Bilim İnsanları Farelerde Bilinci Değiştirmeyi Başardılar

Stanford Üniversitesi’nden bilim insanları  nöron stimülasyonu ile beyin aktivitesini değiştirerek bilinç hallerinin manipule edilebileceğini gösterdi. Bilim insanları sıçanların merkezi talamustaki nöronların ateşleme hızlarını değiştirerek onları uyutmayı ya da uyandırmayı başardı. Yapılan bu araştırma sayesinde beyin yaralanmalarında ve diğer nörolojik bozukluklarda yeni ve etkili metotlar geliştirilebilir.

Beynin talamus kısmı kortekse gelen motor sinyalleri ve duyusal bilgileri işler ve aktarır. Ayrıca talamus uyku ve uyarılma hallerini düzenler. Önceki çalışmalar talamik nöronların stimülasyonu ile hastaların minimal bilinç seviyelerinden uyandırılabileceğini öngörmüştü.

Standford Üniversitesi Nöroloji,nöro cerrahi ve biyomühendislikten Yrd. Doç. Dr. Jin Hyung Lee liderliğinde bir ekibin kullandığı lazerler sayesinde, sıçanlarda ışığa duyarlı, talamik nöronların uyarılabildiği gösterildi. Araştırmacılar 40 ila 100 Hz şiddetindeki frekanslarda parlayan atımların sıçanları uyandırdığını, 10 Hz kadar düşük frekansların ise onları yoksunluk nöbetine sokarak, uyumadan önce onları ölü gibi boş bakışlara sürüklediğini gözlemledi.

Bilim insanları yüksek ve düşük frekans stimülasyonunu tümüyle farklı halleri tetiklediklerini gözlediler. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme kullanarak kortikal beyin bölgeleri tarandı. Bu bölgelerde yüksek frekans stimülasyonu esnasında aktivite artışı görülürken, düşük frekansta aktivite inhibisyonu görüldü.

Elektriksel kayıtlar gösterdi ki, düşük frekanslar aynı zamanda uyku halindeyken oluşan spesifik nöron şablonlarını ateşliyor. Bilim insanları bu ateşlenen düşük frekans nöronları bloke ettiğinde duyu korteksindeki ortalama aktivite de artıyor.

“Elde ettiğimiz veriler, merkezi talamusun aynı beynin aktivite ve uyarılma hallerini ayarlayan bir radyo frekans düğmesi gibi çalıştığını gösterdi. Beyindeki ağların nasıl canlandırma hallerini düzenleyebileceğini gösterdik. Bu bilgi sayesinde beyin yaralanmaları ve diğer nörolojik bozukluklar için daha iyi tedaviler geliştirebilmeyi umuyoruz”,diyor Dr. Lee.

Araştırma Referansı : GerçekBilim, Jia Liu, Hyun Joo Lee, Andrew J Weitz, Zhongnan Fang, Peter Lin, ManKin Choy, Robert Fisher, Vadim Pinskiy, Alexander Tolpygo, Partha Mitra, Nicholas Schiff, Jin Hyung Lee. Frequency-selective control of cortical and subcortical networks by central thalamus. eLife, 2015; 4 DOI: 10.7554/eLife.09215

Rahimdeki Bebeklerin Sigara Kullanan Annelerine Tepkileri

Mit 1: “Abartılacak bir şey yok ! Benim anne-babam da bana hamile iken sigara kullanıyormuş.”

Gerçek: Anne ve babanız aldığı riskin farkında değilmiş. Bebek ölümlerinin %40’nda (büyük bir oran, neredeyse yarı yarıya) hamilelik sırasında sigara kullanımının sebep olduğu düşünülüyor. Hamilelik sırasında sigara kullanımı düşük yapma ve premature doğum riskini artırıyor.

Mit 2: “Sigarayı bırakırsam daha stresli olurum, bu da bebeğimi daha fazla etkiler.”

Gerçek: Araştırmalara göre; sigarayı bırakmanın getirdiği stres, fetusun sağlığını sigara kullanımı kadar fazla etkilemiyor.

Mit 3: “Zaten hafif (light) sigara kullanıyorum. Bu daha güvenli.”

Gerçek: Öncelikle light sigaralar daha güvenli değildir. Pazarlamacının ne söylediğinin hiçbir öneminin olmamasıyla birlikte (nihayetinde kapitalist; hiçbir kapitalist kârına verdiği önemi insan sağlığına vermez); normal, light ya da süper-light sigara kullanımı da bebeğinize çokça zarar verir.

Karbonmonoksit (CO) yanma reaksiyonu sonucu ortaya çıkan zehirli bir gazdır. Bu gazı direkt olarak göremez ve koklayamazsınız, ancak sigara dumanında, gaz kazanlarında ve araçların egzos gazlarında bolca bulunur.

Nefes aldığınızda, CO ve oksijen ciğerleriniz vasıtasıyla kan damarlarınıza taşınır. Karbonmonoksit gazı kırmızı kan hücrelerinizdeki hemoglobine oksijenden 200 kat daha hızlı bir şekilde bağlanabilme özelliğindedir. Bu durum kırmızı kan hücrelerinizin vücudunuza ve bebeğinize oksijen taşımasını engeller.

Bebeğiniz her şeyde size bağımlıdır. Vücudunuza aldığınız her şey onu etkiler. Oksijen ve besin maddeleri; plasentanızdan bebeğinizin kan damarlarına taşındığı gibi, aldığınız bazı toksinler de aynı yol ile bebeğinizin kan dolaşımına katılır.

Yeni yapılan bir araştırma, hamile kadınlarda sigara kullanımının zararlı etkilerine daha fazla ışık tutuyor. 4D ultrasonla yapılan taramalarda, rahimdeki fetusun minik hareketleri gözlemlendi.

Fetuslar geliştikçe, genellikle ağızlarını hareket ettirirler ve kendilerine dokunurlar ve  kollarını kontrol edebilme yetisi kazanırlar. Bebeklerin büyümesini gözlemleme ile bilimciler rahimdeki fetusun dakika düzeyindeki hareketlerinin değerlendirilmesiyle potansiyel problemlerin saptanabileceğine inanıyorlar. Araştırmanın hamile kadınları sigara içme alışkanlığına son vermeleri noktasında tetikleyici olacağı ümit ediliyor.

Yukarıdaki görüntü grubu sigara kullanan annenin rahmindeki fetusu gösteriyor. Aşağıdaki görüntü grubu ise hamilelik sırasında sigara kullanmayan annenin rahmindeki fetusun görüntüsü.
Yukarıdaki görüntü grubu sigara kullanan annenin rahmindeki fetusu gösteriyor. Aşağıdaki görüntü grubu ise hamilelik sırasında sigara kullanmayan annenin rahmindeki fetusun görüntüsü.

