Kenevir Nöral Gürültüyü Artırıyor

Kanabisin (kenevir) birincil aktif bileşeni yani etken maddesi delta-9-tetrahidrokanabinol (∆9-THC),sağlıklı insanlarda da şizofreni vakalarında çokça görülen geçici psikoz-benzeri etkiler yaratıyor. Bu etkilerin oluşmasının altında yatan moleküler mekanizmalar ve sebepler ise henüz netleşmiş değil.

Biological Psychiatry‘de yayımlanan yeni bir çalışmada, ∆9-THC’nin sağlıklı insanların beyninde nöronların rastgele aktive olmasına (nöral gürültü olarak bilinen süreç) sebep olduğu tespit edildi. Nöral gürültünün artması ise kenevirin psikoz benzeri etkilerinin olduğuna işaret ediyor.

Yale Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri post doktora araştırmacısı Dr. Jose Cortes-Briones’e göre kenevirin psikoz benzeri etkilerinin temelinde ‘nöral gürültünün beynin normal bilgi işleme sistemine zarar veriyor olması’ yatıyor olabilir.

Araştırmacılar, ∆9-THC’nin beynin 24 saatlik elektriksel aktivitesi üzerindeki etkisini üç gün sürecek bu araştırmaya katılan insanlar üzerinde incelediler. Bu üç gün süresince katılımcılara damardan günlük ikişer doz ∆9-THC yada plasebo verildi. Bu enjeksiyonlar da katılımcılar arasında değişken dört biçimde gerçekleştirildi : iki dozu da plasebo olanlar, rastgele verilenler, çaprazlamalı ve iki miktarı denkleştirilmiş olanlar.

Eğer yapılacak devam deneyleri ile kesinleştirilirse nöral gürültü ile psikoz arasındaki bu bağ, şizofreni ile ilişkili semptomların biyolojisinin anlaşılmasına ışık tutacaktır.

Bu ilginç çalışma kenevirin temel etken maddesinin beyin üzerindeki etkileri ile şizofreninin ortaklıklarını gün yüzüne çıkartıyor. Kortikal (beyin kabuğu) aktivitedeki veya fonksiyonlardaki bozulmalara yol açan ∆9-THC maddesi bize kenevirin bilişsel zararlarını ve etkilerini de gösterebilir.

Çalışma yalnızca psikozun altında yatan sebepleri anlamamıza olanak sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda geçtiğimiz birkaç yılda Dünya genelinde yayılan biçimde medikal ve yasal kullanımı onaylanmakta olan bu uyuşturucu üzerindeki tartışmalara da yeni bir argüman öne sürüyor.

 


Kaynak :  Bilimfili, Jose A. Cortes-Briones, John D. Cahill, Patrick D. Skosnik, Daniel H. Mathalon, Ashley Williams, R. Andrew Sewell, Brian J. Roach, Judith M. Ford, Mohini Ranganathan, Deepak Cyril D’Souza. The Psychosis-like Effects of Δ9-Tetrahydrocannabinol Are Associated With Increased Cortical Noise in Healthy Humans. Biological Psychiatry, 2015; 78 (11): 805 DOI: 10.1016/j.biopsych.2015.03.023

Kedinizden Bulaşması Muhtemel Ölümcül Parazit

Hep sevimliliklerinden bahsedilen, videolarıyla motive olunan kedilerin oldukça tehlikeli ve özellikle de hamile kadınlarda fetusun ölümüne sebebiyet verebilen bir paraziti size bulaştırmasının muhtemel olduğunu bilmenizde de fayda var. Söz konusu parazit beyni etkileyen yapısıyla çok tehlikeli hasarlara yol açabiliyor.

Toxoplasma gondii –kısaca tokso– oldukça küçük, garip bir yaşam döngüsü olan ve konak canlıda tehlikeli sonuçlara sebebiyet verebilen tek hücreli bir parazittir. Beyine ulaşabilen bu parazite kedi kumunu temizleme esnasında bulaş olmanız kuvvetle muhtemel. Kediler bu paraziti beslendikleri kemirgenlerden alırlar. Yutulmasının ardından, parazitler kedinin bağırsak duvarlarına tutunur ve burada –seksüel– üremek için kendi eşini bekler. Çiftleşmenin ardından milyonlarca minik kist Tokso zigotları –oosit– meydana gelir. İlginç bir şekilde, kediler (sadece evkedileri değil bütün kedigiller) Toksoların üreyebildiği tek hayvandır.

Centers for Disease Control and Prevention – CDC
Centers for Disease Control and Prevention – CDC

Daha sonrasında, bulaş olan kedi bu oositleri dışkısıyla dışarı atar. Kedi kumuna atılan dışkı, temizlenmesi sürecinde insanlara bulaşır. Tokso’nun bulaşması Toksoplazmoz olarak adlandırılır ve vücuda bir kez girdiğinde burada kalır. Bir oositin kedi olmayan bir vücuda girmesinin ardından, oositler açılır ve Tokso zigotları hızlı bir şekilde bölünmeye başlar. Kan yoluna geçmesiyle birlikte de beyin dahil olmak üzere vücuttaki bütün organlara taşınır.

İyi haber ise; insan bağışıklık sistemi –genellikle– parazitlerin çığırından çıkmasına engel olur. Bağışıklık sistemi, parazitleri beyin ve kaslarda küçük kistler halinde kümelenmeye zorlar. Kistler -genellikle– bağışıklık sistemi tarafından hareketsiz kalmaları için baskılanır. Ancak bağışıklık sisteminin zayıf düştüğü hastalık durumlarında ve yaşlılıkta, parazit serbest kalabilir ve özellikle gözler ve beyin olmak üzere organları hedef alan ciddi hastalıklara sebep olur. Ve bu hiç de nadir görülen bir durum değildir. CDC verilerine göre; Amerika toplumunun 12 yaşından büyük bireylerinin %22.5 ‘i Tokso parazitine sahip. Dünyanın diğer bölgelerinde ise; bulaş vakasının %95 gibi büyük bir değerde olabileceği düşünülüyor.

