Tıraş Olmak Saçları ve Sakalları Daha Hızlı ve Gür Mü Çıkarır?

Mit-1: “Sakalları ve saçları ne kadar sık keserseniz, saç ve sakallarınız o kadar gür, güçlü ve daha koyu renkte çıkacaktır.”

Mit-2: “Siz bizim İnebahtı Savaşı’nda sadece sakalımızı kestiniz, biz ise sizin kıbrıs’ı almakla kolunuzu kestik. sakal daha gür bir şekilde tekrar büyür, fakat kesilen kol tekrar gelmez.” (Sokullu Mehmet Paşa)

Gerçek: Vücudumuzdaki hiçbir kılın uzama hızı veya gürlük miktarı, kılların kesilmesiyle alakalı değildir. Bugüne kadar bu iddiayı ele alan hiçbir araştırma kılların kesilmesini uzama hızı veya kıl gürlüğü ile ilişkilendirmediği gibi, yapılan tüm araştırmalar arada hiçbir bağlantı bulunmadığını göstermektedir. Bu durum, hem erkekler hem de dişiler için geçerlidir.

Bilgi-1: Ne saçların ne de sakalların kesildikçe daha gür çıkmadığı gerçeği, ilk olarak 1928 yılında klinik olarak test edilerek onaylanmıştır. Daha sonra 2005 yılında tekrar edilen klinik deneyler de, hem saçların, hem de sakalların traş edilmesiyle uzaması veya gürleşmesi arasında hiçbir bilimsel ilişki olmadığını göstermiştir.

Bilgi-2: Kesilen saç/sakal gür ya da koyu renkte çıkmaz; ancak bu şekilde görünür. Çünkü kesilen sakal, kesilmeyen sakallar gibi giderek incelmez ve dipleri göreceli olarak kalındır. Bu da, daha yoğun bir sakal çıkıyormuş izlenimi verir; ancak gerçekte herhangi bir gürlüğe rastlanmaz. Benzer şekilde, traş edildikten sonra çıkan sakalın daha koyu renkte görülme sebebi, henüz güneş ışığına maruz kalmamış olmasıdır. Son olarak, sakalların kesildikten sonra ele daha sert geliyor olması, tıraş bıçağının kılı açılı bir şekilde keserek sivri uçlar bırakıyor olmasıdır. Tüm bunlar göz önüne alındığında, kılları kesmenin, onların fizyolojisine herhangi bir etkide bulunmadığı görülebilir.

Bilgi-3: Saçların uzama hızı ve sıklık miktarı, kılların kendisi tarafından değil, kıl köklerinde bulunan foliküller tarafından belirlenir. Bu foliküllere de ne yapmaları gerektiğini bildiren unsur genetik materyaldir. Dolayısıyla vücudunuzdaki tüm kılların ortalama uzama hızı ve gürlüğü, sizi oluşturacak sperm ve yumurta birleştiği anda belirlenmiştir. Elbette hormonlar ya da beslenme gibi çevresel faktörler uzama hızına etki eder; çünkü hücrelerin işleyişine etki etmektedir. Ancak kılları kesmek veya kıl kesme sıklığı, uzaması ile hiçbir şekilde ilişkili değildir.

Bilgi-4: San Francisco’da bulunan Kaliforniya Üniversitesi’nden dermatolog Dr. Paradi Mirmirani’nin de vurguladığı gibi, bir unsurun kıl uzama hızına etki etmesi için, kılları üreten hücreleri değiştirmesi/etkilemesi gerekir. Bu yüzden genetik mutasyonlar, hormonlar veya beslenme gibi çevresel faktörler kıl uzamasına etki eder. New York’ta bulunan Philip Kingsley Kliniği’nden trikolog (saç ve kafa derisi uzmanı) Elizabeth Cunnane Phillips şöyle söylüyor:
“Saç veya sakal kesmenin büyüme hızına hiçbir etkisi yok. Bu, genetik olarak önceden belirleniyor. Büyüme hızı; genel sağlık durumu, diyet alışkanlıkları, tiroid bezinin çalışma miktarı, düşük demir oranları veya kansızlık gibi endokrin işlevlerle ilgili faktörlerden etkilenir. Bunların hepsi, kılların ne kadar hızlı çıkacağını ve onları ne kadar hızlı dökeceğimizi belirler.”