Dr. Nadja Reissland, 20 anne adayının hareketli 4D ultrason taramaları üzerinde çalıştı. Anne adaylarının sigara kullanan dördünde, fetusun gelişiminin 24., 28., 32. ve 36. haftalarında binlerce minik hareketi kaydedildi.Middlesbrough ‘da James Cook University Hospital ‘da yapılan çalışmada, hamileliği sürecinde sigara kullanan bu dört anne adayının rahimlerindeki bebeklerin yüzlerine daha sık dokundukları görüldü.

Dr. Reissland’in sonuçları –kendisi çalışmayı daha geniş bir örneklemde tekrarlamayı umuyor– sigara kullanan annelerin bebeklerinin merkezi sinir sistemi gelişimini yavaşlatabileceğini ortaya çıkardı.

Dr. Reissland; bu bulguların doğrulanabilmesi için, annenin stres durumu ve sigara kullanma bağlantısını da içeren daha spesifik etkilerin araştırılması için daha geniş ölçekli bir araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Her ne kadar gebelik sürecinde sigara kullanan anne sayısının geçen yıl toplanan verilere göre sürekli düşüşte olmasına rağmen, anne adaylarının %12′si sigara kullanımına hala devam ediyorlar. Araştırma; sigara kullanan hamile annelerin doğacak çocuklarının kalplerine zarar verme riski taşıdıklarını ve aynı zamanda da düşük yapma ve erken doğum riskini de arttırabildiğini ortaya koydu.

Fetus gelişim uzmanı olan Dr. Reissland, sigara kullanan annelerin korkuya kapılmamalarını bunun yerine onları sigarayı bırakmaları için yardım almaya çağırdığını söylüyor.

Aşağıdaki linkten orijinal çalışmaya ulaşabilir, .pdf olarak indirebilirsiniz.


Orijinal Araştırma: Bilimfili, http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/apa.13001/abstract

Türkiye Kentsel Peyzajında Zehirli Bitkiler

1) Bağlam ve floristik zenginlik

Türkiye, yaklaşık 9.200+ damarlı bitki türü ve 3.100 civarında endemik takson ile Akdeniz havzasının sıcak noktalarından biridir; bu oran, Avrupa kıtasının (yaklaşık 13.000 tür) toplam zenginliğiyle kıyaslandığında dikkate değerdir. Bu biyoçeşitlilik, kentsel peyzajlara da yansır: parklar ve refüjler, farklı doku ve renk kompozisyonlarına imkân veren çok sayıda odunsu, çalı ve otsu süs bitkisi barındırır. Ancak estetik ve ekolojik işlevlerin yanında, toksikolojik risklerin tanınması ve yönetilmesi kentsel sağlık açısından kritik önemdedir.

2) Temel kavramlar: “Zehirli” demek “kesin tehlikeli” demek değildir

  • Tehlike (hazard): Bir bitkinin doğası gereği toksik madde içerme özelliğidir.
  • Risk: Tehlikeye maruz kalma olasılığı × maruziyet düzeyi ile belirlenir (doz, maruz kalma yolu, süre, yaş ve duyarlılık).
  • Doz–yanıt ilişkisi: “Doz zehri yapar.” Birçok süs bitkisinde toksinler belirli organlarda (tohum, yaprak, özsu) yoğunlaşır.
  • Duyarlı gruplar: Çocuklar, evcil hayvanlar, bakım personeli (budama-sulama sırasında özsu/polen teması) ve alerjik bireyler.
  • Maruz kalma yolları: Ağızdan alma (ingestiyon), deri/ göz teması, inhalasyon (toz, polen, uçucu bileşikler).

3) Tür bazlı toksikolojik profiller

3.1) Taxus baccata (Adi porsuk) – Taxaceae

Peyzaj kullanımı: Herdem yeşil, çok yavaş büyür; formal bahçelerde, giriş akslarında sütunsu/konik kültivarları tercih edilir.
Toksik bileşenler: Taksoidler (taxine alkaloidleri dahil).
Toksik organ: Tohum ve iğne yapraklar yüksek toksisite gösterir. Kırmızı arillus (meyve etli kısmı) genellikle toksik değildir, ancak çekirdek (tohum) çok toksiktir.
Etki mekanizması: Kardiyotoksisite; iletim bozuklukları.
Klinik tablo: Bulantı, kusma, baş dönmesi, bradikardi, iletim blokları, aritmiler, konvülsiyonlar ve ani kardiyak ölüm.
Risk yönetimi:

  • Oyun alanlarından uzak konumlandırma; meyvelenme döneminde tohumlara erişimi sınırlayın.
  • Budama ve meyve toplama sırasında eldiven/gözlük.
  • Tanıtım etiketlerinde tohumun toksik olduğunun açıkça belirtilmesi.

3.2) Ficus carica (İncir) – Moraceae

Peyzaj kullanımı: Ege–Akdeniz başta olmak üzere yaygın; iri yapraklı, gölgelik.
Toksik bileşenler: Özsuda furokumarinler (psoralenler: bergapten vb.) ve lateks.
Etki mekanizması: Fito-foto-dermatit: Özsu teması sonrası UV ışık ile ciddi yanık-benzeri lezyonlar gelişebilir.
Klinik tablo: Eritem, vezikül, ağrı; erişkinlerde güneşe maruziyet ve cilt özelliklerine bağlı olarak daha ağır seyredebilir.
Risk yönetimi:

  • Budama/hasat akşamüstü veya UV düşükken; eldiven–uzun kol zorunlu.
  • Bakım personeli için foto-toksisite eğitimi; özsu deri/göz temasında bol suyla yıkama.

3.3) Ricinus communis (Hint yağı bitkisi, kastor) – Euphorbiaceae

Peyzaj kullanımı: Kızıl-bronz yapraklarıyla dekoratif; bazı illerde mevsimlik/yarı odunsu kullanım.
Toksik bileşenler: Risin (ribozom inaktivasyon proteini), risinin yanında ricinin gibi alerjenik proteinler; yağında risin bulunmaz ancak tohum çok toksiktir.
Etki mekanizması: Protein sentezinin irreversibl inhibisyonu.
Klinik tablo: Saatler içinde boğaz yanması, şiddetli bulantı-kusma, diyare, karın ağrısı, sıvı-elektrolit kaybı, çoklu organ etkilenimi; ağır olguda ölüm. “Tek tohum öldürür” ifadesi koşullara bağlıdır: çiğneme/dövme biyoyararlanımı belirgin artırır; duyarlılıklar değişkendir.
Risk yönetimi:

  • Oyun alanları ve okul yakınlarında kullanmama; tohum kapsüllerine erişimi engelleme.
  • Bakım sırasında kapsüllerin toplanması ve bertarafı; kişisel koruyucu ekipman (KKE).

3.4) Nerium oleander (Zakkum) – Apocynaceae

Peyzaj kullanımı: Sıcak iklimlerde yol kenarı–park çalısı; pembe/beyaz çiçekli formlar.
Toksik bileşenler: Kardiyak glikozitler (oleandrin vb.).
Etki mekanizması: Na⁺/K⁺-ATPaz inhibisyonu → kardiyak iletim ve inotropi etkilenimi.
Klinik tablo: Bulantı, kusma, aritmi, iletim blokları, görme bozuklukları; ciddi olguda kardiyak arrest.
Risk yönetimi:

  • Yaprak/çiçek yenebilir algısına karşı uyarı levhaları.
  • Budama atıkları asla yakılmamalı (duman inhalasyonu riski).
  • Oyun alanlarından en az birkaç metre uzak bant.