Toksoların bölünmesi
Toksonun bölünmesi

Belirtiler

Tokso hakkındaki en ilginç şey; bulaştığı hayvanın beyinlerinde meydana getirdiği garip hasardır. Bulaş olan fareler daha gözüpek hale geliyorlar ve kedilerden daha az korkuyorlar. Bu bozuk etki; kemirgenin bir kedi tarafından avlanması ihtimalini arttırıyor ve Tokso’nun kediye bulaşması ve üremesi şansını güçlendiriyor.

Bulaş olan insanlarda da garip semptomlar görünebilir. Araştırmalar bulaş olan erkek bireylerin daha şüpheci olmaya, çekingen olmaya ve kuralları ezmeye daha yatkın hale gelmeye başlayabildiklerini, kadınların ise kendine daha özgüvenli, dışa dönük ve yasalara uyan bireyler haline gelebildiğini gösteriyor. Aman ne güzel dediğinizi duyar gibiyiz, ancak acele etmeyin.

fare-beynindeki-tokso-kist-bilimfilicom
Fare beynindeki bir Tokso kist

Kötü Haber

Bulaş olan erkek ve kadın bireyler trafik kazalarına maruz kalmaya, kendine zarar vermeye ve ciddi bir biçimdeşizofreni geliştirmeye daha yatkın hale geliyorlar.

Ve dahası, zayıf bağışıklık sistemine sahip insanlarda, Toksoplazmoz; gözlere, beyine ve diğer organlara hasar ve aşırı durumlarda da ölüme sebebiyet verebilir.

Hamile kadınlar ve bağışıklık yetersizliği olanlar büyük oranda risk altındadırlar. Yeni bulaş olan kadınlar -özellikle de hamilelik dönemindeki– bulaşı kolaylıkla fetusa geçirebilir. Bu durum bebekler için ölümcül sonuçlara yol açar ve göz ve sinir sisteminde büyük hasarlara sebep olur. Doktorların hamile kadınlara eğer evde bir kedi varsa kumundan uzak durmaları tavsiyesinde bulunmalarının sebebi bundandır.

İyi Haber

Fakat yazımızın tamamı kötü senaryolardan oluşmuyor tabii ki. Özellikle de kedi severleri rahatlatacak bazı noktaları da paylaşmamızda fayda var.

Öncelikle, parazitin kedi tarafından tüketilmesinin ardından yalnızca 3 hafta boyunca Tokso oosit atılımı gerçekleşir. Bu da şu anlama geliyor; eğer evcil kedinizi dışarıya bırakmıyor ve bir fare avlamasına engel oluyorsanız temelde güvendesiniz demektir. Ancak dışarıya çıkan ya da sokaktan sahiplendiğiniz bir kediniz varsa, onu belli bir süre boyunca mutfak tezgahlarınızdan uzak tutmanızı ve mutfak eşyalarınızı sıklıkla yıkamanızı öneriyoruz.

Bir başka önemli kısım ise; yiyecekleriniz. Her ne kadar kediniz güvende olsa da, sokaktaki bazı kediler paraziti yiyecekleriniz aracılığıyla size bulaştırma potansiyeline sahiptir. Ve Tokso bulaşı; enfekte kediden çok, tüketilen gıdalardan olmaktadır.

Enfekte kediler dışkıları ile toprağı kirletebilirler. Parazit, doğada 1,5 yıla kadar bulaş olabilecek durumda kalabilir. Yani otçul bir hayvan tarafından –örneğin; inekler, koyunlar– parazit alınabilir ya da tükettiğiniz meyve ve sebzelere de sıçramış olabilir.

Bu da şu anlama geliyor; insanlar paraziti yalnızca enfekte kedilerden değil aynı zamanda çiğ et ya da iyi yıkanmamış meyve sebzeleri tüketerek de alabilir. CDC;  ABD’de Toksoplazmoz’u beslenmeden kaynaklı olarak ölüme sebebiyet verebilen hastalıklar listesine almıştır.

Hem vahşi kediler hem de evcilleştirilmiş kediler soruna sebep olabilirken, 2013 yılında yapılan bir çalışma,evcilleşmiş kedilerin çok daha büyük bir etkiye sahip olduklarını ortaya koydu, çünkü evcilleşmiş kedilerin populasyonu vahşi kedilere kıyasla daha fazladır.

Parazite karşı önlem almanın bazı yolları ise şu şekilde; etleri iyice pişirerek, sebze ve meyveleri iyice yıkayarak tüketmek ve evdeki yüzeyleri temiz tutmak. Öte yandan hamilelik süreci yaşayan kadınların, her ihtimale karşı kedi dışkısından uzak durmaları parazite karşı korunmanın yollarından bir diğeri. Parazite karşı azami korunma yöntemleri ise:

  •  Çiğ ve/veya az pişmiş et tüketmeyin. Etlerin en az 70-75 santigrat derecede 15-20 dakika boyunca pişirilmesi gerekir.
  • Pastörize edilmemiş süt tüketiminden uzak durun.
  • Sebze ve meyveleri iyice yıkayarak tüketin.
  • Çiğ etlere, yıkanmamış sebze ve meyvelere dokunduktan sonra ellerinizi ve mutfak tezgahınızı sabunlu su ile yıkayın.
  • Yemekten önce ellerinizi mutlak suretle yıkayın.
  • Kedinizin bahçede, çocuk parklarında dışkılamasına izin vermeyin.
  • Tuvalet kabından dışkıyı her gün düzenli olarak elinize eldiven, yüzünüze maske takarak temizleyin ve tuvalet kabını sıcak su ve detarjan ile yıkayın.

Bu önemleri almış olmanız; parazitten yüzde yüz korunacağınız anlamına gelmez. Nihayetinde, mikroskobik düzeydeki bir parazitten söz ediyoruz, dolayısıyla yüzde yüz bir korunmanın mümkün olmadığını da söyleyelim.