Bilgi-5: Bu konuda çoğu insanı yanıltan, kıl anatomisinin düzenli olmayışıdır. Kılların dipleri daha kalındır, uç kısımları ise daha incedir. 5 milimetrelik bir kıl jiletle kesildiğinde, örneğin 0.3 milimetrelik uzunluğa kadar, kök kısmına yakın bir yerden parçalanır. Bu parçalanma jiletin ve kılların yapısına bağlı olarak 2 şekilde olabilir: ya bir sopayı sivriltmek için yatay olarak aşındırdığımız gibi uca doğru iyice sivrileşecek şekilde kesilir (çünkü jiletin etkisiyle yan yatar) veya bir ağacı kestiğimizde olduğu gibi gövdesi yatay bir şekilde kesilir. İki durumda da olan geçici bir koyulaşmadır. İlkinde, sivri uçlar ışığı normal kıl kalınlığı kadar dağıtamadığı için siyahlaşmış gibi görünür. İkincisinde ise derideki porlardan çıkan kıl ağaç gövdesi gibi yatay olarak poru doldurduğu için ve tepeden bakıldığında simsiyahmış gibi gövdesi gözükür. Halbuki kılı normal uzamasına bırakıp yeniden başlangıçtaki 5 milimetreye ulaştığında, önceki haliyle kıyaslayacak olursanız, birebir aynı oldukları gözükecektir. Çünkü kıl uzadıkça, başlangıçtaki o incelmiş kısım uzamaya bağlı olarak zayıflayıp dökülecektir; yeni çıkan kıl ise bir öncekiyle (ki zaten onun devamıdır) birebir aynı özellikte olacaktır. Bu geçici koyulaşma, aynı zamanda sıklaşma algısı da yaratmaktadır. Ancak böyle bir şey yoktur. Bu, algı yanılgısıdır.

 
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

İsa Peygamberin En Gerçekçi Portre Çizimi

Görsellerdeki fotoğraflardan ilki, MÖ 2-7 yılları ila MS 30-33 yılları arasında yaşadığı İsa peygamberin, “adli antropoloji” adı verilen bilim sahasından elde edilen veriler çerçevesinde bugüne kadar çizilmiş en gerçekçi resimlerinden birisini gösteriyor. İkincisi ise, daha “klasik” İsa çizimlerinden birisi…
Her ne kadar antik zamanlarda yaşayan isimler her olduklarından “modern” çiziliyorlarsa da, dönemin şartları göz önüne alındığında bu tür çizimlerin gerçekçiliği son derece düşük gözüküyor.
Manchester Üniversitesi’nden emekli tıbbi ressam Richard Neave tarafından yaratılan bu gerçekçi çizim, İsa’nın da yaşamış olduğu Kudüs’ten o döneme ait çıkarılmış kafataslarını çıkarıp X-Işınlı Tomografi kullanarak dilim dilim haritalandırılması sonucu ortaya çıktı. Daha sonra, bir bilgisayar yardımıyla bu kafatası yapısına uygun bir şekilde deri ve et giydirildi. Bilgisayar, insan anatomisini dikkate alarak bu işlemi gerçekleştirdi. Son olarak, ressamın katkılarıyla, dini metinler, anlatılar ve bazı tarihi kayıtlardan yola çıkarak en olası görünüm tamamlandı ve böylece İsa’ya ait en gerçekçi çizime kavuşuldu.
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak: NAIJ

Beyin Kötü Hatıralardan Nasıl Temizlenebilir ?

İzole edilmiş bir beyin bağlantısı korkuyu unutmamıza olanak tanıyarak anksiyete hastalıklarının tedavisinde kullanılabilecek bir yöntem sağlıyor.

Beynimiz, muhtemel tehditlere karşı bizi uyarmada ve tehdidin ortadan kalktığını bilmemizi sağlamada adeta bir ustadır. Fakat, bu usta sistemimiz bazen çöker ve tatsız ilişkiler yumağı üzerimize yapışır — post-travmatik stres bozukluğunun (PTSD) kaynağı olduğu düşünülen sorunlu düşünce biçimi.– Yeni araştırmalar; beynin kötü hafızaları temizlemesinden sorumlu bir nöronal bağlantı belirledi. Bu da PTSD’yi de içeren birçok anksiyete hastağının tedavisine dair gelişmeler sunabilir.

Geçmişte yapılan çalışmalar, tutarlı bir biçimde beyinde korku tepkisine yol açan ve bu tepkiyi düzenleyen iki beyin bölgesi olduğunu belirlediler. Amigdala, duygusal tepkilerimizden sorumludur ve korktuğumuzda aktivasyon gösterir. Prefrontal korteks ise; mevcut tehlike zararsız hale geldiğinde bizi sakinleştirmek için göreve başlar. Korku hafızalarında bu iki bölge işin büyük bir kısmından sorumludur, fakat beyindeki diğer birçok bölge ile bağlantılı olmalarından kaynaklı bu iki bölgenin ortak çalışmasının gerçekten de korkunun üstesinden gelip gelmediği tam olarak bilinmiyordu. Yeni bir çalışma; bu iki bölge arasındaki ortaklaşa çalışmanın  korku durumlarını ortadan kaldırmada yeterli olduğunu gösterdi.

Farelerle çalışan araştırmacılar, hayvanları ayaktan verilen bir şok ile bağdaştırılmış bir ses korkusuna dair eğittiler. Sonrasında, eğer farelere ayak şoku verilmeden tekrar tekrar ses çalınırsa, tipik olarak fareler gürültünün zararsız olduğunu öğreneceklerdi ve sesi artık korku ile ilişkilendirmeyecek, yani artık sesten korkmayacaklardı. Bu yeni çalışmada, araştırmacılar; fiber-optik ışıkla belirli nöronları kontrol edebilen optogenetiği kullanrak farelerin amigdala ve prefrontal korteks bağlantılarını bozdular. Ekip, bu önemli bağlantının bozulmasının; farelerin söz konusu zararsız tonun yarattığı negatif ilişkilendirme ile başa çıkabilmelerini engellediği bulgusuna ulaştı –yani fareler, ardından uzun süre boyunca ayak şoku verilmeyen -zararsız- sesten korkmaya devam ettiler. Öte yandan, araştırma ekibi; –amigdala ve prefrontal korteks arasındaki– bağlantının uyarılmasının korkulu hafızalarda hızlı bir yok oluşa sebep olduğunu keşfettiler.