3.5) Atropa belladonna (Güzelavrat otu) – Solanaceae

Peyzaj kullanımı: Planlı süs amaçlı nadir; orman altı–piknik alanı çevresi doğal yayılış ile temas.
Toksik bileşenler: Tropan alkaloidleri (atropin, skopolamin, hiyosiyamin).
Etki mekanizması: Antikolinerjik etki.
Klinik tablo: “Kuru sıcak cilt, kuru ağız, midriyazis, taşikardi, ajitasyon, halüsinasyon, hipertermi, idrar retansiyonu”; ağır olguda koma/aritmi.
Risk yönetimi:

  • Doğal alan kenarlarına bilgilendirme tabelaları.
  • Kimsesiz meyve toplanmasına karşı devriye/rehberlik.

3.6) Hedera helix (Orman sarmaşığı) – Araliaceae

Peyzaj kullanımı: Duvar-sütun sarılıcı, yerörtücü; gölge toleransı yüksek, kentte çok yaygın.
Toksik bileşenler: Triterpen saponinler (hederin), poliasetilenler; meyve ve özsu irritandır.
Klinik tablo: Dermatit, irritasyon; meyvenin çok miktarda yenmesiyle bulantı–kusma.
Risk yönetimi:

  • Oyun alanı çitlerinde temas riskini azaltacak yerleşim.
  • Budamada uzun kollu–eldiven; meyvelerin toplanması.

3.7) Aesculus hippocastanum (At kestanesi) – Sapindaceae

Peyzaj kullanımı: Geniş taçlı gölge ağacı; çiçek salkımlarıyla gösterişli.
Toksik bileşenler: Aesculin (kumarin glikozidi), aescin (saponin karışımı).
Klinik tablo: Bulantı, kusma, diyare, baş ağrısı, mydriyazis, nörolojik belirtiler; çiğ tohum/yaprak yenmesi risklidir.
Not: Topikal/standartize aescin preparatları tıpta farklı endikasyonlarda kullanılır; oral çiğ tüketimle karıştırılmamalıdır.
Risk yönetimi:

  • Düşen tohumların düzenli uzaklaştırılması.
  • “Yenmez” uyarıları ve okul yakınında alternatif ağaç.

3.8) Buxus sempervirens (Şimşir) – Buxaceae

Peyzaj kullanımı: Bordür ve şekil budaması için ideal; herdem yeşil, yavaş büyür.
Toksik bileşenler: Buksin başta olmak üzere çeşitli alkaloidler.
Klinik tablo: Ağızdan çok miktar alımda bulantı, kusma, baş dönmesi; özsu/yoğun temasla dermal irritasyon.
Risk yönetimi:

  • Yoğun temasın beklendiği alanlarda (dar yürüyüş şeridi) mesafe bırakma.
  • Budama sonrası el–yüz yıkama eğitimi.

3.9) Ilex aquifolium (Çobanpüskülü) – Aquifoliaceae

Peyzaj kullanımı: Kış yeşili, kırmızı meyveli; yılbaşı süslemeleriyle bilinir.
Toksik bileşenler: Saponinler ve diğer iritan bileşenler.
Klinik tablo: Az miktarda meyveyle genelde hafif bulantı–kusma; çoklu alımda ateş, letarji görülebilir; ağır mortalite çok nadir.
Risk yönetimi:

  • Meyveli dönem çocuk erişimini kısıtlayacak konum.
  • Bitki tanıtımında “meyveler yenmez” vurgusu.

3.10) Narcissus spp. (Nergis) – Amaryllidaceae

Peyzaj kullanımı: Soğanlı; erken bahar çiçeklenmesi.
Toksik bileşenler: Likorin başta olmak üzere Amaryllidaceae alkaloidleri; soğan en yoğun kısımdır.
Klinik tablo: Bulantı, kusma, karın ağrısı, diyare; soğanın soğan (Allium cepa) ile karıştırılması olasıdır.
Risk yönetimi:

  • Depolama/ekim sırasında gıda soğanlarından ayrı tutma; etiketleme.
  • Peyzajda sökülmüş soğanların sergilenmemesi.

3.11) Prunus laurocerasus (Karayemiş / Taflan) – Rosaceae

Peyzaj kullanımı: Yaygın çalı; siyah meyveli formlar.
Toksik bileşenler: Siyanogenik glikozitler (özellikle prunasin/amigdalin); yaprak–çekirdek çiğnenince hidrojen siyanür açığa çıkabilir.
Klinik tablo: Baş ağrısı, baş dönmesi, taşipne, siklik asidoz; ağır olguda solunum yetmezliği. Badem benzeri koku karakteristiktir.
Risk yönetimi:

  • Yaprak çiğneme alışkanlığına karşı uyarı; budama atıklarını güvenle bertaraf.
  • Oyun alanlarında meyveli tür yerine alternatif.

3.12) Salix alba (Ak söğüt) – Salicaceae

Peyzaj kullanımı: Dere kenarı, nemli alan ağacı; hızlı büyüme, gölgeleme.
Toksik bileşenler: Salisin/salisilatlar (hidrolizle salisilik asit oluşur).
Klinik tablo: Aşırı/uygunsuz tüketimde gastrik irritasyon, tinnitus, baş dönmesi; duyarlı bireylerde kanama riski artabilir.
Not: Tarihsel tıbbi kullanımı modern asetilsalisilik asit gelişimine ilham vermiştir; hamilelik/çocuklarda rastgele bitki çayı kullanımı sakıncalıdır.
Risk yönetimi:

  • Bitki çayı/özüt yapmaya yönelik yanlış inanışları eğitimle azaltma.
  • Park içi bilgilendirme panoları.

4) Kullanım–Risk dengelemesi: ekolojik değerleri göz ardı etmeden

Birçok zehirli tür aynı zamanda ekolojik hizmetler sunar:

  • Hedera helix geç sezonda polinatörler için nektar;
  • Ilex aquifolium ve Taxus meyveleriyle kuş beslenmesi (Taxus’ta yalnız arillus yenebilir, tohum değil);
  • Salix erken dönemde arılar için polen–nektar.
    Dolayısıyla amaç, tam yasak değil; “doğru bitki–doğru yer–doğru yönetim” ilkesidir.