Kaynakça: Bilimfili

1- Webster, Joanne P., Maya Kaushik, Greg C. Bristow, and Glenn A. McConkey. “Toxoplasma gondii infection, from predation to schizophrenia: can animal behaviour help us understand human behaviour?.” The Journal of experimental biology 216, no. 1 (2013): 99-112.
2- The Atlantic, “How Your Cat Is Making You Crazy,” http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2012/03/how-your-cat-is-making-you-crazy/308873/?single_page=true
3- Toxoplasma gondii, https://en.wikipedia.org/wiki/Toxoplasma_gondii
4- CDC, “Parasites – Toxoplasmosis (Toxoplasma infection),” http://www.cdc.gov/parasites/toxoplasmosis/gen_info/faqs.html
5- VanWormer, Elizabeth, Patricia A. Conrad, Melissa A. Miller, Ann C. Melli, Tim E. Carpenter, and Jonna AK Mazet. “Toxoplasma gondii, source to sea: Higher contribution of domestic felids to terrestrial parasite loading despite lower infection prevalence.” EcoHealth 10, no. 3 (2013): 277-289.

Kimyasal Reaksiyonun Gerçekleşme Anını Gözlemlemeyi Başardılar

Kimyanın, genellikle içerisinde bilinmezlikleri en çok barındıran bilimlerden biri olduğu düşünülür. Birkaç kimyasalı birbiriyle karıştırırsınız ve bir anda tamamen farklı bir madde elde edersiniz. Bu gizemli havadan olacak ki, reaksiyona giren maddelerin tam olarak hangi anda ürünlere dönüştüğünün gözlemlenmesinin imkansız olduğu görüşü de oldukça yaygındır.

TransitionstateFakat, bilim insanları, reaksiyon gerçekleşirken ilk defa bu anlık formları, yani reaksiyona giren maddelerin tam olarak ürünlere dönüştüğü anı gözlemlemeyi başardılar. Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) bilim insanları, kimyasal reaksiyonların karmaşıklığından dolayı daha önceleri reaksiyon sırasında ölçülmesinin imkansız olduğu düşünülen geçiş evresinin (transition state) enerjisini ölçtüler.

Geçiş evresi, tepkiyenler ve ürünlerin arasındaki kimyasal reaksiyonun ilk evresidir. Josh Baraban’ın belirttiğine göre; tepkiyenler ve ürünler bir dağın iki tarafındaki ovalarda bulunurlar. Reaksiyonu gerçekleştirmek için bu aradaki dağı aşmaları gerekir. Reaksiyonlar üzerine yapılan hesaplarda, genellikle bir dağ olarak tanımladığımız geçiş evresi doğrudan çalışabilecek bir şey olarak görülmez.

Araştırma takımı yaptıkları çalışmada, izomerizasyon olarak adlandırılan kimyasal süreci çalıştılar. Bu süreçte bir molekül, aynı atomlara sahip fakat farklı dizilişteki başka bir moleküle dönüşür. Araştırmacıların spesifik olarak üzerinde çalıştıkları molekül de, birbirine 3’lü bağ ile bağlanmış 2 karbon atomu ve bu karbon atomlarına da bağlı birer hidrojeni olan, asetilen.

Bulguları Science dergisinde yayımlanan çalışmada araştırmacılar, asetilenin U şeklindeki molekül düzeninden ( hidrojenler karbon atomlarının üst kısmında bulunuyor) zigzag molekül şekline (hidrojenlerden birisi yukarı diğeri aşağıya bakacak şekilde karbon atomlarına bağlılar) dönüşme reaksiyonunu gözlemlediler. Moleküllerin içerisindeki atomlar titreşim halinde olduklarından dolayı eğer moleküle daha fazla enerji verilirse, titreşimlerin hızı artıyor. Araştırmacılar, asetilen molekülünün titreşim durumunu ölçtüler ve daha yüksek enerji sağladıklarında düzenli bir görüntü olduğunu farkettiler. Tahmin edilen bu düzen, daha sonra molekül belirli bir enerji seviyesine geldiğinde aniden bozuldu. Bu enerji seviyesi aşıldıktan sonra da, molekülde oldukça düşük frekanslarda titreşimsel enerji gözlemlendi. İzomerleşme meydana gelmişti.

Baraban’ın belirttiğine göre, araştırmacılar, bozulan düzenin spesifik olarak iki biçim arasındaki geçiş evresinde meydana gelmiş olması gereken belirli yapısal değişikliklerle ilişkili titreşimleri içerdiğini gördüler.

Araştırmacılar basit bir şekilde bu durumu yalnızca gözlemlemekle de yetinmediler. Ayrıca, geçiş evresinin enerjisinin hesaplanabilmesini sağlayan ve kimyacıların reaksiyon hızını çalışmasına yardımcı olacak bir de formül geliştirdiler. Fakat, bu formül şu anda yalnızca izomerleşme üzerinde denenmiş durumda olmasına rağmen, araştırmacılar diğer kimyasal reaksiyonlara da uygulanabilir olduğunu düşünüyorlar.


Kaynak: Bilimfili, ”Spectroscopic characterization of isomerization transition states Science 11 December 2015: Vol. 350 no. 6266 pp. 1338-1342  DOI: 10.1126/science.aac9668

Ağlarken Neden Burnumuz Akar?

Bir insan her dakika birkaç mikro litre göz yaşı üretir. Bu yaşlar su, yağ ve mukusun karışımıdır ve gözlere yakın yerlerdeki salgı hücrelerinden salgılanırlar. Göz yaşının asıl amacı göz yuvarlağını nemli tutmaktır.

Her göz kırpışınızda yaşlar bir kesede toplanır ve gün içerisinde buruna ve boğaza akabiliyor ancak biz bunu fark etmiyoruz. Ağladığımız sırada ise göz yaşı üretimi çok yükseliyor ve fazla yaşlar gözlerimizden akmaya başlıyor.

Aynı zamanda boğazımıza ve burnumuza da akışlar artıyor. Bu yüzden ağlarken burnumuz akıyor.

