, bu yağlar vücudumuzdan nasıl atılacak? Avustralyalı araştırmacılar; daha önce anlattığımız şu çalışmada bu soruya yanıt vermişlerdi; kaybedilen kütleyi karbondioksit olarak dışarı atıyoruz.


Araştırma Referansı :  Bilimfili, Leptin and Insulin Act on POMC Neurons to Promote the Browning of White Fat Dodd, Garron T. et al. Cell , Volume 160 , Issue 1 , 88 – 104 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2014.12.022

Pasif Çerçeve Teorisi: Bilinçli Beyninizle Hareket Ettiğinizi Mi Düşünüyorsunuz?

İstekli, farkındalığa sahip, bilinçli beyninizin hareketlerinizden sorumlu olduğunu düşünüyorsanız, tekrar düşünmenizin vaktidir. Behavioral and Brain Sciences dergisinde yayınlanan kışkırtıcı makalesinde San Francisco Eyalet Üniversitesi’nden Dr. Ezequiel Morsella ürpertici bir sonuca ulaştı: bilincimiz, tek ve çok basit bir algoritmayla çalışan pasif bir makinadan ibaret! Tek görevi ise, zaten karar verilmiş olan şeyler için krediyi sahiplenmek!

Bilincimiz, benliğimizin “makinisti” değil; tam tersine, bizi “farkında” kılan, beynimizdeki ufak bir bölgede olanların bir ürünü. Geriye kalan işin tamamı “kapağın altında” süregeliyor: bilinçsiz beynimizde…
Pasif Çerçeve Teorisi adını verdiği teorisi dahilinde Morsella, kokulara karşı insanların verdiği algısal ve motor tepkilere ait onlarca yılda toplanan deneysel verilerden yola çıkıyor. Teori, algıyla ilgili değil; tepkiyle ilgili. Yani “Bir kokarca kokusu alıyorum.” ile ilgili değil, “kokarcadan kaçmalıyım” tepkisiyle ilgili. Morsella’nın makalesinde anlattığı üzere, bilincin beynimizde nasıl çalıştığı gizemini çözmenin yolu, hareketlerden (aksiyonlardan) yola çıkarak süreci geriye doğru takip etmektir.
Eğer ki “bilincin” böyle bir şey olduğunu düşünmüyorsanız, yalnız değilsiniz. Geleneksel olarak teorisyenler bu gizemli canavarı insan bilincinin daha üst bilişsel fonksiyonlarına bakarak alt etmeye çalıştılar. Örneğin kendinizin var olduğunuzu bildiğiniz gerçeğine, yani öz bilinç konusuna odaklandılar. Ya da kendinizin ve diğer insanların farklı inançları, emelleri, arzuları ve bakış açıları olduğunu söyleyen Zihin Teorisi’ne odaklandılar. Tüm bunları felsefi bir boyutta baş döndürücü olsalar da, bu yaklaşımların hepsi bilincimizin neden ve nasıl var olduğuna dair temel soruya cevap vermek konusunda fazlasıyla karmaşıktır.
Bunun yerine Morsella, bir rengin, bir dürtünün, sert bir acının farkına varma gibi temel bilinç ögelerine odaklanmanın çağ açıcı sonuçlar doğuracağını düşünüyor. Şöyle söylüyor:
“Eğer ki bir canlının herhangi bir deneyimi varsa (örneğin bir canlı olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimleyebiliyorsa), o canlının bir çeşit bilinci de var demektir. İlla üst seviye bir bilinç olmak zorunda değildir. Ancak vardır. Bilincin insanlara özgü bir özellik olması fazlasıyla olasılık dışıdır.”
 