5) Kentsel peyzajda risk yönetimi: politika ve uygulama önerileri

  1. Alan sınıflandırması: Oyun alanı, okul çevresi, hastane–huzurevi yakınları gibi yüksek duyarlılık zonlarında yüksek toksisiteli türler kısıtlanmalı veya alternatiflerle ikame edilmeli.
  2. Tür seçimi ve yerleşim:
    • Toksik organları erişilebilir olan türlerde (Taxus tohum, Ricinus tohum, Ilex meyve) mesafe ve bariyer prensibi.
    • Meyvesiz/kısır kültivar tercihi mümkünse.
  3. Etiketleme ve iletişim: Her bitkide Latince–Türkçe ad, toksik organ ve “yenmez–dokunma” piktogramı.
  4. Bakım protokolleri:
    • Budama/hasat zamanlaması (ör. Ficus’ta UV düşükken),
    • KKE (eldiven, gözlük, maske),
    • Budama atıklarının yakılmadan, kontrollü bertarafı (özellikle Zakkum).
  5. Eğitim: Belediye ekipleri, okul idareleri ve ebeveynlere yönelik mevsimsel brifingler; broşür/QR kodlu mini rehberler.
  6. Acil durum hazırlığı: Park görevlileri için olay protokolü (belirti tanıma, ilk yardım adımları, Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) ile hızla irtibat, olay kaydı).
  7. İzleme ve kayıt: Zehirlenme–temas olaylarının coğrafi bilgi sistemi (CBS) ile kaydı; riskli türlerin kademeli yeniden yer seçimi.

6) İlk temas sonrası temel yaklaşım (tıbbi tavsiye değildir)

  • Yutma şüphesinde kendi başınıza kusturmaya çalışmayın; hemen sağlık kuruluşuna/UZEM’e başvurun.
  • Deri/göz teması: En az 15 dakika bol su ile yıkayın; irritasyon sürerse tıbbi yardım alın.
  • Bitki örneğini (yaprak/çekirdek/etiket fotoğrafı) güvenli şekilde saklayın; tür teşhisi tedaviye yardımcıdır.
  • Özellikle çocuklar ve evcil hayvanlar için düşük eşikli başvuru önerilir.

Not (Eucalyptus globulus): Ege–Akdeniz’de yaygındır; yapraklardaki uçucu yağlar (1,8-sineol vb.) dekonjestan etkiyle semptomatik rahatlama sağlayabilir; ancak astımlılarda irritan etki ve bronkospazm tetikleme riski de bildirilmiştir. “Çiçek altında oturmanın astımı hafiflettiği” genellemeleri kanıt düzeyi düşük ve bireysel değişkenlik yüksektir; tıbbi öneri olarak sunulmamalıdır.


8) Disiplinlerarası çalışma gereği

Zehirli süs bitkileri, botanik–toksikoloji–peyzaj mimarlığı–halk sağlığı–pediatri–veteriner hekimliği kesişiminde bir konudur. Belediyelerin envanter yönetimi, eğitim kurumlarının farkındalık programları, medya ve sivil toplumun bilgilendirici içerikleri ile güvenli, estetik ve ekolojik kent parkları mümkündür. Risk, yasaklayıcı değil akılcı yönetimle azaltılmalıdır.


İleri Okuma
  1. Bruneton, J. (1999). Toxic Plants Dangerous to Humans and Animals. Lavoisier.
  2. Lewis, W. H., & Elvin-Lewis, M. P. F. (2003). Medical Botany: Plants Affecting Human Health (2nd ed.). Wiley.
  3. Frohne, D., & Pfänder, H. J. (2004). Giftpflanzen: Ein Handbuch für Apotheker, Ärzte, Toxikologen und Biologen. Wissenschaftliche Verlagsgesellschaft.
  4. PPG/Poisoning Prevention Guidelines (çeşitli kurum yayınları) – Bitki kaynaklı zehirlenmeler için klinik yaklaşımlar ve ilk yardım ilkeleri.

Balık Yağı ile Yağ Yakma Arasında Bağlantı Olabilir

Balık yağının uzunca bir süredir kardiyovasküler sistemin güçlendirmesinde ve şizofreninin etkilerinin tedavi edilmesinde faydalı olabileceği biliniyordu. Japonya’da yapılan yeni bir araştırma ise, balık yağının kilo vermede faydalı olabileceğini belirtiyor.

Kyoto University’den araştırmacıların yaptığı çalışmanın bulgularına göre, yağlı yiyeceklerle ve balık yağı ile beslenen fareler ile yalnızca yağlı yiyecekler ile beslenen fareler arasında kayda değer bir kilo farklılığıgözlemlendi. Araştırmadaki önermeye göre; balık yağı, yağ depolama hücrelerini yağ yakma hücrelerine çevirmekabiliyetine sahip. Eğer aynı süreç insanlarda da gerçekleşirse, balık yağı, özellikle daha az yağ yakma hücrelerine sahip olunan yaşlılıkta, fazla kilolar ile mücadelede bir araç olarak kullanılabilir.

Genellikle yağ dokusunun birincil yağ depolama sistemi olduğu düşünülse de, durum tam olarak böyle değildir.Beyaz yağ hücreleri yağ depolarken, kahverengi yağ hücreleri vücut sıcaklığını dengede tutmak için yağı metabolize eder. Genç yaşlarda vücut, yağ hücrelerini daha rahat metabolize eder. Çünkü, gençlikte daha fazla sayıda kahverengi yağ hücrelerine sahibizdir. Fakat, kahverengi yağ hücrelerini erişkinlikte kaybetmeye başlarız.

Beyaz ve kahverengi yağ hücrelerinin yanında, yeni keşfedilen üçüncü tip yağ hücreleri de mevcut; bej yağ hücreleri. Bu yağ hücreleri farelerde ve insanlarda tıpkı kahverengi yağ hücreleri gibi çalışıyorlar. Ayrıca, tıpkıkahverengi yağ hücrelerinde olduğu gibi, bej yağ hücreleri vücut yaşlandıkça sayıca azalıyorlar ve vücudun yağ yakmasını zorlaştırıyorlar. Bu noktada da, balık yağı devreye giriyor.

Kyoto University’den gıda bilimci Teruo Kawada’nın belirttiğine göre; yapılan testlerde balık yağı verilen farelerin bej yağ hücrelerinde artış gözlemlendi. Yani, balık yağı ve bej yağ hücreleri arasında bir ilişki söz konusu olabilir.

Bu bağlantının araştırılması için araştırmacılar bir grup fareyi yağlı yiyeceklerle beslerken, diğer grup fareyi yağlı yiyecekler ve balık yağı ile beslediler. Scientific Reports’da yayımlanan araştırmanın sonuçlarına göre; yağlı yiyecekler ve balık yağı ile beslenen fareler, yalnızca yağlı yiyeceklerle beslenen farelere göre %5 ila %10 daha az kilo aldılar ve %15 ila %25 daha az yağ depoladılar.

Bu fark, neden kaynaklanıyor olabilir?

Araştırmacıların belirttiğine göre, balık yağı sindirim bölgesindeki reseptörleri aktif hale getiriyor. Bu da, sempatik sinir sistemini çalıştırıyor ve depo hücrelerini yağ metabolize etmeye teşvik ediyor. Başka bir deyişle, balık yağı,beyaz yağ hücrelerini bej yağ hücrelerine dönüştürüyor. Verimli bir şekilde yağ metabolize eden dokuya dönüşen yağ depolama dokusu da yağ birikmesini engelliyor.