Araştırmacılar; amigdala ve prefrontal korteksin, kompleks ilişkiler ağında iki önemli merkez olduklarını söylüyorlar. PTSD gibi korkunun sürekli olduğu vakalarda ise, merkezlerin kendisinde değil bu iki bölge arasındaki yalnızca bir bağlantıda sorun olduğu görülüyor. Bu nedenle; bu önemli beyin bölgelerinin birinin aktivitesini değiştirerek  PTSD’yi tedavi etmeyi amaçlayan geçmiş deneyler söz konusu sisteme aşırı ve gereksiz yüklenmiş ve böylece de başarısız olmuş olabilir.

Bu yeni bulgu; araştırmacıların bu spesifik korku devresine dair medikal araştırmaları derinleştirmeleri gerektiğini gösteriyor. Ekip; sağlıklı bir şekilde korku sönümlendirmenin; beynin yeni nöronal bağlantılar (nörotransmitter düzenlemesinden sorumlu bileşikler olan beynin yerel kanabinoidlerinden etkilenirler) kurabilmesi yetisi olarak tanımlanan “nöral plastisiteye” dayalı olduğunu düşünüyorlar. THC (marihuanadaki aktif bileşen) gibi kanabinoid sistemi değiştiren ilaçlar geçici olarak korku bağlantılarını daha plastik hale sokabilir, bunun için belki de anksiyeteyi azaltmada maruz bırakma terapisi gibi klinik tekniklere olanak tanınabilir.


Kaynak: Bilimfili,  Stetka, B.  “How the Brain Purges Bad Memories.” Scientific American Mind November/December 2015: 8.

Testislerdeki Tat Reseptörleri!

Tat reseptörleri esasında yoğunlukla dilimizde bulunan ve tuzlu, tatlı, acı, ekşi ve umami tatları hissetmemizi sağlayan kimyasal algılayıcılardır. Fakat uzun bir süredir araştırmacılar bu reseptörlerin sadece dilimizde bulunmadığından haberdardı. Bugüne kadar araştırmacılar, kelimelerin tam anlamıyla, ağzımızdan anüsümüze kadar her yerde tat reseptörleri bulmayı başardılar: mide, pankreas, akciğer, beyin gibi nice organda… Son olaraksa bu tat reseptörlerinin testislerde de bulunduğu tespit edildi!

Ne yazık ki, dilimizdekilerin aksine değişik organlarımızdaki tat reseptörlerinin tam olarak ne işe yaradığını henüz bilemiyoruz. Monell Kimyasal Duyu Merkezi’nden araştırmacı Bedrich Mosinger, Business Insider dergisine şunları söyledi:
“Tat sistemi dışındaki tat reseptörleri ve sinyalleme proteinlerinin görevi hala net değildir. Bazı bölgelerde bazı şeker ve aminoasitleri algılamada görev aldıkları biliniyor. Ancak geri kalan kısımlarda, ağız-dışı tat reseptörlerinin ne işe yaradığı halen bilinmiyor.”
 
Bu sırrı çözmek için araştırmacılar bu ağız-dışı tat reseptörlerinin olmadığı fareler geliştirmeye çalıştılar. Ancak sorunu görmeleri çok uzun sürmedi: bu şekilde geliştirilen fareler, üreyemiyorlardı. Yani testislerinde tat reseptörü bulunmayan ya da bu reseptörlerin fonksiyonları durdurulmuş olan fareler kısırlaşıyorlardı. Mosinger, bununla ilgili şu tanıları anlatıyor:
 
“Bu şekilde üretilen fareler kısırlardı, sperm sayıları oldukça düşüktü ve spermatozoa düzgün gelişmiyordu. Bu reseptörlerin gelişimini durdurmak için kullandığımız ilaç, insanlarda yüksek kan kolesterolünü kontrol etmek amacıyla kullanılan ilaçla büyük oranda benzerdir. Dolayısıyla bu ilaçların insanlarda kısırlığa neden olabileceğinden şüphelenmeye başladık.”
 
Bu ağız-dışı tat reseptörlerinin yeni bir görevinin keşfedilmesi, gelecekte geliştirilecek olan kısırlık tedavileri ve erkek üreme bozukluklarının tedavisi için umut ışığı olabilir. Aynı araştırma biriminden Robert Margolskee ise şunları söylüyor:
“Birçok iyi bilim gibi, bizim araştırmamız da şimdilik cevaplardan çok yeni sorular doğurdu. Şimdi, testislerimizde tat reseptörlerinin nasıl çalıştığına dair kimyasal yolakları ve mekanizmaları keşfetmemiz gerekiyor. Böylece bunlar olmadan üreme kaybının neden yaşandığını anlayabiliriz.”
 