Pasif Çerçeve Teorisi şöyle söyler: gün boyunca alınması gereken neredeyse tüm kararlar ve üzerinde durulan neredeyse bütün düşünceler, “bilinçsiz” olarak tanımlanan beynimiz tarafından halledilir. Bunların hepsi, bilincimizin dışında gerçekleşir. Ancak alınan bir karar üzerine faaliyete geçilmesi gerektiğinde, birden fazla bilinçdışı bölge, ortak bir “merkez”e bilgileri iletirler. Tıpkı oy verecek insanların tek bir merkezde toplanması gibi… Bu merkez, gönderilen verileri dinler; ancak aktif katılım göstermez. Tek yaptığı, birbirinden farklı görüş ve düşüncelerin birbirleriyle çarpışması, entegre olması ve nihayetinde bir son karara varmaları için bir ortam sağlamaktır. Bilinçdışı bölgeler nasıl bir harekette bulunulacağına dair son kararı aldıktan sonra “merkez” (ki o, bilinçtir), bu kararı uygulamaya koyar. Sonrasındaysa kendisini, zor bir sorunun üstesinden geldiği için tebrik eder.
Bilinçdışı, bir bakıma, bir grup yetenekli “hayalet yazar” gibi düşünülebilir. Bu hayalet yazarlar, ünlü ve saygın bir senarist için arka planda senaryoyu yazarlar. Eğer her şey sorunsuzca giderse, ünlü yazarı es geçerek ürünlerini bir üst seviyeye doğrudan iletebilirler. Ancak ola ki bir çatışma yaşanırsa (örneğin “hayalet yazarlar” hikayenin nasıl sonlanması konusunda anlaşmazlığa düşerse), tartışmaları nihayetinde “ünlü yazar”ın kulağına ulaşır. Ünlü yazar da artık sorundan haberdardır; ancak buna rağmen oturur, arkasına yaslanır ve hayalet yazarların kendi başlarına sorunu çözmesini bekler. Bu başarıldığı anda ünlü yazar, hayalet yazarların elinden ürünlerini alır ve kullanır. Başarının tüm kredisini de kendisi alır.
Tıpkı yazar analojisinde (benzetiminde) olduğu gibi, bilincimiz de beynimizde süregelen çatışmaları tartışmaz ya da çözmeye çalışmaz. Bilincin son kararı uygulamak için “açık” olması yeterlidir. Dolayısıyla bilincin varlığı “temel düzeyde gereklidir”; ancak karar verme mekanizmasının zorlu sürecine aktif olarak katılmaz.
İyi ama bilinç neden bu şekilde evrimleşti? Morsella, cevabın tabii ki evrim olduğunu düşünüyor.
Tüm hayvanlar gibi insanlar da zihinsel enerjilerini korumak için biyolojik süreçlerini otomatiğe almak zorunda kalmışlardır. Çoğu zaman içgüdülerimizle, reflekslerimizle veya anlık kararlarımızla hareket ederiz. Nefes alma işini örnek olarak ele alalım… Tamamen otomatiktir; öyle ki, eğer bilinçli olarak düzgün bir ritm tutturmaya kalkarsanız neredeyse her zaman başarısız olursunuz. Bilincin nefes alma sürecine katılması, işleri bozmaktadır!
Ancak diğer hayvanların aksine insanlar, zekalarını dil ve diğer üst düzey fonksiyonlarda kullanabilecekleri karmaşık sosyal yapılar içerisinde evrimleşmişlerdir. Nasıl davranmak gerektiğine dair karar almanın giderek zorlaştığı bir ortamda, bilinçsiz beynimizi yavaşlatacak bir “orta adam”a ihtiyaç duyduk. Bunu bir örnekle anlatalım:
Diyelim ki ki kendinizi bir anda suyun altında buldunuz. İçgüdüleriniz “Nefes al!” diye çığlık atmaktadır; ancak daha üst düzey zihinsel yargılarınız, bilinçdışı içgüdünüzün “Sakın nefes alma!” yakarışına kulak verir. Çünkü aksi halde boğulacağınızı bilirsiniz. Bilinçdışı zihniniz, bilincinize nefesinizi tutmanızı sağlayacak ve böylece sizi hayatta tutacak kasları kullanması emrini verir. Bilinciniz de, bu adaptif davranışı sergiler.
Elbette bilinçdışı zihninizin yapabilecekleri basit vücutsal faaliyetlerden ibaret değildir. Makalesinde Morsella; üst düzey, karmaşık ve belki de sadece insana özgü olan konuşma yetisini (dili) örnek gösteriyor. Dil de, bilinçsiz zihnimizin ürünlerinden birisidir. Anlatalım:
Konuştuğunuz zaman, belli bir zaman aralığında sadece birkaç sözcükten haberdarsınızdır. Böylece kaslarınızı yönlendirebilir ve o sözcükleri üretebilirsiniz. Ancak söyleyeceğiniz şeyler “kapağın altında” belirlenir. Bilinciniz sadece kendisine okunan metni takip eder. Morsella, tüm bunların sıra dışı ve kabullenin zor olduğu konular olduğunu kabul ediyor. Şöyle söylüyor:
“Bu sonuca varmamızın bu kadar uzun sürmesin en önemli nedeni, insanların bilincin gerçekte ne için var olduğu ile bilinci normal yaşantılarında ne amaçla kullandıklarını karıştırmalarıdır.”
 
Bu teorinin hiçbir kısmı, bilince (hayal gücüne, dile, diğerleri ve kendimiz hakkındaki farkındalığa) sahip insanlar olduğumuz gerçeğini değiştirmemektedir. Tek yaptığı, bilinçdışı zihnimizin beynimiz içerisinde aktif bir oyuncu olduğunu göstermektir. Aslına bakacak olursanız Morsella, bu teorisinin takıntılı düşünme ve davranışlar gibi zihinsel hastalıklara yönelik yeni fikirlerin doğmasına aracılık edeceğini düşünüyor. Sözlerini şöyle bitiriyor:
“Bilincimizin pasifliği, dürtülerimizin ve düşüncelerimizin uyumsuz olduğunu neden fark edebildiğimizi açıklayabilmektedir. Sistemimiz, daha önceden sandığımıza kıyasla çok daha az ‘her şeyi bilen’ yapıdadır ve çok daha az ‘amaç’ odaklıdır.”
 
 
Görsel: Bilinçdışı Beyin, Tim Bower
 
Kaynak: Singularity UniversityHoming in on consciousness in the nervous system: an action-based synthesis” by Ezequiel Morsella, Christine A. Godwin (Georgia Institute of Technology), Tiffany K. Jantz (University of Michigan), Stephen C. Krieger (Mount Sinai Medical Center), Adam Gazzaley (University of California, San Francisco) was published online in Behavioral and Brain Sciences on June 22. Godwin and Jantz are former members of Morsella’s lab at SF State.

Plastik Kullanımı Erkekleri Kısır Yapıyor mu?

Son zamanlarda yapılan araştırmalar genç erkeklerin plastik kullanımından ötürü kimyasallara maruz kalmasının düşük sperm sayısından sorumlu olabileceği endişelerini yeniden alevlendirdi. Ancak, Edinburgh ÜniversitesiErkek Üreme Sağlığı Grup Başkanı, Richard Sharpe,  plastiğin bu konuda suçlu olup olmadığına karar vermenin bu kadar kolay bir mesele olmadığını söylüyor.

Plastikler günlük hayatımızın kumaş parçası gibidir ve birçok temel işlevleri vardır. Modern dünyamız plastiğin, farkında bile olmadığımız,  binlerce kullanım şekli olmadan var olamazdı. Plastikler, çocukların oyuncaklarında, elektrik tesisatının yalıtımında, kullanılan gıda kaplarında, eldiven, şırınga, tablet, kan torbaları ve kapsüller gibi bazı temel tıbbi ürünlerde yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Peki, plastiğin insan sağlığı için gizli tehlikeleri var mıdır, özellikle de erkek doğurganlığı konusunda?

Sharpe’a göre, bu soruya cevap vermek şaşırtıcı bir şekilde zordur çünkü her insan plastikten türeyen kimyasallara maruz kalmaktadır. Bu durum, bu kimyasallara maruz kalmamış, karşılaştırma için kullanılabilecek bir kontrol grubu dünya üzerinde yok demektir.