Kaynak: PST

Bilimin Çözülememiş 10 Gizemi

Bilimin her şeye bir açıklama getirmesi gerektiği, hali hazırda tüm sorulara cevap verebiliyor olması gerektiği çoğu insan için bir önyargı ve karşılanmayacak bir beklentidir. Temelde zamansal bir sorun olan bu eksiklik bilimin doğası gereği bulunmaktadır. Bu sorular cevaplandıkça, bilinmeyenler çözüldükçe gelişen teknoloji ve araştırma yöntemleri ile yeni bilinmeyenler cevaplanacak, bazen bu iki fenomen aynı anda gerçekleşecek ancak sorulacak sorular asla bitmeyecektir.

Bilimciler için de yüzlerce cevaplanmamış soru ve bilinmeyen arasından seçilmiş bu 10 temel bilinmeyene bir göz atalım:

1-Neden Madde miktarı Antimaddeden daha fazla?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-antimaddeBügünkü parçacık fiziği anlayışımıza göre, madde ve antimadde birbirine eşit ama zıt.. Bu bağlamda; karşılaştıklarında birbirlerini yok etmeleri ve geriye hiçbir şey bırakmamaları ve tüm bu yok etme olaylarının evrenin gençlik döneminde gerçekleşmiş olması beklenirdi. Gel gelelim; eğer bu karşılaşma gerçekleşmiş bile olsa, geriye milyarlarca galaksiyi , yıldızı, gezegeni ve geriye kalan herşeyi oluşturmaya yetecek kadar madde kalmış demektir. Bir çok açıklama, bir kuark ve antikuark‘ın birleşmesinden oluşan kısa-ömürlü mezon’ların etrafında dönüyor. B-mezonlar, anti-B-mezonlar’dan daha yavaş bozunur. Bu da geriye, evrendeki tüm maddeleri oluşturmaya yetecek kadar B-mezon kalmasını sağlıyor. Buna ek olarak B, D ve K-mezonlar antiparçacık haline geçip geri dönebilirler ancak araştırmaların gösterdiğine göre mezonlar daha çok normal fazda bulunma eğilimi gösterdiği için parçacık sayısı anti-parçacık sayısının çok üstünde olabilir.

2-Tüm Lityum Nerede?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-lityumEvrenin gençlik dönemlerinde sıcaklıklar aşırı yüksekken, hidrojen, helyum ve lityum izotopları bolluk içinde birbirlerine karışıyordu. Evrenin neredeyse tüm kütlesi de hala en yoğun halde bulunan hidrojen ve helyumdan oluşuyor. Ancak gözlemlememiz gereken lityum’un üçte birini gözlemleyebiliyoruz. Peki nerede bu lityum? Mevcut durumda sayısız açıklama mevcut ki bazıları hipotetik atom altı parçacıklardan olan axion’ları kullanırken bazı açıklamalar da büyük yıldızların çekirdeklerinde hapis olduklarını söylüyor. Henüz bunu tespit edebilecek kadar gelişmiş alet , edevat veya teleskopumuz yok. Ancak ne var ki, evrendeki kayıp lityum ile ilgili tüm soruları karşılayabilecek , bütünsel bir teoride mevcut değil.

3-Neden Uyuruz?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-neden-uyuruzİnsanı normalde 24 saatlik bir uyku/uyanıklık halinde tutan bir biyolojik (sirkadiyen) ritim ile düzenlenen insan vücudu, neden bu uyku haline girmektedir? Yaşamımızın üçte birini harcadığımız uyku sırasında vücudumuzda doku yenilenmesi, artan bir kırmızı kan hücresi üretimi gibi bir çok vücut sistemlerini koruyucu aktivite gerçekleşmektedir. Hiç uyku ihtiyacı olmayan canlılar olduğunu düşündüğümüzde ister istemez aklımıza şu soru geliyor? Neden bizim ihtiyacımız var? Bir kaç fikir olsa da konuya tam bir açıklama getirilemiyor. Evrimsel bir teoriye göre, avcılardan korunma yöntemleri geliştirmiş canlılarda bir vücut dinlendirme mekanizması iken, avcılardan saklanamayan ve daha ayık olması gereken canlılar farklı vücut dinlendirme mekanizmaları geliştirmiş olabilir. Bilimciler tam olarak sebebi bilmiyor olsa da, uykunun önemi üzerine çalışmaya başladılar.

Neden Uyuruz?

 

4-Yer çekimi nasıl çalışır?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-yer-cekimiHepimiz Ay’ın uyguladığı çekim ile oluşan gel-git’leri, Dünya’nın yer çekiminin bizi yüzeyde tuttuğunu ve Güneş’in çekiminin Dünya’mızı yörüngede tuttuğunu biliyoruz. Ama bu fenomeni ne kadar anlıyoruz. Bu büyük kuvvet maddenin kendisinden kaynaklanıyor bu sebeple daha çok madde içeren daha büyük kütleli objeler daha fazla çekim uygulamaktadır.

Bilimciler yerçekimi ile ilgili bir çok bilinmeyeni açıklığa kavuşturuyor olsa da, gerçekten var olup olmadığı konusunda ciddi şüpheleri var. Neden atomlar çoğunlukla boşluktur? Neden atomları bir arada tutan kuvvet yer çekiminden bu anlamda farklı çalışır? Yer çekimi aslında bir parçacık mı? İşte bu sorular şu anki fizik bilgimizle cevaplayabildiğimiz sorular değil.

5-Herkes nerede?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-herkes-neredeGözlemlenebilir evrenin çapı yaklaşık 92 milyar ışıkyılı uzunluğunda ve gezegen ile yıldızlarla dolu milyarlarca galaksiden oluşuyor. Buna rağmen bildiğimiz tek canlı hayatı kanıtı burada, Dünya’da bulunuyor. İstatistiki olarak bu genişlikte yalnız olmamız pek mümkün değil ama her nedense herhangi bir başka dünya ile iletişime geçebilmiş de değiliz. Bu fenomen Fermi paradoksu olarak bilinir ve nedeni ile ilgili de düzinelerce varsayım bulunmaktadır. Belki de bize ulaşmaya çalışanların gönderdikleri sinyalleri alamıyoruz, belki henüz öyle bir teknolojiye sahip değiliz, ya da bizimle iletişime geçmek istemiyor olabilirler. En düşük ihtimalle de, bizler bu evrendeki tek canlı yaşayan gezegende bulunuyoruz.