Henüz insanlar üzerinde bu yönde bir çalışma yapılmadığından, balık yağının bu etkisinin insanlarda da geçerli olup olmadığını söylemek için erken. Fakat, eğer bu etki insanlarda da geçerli ise, obezite ile mücadelede balık yağının önemi artabilir.


Makale Referansı: BilimfiliScientific Reports 5, Article number: 18013 (2015) doi:10.1038/srep18013

Nöron Oluşturan Kök Hücreler Bulundu

Araştırmacılar beynin öğrenme ve hafıza için önemli kısmı olan hipokampuste iki tip kök hücre tespit ettiler.

Çalışmanın yürütücülerinden ve makalenin yazarlarından Dhanisha Jhaveri bu hücrelerin saf popülasyonlarını ilk kez izole ettiklerini söyledi.

The Journal of Neuroscience ‘da yayımlananın çalışmanın bulguları; öğrenme ve duygu durum ilişkili hastalıkların tedavisine dair çıkarımlar yapabilmeye yardımcı olabilir.

Jhaveri:

“Tespit ettiğimiz kök hücreler yeni nöronlara sebep oluyor. Beyinde yeni sinir hücrelerinin oluşumu yaşlandıkça azalan bir süreçtir ve yeni nöronlar öğrenme ve bilişsel yetiler için oldukça önemlidir” diyor.

Bulgularının, hipokampuste yeni nöronların doğumuna dair uzun süredir süregelen bir gizemi çözdüğünü söyleyen Queensland Brain Institute’den Profesör Perry Bartlett:

“Daha önceden, bu nöronların hepsinin aynı olduğu düşünülüyordu, bu yüzden de bölgenin öğrenme ve duygu durumu davranışlarını nasıl düzenleyebildiği anlaşılamamıştı. Ayrı kök hücre popülasyonlarının varlığı –hipokampusün çeşitli işlevlerini açıklayan– farklı tipte nöronlara sebep olduğunu gösteriyor” diyor.

Jhaveri:

“İki hücre grubu hipokampusün farklı bölgelerinde bulunuyor, bu da hipokampusteki ayrı alanların konumsal öğrenme ve duygu durumunu kontrol ettiğini gösteriyor. Hücreleri arıttığımızda, hücrelerin farklı mekanizmalarla aktifleştiğini ve gen expresyonlarında farklılaşan yeni nöronlar oluşturduğunu gördük” diyor.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Mikaeli Costello, “Team Discovers Stem Cells That Make New Neurons”, http://www.futurity.org/hippocampus-memory-mood-936652/
  3. J Neurosci Res. 2013 May;91(5):642-59. doi: 10.1002/jnr.23199. Epub 2013 Feb 13. SIRT1 regulates the neurogenic potential of neural precursors in the adult subventricular zone and hippocampus. Saharan S1, Jhaveri DJ, Bartlett PF.

Düzenli Kahve Tüketimi, Belirli Hastalıklardan Ölüm Riskini Azaltıyor Olabilir

Yoğun bir gün içerisinde içtiğiniz ikinci ya da üçüncü bardak kahveniz, gün içinde uykunuzu açmaktan çok da fazlasını sağlıyor olabilir. Gün içerisinde doğru miktarlarda tüketilen kahve, kalp rahatsızlıklarından ve diğer hastalıklardan ölme riskini azaltıyor olabilir.

American Heart Association dergisi Circulation’da yayımlanan yeni bir çalışmaya göre; hergün düzeli olarak belirli miktarlarda kahve içen -günde 5 bardaktan az-  insanların nörolojik hastalıklar, kardiyovasküler rahatsızlıklar ve tip 2 diyabetten ölme riskleri daha az. 

Verilere göre, tüketilen kahvenin kafeinli ya da kafeinsiz olması da farketmiyor. Araştırmadaki önermelere göre, kahvenin hastalıklardan ölme riskini azaltmasında tek etken kafein değil. Ayrıca, kahve çekirdeklerinin içerisinde doğal olarak bulunan kimyasal bileşikler de bu risklerin azaltılmasına yardımcı oluyor.

Araştırmanın baş yazarı Ming Ding:

‘’Kahve içerisindeki biyoaktif bileşikler insülin direncini ve sistematik inflamasyonu azaltıyor. Bu biyoaktif bileşikler kahve tüketimi ve ölüm oranı arasındaki ters orantıdan sorumlu olabilir. Fakat, bu etkileri meydana getiren biyolojik mekanizmaların çözümlenmesi için yeni araştırmalara ihtiyaç var.’’ 

Araştırmanın bulguları devam etmekte olan üç büyük araştırmanın verilerine dayanıyor; Nurses’ Health Study’den74,890 kadın, Nurses’ Health Study 2’den 93,054 kadın ve Health Professionals Follow-up Study’den 49,557 erkek. Yani toplamda araştırmada kullanılan veriler, 217,501 insanın dahil olduğu çalışmalardan elde edilmiş.

30 yıla kadar takip edilen katılımcıların onaylanmış gıda anketlerini kullanan araştırmacılar, dört yıllık süreçler içerisindeki kahve tüketimlerini değerlendirdiler. Bu süreç içerisinde 19,524 kadın ve 12,432 erkek geniş bir eksende sebeplerden ötürü (hastalık ve intihar gibi) hayatlarını kaybettiler.

Genellikle, sıklıkla kahve tüketen insanlar sigara ve alkol de tüketiyorlar. Sigara ve kahvenin etkilerinin ayrılabilmesi için araştırmacılar çalışmalarını, hiç sigara içmeyen katılımcılar üzerinde de tekrarladılar. Bulgulara göre, kahvenin ölüm riskini azaltması üzerine faydaları, sigara tüketmeyenlerde çok daha belirgin şekilde görülebiliyor.

Araştırmacılardan Frank Hu, kahvenin faydalarına dikkat çekerken bazı durumlarda zararlı olabileceğine dair de uyarıyor:

‘’ Düzenli kahve tüketimi, sağlıklı ve dengeli beslenmesin bir parçası haline getirilebilir. Fakat; özellikle hamile kadınlar ve çocuklar için de, kahve ve diğer içeceklerden alınan kafeinin risk oluşturma ihtimaline karşı da dikkatli olunmalı.’’ 

Araştırma kahve tüketimi ve hastalıklardan ölmenin arasındaki neden sonuç ilişkisinin gösterilmesi için dizayn edilmedi. Bundan dolayı, araştırmanın sonuçlarının dikkatle incelenmesi gerekiyor.

Daha önce yapılan çalışmalarda, kahve tüketimi ve toplam ve etkene bağlı ölüm riski arasında tutarlı olmayan ilişkiler bulunmuştu. Yapılan bu çalışma da, literatüre, düzenli kahve tüketiminin sağlık açısından faydaları olabileceğini ekliyor. Fakat, kahvenin vücut üzerinde nasıl bir etkisi olduğunun ve değişik kahve türlerinin bu rolü yerine getirip getirmediğinin belirlenmesi için yeni araştırmalara ihtiyaç duyuluyor.