Muhtemelen çoğu insan plastikten türeyen kimyasallara nasıl maruz kaldığını anlamıyor. Sonuçta, yemek kaplarını ya da elektrik kablolarının çevresindeki plastikleri yemiyoruz. Bu noktada, kimyasal olarak adlandırılan şeyplastikleştiricilerdir. Plastikleştiriciler plastiklerin dirençli olmasını sağlayan, kırılmalarını zorlaştıran ve ömürlerini uzatmak için kullanılan kimyasallardır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde daha esnek plastiklerin daha fazla plastikleştirici içerdiği söylenebilir.

Plastikleştiriciler zamanla plastikten süzülür ve insan vücuduna nüfuz edebilir hale gelirler. Bu durum, örnek olarak, aynı plastik şişenin sürekli olarak kullanılması, şişenin zamanla daha kırılgan hale gelmesine ve bükülüp kırılmasına neden olur. En yaygın kullanılan plastikleştirici, birçok farklı kullanımda ve formda görülen ftalattır.

Ftalatın doğurganlık üzerine etkileri daha önce de laboratuar fareleri üzerinde incelenmişti. Bu incelemeler belirli ftalatlara maruz kalmanın gebelik için gerekli olan sperm sayısının azalmasına ve üreme bozukluklarına neden olduğunu gösterdi. Ancak, akıllarda bir soru kaldı, hamile kadınlar da aynı ftalatlara maruz kaldıklarına göre erkeklerdeki üreme bozukluklarının nedeni bu durum olabilir mi?

plastik-kisir-yapar-mi-bilimfilicomBu soruyu cevaplamak için vücutlarına ftalat sızan hamile kadınları incelemek ve onların oğullarında üreme bozukluğu olup olmadığına bakmak, eğer varsa bunu ftalatla ilişkilendirmek gereklidir. Bazı çalışmalarda, ancak hepsinde değil, bu ilişkiye rastlanmıştır. Ancak sorun şu ki, bu yaklaşım hiçbir zaman ftalat çözülümünün üreme bozukluğuna neden olduğunu kanıtlayamamıştır. Daha da önemlisi, diğer kanıtlar tamamen ters yönde işaret eder.

Ftalat, farelerde testisleri etkileyerek erkek seks hormonunun –testosteron– azalmasına ve dolayısıyla erkek üreme bozukluğuna neden olmaktadır. Bu etkiyi oluşturabilmek için, hamile fareler, hamile kadınların maruz kaldığından 50,000 kat daha fazla ftalata maruz kalmak zorundadırlar. İnsanlar ise, farelerin aldığıyla aynı seviyede ftalat emilimi gerçekleştirdiklerinde testosteron üretimlerinde herhangi bir değişiklik olmaz. Erkek maymunlar da aynı şekilde, anneleri yüksek seviyede ftalata maruz kalsa bile üreme sorunu yaşamamışlardır.

Sharpe, bütün bu sonuçlara dayanarak, ftalatı yasaklama ya da kısıtlamanın yanlış olacağını ifade ediyor. Sharpe’ın araştırmasına göre, birçok araştırmanın aksine, ftalat %100 güvenli bir kimyasal olmasa bile insan üreme bozukluklarında bir etkisi yoktur.


Kaynak: Bilimfili, Richard Sharpe, “Are Plastics Making Men Infertile?” http://www.iflscience.com/health-and-medicine/are-plastics-making-men-infertile
Akademik Kaynak: Sharpe, Richard M. “Sperm counts and fertility in men: a rocky road ahead.” EMBO reports 13.5 (2012): 398-403.

Testosteron Düşüklüğü PVC, Plastik ve Kişisel Bakım Ürünlerine Maruz Kalmaktan Kaynaklanıyor Olabilir!

Endocrine Society’s Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism (JCEM) dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre Ftalat’lara (plastik ve bazı kişisel bakım ürünlerinde bulunan endokrin bozucu kimyasallar) yüksek düzeyde maruz kalan erkekler, kadınlar ve çocukların düşük düzeylere maruz kalanlara kıyasla kanlarındaki testosteron seviyesinin daha düşük olabileceği görülmüştür.
Testosteron erkeklerde ana cinsiyet hormonudur. Testosteron, fiziksel büyüme ve dayanıklılık, beyin fonksiyonu, kemik yoğunluğu ve kalp-damar sağlığı da dahil olmak üzere her iki cinsin çeşitli fonksiyonlarına katkıda bulunur. Araştırma son 50 yılda erkeklerin testosteron seviyesinde azalan oranlarda bir eğilim ve ilgili sağlık koşullarında, düşük sperm kalitesi dahil olmak üzere, yeni doğan erkeklerde genital kusurlarda bir artış tespit etti.
Hayvanlar üzerinde ve hücresel çalışmalar sonucunda bazı Ftalat’ların vücudun organ ve dokularda testosteronun etkilerini bloke ettikleri gözlemlendi. Araştırmacılar yaygın olarak esnek PVC, plastik ve kişisel bakım ürünlerinde kullanılan bu kimyasalların, insanlarda da benzer etkilerinin olup olmadığını incelemek için yola çıktı. Çalışmanın yazarlarından, Ann Arbor’da bulunan Michigan Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu’nda yüksek lisans yapmış John D. Meeker şöyle söylüyor:
“Erkeklerde 6-12 yaş ve kadınlarda 40-60 yaş aralığındaki gözlem grubunda, dolaşımdaki düşük seviyelerdeki testosteron oranlarının, yüksek oranda Ftalat’a maruz kalma ile ilişkili olduğuna dair kanıtlar bulduk. Genç erkeklerde testosteron düzeyinin düşük olması üreme gelişimini negatif etkileyebilir, orta yaş erkek ve kadınlarda ise cinsel istek, fonksiyon ve enerji düzeylerinde azalmaya neden olabilir, ayrıca bilişsel işlev ve kemik sağlıklarını bozabilir.”
Kesitsel çalışmada, ABD Ulusal Sağlık ve Beslenme İnceleme Anketi’ne 2011-2012 yılları arasında katılan,  2.208 kişiden alınan örneklerin Ftalat’a maruz kalma ve testosteron seviyeleri incelendi. Araştırmacılar vücudun Ftalatları metabolize ettikten sonra bıraktığı 13 maddenin yoğunluğunu ölçmek için idrar örneklerini analiz etiler. Her katılımcının testosteron seviyesi, kan örneği alınarak ölçüldü.
Araştırmacılar çeşitli yaşam evrelerinde, Ftalat’a maruz kalma ve testosteron düzeyleri arasındaki ters ilişkiyi buldu. Örneğin, 40-60 yaş arası kadınların, artan Ftalat yoğunluğu testosteron düzeylerinde 10.8-24% oranında düşüş ile ilişkili olduğu, 6-12 yaş arasında erkeklerde, bir tür Ftalat’ın (di-(2-etilheksil) ftalat, ya da DEHP) yoğunluk artışının testosteron düzeylerinde 24-34.1% oranında düşüş ile ilişkili olduğu görüldü. Meeker şöyle söylüyor:
“Yapılan kesitsel çalışmalar her ne kadar kesin sonuç kapsamını sınırlasa da, elde edilen sonuçlar, Ftalatlar gibi endokrin bozucu çevresel kimyasallara maruz kalmanın azalan testosteron oranına ve ilişkili bozuklukların artmasına neden olabileceği hipotezini desteklemektedir. Bireyler ve yasa koyucular elde edilen kanıtlar neticesinde olumsuz sağlık etkileri bulunan bu kimyasallara maruz kalmayı mümkün derecede sınırlamak için adım atmayı isteyebilirler.”
Kaynak:

  1. John D. Meeker, Kelly K. Ferguson. Urinary Phthalate Metabolites Are Associated With Decreased Serum Testosterone in Men, Women, and Children From NHANES 2011–2012. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 2014; jc.2014-2555 DOI: 10.1210/jc.2014-2555

En Karmaşık Yapılardan Biri: Beyin

Beyin, gezegen üzerindeki en karmaşık organlardan biridir! Gezegenimizdeki en karmaşık beyin ise insan türündedir! Evet, gerçekten de küçümsenecek yanı olan bir organdan bahsetmiyoruz. Görseldeki sayılara geçtiğimizde, ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız. Görsel gerçekten güzel bir derlemedir; ancak içinde verilen bazı bilgiler anlamsız, bazıları da daha fazla bilgi vermeksizin anlaşılamaz iddialardır. Dolayısıyla sadece görseldeki yazılara odaklanmamanzı, aşağıdaki detaylı açıklamalarımızı da okumanızı tavsiye ederiz.

Günümüzde, en ilkin canlılardan, en karmaşık yapılı beyne sahip hayvan türü olan insanın beynine kadar, çok düzgün bir evrimsel geçiş olduğu gösterilmiştir. İnsanın beyninin neden bir kademe daha üstün olduğunu da, çok detaylı analizlerle artık açıklayabilmekteyiz (neden sadece insanın bu kadar zeki olduğu konusunda kapsamlı bir makalemizi buradan okuyabilirsiniz). Ayrıca Sinirbilim Yazı dizimiz de bu konuda önemli bilgilere yer vermektedir.

Şimdi, şu baş döndürücü sayılara gelelim:

– İnsan beyninin serebral korteks olarak bilinen, insanın “insani” özelliklerini veren, düşünceleri üreten, algılarımızı sağlayan ve derinleştiren, zekamızı bize kazandıran bölgesinin kalınlığı sadece 4 milimetredir. Bu, 4 kredi kartının üst üste koyulmasıyla oluşan bir kalınlıktır. Elbette serebral korteks, bu yetilerini alt beyin bölgelerden aldığı bilgilerle sağlayabilmektedir.

– Beynimizin bu korteksinin (kabuğunun) katlanmamış yüzey alanı 2500 santimetre karedir. Bu, yaklaşık olarak, sıradan bir gazetenin katlanmamış büyüklüğü kadardır.

– Beynimizde, 650 kilometre uzunluğunda kılcal damar bulunmaktadır. Bu, Konya ile İstanbul arasındaki mesafeye yaklaşık olarak eşittir.

– Dünya üzerindeki en büyük beyin, Sperm Balinası’nın beynidir ve hacmi 8 litre kadardır (insanınki 1.5 litre kadardır). Ancak beyin büyüklüğü ile zeka arasında doğrudan bir ilişki bulunmaz. Beyin büyüklüğünün, vücut büyüklüğüne oranı daha gerçekçi sonuçlar vermektedir.

– Beynimizdeki sinir hücresi kuyruklarının (aksonlarının) uzunluğu 160.000 kilometre civarındadır. Bu, Dünya’nın çevresinin 4 katı demektir. Ancak bu “uzunluk kıyasları” çok mantıklı değildir; hatta tamamen saçma olduğunu burada izah etmiştik. Zira bahsettiğimiz boyut, mikroboyut iken, Dünya’nın çevresi olarak kıyasladığımız boyut mezo (orta) boyuttur. Bizim Dünya’mızdaki 160.000 kilometre, mikro ve nano dünyada aynı anlama gelmez.

– Beynimiz, saniyede 10.000.000.000.000.000 (10 katrilyon veya 10×1015) işlem yapabilmektedir. Dünya’nın en hızlı süperbilgisayarı olan Tianhe-2, saniyede 33.860.000.000.000.000 (33.86 katrilyon) işlem yapabilmektedir ve insan beyninden daha hızlıdır. Yani yaklaşık 1000 yıllık insan teknolojisi, 200 yıllık modern insan teknolojisi, 4.5 milyar yıllık doğa teknolojisine, en azından bir alanda, sonunda yetişebilmiştir. Bazı kaynaklar beynin işlem hızını 30, bazıları 35 katrilyon olarak vermektedir. Eskiden bunun 100 katrilyonu, hatta 150 kentrilyonu aştığı düşünülüyordu. Bunu tam olarak hesaplaması zor olsa da, şu anda daha yoğunlukla saniyede 10-30 katrilyon işlem veya saniyede 60 bit işlemsayıları üzerinde durulmaktadır.