 

Hamilelikte Antidepresan Alınımı Çocukta Otizm Riskini Arttırıyor

Montreal Üniversitesi ve CHU Sainte-Justine Çocuk Hastanesi’nde yapılan bir araştırmada hamilelik sırasında antidepresan kullanılmasının otizm riskini büyük ölçüde arttırdığı ortaya kondu. Prof. Bérard, hamilelik esnasında ilaç kullanımı üzerine araştırmasını 145,456 hamileliği değerlendirerek yaptı.

“Otizme sebep olan etkenlerin çeşitliliği halen belli olmamasına rağmen, bu problemde hem genetik hem de çevre faktörü rol oynamaktadır. Çalışmamızda hamileliğin ikinci veya üçüncü trimesterinde alınan antidepresanların, çocuklara 7 yaşına kadar otizm teşhisi konulmasında özellikle de seçici  serotonin  geri alınım inhibitörleriyle (SSRI) riskin iki katına çıkarttığını gözledik,” diyor Professor Anick Bérard.

Araştırma bulguları JAMA Pediatrics’de yayınlandı . Quebec Hamilelik Kohort çalışmasında alınan veriler on yaşına kadar 145,456 çocuktan alınan veriler incelendi.

Annelik ve depresyonun otizmle ilişkilendirildiği biliniyor. Ayrıca sosyo ekonomik durum da değerlendirildi.

“Antidepresan maruziyetini anneden gelen (genetik)  veya artan antidepresan kullanımı hamileliğin ikinci –üçüncü trimesteri boyunca incelendi. Bu periyotta kritik beyin gelişimi gerçekleştiği için seçildi,” diyor Prof. Berard. Annelik ve depresyonun otizmle ilişkilendirildiği biliniyor. Ayrıca sosyo ekonomik durum da değerlendirildi.

Bütün çocuklar arasında yapılan araştırmada, sonradan otizm teşhisi konulan çocuklar atipik otizm, Asperger sendromu ve yayılmış gelişimsel bozukluklara bakıldı. Sonuç olarak bu iki grubun istatiksel ilişkisi incelendi ve riskin % 87 arttığı gözlendi. Bu sonuçlar uzmanlar taradından teşhis edilen çocuklarda değişmeden kaldı.

Elde edilen bulgular çalışmada , otizm teşhisi konulan 1,054 çocuğun annelerinin hamilelikte antidepresanla tedavi edildiği görüldü. Ayrıca 1966’da 10,000’de 4 olan otizm riskinin, bugün 10,000’de 100’e çıktığı tespit edildi. Tabi bu artışta daha iyi teşhis ve otizm çeşitlerinin artışı da rol oynasa da , araştırmacılar çevresel faktörlerin de rol oynadığını belirtiyor.

Serotonin rahimde hücre bölünmesi, nöron göçü, hücre farklılaşması ve sinaptogenesis gibi pek çok prosesi etkiliyor. Bazı depresanlar serotoninin inhibisyonu üzerinden işlediğinden, rahim içinde fetüsün beyin gelişimine negatif etki gösterebilir .

Bu uzun süreli çalışma sayesinde gebelikte antidepresan kullanımının çocuklar üzerindeki uzun süreli nörogelişimsel etkilerini aydınlatıyor.

Kaynak : GerçekBilimScienceDaily

Referans : Takoua Boukhris, Odile Sheehy, Laurent Mottron, Anick Bérard.Antidepressant Use During Pregnancy and the Risk of Autism Spectrum Disorder in Children. JAMA Pediatrics, 2015; 1 DOI:10.1001/jamapediatrics.2015.3356

Laboratuarda Yaratılan Hücreler Kullanılarak Bir Hayvan İçerisinde Organ Üretildi!