İlgili Makale: Bilimfili, Ming Ding et al. Association of Coffee Consumption with Total and Cause-Specific Mortality in Three Large Prospective CohortsCirculation, 2015 DOI: 10.1161/CIRCULATIONAHA.115.017341

Neden Bazı İnsanlar Solak?

Makaslar, konserve açacakları, spiralli not defterleri- ve dünya, genellikle sağ elini kullanan insanlar için tasarlanmış gibi görünür. Sağlak ya da solak olma durumunu araştıran birçok araştırma yapılmıştır, ve fakat,  henüz gerçekte bu duruma neyin sebep olduğu anlaşılamamıştır. Bizler de belki karmaşık göründüğü için bu durumu ilgi çekici buluyor olabiliriz. Fakat, bu durum ile ilgili kesin olarak bildiğimiz tek bir şey var- yaklaşık her 10 insandan birisi solak.

İlginç bir şekilde bu istatistikler tek seferlik değiller, ayrıca ülkeden ülkeye de değişiklik göstermiyorlar. Yani kabaca dünyada yaşayan insanların yaklaşık %10’u sol elini sağ eline göre daha iyi kullanıyor. Bu veri de bir genetik altyapıyı işaret ediyor gibi görünüyor. Fakat gerçekten öyle mi? University of St. Andrews’den genetikçi Silvia Paracchini’ye göre bunun net bir izahı yok.

Araştırmacılar bir özelliğin genetik temelini inceleyecekleri zaman genellikle ikizleri kullanırlar. Çünkü ikizler genellikle aynı evde büyüdüklerinden, birbirlerinden ayrıldıkları özelliklerinin altında yatan genetik ve çevresel faktörleri incelemek daha kolaydır. Araştırmacılar, ikizler üzerinde yaptıkları çalışmalarda, sağlak ya da solak olma durumunu yalnızca ikizlerin %25’lik  bir kısmında genlerle açıklayabiliyorlar. Paracchini’ye göre bu rakam şaşırtıcı bir şekilde düşük. Ayrıca, farklı araştırmalarda bulunan sonuçlar da oldukça istikrarlı.

Yıllardır insanlar, sağlak ya da solak olma durumundan sorumlu bir gen olması gerektiğini düşüyorlar, fakat bunu test etmenin bir yolu yok. Ayrıca şu ana kadar dizilenmiş 100,000’den fazla insan genomu bulunuyor ve solak ya da sağlak olma durumundan sorumlu genler tam olarak bulunamıyor.

Bu konuda birtakım ilerlemeler de kaydediliyor. Paracchini, yazı algılamada güçlüğün (dyslexia) genetik temellerini araştırırken, yanındaki doktora öğrencisi birşey keşfetti: vücudun sağ/sol aksisini kuran gen ile sağlak ya da solak olma durumunun bağlantısı vardı. Buradaki bahsi geçen gen, vücut asimetrisinin yer değiştirmesi durumu olan  situs inversus’dan da sorumlu. Yani örneğin, kalbin normalde solda olması gerekirken sağda olması durumundan bu gen sorumlu.

Bu bulgu, vücudumuzun yapısal asimetrisini kontrol eden sistemin geri dönüştürülüp davranışsal asimetrinin kontrol edilmesinde kullanılmasının ihtimalini arttırıyor. Fakat, bu bulgunun tam olarak solaklıkla bir bağlantıya işaret edip etmediği de henüz kesin olarak bilinmiyor. Yani suyun bulanıklığı hâlâ devam ediyor. Çünkü yapılan başka bir araştırmaya göre; situs inversus durumuna sahip hastaların solak olma oranı, normal insanlarla kıyaslandıklarında değişiklik göstermiyor. Ayrıca Paracchini’ye göre; bu iki durum arasında bir bağlantı var ise bile, solak ya da sağlak olma durumun altında yatan genetiğin çok küçük bir oranını oluşturuyor.


Kaynak: Bilimfili, Josh L Davis.(April 30, 2015).Why Are Some People Left-Handed?. IFLscience.com. Retrieved May 1,2015 from http://www.iflscience.com/health-and-medicine/why-are-some-people-left-handed

İlk Grip Bağışıklık Sistemine Yazılıyor

Bir insanın ilk kez yakalandığı influenza (grip) virüsü enfeksiyonu ile daha sonra bu virüsün değişik mevsimsel türlerine karşı tepki vermesini sağlayacak ilk anahtar antikorlar (bağışıklık proteinleri : genellikle bağışıklık sağlayan savunma hücrelerinde bulunan ve zararlı madde, bakteri veya virüsleri tespit ederek tanıyabilen proteinler) üretilir. Cell Reports’da yayımlanan yeni bir makalede Harvard’lı araştırmacılar nezleye maruz kalmanın bağışıklık sistemini nasıl etkilediğine dair bakış açıları geliştiriyorlar ve böylelikle daha etkili ve kalıcı aşılar üretebilmeyi hedefliyorlar.

Stephen Harrison önderliğindeki araştırma ekibi, bir insan farklı mevsimsel grip türlerine (soylarına) maruz kaldıkça veya yakalandıkça antikorlarda gerçekleşen değişimi ve evrimi incelemekteydi. Bu incelemede odak noktası 18 yaşında ilk kez nezle aşısı vurulan bir hastaydı ve araştırmacılar özel olarak grip virüsündeki hemagglutinin’leri (virüslerin üzerinde bulunan şekerli protein çeşidi) hedef alan antikor proteinlere odaklandılar. Bu özel alan virüslerin işgal edecekleri hücreye bağlanmaları için çok önemli bir görev görüyor.

Orijinal makaleden virüs antijenleri ile buna karşı geliştirilen antikorları karşılaştıran (1990'dan 2006'ya kadar olan değişim) görsel : Credit: Schmidt et al./Cell Reports 2015
Orijinal makaleden virüs antijenleri ile buna karşı geliştirilen antikorları karşılaştıran (1990’dan 2006’ya kadar olan değişim) görsel : Schmidt et al./Cell Reports 2015 (1990’da doğan bireye 2008’de ilk aşısı yapılıyor. Burada güncel olan antikor bilgisi 2006’da virüs üzerinde yapılan araştırmalara dayanıyor)

Doğal olarak virüsler hemagglutinin bölgelerindeki değişimlere uyum sağlayamıyor veya bu değişimleri tolare edemiyorlar denebilir. Çünkü enfeksiyon üretmeleri için bu alanın yapısının bozulmaması ve düzgün çalışması gerekiyor. Yalnızca kenarlarından değişen (mutasyona uğrayabilen) bu protein grip virüslerinde yaygın olduğu için bir kez üretilen antikor birçok influenza virüsüne karşı koruma sağlayabiliyor.

18 yaşında ilk aşısını olan bu insanın gelişimi sırasında gelip geçmiş olan birçok mevsimlik grip türünü inceleme, araştırmacılara kişinin doğuşundan itibaren sahip olduğu bazı antikorlarla hemagglutinin’i tanıyabildiğini ve buna karşı savaşabildiğini gösterdi. Bu da daha sonraki gelecekte kişinin karşılaşacağı diğer mevsimlik grip virüslerine karşı koruma geliştirilebileceğini belirtiyor.