6-Kara madde neden yapılmıştır?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-karanlik-maddeEvrendeki tüm maddenin %80’i kara maddeden oluşmaktadır. Kara madde ise son derece kendi halinde (hiç ışık  yaymayan) varlığı yokluğu belli olmayan bir maddedir. İlk kez 60 yıl önce hakkında kesin bir kanıt olmadan bir teoride yerini aldı. Bir çok bilimci, kara maddenin olarak bilinen (WIMP’lerden) oluştuğunu düşünür, ki bu onu bir protondan 100 kat daha ağır bir madde yapar. Gel gelelim kara madde şu an için baryonik madde (kompozit bir atomaltı parçacık) ile etkileşime girmediği için tespit edilemiyor. Diğer fikirsel tasarılarda kara maddenin axion, nötralino ve fotinolardan oluştuğu varsayılmaktadır.

7-Yaşam Nasıl Başladı?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-hayat-nasil-basladiDünya’daki yaşam nereden geldi? Neyden kaynaklandı? Nasıl gerçekleşti? Bu başlangıcın, besin yönünden zengin  enç Dünya’da, gittikçe daha kompleks kimyasalların evrimleşmesine yol açacak bir ” ilksel veya ilkel çorba” ile olduğunu düşünenler, bu sürecin de okyanusların dibinde, buzulların altındaki killerde gerçekleşmiş olabileceğini savunuyor. Daha farklı modeller de, yaşamın patlamasını değişen oranlarda, Dünya’ya gelen ışığa, volkanik aktivitelere bağlıyorlar. Dünya’daki yaşamın baskın temeli olan DNA’ya nazaran ilk yaşam formlarında RNA’nın daha yaygın olduğu varsayımı da bulunuyor.

Bunlara ek olarak, bir grup bilimci ise DNA ve RNA‘dan farklı nükleik asit moleküllerinin bir süre yaşamı idare etmiş olabileceğini savunuyor veya en azından bu ihtimali de değerlendiriyor. Yaşam bir kere de mi başladı, yoksa arada tamamen yok olup tekrar mı başladı?

Bazıları, canlı hayatının gök taşları ve kuyruklu yıldızlar üzerinde mikrobiyal canlılarla Dünya’ya taşındığını düşünseler de, bu da Dünya’ya ulaşan bu yaşamın nasıl başladığını hala bir soru işareti olarak bırakıyor?

8-Plaka tektoniği (Kıta kayması veya hareketi) nasıl gerçekleşir?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-kita-kaymasiŞaşırtıcı gelebilir ama, kocaman kıtalar, kıta levhaları (plakaları) kayarak geziyor ve bu sırada depremlere sebep oluyor, dağları ve diğer yer şekillerini oluşturuyor, kıtaların organizasyonu sağlanıyor hatta volkanik patlamalara sebep oluyor. Kıtaların bir araya gelip tek bir parça oluşturabileceği fikri ilk kez 1500’lerde ortaya atılmıştı (elbette bugün haritaya bakan herkes bunu anlayabilir) ama yaklaşık 400-450 yıl pek ilgi çekmedi. Hoş kanıtlayacak pek bir şey de yoktu elde..

1960’lara gelindiğinde ise Deniz-yer ayrılması hipotezi ile manto tabakasına karışan denizin dibindeki kara parçalarının eriyik halde volkanik patlamalar sonucu magma olarak tekrar yüzeye çıkıyor ve bu şekilde bir devir-daim gerçekleşiyor olması ilk kez fiziksel bir kanıtla gün yüzüne çıkarıldı. Bu döngü bilinse de, bilim insanları bu hareketliliğin ve gezici kıtalar durumunu neyin kontrol ettiğini ve kıta şekillerini ortaya çıkaracak kopmaların temel sebebini kestiremiyor. Bir çok teorinin bulunduğu alanda, hiç bir teori tam olarak tatmin edici tam bir cevap içermiyor.

9-Hayvanlar nasıl göç eder?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-hayvanlar-nasil-goc-ederBir çok hayvan ve böcek türü mevsimsel sıcaklık değişimlerinden ve bu değişimlerin yaratacağı besin kaynağı ve eş bulma sıkıntılarından korunma amaçlı yıl içi göçler gerçekleştirmektedir. Bu göçler kimi zaman binlerce kilometre tek bir yöne doğru ilerlemeyi içermektedir. Bu durumda ise nasıl geri dönüp ilk yerlerine ulaştıkları bilinmemektedir. Farklı hayvanlar farklı yön tayin metotları kullanır. Öyle ki bazı hayvanlar Dünya’nın manyetik alan yönünü bir pusula gibi algılar ve yön tayini yaparlar. Yine de, bilim insanları bu davranış şeklinin ve evrimsel özelliğin nasıl ortaya çıktığını, işleyen mekanizmaları, hiç bir eğitim almamış hayvanların nasıl mevsimden mevsime gidecekleri yönü net olarak tayin ettiklerini anlayabilmiş değil.

10-Kara enerji nedir?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-karanlik-enerjiBilimin tüm gizemlerinin içinde, kara enerji en anlaşılmazlarından birisi sayılabilir. Kara madde toplam kütlenin %80’inini oluştururken, kara enerji‘ninde tüm enerji içeriğinin %70’ini oluşturduğu varsayılmaktadır. Evrenin genişlemesinin en temel sebebi ve itici kuvveti olarak bilinen kara enerji, sadece ona atfedilen bu yetenekten dolayı bile onlarca bilinmeyenin ortasında kalıyor. İlk ve en önemlisi tam olarak neyden yapıldığı bilinmiyor. Kara enerji sabit midir? Yoksa evren genişledikçe belli dalgalanmalar gösterir mi? Neden kara enerjinin yoğunluğu sıradan madde ile uyuşmaktadır? Kara enerji, Einstein’ın kütle çekim teorisi ile uyuşuyor mu, yoksa kara enerjinin varlığı teorinin yeniden gözden geçirilmesine mi sebep olacak?