– Beynimizde 10.000.000.000.000 (10 trilyon) nöron bağlantısı (sinaps) bulunmaktadır. Bu sinapslar sayesinde, aynı anda birden fazla işlem yapılabilir. Bu sinapsların sayısı, vücudumuzdaki hücre sayısı ile hemen hemen aynıdır. Ancak bu kıyaslama da çok mantıklı değildir, çünkü sinaps, sinir hücreleri arasındaki “boşluğun” adıdır. Hücrelerin sayısı ile kıyaslamak anlamsız olacaktır.

– Karadaki en uzun sinir kuyruğu (akson), 4.5 metre uzunluğundadır ve zürafaya aittir. Bu akson, zürafanın beyninden çıkar ve arka ayak parmak uçlarına kadar gider. Denizlerdeki (ve aynı zamanda gezegendeki) en uzun akson, 9.1 metre uzunluk ile balinalardadır.

– Beynimiz, vücudumuzun kütlece sadece %2’sini kaplarken, enerji/oksijen tüketimimizin %20’sini tek başına yapmaktadır. Yani beyin, inanılmaz masraflı bir organdır. Bu sebeple çok nadir olarak insandaki kadar karmaşık beyinlere rastlarız. Primatlardan yakın akrabalarımızda, böyle karmaşık beyinler bulmak mümkündür.

– Dünya’da, 2 milyon insan epilepsi, 4 milyon insan Alzheimer, 4 milyon insan felç hastalıklarına sahiptir. Beyin, vücudumuzun en kolay hastalanan organlarından biridir. Bu da, evrimsel süreçte yeterince “törpülenmemiş” olmasına bağlanmaktadır. Beynimiz, seçilim baskılarını kırmamızı sağlamış ve bu sebeple evrimimizi yavaşlatmıştır.

– Beyinde hiçbir acı reseptörü bulunmaz. Bu sebeple, beynimiz acı duymaz. Bu yüzden beyin ameliyatları genellikle birey uyutulmadan yapılır.

– Beynimiz, 25 Watt enerji tüketir. Bu, eskiden kullanılan ampullerle aynı miktarda enerji demektir.

– Nöronlar üzerinden elektrik iletimi saatte 150-350 kilometre gibi hızlarla iletilebilmektedir. Vücudumuzun 1.7 metre kadar uzunlukta olduğu düşünüldüğünde, neden her şeyi “anlık” olarak yaşadığımızı anlamak mümkündür. Çünkü vücudumuzun en uzak iki noktası arasındaki sinyal iletimi bile, 1 saniyeden on binlerce kat kısa sürede yapılabilir. Buna, değerlendirme ve cevap üretme süreleri eklense bile, 1 saniyenin yüzde biri gibi sürelerden bahsederiz. Bu sebeple her şeyi anlık hisseder ve yaşarız.

– Beynimizde 86.000.000.000 (86 milyar) nöron bulunur. Bunun 4-50 katı kadar gliya hücresi bulunmaktadır. Gliya hücreleri de, sinirsel iletime katkı sağlayan, nöronları destekleyen sinir hücreleridir.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Görsel: Ali Kılıç ve Neşe Abbak (Evrim Ağacı)

İnsan Gözü Kaç Megapiksel?

Bu soru, birçok insanın daha lise sıralarından sormaya başladığı ve sonrasında birçok farklı bilgiyle karşılaşarak sonuca varamadığı bir soru. Açıkçası, bir cevabı da yok. Çünkü bilimsel olarak böyle bir analiz yapılmamış. Zira hep göz bir kameraya benzetilse de, bilimsel camiada canlı yapılar ile cansız yapıları birbirine benzetmekten uzak dururuz. Çünkü bu ikisi arasında fiziksel ve kimyasal olarak önemli benzerlikler bulunsa da (zira canlıların esasında cansızlardan evrimleştiğini hatırlayınız), biyolojik faktörlerin devreye girmesi işleri değiştirmektedir. Bu değişim de temelde çok farklı olmasa da, canlılığın tanımını oluşturan “organizasyon ve iç aktivite sayesinde bu organizasyonun adaptasyona bağlı korunumu” konusu, farkı yaratmaktadır. Her neyse, sorumuza dönelim:

Dediğimiz gibi bu konunun bilim insanları tarafından yapılmış net bir açıklaması olmasa da, fotoğrafçıların bu konuya bazı yaklaşımları bulunmaktadır. Buna girmeden önce, piksel ne demektir, dolayısıyla megapiksel ne demektir, ona kısaca bir bakalım:
Piksel, İngilizcedeki “picture element” (fotoğraf elemanı) sözcüğünün kısaltılmışıdır. Kısaca, bir görseldeki en küçük birim olarak bilinir. Bilgisayardan bahsediyorsak, bilgisayara görüntüyü çıkaracak birimlerin her biridir. Her bir piksel, orjinal görüntünün bir kısmıdır; dolayısıyla ne kadar çok piksel varsa, orjinal görüntüyle ilgili o kadar çok bilgi var demektir. Pikseller genellikle bir renk elemanı olarak da işlev görürler ve çoğunlukla 3 ya da 4 farklı renge dönüşebilirler: kırmızı-yeşil-mavi veya siyan-magenta-sarı üçlemelerinden biri ile, duruma göre 4. renk olarak siyah. Dolayısıyla megapiksel, “milyon piksel” anlamına gelir. Bir diğer deyişle, 10 megapiksellik bir kameranın çektiği görüntüde, 10 milyon adet piksel bulunmaktadır. Bu, 5 megapiksellik bir kameraya göre çekilen görüntüye ait 2 kat bilgi demekken, 20 megapiksellik bir kamerayla aynı görüntü çekilecek olursa, 10 megapiksele göre 2 kat daha fazla bilgi alabilmek demektir. Ancak tabii sadece fotoğraf makinesinin sahip olduğu piksel önemli değildir. Çekilen bu görüntüyü sunacak olan makine ya da aracın (kağıt, billboard gibi) büyüklüğü ve içerebileceği piksel miktarı da önemlidir.
Bu genel tanımlamalardan sonra, bir fotoğrafçının konuyla ilgili analizine geçebiliriz. Örneğin Deviantart‘ta paylaşımlar yapan fotoğrafçılardan biri konuyu şöyle izah etmektedir:
“Ortalama bir insan retinasında 5 milyon koni reseptörü bulunur. Koniler renkli görüntüden sorumlu oldukları için, bu insan gözünün 5 MP’lik bir kısmına denk düşer. Ancak bunun haricinde bir de 100 milyon civarında tek-renkli çubuk reseptörleri vardır. Bunlar da, gördüklerinizin keskinliğini belirler. Bunların toplamı olarak 105 MP, yine de insan gözünün tamamını tanımlamak için yeterli değildir, çünkü gözümüz sabit bir kamera değildir. İki gözünüz bulunuyor (şaka yapmıyorum) ve bunlar sürekli olarak etrafta geziniyorlar, böylece normal görüş alanınızdan çok daha geniş bir alanı tarıyorlar. Bu bileşik görüntü beyinde birleştiriliyor ve bu, panoramik bir fotoğrafın parçalarını birleştirmekten farklı değil. İyi ışık altında, 0.6 ark-dakika (0.01 derece) mesafeyle ayrılmış iki ince çizgiyi normal okuma mesafesinde, birbirinden ayırabilirsiniz. Bu da, 0.3 ark-dakikalık bir eşdeğer piksel büyüklüğüne denk gelir. Eğer yatay görüş alanınızı 120 derece olarak alırsanız, dikeyi de 60 derece alırsanız, bu 576 Megapiksel görüntüye denk gelecektir.”
 
Ancak birçoğunuzun fark etmiş olabileceği gibi, gözümüz aslında o kadar da yüksek megapikselli bir kamera hissi vermemektedir. Ya da o kadar hassas göremediğimizi (göz bozukluğumuz olmasa bile), birbirine çok yakın olan incecik çizgileri o kadar da başarıyla ayırt edemediğimizi hissettiğimiz olmuştur. Hele ki bazen 30 megapiksellik veya daha iyi bir kamerayla çekilen görüntünün, “kendi gözümüzle gördüğümüzden bile kaliteli” olduğunu düşündüğümüz olmuştur. Zaten bu sebeple bilim insanları gözün tam olarak megapiksel ifadesini yapmakta veya fotoğrafçılık-kamera terimleriyle tanımlamakta zorlanmaktadır. Aynı fotoğrafçı, bu durumu şöyle izah eder:
“İlginç bir şekilde, bu söylediklerime ters olarak, insan gözü 300 dpi ile 150 dpi arasındaki farkı 6″x4″ kağıt üzerinde ayırt edememektedir. Dolayısıyla her ne kadar insan gözü ve beyni inanılmaz miktarda veriyi işleyebilse de, 150 dpi’lık bir çıktı, bizim için yeterli kalitededir.”
 
Burada dpi, “dots per inch” (inç başına düşen nokta miktarı) olarak bilinir. Bu, megapikselin aksine, çıktı aletlerinin (yazıcı gibi) görüntüyü işlerken belirli bir alana ne kadar nokta bıraktığını tanımlar. Özellikle de 1 inçlik (2.54 santimetrelik) bir mesafeye konan nokta miktarıyla tanımlanır. 6 inçe 4 inçlik bir kağıt ise, A4 kağıdın yaklaşık 4’te 1’i kadar olan, fotoğraf kağıtları olarak düşünülebilir.
Dolayısıyla gözümüz sayısal olarak şu andaki sıradan fotoğraf makinelerinin çok üzerindeki bir megapiksel ve çözünürlük kalitesine sahip olsa da, bunun tam değerlerinin tespiti oldukça güçtür.
Son olarak, şu andaki en yüksek megapiksel değerine sahip fotoğraf makinesini merak ediyor olabilirsiniz… Hemen hemen her konuda teknolojinin evrimsel değişime yetişmiş olması gibi (örneğin TITAN isimli süperbilgisayarın beynimizle kıyaslanabilir hızda işlem yapabildiğini hatırlatalım), kameralar da gözümüzün muhtemel çözünürlüğüne erişmiştir. Günümüzde var olan Dark Energy Camera isimli bir “canavar”, 570 megapiksel çözünürlüğe sahiptir. Bir Kanada firması ise, 18 gigapiksel (~18.000 megapiksel) çözünürlükte fotoğraflar çektiklerini iddia etmektedir.
Tabii bu kameraların fiziksel boyutları da önemlidir, ancak telefonlarımızdaki megapiksel değerlerinin artışını takip ediyorsanız, bazı firmaların çok yakın gelecekte 40 megapikseli aşan kameraları telefonlarımıza ekleyeceklerini duyurduklarını biliyor olabilirsiniz. Yani gelecekte gözümüzden daha güçlü kameraları ceplerimizde taşımamız işten bile değil. Tıpkı evlerimizdeki bilgisayarların işlem gücünün hızla artması ve süperbilgisayarların maaliyet ve işlem sürelerinin hızla düşmesi gibi…
Umuyoruz faydalı olmuştur.
 
Daha teknik bir analiz için: ClarkVision

Nikon 2015’in en iyi mikroskobik videolarını seçti

Nikon her yıl olduğu gibi bu yıl da en iyi mikroskobik videolarını belirledi. Seçilen videolar gözle göremediğimiz bu küçük dünyada yaşanan ilgi çekici olayları gösteriyor.