Laboratuvar üretimi organların yerleştirilmesine bir adım daha yaklaşıldı. Bilim insanları ilk kez, canlı bir hayvana nakledilen laboratuvar üretimi hücrelerden tam fonksiyonlu bir organ geliştirdiler. Araştırmacılar, hastalıklara karşı korunmak için hayati önemi olan T hücreleri olarak bilinen bağışıklık hücrelerini üreten ve kalbin yanında bulunan bir organ olan timusu ürettiler.
Bilim insanları gelecekteki araştırmalarla birlikte, bu buluşun zayıf bir bağışıklık sistemi olan insanlar için yeni tedavilere ışık tutabileceğini ümit ediyorlar. Edinburg Üniversitesi Rejeneratif Tıp Merkezi (MRC) araştırma ekibi bir fare embriyosundan fibroblast denen hücreleri çıkardı. Yeniden programlama denilen bir teknik kullanarak, fibroblastları tamamen farklı bir hücre çeşiti olan timus hücrelerine dönüştürdüler.
Yeniden programlanmış hücreler, timus hücreleri gibi görünmek için biçim değiştirdiler ve ayrıca laboratuardaki T hücrelerinin gelişimini desteklemeyi başardılar. Bu, sadece timus hücrelerinin yapabildiği özelleşmiş bir işlevdi.
Araştırmacılar, yeniden programlanmış hücrelerle diğer ana timus hücre türlerini karıştırdıklarında ve onları bir fareye yerleştirdiklerinde, hücreler yapay bir organa dönüştü. Yeni organ, sağlıklı bir yetişkindeki timusla aynı yapıya, karmaşıklığa ve işleve sahipti. Bu, bilim insanlarının yeniden programlamayla vücut dışında oluşturulan hücrelerden üretilen ilk, bütün halde yaşayan bir organdı.
Doktorlar gösterdi ki, timus bozuklukları olan hastalar, doğumdan sonra timus organı nakliyle ya da fazladan bağışıklık hücresinin aşılanmasıyla tedavi edilebilirler. İki durumda da donör eksikliği ve alıcının doku eşleşmesi problemi gibi sorunlar var.
İlerideki gelişmelerle birlikte, araştırmacılar, laboratuar üretimi hücrelerinin, zayıf bağışıklık sistemi bulunan insanlar için timus nakli tedavisinin temelini oluşturabileceğini umuyorlar. Bu teknik, hücre terapilerinde de kullanılabilecek hastayla uyumlu T hücrelerin laboratuarda üretimi için bir imkan sunabilir. Bu tür tedaviler, nakil sonrası bağışıklık sistemlerinin yenilenme oranını hızlandırmaya yardım ederek, kemik iliği nakli hastaları için faydalı olabilir.
Bu buluş, timusun düzgün bir şekilde gelişmesini engelleyen genetik koşullarla doğan bebekler için umut vaat ediyor. Timus, yaşlanmayla birlikte bozulmaya başlayan ilk organ olduğu için, bu yöntemle yaşlılara da yardım edilebilir. Çalışma, Nature Cell Biology dergisinde yayımlandı. Edinburg Üniversitesi Rejeneratif Tıp Merkezi(MRC)’nden araştırmanın başındaki isim Profesör Clare Blackburn şunları söyledi:
“Araştırmamız, klinik açıdan kullanışlı yapay timusun laboratuarda üretilmesi hedefine ulaşmak için önemli bir adım olduğunu gösterdi.”
Rejeneratif Tıp Merkezi(MRC) başkanı Dr.Rob Buckle şöyle söylüyor:
“Bu heyecan verici bir çalışma ama bu işlemin insanlarda kullanımının elverişli hale gelmesi için, güvenli ve sıkı kontrollü bir biçimde yeniden üretilebilmesinden önce, çok daha fazla çalışmaya gerek olacaktır.”
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. Bredenkamp, N., Ulyanchenko, S., O’Neill, K. E., Manley, N. R., Vaidya, H. J. &Blackburn, C. C. Sep 2014 In : Nature Cell Biology. 16, 9, p. 902-8 7 p.

Kaşıyınca İyi Hissetmemizin Sebebi Nedir?

Kaşıntıya karşı iyi bir kaşıma davranışı muhtemelen bir kişinin hissedebileceği en rahatlatıcı davranıştır. Fakat, kaşıntı üzerine yapılan araştırmaların gösterdiğine göre kaşımak, paradoksal olarak daha çok kaşınma hissi uyandırıyor.

Fareler üzerinde yapılan bir araştırma ile elde edilen bulgular; serotonin hormonunun sisteme salınmasından kaynaklı olarak kaşıma isteğinin giderek artan bir ivme ile sürdüğü sonucuna ulaştı. Henüz insanlar üzerinde test edilmeyen bu araştırma, omurilikte bulunan serotonin almaçlarının engellenmesi durumunda kronik kaşıntının durdurulmasının mümkün olduğu iddiasında.

Kaşımanın Amacı Acı Oluşturmaktır

Kaşıntılar çok küçük bir toz ya da küçük bir tüy rahatsızlığından tutun da ciddi cilt sağlığı problemlerine kadar birçok faktörün etkisi ile ortaya çıkabilir.

Kaşımanın amaçlarından birisi acı oluşturmaktır. Bu acı; sinirlerin kaşıntı sinyalleri yerine acı sinyallerini taşımasına sebep olarak kaşıntının kesilmesini sağlar.

Kaşımanın verdiği acı, aslında bir rahatlamaya ve mutluluğa sebep olur; beyin serotonin nörotransmitterler(sinir taşıyıcıları) salgılayarak acı hissinin kontrol altına alınmasını sağlar.Yapılan araştırmalarda fMRI (fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) teknolojisi kullanılarak, kaşıma sırasında beynin farklı bölgelerinde (ödül ve zevk alma ile ilgili birimler) bir aktivasyon olduğu görüldü.

Washington University’den Prof. Zhou-Feng Chen; serotoninin omurgaya ulaştığında, omurilikteki kaşıntı yoğunluğunu düzenleyen sinir hücrelerini aktive ettiğini ve farelerde kaşıntı ve kaşımanın kısır bir döngü halinde olduğunu, yani eğer seratonini azaltırsanız kaşıntı yoğunluğunun da azaldığını söylüyor.