 


Kaynak : Bilimfili, IFLS, Lisa Winter, Top 10 Unsolved Mysteries of Science, <www.iflscience.com/physics/top-10-unsolved-mysteries-science>, June 25, 2014

Gebeliğe bağlı şeker hastalığı otizme sebep oluyor

Fetüslerin anne karnında yüksek kan şekerine (hiperglisemi) maruz kalması, organ gelişimi ve fonksiyonlarında uzun vadede kalıcı sonuçlara yol açabiliyor. Daha önce hamilelik öncesi şeker hastalığı olan veya hamilelik sırasında hiperglisemi tespit edilen kadınların bebeklerinde  obezitenin ve buna bağlı metabolik rahatsızlıkların ortaya çıktığı defalarca gözlemlenmişti. ( gestational diabet mellitus [GDM] – gebeliğe bağlı şeker hastalığı- ) Yüksek şekere maruz kalmanın fetal beyin gelişimine zarar verip vermeyeceği veya nörodavranış gelişimi rahatsızlıklarına yakalanmaya sebep olup olmayacağı konusu çok net değildi.

Kaliforniya’lı araştırma ekibi tek bir sağlık sisteminden elde ettikleri data ile hamilelik öncesinde veya sırasında tespit edilen diyabet ile yavruda otizm spektrum bozukluğu (ASD – autism spectrum disorder) oluşma riskini bağdaştırmaya çalıştı. Kaiser Permanente Southern California (KPSC) hastanelerinde 1995-2009 yılları arasında doğmuş 322,323 çocuk bu şekilde araştırmaya dahil edilmiş oldu. Çocuklar doğumdan klinik olarak ASD ‘nin tespit edildiği ilk güne, KPSC hastanelerindeki üyeliklerinin son gününe veya herhangi bir sebepten ölüm günlerine kadar takip edildi. (Bu ihtimallerin hepsinin dışında çocukların takibi 31 Aralık 2012’de bırakıldı)

Çalışmaya dahil edilen çocukların 6,496’sı (%2.0) doğum öncesi tip 2 diyabete maruz kalmıştı, 25,035’i (%7.8) gebeliğe bağlı şeker hastalığına maruz kalmıştı ve 290,792’si (%90.2 ) herhangi bir rahatsızlığa maruz kalmamıştı. Doğum sonrasında (ortalama 5.5 yıl içinde) 3.388 çocuğa otizm spektrum bozukluğu teşhisi koyuldu. Bu çocuklardan 115’i tip 2 diyabete, 130’u gebeliğe bağlı şeker hastalığına 26 hafta veya daha az, 180’i GBŞH’ya 2 haftadan fazla maruz kalmışken 2,963’ü bu rahatsızlıklara maruz kalmamıştı. Anne yaşı, evin geliri, ırk-etnisite, bebeğin cinsiyeti gibi faktörler de hesaba katılarak yapılan analizler sonucunda 26 hafta gebeliğe bağlı şeker hastalığına maruz kalmanın ASD riski açısından önemli bir etkisi ortaya çıktı. Annede doğum öncesi  var olan ‘tip 2 diyabet’ için böyle bir etki tespit edilmedi.

Otizm spektrum bozukluğunun, annenin sigara içmesinden, gebelik öncesi vücut kütle endeksinden, gebelikte alınan kilolardan bağımsız olduğu da çıkan sonuçlar arasında yer aldı.  Antidiyabetik ilaç kullanımı veya tedavinin çocukta otizm spektrum bozukluğu ile bağımsız olmadan ilişkili olduğu kaydedildi.

Hiperglisemi ile ASD arasındaki bağ; hipoksiya (kanda normalden az oksijen bulunması), doku ve plasental dokuda oksijen yetmezliği, kronik ateşlenme ve epigenetik gibi bir çok biyolojik mekanizma ile ilişkilendirildi.

 


Referans : Bilimfili, Sciencedaily.com, Intrauterine exposure to maternal gestational diabetes linked with risk of autism
Anny H. Xiang, Xinhui Wang, Mayra P. Martinez, Johanna C. Walthall, Edward S. Curry, Kathleen Page, Thomas A. Buchanan, Karen J. Coleman, Darios Getahun. Association of Maternal Diabetes With Autism in Offspring. JAMA, 2015; 313 (14): 1425 DOI: 10.1001/jama.2015.2707

Amerika’da yeni bir biyonik göz nakli gerçekleştirildi

Sadece belirli kriterlere uyan görme engeli bulunan hastalara gerçekleştirilen biyonik göz nakli Amerika’nın batısında ikinci kez gerçekleştirildi. 15 yıldır kör olan Jamie Carley, başarılı bir ameliyatın ardından tekrar görmeye başladığında göz yaşlarını tutamadı.

2014 yılında benzer bir ameliyatı geçiren Roger Pontz gibi retinitis pigmentosa isimli göz hastalığı nedeniyle zaman içinde görme yetisinin büyük bir kısmını kaybeden Carley, Colorado’da bu ameliyatı geçiren ilk kişi. Gözlerinden birine bir mikroçip yerleştirilen Carley, üzerinde kamera bulunan bir gözlük kullanarak görsel bilgiyi beynine gönderebiliyor. Kamera kablosuz olarak videoyu mikroçipe gönderiyor ve optik siniri uyararak beyine görsel bilgi aktarımını tamamlıyor. Operasyonun oldukça nadir olması bir kenara aynı zamanda bir hayli de pahalı, zira cihaz tek başına 150 bin dolar değerinde. Tabii bu biyonik göz hastaların yüzde yüz görmesini sağlamıyor. Ancak hastalar objelerin şekillerini ayırt edebiliyor.