Harvard Üniversitesi bilim ve sanat fakültesinden Doktor Tim Mitchison, ulusal biyomedikal görüntüleme ve biyo mühendislik enstitüsünden Doktor Hari Shroff ve son olarak Discover dergisinden Ernie Mastroianni’nin yüzlerce video arasından seçtiği 3 videoya aşağıdan ulaşabilirsiniz. İlk 3’e girme şansı bulamayan ancak izlenmeyi hak eden diğer videoların tamamına ise buradan göz atabilirsiniz.

3- Larva yuvasını terk ediyor

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Auckland Üniversitesi’nden Gonzalo Avila’nın kaydettiği bu görüntüde Cotesia urabae adı verilen larvanın yeterli erginliğe ulaşmasıyla birlikte Uraba lugens adlı kabuğunu yırtarak dışarı çıktığı görülüyor.

2- Beyaz karıncanın içi nasıl görünüyor?

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Wonder Science TV’den Danielle Parsons tarafından çekilen video beyaz karıncanın bağırsağının içini gösteriyor. Karıncanın bağırsağında Trichonympha olarak adlandırılan yüzlerce tek hücreli mikroorganizmanın hareketleri gözlemlenebiliyor.

1-Bir diğer tek hücreliye yem olan protozome

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Micropolitan müzesinden Wim van Egmond’un birinci seçilen videosunda tek hücreli bir canlının bir diğerini yemesi görülüyor. Görüntünün 250 kat yakınlaştırma yapılarak kaydedildiği ifade ediliyor.

Şempanzeler doğru olduklarını biliyor ve kanıtlıyor

Şempanzeler üstbiliş yeteneğine ve başka bir bireyin ne düşündüğünü düşünme yetisine sahiptir. Dahası kendi davranışlarını bu düşüncelere göre düzenleyebiliyor ve belirleyebiliyorlar. Georgia State University, Agnes Scott College, Wofford College ve University at Buffalo, The State University of New York’tan araştırmacıların birlikte yürüttüğü araştırma bunu gösteriyor.

6 Haziran’da Cognition dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, şempanzeler insanlarla ‘üstbiliş monitörleme’ yeteneğini paylaşıyorlar. Bu yetenek, türler arasında akıllı ve zekaya bağlı karar verme işleminin altında yatanbilişsel kontrol mekanizmasını ifade ediyor.

Üstbiliş, bir soruya cevap verileceği zaman düşük veya yüksek güvenle cevap vermeyi sağlayacak bilinen ve bilinmeyenleri gözden geçirme ve gerekli bilgiyi arama işlemidir. Bu noktada güven ölçümü bir insanın kendi bilgi birikimini gözden geçirmesindeki netlik olarak tanımlanır.  İnsanlar bunun göstergesi olarak güven durumlarını sözlü ifade edebilir ya da bir skala içinde numaralandırabilir. Bu ifadelere omuz silkme, cevap vermekte gecikme veya ani gülümseme gibi davranışları eklemek mümkündür.

Araştırma ekibi başka hayvanların da benzer güven ve belirsizlik göstergesi olan davranışlar gösterip göstermediğini merak edip kolları sıvadı. Sonuçlar şempanzelerin de benzer davranışlar geliştirdiğini ortaya koyuyor. Araştırmada 3 şempanzeye bilgisayar üzerinden hafıza testi uygulandı. Hatırlamaları gereken şeyler değiştikçe ve hatırlamaları için gereken zaman değiştikçe testi tamamlama başarılarına göre hafızalarının ne kadar güçlü veya zayıf olduğunu belirlendi. Her hafıza testinden sonra cevapların doğruluğu incelendi.

Birkaç saniye sonra eğer cevap doğruysa, bir yiyecek ödülü verildi. Araştırmanın en önemli noktası ise, yiyecek ödüllerinin test alanından başka bir yerde verilmesiydi. Eğer ödülün verileceği noktaya gitmezlerse, ödül geri çekiliyor  ve verilmiyordu. Bu da hafıza testini cevapladıktan sonra şempanzelerin karşısında iki seçenek bırakıyordu. Ya cevabın doğru olup olmadığını öğrenene kadar bekleyeceklerdi ve daha sonra ödülü almak için hızla yetişmeye çalışacaklardı. Ya da hiç bir sonuç beklemeden direk ödül alanına gideceklerdi.

Ödül alanına cevap vermeden gitmenin, şempanzelerin verdiği cevaba duydukları güvenin bir göstergesi olduğu düşünülüyor. Bu davranışın doğada da bilgilerini de gözden geçirerek güvenle davranıp, davranışlarında hayati bir soruna yol açmayacak şekilde gecikmeden hareket etmelerini sağladığı ayrıca teorinin büyük bir parçasını oluşturuyor.

Örneğin,  bir daldan diğerine atlarken aradaki mesafeyi ve dalın güvenilirliliğini kestirdiklerini ve gecikmeden hareket ettiklerini biliyoruz. Bu bir bilgiye güvenme, ve yüksek güven duyarak davranış geliştirme hali olarak tanımlanıyor. Bilgisayar üzerinden yapılan hafıza testi ise bir anlamda bu davranışların simülasyonu niteliğindeydi.

Bir seri deneyden sonra şempanzelerin tutarlı bir şekilde hafızalarına güvendiği ve ona göre davrandığı tespit edildi. Çoğunlukla doğru cevap verdikleri zaman ödül alanına erkenden varmaya çalıştılar ve üstelik bunu cevabın doğru olup olmadığını görmeden yaptılar.

Araştırmacılara göre bunu yapmak zorunda değillerdi. Zaten bilgisayar her seferinde doğru ya da yanlış olduğu bilgisini verecek ve sonra sadece biraz daha hızlı şekilde ödül alanına varmaları gerekecekti. Doğru yaptıklarınagüvendiklerinde çok daha hızlı karar vererek ödül alanına ulaşmayı seçmeleri, güvenin net bir göstergesi.