Kaşıntıyı Engellemek

Prof. Chen’in söylediğine göre; serotonin salınımını engellemek mantıklı bir durum değildir, çünkü serotonin büyümede, olgunlaşmada, iskelet metabolizmasında ve duygu durumlarını düzenlemede etkili bir hormondur ve salınımının engellenmesi geniş çapta sorunlar ortaya çıkarabilir. Ancak kronik kaşıntıyı kontrol edecek umut verici yollardan birisi; serotonin ile beyne kaşıntı sinyallerini aktaran hücreler arasındaki bağlantının kesintiye uğratılması olabilir.

Evrimsel Fayda

Öte yandan kaşıma davranışını göstermemimizin evrimsel bir faydası da olabilir. Atalarımızın yaşadığı koşullar göz önüne alındığında, temiz ortamlarda yaşadıklarını söyleyemeyiz. Bolca parazitin bulunduğu bu yaşam koşullarında, parazitlerin vücuda bulaşma olasılığı oldukça muhtemeldir. Dolayısıyla kaşıma davranışı parazitleri vücuttan uzaklaştırmak için gelişmiş ve zaman içerisinde de bu zararlılardan arınma eylemi; beyinde bir haz uyandıracak şekilde evrimleşmiş olabilir. Elde edilen birçok delil de bu teoriyi güçlendirir nitelikte. Çünkü balıklar da dahil olmak üzere hemen hemen bütün omurgalılar (gerektiğinde yardım alarak, ağaca sürtünmek, taşa sürtünmek gibi) kendilerini kaşımaktadırlar.


Kaynaklar: Bilimfili
1- Scientific American, “Why and how do body parts itch? Why does it feel good to scratch an itch?”, http://www.scientificamerican.com/article/experts-why-we-itch-and-scratch/
2- LiveScience, “Why We Itch?”, http://www.livescience.com/7181-itch.html
3- Medical Daily, “Scratching Itchy Skin Causes Brain To Release Hormone Serotonin, Intensifies Itchy Sensation”, http://www.medicaldaily.com/scratching-itchy-skin-causes-brain-release-hormone-serotonin-intensifies-itchy-sensation-308458

Paris İklim Anlaşması Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Geçtiğimiz iki hafta boyunca, 195 ülkeden delegeler ve liderler iklim değişikliği üzerine global bir anlaşma formülü geliştirmek için 2015 Paris İklim Konferansı’nda çeşitli müzakereler yürüttüler. Yapılan müzakereler sonucunda mutabık kalınan anlaşma metni imzalandı ve detayları açıklandı. Tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

Bu pakt, karbon salınımlarının azaltılması amacıyla bütün ülkelere sorumluluk yükleyen ilk anlaşma. Bu anlaşma, yasal olarak bağlayıcılığı olmasının yanı sıra bir parça da gönüllülük içeriyor. Anlaşma ile ilgili yükümlülükler ise 2020 yılı itibariyle var olmaya başlayacak.

Paris Anlaşması, global sıcaklık artışının eğer mümkün ise, 1.5 santigrad derecede tutulması için çaba sarfedileceğini vurguluyor. Ayrıca, 2050 yılından sonra da sera gazları salınımını arttıran unsurlar ile azaltan unsurlar arasında denge sağlanması hedefleniyor. Bunların yanı sıra anlaşmada, bilim insanlarından 1.5 derece sanitgrad hedefinin tutturulması için neler yapılabileceği yönünde çalışmalar yapmaları bekleniyor. 2015 yılı için sıcaklık artışının 1 derece santigrad olduğunu ve bu yılın kayıtlardaki en sıcak yıl olduğunu da belirtelim.

Paris Paktının gelişmelerle ilgili ilk resmi durum değerlendirmesi 2023 yılında yapılacak. Süreç ile ilgili geri bildirimlerin de her 5 yılda bir yapılması planlanıyor.

Global sıcaklık artışının 2 santigrad derecenin alında tutulması için gerekli çabaların karşılığı, sera gazı emisyonlarının 2030 yılında global olarak 55 milyar metrik tona karşılık gelmesi gerekiyor. Şu anda bu rakam kabaca 35 milyar metrik ton civarında.

Sıcaklık Artışı

Anlaşmada belirtildiğine göre, global ortalama sıcaklık artışı, sanayileşme öncesi dönem baz alınarak 2 C°’nin altına çekilecek ve yine sanayileşme öncesi dönem baz alınarak 1.5 C° artışa indirilmesi için çaba sarfedilecek. Bu rakamlar tutturulabilinirse, iklim değişikliğinin riskleri ciddi ölçüde azaltılabilir.

Ağaçların Korunması

Anlaşmada yer alan bir diğer maddede de, dünya genelinde ormanlık alanların git gide azalmasının küresel ısınmaya yaptığı katkı göz önüne alınmış. Bu anlaşmadan sonra artık, bir ülke kendi sınırları içerisindeki ormanlık alanların azalmasının hesabını yalnızca kendi halkına değil tüm dünya halklarına vermek durumunda.

Maliyeti Paylaşmak

Anlaşmada ayrıca; gelişmekte olan ülkelerin, karbon salınımlarını azaltmak için gerekli tedbirlerinin maliyetinin, gelişmiş ülkelerin desteğiyle karşılanacağı belirtiliyor. Gelişmekte olan ülkelere bu amaçla, 2020 yılı itibariyle 100 milyar dolar kaynak aktarılacak.