bio
Argus II Retinal Prosthesis System olarak bilinen biyonik gözün yaygın kullanımı için doktorlar oldukça heyecanlı. Biyonik gözün yeterince etkili olup olmadığı gelecekteki kullanımını da etkileyecek. Bu hafta uzun süreli bir rehabilitasyon programına başlayan Carley de bu testin bir parçası. Ameliyatı gerçekleştiren Colorado Üniversitesi, beynini kullanarak yeni optik sinyalleri geliştirmeyi öğrenecek olan Carley’i 5 yıl boyunca inceleyip, kaydettiği ilerlemeyi prosedürü onaylayan Gıda ve İlaç Dairesi’ne bildirecek.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak: Log

Beynimizin Aşağıdan Görünüşü

Bu, beynimizin alt taraftan (inferior) görünüşüdür. Dikkatli ve eğitimli bir göz, bu fotoğrafta sadece “vıcık vıcık bir organ” değil, beynimizin frontal lobunu, koku ampullerini, optik kiyazmayı, yanal lopları, beyin sapını, oksipital lobu, ponsu, medullayı, yanal (lateral) yarıkları, boylamasına (longitudinal) yarığı ve serebellumu görebilecektir.

Bunların nerede olduğunu ve neye benzediğini merak ediyorsanız, aşağıdaki görselleri inceleyebilirsiniz:
 

Ölümüne Çalışmak

Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa Birliği ülkelerinin sağlık alanında önemli kurumları tarafından finanse edilen, birçok ülkede iş sağlığı alanında yayınlanmış ileriye dönük çalışmaların ve Çalışan Nüfusta Bireysel Katılımlı Veri Meta Analizi (IPD-Work) Konsorsiyumu bilgilerinin değerlendirildiği ve Lancet dergisinde bugün yayınlananmeta analize göre “fazla çalışmak” kalp ve damar sağlığınıza hiç de iyi gelmiyor.

Geçmiş verilerin değerlendirildiği bu çalışmada, kalp damarı (koroner) hastalığı açısından, başlangıçta bir sorunu olmayan toplam 603.808 kişide, ortalama 8.5 yıllık takip süresi içinde 4768 olay (ölüme neden olmayan kalp krizi veya koroner nedenli ölüm) gerçekleştiği tespit edilmiş. İnme değerlendirmesi de, yine başlangıçta bir belirtisi olmayan 528.908 kişinin ortalama 7.2 yıllık takiplerinde ortaya çıkan 1722 inme veya inmeye bağlı ölüm vakası üzerinden yapılmış.

Yapılan analizlere göre inme riski, haftada 55 saatten fazla süreyle çalışanlarda, 35-40 saatlik standart süreli çalışanlara oranla %33 artmış olarak bulunmuştur. Aynı çalışma süreleri için, koroner kalp hastalığı riskinin çok çalışanlarda %13 daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Çalışma süresi-inme bağıntısı daha belirgin görünse de, çalışma sürelerine göre ortaya çıkma sıklığı her 2 hastalık için de istatistiksel olarak anlamlı bir farka işaret ediyor.

Bilimsel değeri yüksek ileriye dönük çalışmaların meta analiz şeklinde incelenmesiyle yüksek sayıda olgu üzerinde (5 milyon kişi yıllık toplam takip süresi) değerlendirme yapmak mümkün olmuş, böylece sonuçların güvenilirlik seviyesi daha da artmıştır. Ayrıca yaş, cinsiyet, sigara ve alkol kullanımı, vücut kitle indeksi gibi kalp ve damar hastalıklarının ortaya çıkmasında risk faktörü olduğu bilinen değişkenlerin sonuç üzerine olası etkileri de, yüksek denek sayısı sayesinde ortadan kaldırılabilmiştir.

Çalışma süresinin uzun olmasını olumsuz bir durum olmanın ötesinde, anılan hastalıklar için bir “risk faktörü”olarak kabul etmek için yeterli dayanağımız var gibi görünüyor. Fazla mesai yapması düşünülen çalışanların ön muayene ve periyodik muayenelerinde gösterilecek özeni arttırmaya yetecek kanıt değerine sahip bu çalışmanın, iş sağlığı düzenlemeleri açısından da büyük sonuçlar doğuracak olması kaçınılmazdır. Bu risk faktörünü merkeze alan ileriye dönük çalışmaların yapılmasıyla daha değerli bilgiler elde etmeyi umarken, “değiştirilebilir” oluşunun bir kez daha altını çizmemiz gerekir.

Sonuçların bireysel çıkarımını da şöyle özetleyebiliriz; Yaşamak için çalışıyorken, ölmek için çalışıyor olma sınırından uzak durun.


Kaynak: Bilimfili, thelancet.com “Long working hours and risk of coronary heart disease and stroke: a systematic review and meta-analysis of published and unpublished data for 603 838 individuals” <http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(15)60295-1/abstract>

Uykuda Ölüm: Karbonmonoksit Zehirlenmesi

anne-bebek

Kış aylarında en sık gördüğümüz haberlerin başında soba zehirlenmesine bağlı ölümler geliyor. Medyada soba zehirlenmesi olarak geçse de, bilimsel olarak bunlar CO (Karbonmonoksit) solunmasına bağlı ölümlerdir. Karbonmonoksit zehirlenmesi, Dünya’da ve ülkemizde en sık görülen kimyasal zehirlenmelerin başında gelir.

CO zehirlenmesi nedir ve CO soluduğumuz zaman vücudumuzda ne olur?

CO renksiz, kokusuz ve toksik özellik gösteren bir gazdır. Odun, kömür, gaz gibi yapısında karbon atomu taşıyan yakıtların ortamda bulunan yetersiz oksijen sebebiyle tam olarak yanmaması sonucu açığa çıkar. Bunun dışında otomobil, jeneratör vs gibi egsoz çıkışı olan cihazlar da önemli CO kaynaklarıdır.

Kanımızda O2 (Oksijen) taşımaktan sorumlu olan molekül bir proteindir. Normalde proteinlerdeki hiçbir amino asit zinciri oksijeni tersinir bağlayacak şekilde uygun değildir. Yani oksijeni hem tutup hem de dokulara bırakabilecek kapasitede olmadıkları için, bu özel transport proteinleri yapılarında demir bulunan, O2 bağlama yeteneğine sahip “hem grupları” taşırlar. Bu sebeple bu proteinler “hemoglobin” adını alırlar. Hemoglobinler, eritrosit dediğimiz; dokulara oksijen taşınmasında aracı olan kırmızı kan hücrelerinde (alyuvar) bulunurlar.