 


Referans :

  1. Bilimfili
  2. Michael J. Beran, Bonnie M. Perdue, Sara E. Futch, J. David Smith, Theodore A. Evans, Audrey E. Parrish. Go when you know: Chimpanzees’ confidence movements reflect their responses in a computerized memory task. Cognition, 2015; 142: 236 DOI:10.1016/j.cognition.2015.05.023

Fobilerimiz Yaşamımızı Nasıl Değiştiriyor?

Yılan görünce taş kesilenlerden misiniz? Karanlık ürkütür mü sizi? Ya da gök gürültüsü titretir mi? Kan görünce dayanamaz mısınız? Yoksa yüksekten bakamayanlardan mısınız?

Fobileri oluşturan aşırı ve rasyonel olmayan korkular küçük hayvanlardan tutun da doğanın kendi gücünden kaynaklanan korkulara kadar birçok formda olabilir. Fobilerin çoğu birçok insanın temkinli yaklaştığı tecrübelere dayanır. Bir şeyin fobi olarak tanımlanabilmesi için, korkunun; yaklaşık altı aydır ya da daha fazla bir süredir devam ediyor olması gerekir.

Yaklaşık olarak her 10 insandan birisi, yaşamının yetişkinlik, ergen dönemi ya da çocukluk dönemlerinin herhangi bir bölümünde fobilerinin baskısını hissediyor. Bazı spesifik fobiler ve doğayla alakalı fobik korkular yaşam boyunca değişiklik gösterir. Örneğin, okul öncesi çağı çocukları: karanlıkta kalmış kurgusal şeylerden, örneğin; hayaletler, canavarlar ve “karadedeler” gibi kültürel ve/veya dini kurgulardan korkma eğilimindedirler. Fakat daha sonralarda bu kurgu korkuların yerini daha gerçekçi korkular, örneğin; korkutucu hayvanlar alır. İşte fobilerin yaşa bağlı bir dökümü:

fobilerimiz-yasamimizi-nasil-degistiriyor-infografik-bilimfilicom

Umarız, yukarıdaki korkulardan herhangi birisi sizde bir uyarım oluşturmamıştır. Fakat eğer bir fobiden kaynaklı acı çekiyorsanız, iyi haber şu ki; bunların tedavileri mevcut. Kötü haber ise; tedavi bitmeden önce bu fobilerinizle hiç olmadığı kadar çok karşılaşacaksınız. Bazı spesifik fobilerin; farklı sebepleri olabilir ve bu fobiler beyinde çeşitli etkilere sahip olabilir. Bu tip fobiler; kişinin gerçek hayatta korktuğu şey her ne ise ona dair hassasiyetini yavaş yavaş azaltmaya zorlayan maruz bırakma terapisi (en. exposure therapy) ile ya da korku duyulan duruma dair kişinin düşünüş biçimini değiştirmeyi amaçlayan bilişsel davranışçı terapi (en. cognitive behavioral therapy) ile tedavi edilir. Her ne kadar bazı fobiler için; boğulma ya da otomobil kazası gibi korkutucu deneyimlerin sahteleri oluşturulabilsede, diğerlerini açıklamak biraz daha zordur.

İnsanlar, ebeveynleriyle benzer fobilere sahip olabilir. Bu da; genetiğin söz konusu durum için bir etkisinin olabileceğini ya da bu insanların bakıcılarından korkuları öğrenebildiklerine işaret edebilir. Fobileri olan insanların çoğu aynı zamanda da anksiyete bozukluğuna sahiptirler.

Psikiyatrik tanı kitabı (DSM-5) fobileri; çocukların en çok korktuğu durumlarla çok benzer olan 5 tipe ayırıyor. Her tip, insanları insanları farklı şekilde etkiliyor.

Hayvan fobileri insanları kaçmaya ve panik olmaya teşvik eder. Kan, iğne ve diğer medikal temelli fobiler; insanların kalp atış hızının ve kan basıncının artmasına ve birden düşmesine sebep olur ve bayılmalarına yol açar.Uçuş ya da boşlukla çevrelenmiş bir yerde sıkışıp kalma gibi durumlarla ilgili korkular ise; insanların kaçmak istemelerine, kontrol kaybı yaşamalarına ve aşırı heyecanlı olmalarına sebeiyet veren boğucu bir hisse kapılmalarına sebep olur. Yükseklik ya da aydınlatma gibi belirli çevresel durumlardan kaynaklanan fobiler insanların başını döndürür ya da korkunun beraberinde ne gibi tehlikeler getireceğiyle tamamen meşgul bir hale sokar.

Beynin loblar boyunca birçok değişik bölgesi fobilerle bağlantılıdır. Burada korku merkezimiz olan amigdala ve fobinin duygusal önemini toplayan lateral amigdala özellikle önemlidir. Amigdaladaki bir başka bölge olanmerkezi çekirdek, fobinin gelişinin ne kadar yakın olduğuna bağlı olarak donmadan bir ara vermeye kadar değişiklik gösteren savunma aksiyonları için hazırlıkları sıraya koyar.

Birkaç araştırma fobilerin anormal beyin aktivitelerinin farklı işaretlerine sebep olabileceğini araştırdı.Çalışmalardan birisi; diş ya da yılan fobisi olan insanları inceledi ve fMRI taramalarında korkuların beyinde nispeten farklı bölgeleri aktive ettiğini gördü. Yılan fobisi; öncelikle temel duyguları kontrol eden ve düzenleyen limbik sistemdeki yapılar tarafından yönetiliyordu. Fakat diş fobisi olan insanlar kendi korkularını değerlendirdiklerinde ise, frontal lobdaki yapılar aktif hale geçti.


Kaynak:

  1. Bilimfili
  2. Kate Baggaley, “How Phobias Change Throughout Our Lives”, https://www.braindecoder.com/phobia-1429041159.html
  3. Lueken, U. et al. How specific is specific phobia? Different neural response patterns in two subtypes of specific phobia. NeuroImage 363–372 (2011).