Bağışıklık sistemimize erken bir dönemde yazılan bir bilgi (yani hastalığa maruz kalma ve antikorları sentezleme veya doğal aşı denilen durum ve/veya belirli bir virüs enfeksiyonu olarak anlaşılabilir) daha sonra karşılaşacağımız aynı virüse karşı tepkilerimizi etkiliyor. Araştırmacıların bulgularına göre 18 yaşında yapılan aşının hemagglutinin’e karşı güncel antikorları sağlayabildiği veya bu antikorları  uyarabildiği saptandı.

Araştırma  ekibi bundan sonraki araştırmalarını yıllık aşıların ve/veya gribe yakalanma durumunun zamanla bu antikorları nasıl etkilediğini veya etkileyeceğini bulmak üzere düzenlemeyi planlıyor.

 

 


Kaynak : Bilimfili, Schmidt et al. Immunogenic stimulus for germline precursors of antibodies that engage the influenza hemagglutinin receptor-binding site. Cell Reports, December 2015 DOI:10.1016/j.celrep.2015.11.063

Neden Rüya Görürüz?

Rüyanızda her şey olabilir.  Uçabilirsiniz, okyanusları dolaşan küçük bir kara balık olabilirsiniz, ya da bir süper kahraman olabilirsiniz, inanılmaz yeteneklere sahip olabilir bu yetenekleri kolaylıkla kullanabilirsiniz, aşklarınızla uyanıkken yaşayamadığınız mutlu anlar yaşayabilir, kaybettiklerinizle yeniden buluşma fırsatı yakalayabilirsiniz, vesaire…

rüya1Rüyalar, bilimin bütün alanlarındaki araştırmacılar için şaşırtıcı bir konu başlığıdır. Biyolojik alandaki araştırmacılar uyku anında beyinde nasıl bir psikolojik süreçlerin ortaya çıktığı ve insanlar rüya görürken beyindeki nörolojik dalgalanmaları gözlemleme üzerine çalışırlar. Psikoloji bilimi alanındaki bilim insanları ise rüya içeriklerinin uyanık yaşama dair çıkarımları üzerinde çalışırlar. Bu bilim insanlarının odaklandığı kısımlar dışında, genel olarak bilim insanları rüyalar konusunda hala keşfedilmeyi bekleyen bilinmezliklerin var olduğu konusunda hemfikirler.

Bilim insanları yıllardır “Neden uyumaya ihtiyacımız var?” sorusuyla “boğuşuyorlar”. Yıllardır yapılan çalışmalar neticesinde “ne kadar uyumaya ihtiyacımız olduğu” ve “uykusuzluğun neden zararlı olduğu” gibi soruların cevaplarına ulaşmış durumdayız ancak gelinen noktada “neden uyuduğumuz” sorusunun hala tam olarak bir nedeni keşfedilebilmiş değil. Yapabildiğimiz en iyi şey, uyurken tam olarak neler olduğunu anlamaya çalışmak oldu. Biliyorsunuz ki, uykudan uyandığınız anda aracınızı bir nehirde ya da şarampole yuvarlanan bir halde bulabilirsiniz.

Uyku Anı

Kısa bir süreliğine uykuya dalma sürecinde bile uykumuz aslında 5 farklı evreden oluşur. İlk evre kolayca uyanabileceğimiz (sıkıcı bir ders sırasında ya da bir toplantı esnasında daldığımız kısa uykular gibi) hafif uyku  evresidir. İkinci evre biraz daha derindir (bir koltuğa yaslanıp 20 dakikalığına kısa bir kestirme durumlarındaki gibi). Üçüncü ve dördüncü evreler ise derin uyku evreleridir.

Bu dört evrede beynimizdeki dalgalanmalar daha uzun ve yavaştırlar. Birinci evrede dalgalar alfa dalgaları şeklindedir, sonrasında beta, sonrasında teta ve son olarak da dördüncü evrede delta dalgaları şeklindedir. Dört evreden sonra ise, REM uykusu olarak bilinen final evresine geçeriz. REM “rapid eye movement” yani “hızlı göz hareketi”‘nin kısaltılmış halidir ve yeterince gariptir. REM uykusu bütün günümüzün en aktif fizyolojik kısımlarından birisidir.

stages-of-sleepREM uykusu sırasında; nefes alış-verişlerimiz hızlanır, kalp atışlarımız hızlanır, kan basıncımız artar ve beyin aktivitemiz uyanık olduğumuz anlardaki alfa dalgaları seviyesiyle aynı seviyeye (hatta daha yüksek) ulaşır.

Bütün bu süreçte vücudumuzun diğer bütün kısımları adeta felçli bir haldedir. Eğer bir gece yarısı aniden uyanırsanız hareket etmekte kısa bir güçlük yaşadığınızı farkedersiniz. Bunun sebebi, REM uykunuzun ortasında uyanmanızdır -korkulacak bir durum yoktur-.

Bu durum biraz ürkütücü gelebilir ancak aslında vücudunuzun uyku sırasında sizi güvende tutma davranışıdır. Rüyalarımızın çoğu REM uykusu sırasında meydana gelir, bu yüzden eğer bu aşamada fiziksel bir felç halinde değilsek, REM uykusu davranış bozukluğuna sahip olabiliriz. Yani, eğer rüyanızda bir ninja olduğunuzu görüyorsanız,  uykunuzdan hayali bir ninja tekmesi atma davranışıyla uyanabilirsiniz hatta yatağınızı bir başkasıyla paylaşıyorsanız ona zarar vermeniz ve canını yakmanız da muhtemel bir sonuç olabilir.

Neden Rüya Görüyoruz?

Bu durum bizi rüyaların tam olarak amacının ne olduğu sorusuna götürüyor. Hiç kimse bu duruma dair nokta atışı yapan bir açıklama getirmiş değil ancak konuya dair çeşitli teoriler mevcut. Bazı teoriler olayın yalnızca fizyolojik açısına odaklanır ve rüyaların uykumuz sırasında yalnızca beyin aktivitelerimizin ortaya çıkışı olduğuna inanırlar. Onlar için daha fazla bir anlamı yoktur, yani rüyalarımızın gerçek bir amacı yoktur.