Uyku sırasında karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kalırsanız, %99.9 ihtimalle ölürsünüz. Medyada gördüğünüz "bütün aile soba zehirlenmesinden öldü" haberlerinin nedeni budur.

Uyku sırasında karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kalırsanız, %99.9 ihtimalle ölürsünüz. Medyada gördüğünüz “bütün aile soba zehirlenmesinden öldü” haberlerinin nedeni budur. O nedenle, eğer ısıtma sisteminiz (doğal gaz veya soba) evinizin içinde yer alıyorsa, bir karbonmonoksit alarm sistemi taktırmanız şarttır.

Şimdi gelelim CO’nun nasıl toksik etki gösterdiğine. Ne oluyor da bu molekül bizi öldürecek etkiler yaratabiliyor?

CO ve O2’nin bir arada bulunduğu ortamda ikisi de, hemoglobine bağlanmak için yarışırlar. CO, hemoglobin için O2’den 250-300 kat daha fazla ilgiye sahiptir, yani hemoglobine bağlanma isteği O2’den hayli fazladır. Bu sebeple hemoglobine sıkıca bağlanır ve bağlandığında da kolay ayrılmaz. Bağlanma sonucu oluşan bu molekül “karboksihemoglobin“dir ve COHb olarak gösterilir. Sağlıklı bir bireyde, toplam hemoglobinin %1 yada daha azı bir oranda COHb olarak bulunur. Bunun dışında bu kompleks, sigara içenlerde %3-8 oranında bulunur . Bu miktardayken bile vücudu olumsuz etkiler. O2 yerine CO bağlandığı için dokulara giden O2 miktarında azalma görülmesi en önemli problemlerden biridir. Seviye arttıkça daha da ciddi sorunlar ortaya çıkar. Ölümler genelde COHb seviyesinin %60’ı geçtiği durumlarda gerçekleşir.

CO bağlanması aynı zamanda hemoglobinin yapısını oluşturan hemoglobin alt birimlerini de etkiler. Hemoglobinin bir kısmına bağlanan CO, diğer kısımlarında O2’ye olan ilginin artmasına sebep olur. Hemoglobinin bu O2’ye istekli olan kısmı akciğerlerdeki O2’yi tutsa dahi, dokulara bunun çok az bir kısmını bırakabilir. Bu da dokuda oksijen kaybına sebep olur.

Bu gibi durumlarda kişiye 3 atmosferlik basınçta %100 oksijen verilerek CO’nun hemoglobinden uzaklaştırılması sağlanır. Böylelikle CO zehirlenmesi tedavi edilebilir.

Karbonmonoksitten zehirlendiğiniz nasıl anlarsınız?

Karbonmonoksit zehirlenmesini anlamak güçtür. Eğer uyuduğunuz sırada bu gaza maruz kalırsanız, çok büyük bir ihtimalle hiçbir zaman uyanamadan hayatınızı kaybedersiniz. Çünkü karbonmonoksit kokusuzdur ve solunduğunda kişiyi rahatsız etmez.

co-zehirlenmesi

Ancak, eğer uyanıksanız, bazı belirtilerini görürsünüz. Örneğin, hafif bir baş ağrısı hissedersiniz. Bunun yanında yine hafif bir mide bulantısı ve halsizlik de eklenebilir. Yorgun olmamanıza rağmen kalbiniz çok hızlı atmaya başlar ve kusma isteğiniz gelebilir. Bu belirtilerden bazılarını yaşamaya başladıysanız, bulunduğunuz yerde yürümeye çalışın. Eğer dengenizi korumakta güçlük çektiğinizi, yürümekte zorlandığınızı farkederseniz, bilin ki karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kalıyorsunuz.

Bu safhadan sonra vaktinizin oldukça az olduğunu unutmayın. Bir yolunu bulup hemen bulunduğunuz ortamdan, açık havaya veya temiz bir ortama çıkmaya çalışın. Yapabilirseniz, çevrenizden yardım isteyin ve en kısa sürede hastaneye gidin.

Sakın unutmayın! Karbonmonoksit zehirlenmesine maruz kaldığınızda açık havaya çıkıp temiz hava solumaya başlamanız sizin hayatınızı kurtarmaz. Sadece kaçınılmaz sonu biraz ötelemeye yardımcı olur. Hayatta kalabilmenizin tek yolu, acilen hastaneye kaldırılıp tedavi edilmenizdir.

Acilen tedavi edilmezseniz ne olur? 

Halsizlik, mide bulantısı, baş dönmesi ve denge kaybının yanında zihin bulanıklığı yaşamaya başlarsınız. Kendinizi saçma sapan şeyler düşünüp, çevrenizden soyutlanmış biçimde bulursunuz ve uyku isteğiniz ağır basmaya başlar. Bilinciniz yerinde olmadığı için, yere uzanıp uyumaya çalışırsınız ve bir süre sonra bilinciniz kapanır. Bilinciniz kapalı halde bir süre daha hayatta kalırsınız ve bu süre içinde kurtarılmazsanız bir daha asla uyanamaz, ölürsünüz.

Ve tüm bunlar, yani zehirlenmenin başlaması ile bilincinizi yitirmeniz; 5-10 dk içinde olup biter… O yüzden çoğu insan banyoya girip şofbenden sızan karbonmonoksite maruz kaldığında, hepi topu 10 dk içinde hayatını kaybeder. Karbonmonoksit ile şaka olmaz, ciddiye alın.

Hazırlayan: Devrim Yağmur Durur(KozmikAnafor)
Geliştiren:
Zafer Emecan(KozmikAnafor)

Kaynaklar
David L. Nelson, Michael M. Cox, Lehninger Biyokimyanın İlkeleri, 5.Baskı