Diğer teoriler ise rüyaların daha psikolojik açılarına odaklanırlar. Sigmund Freud‘a göre rüyalar insanların uyanıkken yapamadığı şeyleri yapabilmesine yardımcı olur. Yani Freud rüyalarımızın içimizde saklı tuttuğumuz tutkularımızı ortaya çıkarabilmemize yardımcı olduğunu söyler. Carl Jung ise, rüyalarımızın uyanıkken sahip olduğumuz düşüncelerle aynı olduğuna inanır.

freudFreud ve Jung bu teorilerini Viktorya Çağı’nda ortaya atmışlardır. Fakat bugün, birçok psikolog rüyalara dair psikolojik ve nörolojik açılar arasında kurulan bir köprü teorisini benimsiyorlar. 1973 yılında, Allan Hobson veRobert McCarley; “rüyalar, beynin rastgele elektriksel uyarımlarının bir sonucudur” hipotezi üzerine yoğunlaştılar. Hobson ve McCarley rüyaların hafızamızda depolanan tecrübelerimizin görüntüleri olduğunu ileri sürdüler. Ancak bu gelişigüzel elektrik uyarımları bütün hikayelerle uyumlu değillerdir fakat parça görüntülerden oluşan bir seridirler. Bir kimse uyanıkken, beyin bu parça görüntüleri alır ve onlardan anlamlı bütün bir hikaye oluşturur.

 

 

Sonuç itibariyle, rüyalara ve uykuya dair hala çözülememiş gizemler mevcut, en azından şuana kadar her şey tam olarak anlaşılabilmiş değil. Çünkü bilinenlerin hepsi hala birer teori olarak duruma dair açıklamalar geliştiriyor. Belki gelecekte rüyalarımıza dair yeterli bilgiye ulaşabilecek ve onları kontrol edebileceğiz. Mümkün mü? Elbette ki mümkün, çünkü bilimin sınırı yok.


Yararlanılan Kaynaklar: BilimfiliHow Dreams WorkAbout.Comen.wikipediaLearningMind
Görsel KaynaklarıNewAge.WonderHowToWorldOfLucidDreaming

İnsan Çığlığı Bilimi ve Yeni Bulgular

New York Üniversitesi konuşma ve dil işlemleri laboratuvarı yöneticisi ve araştırmanın baş yazarı David Poeppel : “Eğer insanlara çığlıkların özelliğini soracak olursanız, size çığlıkların yüksek sesli olduklarını söylerler. Ancak çok yüksek sese sahip ve hatta yüksek perdeden çok fazla ses çeşidi vardır, bu nedenle çığlıkların komünikatif (iletişimsel) kontekstte bir işlevi olmalıdır” açıklamasını yaptı.

İnsanlar çeşit çeşit anlamlı sesler çıkarabilmektedir. Bizi insan yapan etmenlerden biri de, kulaklarımızın; ünlü ve ünsüzlerin birleşmesinden oluşan farklı konuşma paternlerini ayırt edebilme yeteneğidir. Bu yeteneğin altında, seslerin türümüze ait bir dişiye mi yoksa erkeğe mi ait olduğunu, başka bir türe mi ait olduğunu anlayabilmek de bulunur. Bu ses bilgisinin beyinde nerede işlendiği biliniyor, ancak beyinde bir bölge var ve bilimciler buranın insan iletişimi ile hiç bir alakası olmadığını varsayıyorlar. Tam bu noktada da ‘çığlık’ devreye giriyor.

Bugüne kadar üzerine çok az araştırma yapılmış olan ‘insan çığlığı’ çalışmasını yürüten Poeppel ve şu an University of Geneva’de bulunan Post Doktora öğrencisi Luc Arnal çığlıkların özelliklerini araştırmak üzere bir dizi analiz gerçekleştirdi. İnsan çığlığı deposu diye bir şey olmadığı için, YouTube kayıtları, popüler filmler ve gönüllü çığlık atmak isteyen insanlardan yararlandılar. Gönüllü insanlardan da laboratuvarda bulunan ses kabininin içinde ellerinden gelenin en iyisini yapmaları istendi.

İşitme ile ilgili nöronları uyarmalarına göre ses dalgalarını tespit eden araştırmacılar, çığlıkların; şu ana kadar bilim insanları tarafından insan iletişimi için önemli olduğu düşünmedikleri akustik bilgiler taşıdığını ortaya çıkardı.

Ekip tarafından çığlıkların işitsel spektrumun hatırı sayılır büyük bir kütlesini işgal ettikleri bulundu ve diğer tüm çeşit sesler üzerine yapılan çalışmalar ile bu bölgenin yalnızca çığlıklara ait olup olmadığı da araştırıldı.

Bir dizi deney ile bu gözlemin ve önermenin de doğru olduğu ortaya çıktı. Konuşma ve şarkı söyleme ile karşılaştırıldığında (hatta farklı diller arasında da) bölgenin çığlığa ait olduğu görüldü. Tek istisna ise ev ve arabalarımızda kullandığımız alarm sesleri oldu ve alarmların da aynı aktivasyonu sağladığı gözlemlendi.

Çığlık ve alarmların diğer seslerden ayrılmasının sebebi olan özellik ise akustik biliminde (roughness) ‘ dalgalılık ‘ olarak anılır. Bu özellik sesin ne hızda yüksekliğini değiştirdiğini tanımlar. Normal gündelik konuşma 4 ila 5 Hz (Hertz) civarında farklar ile ses yüksekliği dalgası gösterir. Ancak çığlıklar çok hızlı değişebilir. (30 ila 150 Hz arasındaki hızlarla)

Ses özelliği olan roughness - dalgalılık - insan çığlığının korku göstergesi olma durumunun tanımlanmasında da kullanılıyor - Görsel : Luc Arnal
Ses özelliği olan roughness – dalgalılık – insan çığlığının korku göstergesi olma durumunun tanımlanmasında da kullanılıyor – Görsel : Luc Arnal

 

Araştırma ekibi insanlardan, çığlıkları korkutuculuklarına göre değerlendirmelerini istediğinde sonuç, en yüksek dalgalılığa sahip olan sesin (en yüksek hızda -Hz- ses yüksekliğinin değişim gösterdiği sesler) en korkutucu seçilmesi oldu.

Çığlık olmayan bir sesi modifiye ederek daha dalgalı hale ve dolayısıyla çığlığa dönüştürmek de mümkün. Bu sonuca bağlı olarak da araştırmacılar insan beyninin amigdala bölgesinde korku tepkisini daha büyük aktivasyon ile yaratan özelliğin ‘dalgalılık’ olduğuna kanaat getirdi.

Araştırmacılar, insan çığlığını ; özellikle de yeni doğan çığlığını, araştırmaya , bu çığlıkların kaba çığlıklar olup olmadığını test etmek için laboratuvarda devam etmeyi planlıyor. Ayrıca ekip, analizlerini ; türler arasında bu davranışın nasıl korunup geçtiğini denemek için hayvan çığlıklarına uygulamak da istiyor.

Poeppel’e göre çığlıklar gerçekten de işe yarıyor. Herkesin yaptığı en eski seslerden biri olan çığlık her kültürde her çağda bulunuyordu. Bu sebepten ötürü araştırmacılar da, vokalizasyon söz konusu iken tüm insanların beyninde ortak olan mekanizmayı araştırmak için en uygun yolun buradan (her çeşit insanın çığlığını ve uyarılan  bölgeleri incelemek) geçtiğini düşündüler.

 


Referans : Bilimfili, Arnal et al. Human Screams Occupy a Privileged Niche in the Communication Soundscape.Current Biology, 2015 DOI:10.1016/j.cub.2015.06.043