Dengenin Sağlanması

2050 yılından sonra, insan eliyle ya da doğa tarafından salınan sera gazları ile bu gazların atmosferdeki etkinliğini azaltan faktörler arasında denge sağlanması hedefleniyor.


Kaynaklar: Bilimfili

World’s First Global Deal to Combat Climate Change Adopted in Paris” Scientific American, Retrieved from http://www.scientificamerican.com/article/world-s-first-global-deal-to-combat-climate-change-adopted-in-paris1/

Here’s what you need to know about the new Paris climate dealScience Alert, Retrieved from http://www.sciencealert.com/here-s-what-you-need-to-know-about-the-climate-deal-from-paris

”Adoption of the Paris Agreement” FCCC, Retrieved from https://www.documentcloud.org/documents/2646274-Updated-l09r01.html

Sigarayı Bıraktıktan Sonra Vücutta Yaşananlar

Karikatür hoş bir şekilde bir sigara bağımlısı bir hastanın çırpınışını gösterse de, gerçekten de yeryüzündeki en sinsi öldürücülüğe sahip kimyasal karışımlardan biri olan sigaranın bırakılmasından hemen sonra vücutta bir takım değişiklikler oluyor. Bu değişikliklerin bir kısmı çok kısa sürede yaşanıyor ve aslına bakarsanız bir sigarayı her söndürdüğünüzde bunlar oluyor. Ancak bir süre sonra tekrar bir sigara yaktığınızda, uzun süreli değişimlere izin vermemiş oluyorsunuz. Bu nedenle kısa süreli değişimler arasında gidip geliyorsunuz. Gelin sigarayı bıraktıktan sonra vücudunuzda yaşanan bu değişimlerden sadece birkaç tanesine birlikte bakalım:

• 20 Dakika Sonra: Bir sigarayı söndürdüğünüz anda vücudunuz hızla sigaradan kaynaklı olumsuz etkilerle mücadeleye başlar. Sigara içerken artan kalp ritminiz, ancak 20 dakika sonunda normal seviyeye geri döndürülür.
• 2 Saat Sonra: Bazı çalışmalar, kalp ritminin normale dönmesinin 2 saati bulabileceğini göstermiştir. Dolayısıyla 2 saatten sık aralıklarla sigara içenlerin kalp ritmi, normal insanlarınkinin üzerindedir ve bu, ömür kısalmasıyla ilişkilendirilmektedir. Dahası, sigara kan basıncını da yükseltir. Bir sigaranın söndürülmesinden ancak 2 saat sonra kan basıncı normal düzeylere iner. Bunun ötesinde sigara sırasında kan, çevresel dolaşım sisteminden çekildiği için parmak uçlarında soğuma veya uyuşma görülebilir. Bunların düzelmesi de 2 saati bulur. Ne yazık ki nikotin bağımlılarında yoksunluk belirtileri de bu süreçte ortaya çıkar. Sigara bağımlısı olan hastalarda aşırı sigara isteği, telaşlılık, gerginlik ve bıkkınlık, baş dönmesi ve uyku sorunları, açlık hissi oluşur. Bu nedenle sigara bağımlılığı hastalığından kurtulmaya çalışanlarda sık yemek yeme ve kilo alımı görülebilir.
• 12 Saat Sonra: Yüksek seviyelerde zehirli olan (ki aslen egzoz gazı olan, sigara içerisindeki 4000 kimyasaldan biri olan) karbonmonoksit gazı düzeyleri normale dönmeye başlar. Karbonmonoksit, kan hücrelerine bağlanarak oksijenin bağlanma miktarını azaltır. Bu nedenle sigara bağımlılığına sahip hastalarda doku oksijenlenmesi normalin altındadır. Bu durum, ciddi kan ve dolaşım sistemi hastalıklarına neden olur.
• 1 Gün Sonra: Çeşitli kimyasalların tüketimi ve sigaranın etkileri nedeniyle sigara bağımlılığı olan hastaların kalp krizi riski, sigara kullanmayan insanlara göre %70 daha fazladır. Sigarayı bıraktıktan sadece 1 gün sonra, kalp krizi geçirme riskiniz düşmeye başlar. Ne yazık ki bu düşüş ani değildir ve zaman alacaktır. Bir diğer deyişle, sigarayı bıraksanız bile, bu zehirli kimyasal karışımı tükettiğiniz yıllar nedeniyle artmış olan kalp krizi riskiniz devam eder; fakat içmediğiniz sürece giderek azalır.
• 2 Gün Sonra: Sigara içmenin ölümcül olmayan ancak en bariz yan etkilerinden birisi duyu organlarının (özellikle koku ve tat duyularının) körelmesidir. Sigara içerisindeki kimyasallar, duyu organlarımızda bulunan sinir uçlarını öldürürler. Neyse ki, sigaranın bırakılmasından sadece 48 saat sonra bu reseptörlerin tekrar üretilmeye başladığı tespit edilmiştir. Bu nedenle sigarayı bırakanlar, nihayet eskisi gibi yiyecek ve içeceklerin tadını daha doygun bir şekilde almaya başlarlar. Bu, sigara içmeyenlerin yaşam kalitesinin daha yüksek olmasının nedenlerinden birisidir.
• 3 Gün Sonra: Vücudun öldürücülüğü oldukça yüksek olan nikotinle savaşı sonunda kazanılmaya başlanır. Artık vücudunuzda nikotin kalmamıştır. Ne yazık ki bu, sigara bağımlısı hastaların nikotin yoksunluğu krizlerinin en yüksek olduğu zamanların da, sigarayı bıraktıktan 3 gün sonra başlaması demektir… Madde bağımlılığından kurtulmak ne yazık ki çok kolay değil; ancak imkansız da değil! Bu süre sonunda iyileşme yolundaki hastalarda baş ağrısı, mide bulantısı, kramplar gibi fiziksel semptomlar görülür. Bunlarla savaşmanın en iyi yolu, sigara içmemeye devam ederek kendinizi ödüllendirmektir. Bunun yerine sağlıklı ama sevdiğiniz bir besinle kendinizi ödüllendirmeyi deneyin!
• 2-3 Hafta Sonra: Hastalıktan kurtulma mücadelesinin başlangıcından sadece birkaç hafta sonra, sigaranın elinizden aldığı düşük performansı geri kazanmaya başladığınızı göreceksiniz. Spor, seks, vb. yüksek enerji gerektiren fiziksel faaliyetlerdeki başarınız ve performansınız artmaya başlayacak. Sigaranın hızla tahrip ettiği akciğer fonksiyonlarınızın bir kısmını geri kazanmaya başlayacaksınız. Sigara bağımlısı hastaların, sigaranın zararlarını gerçekten görmeye başladıkları dönemler bu dönemlerdir. Çünkü akciğer kapasitelerinin ne kadar azaldığını görerek şaşırırlar. İşte bu şaşkınlıkla birlikte yoksunluk krizleri de giderek azalmaya başlar.
• 1-9 Ay Sonra: Ne yazık ki akciğerlerin kendisini tedaviye başlaması 1-9 ay arasını bulur. Bu organlarımızın içerisindeki kılsı yapılar (siller), sigara tarafından tahrip veya yok edilmiştir. Bu ufak yapılar, akciğer içerisinde biriken mukusu dışarı atmaya yarar ve hava geçişini kolaylaştırır. Aylar sonunda bu siller yeniden üretilmeye başlanır. Buna bağlı olarak, sigaranın getirdiği öksürük ve nefes darlığı da hızla yok olmaya başlar. Dahası, en ağır sigara bağımlılarının bile yoksunluk krizleri bu süreçte ortadan kalkar.
• 1 Yıl Sonra: 1 yıl çizgisi, sigara hastalığından kurtulmak için en önemli çizgidir. Kalp hastalıklarına yakalanma oranının 1 yıl öncesine göre %50 oranında düşer.
• 5 Yıl Sonra: Sigara içerisindeki kimyasalların önemli bir bölümü, kan damarlarınızın daralmasına neden olur. Bu durum, sigara bağımlısı hastalarda inme ve felç riskinin artmasına neden olur. Sigarayı bıraktıktan ancak 5-15 yıl sonra inme ve felç riskiniz, hayatında hiç sigara içmemiş birininkiyle aynı seviyeye döner.
• 10 Yıl Sonra: Sigaranın en ölümcül etkilerinden birisi kanserdir. Tabii ki, bunların başını Dünya’da öldürücülüğü 1 numara olan akciğer kanseri gelir. Dünya’daki tüm akciğer kanseri nedeniyle ölüm vakalarının %90’ından sigara sorumludur. Sigarayı bıraktıktan 10 yıl sonra akciğer kanserine yakalanma riskiniz, içtiğiniz zamanlardakine göre %50 oranında azalır. Evet, hala riskiniz hiç sigara içmemiş birinden yüksektir. Ancak yine de sigarayı bırakma sonucu azalma, dikkate değerdir. Dahası 10 yıl sonunda ağız, boğaz, yutak, idrar kesesi, böbrek ve pankreas kanserlerine yakalanma olasılığınız da hızla azalır.
• 15 Yıl Sonra: Nihayet 15 yıl sonunda, herhangi bir kalp hastalığına yakalanma riskiniz, hiç sigara içmemiş birininkiyle aynı seviyeye döner. Dahası koroner arter hastalığı, aritmi, angina, kalp enfeksiyonları ve diğer ritim bozukluğu hastalıklarına yakalanma riskiniz de azalır.
• 15+ Yıl Sonra: Amerikan Kalp Derneği’nin bildirdiğine göre 15+ yıl boyunca sigaradan uzak duran birinin ömrü, bu süreçte sigara içen birininkine göre 14 yıla kadar daha uzun olacaktır. Yani bir diğer deyişle, sigaradan uzak durduğunuz her bir gün, ömrünüze fazladan yaklaşık 1 gün eklemek gibidir!
Sigara bağımlılığı bir hastalıktır. Neyse ki bu, tedavi edilebilir bir hastalıktır.
Eğer ki hastalığınızın farkındaysanız, lütfen yardım almaktan çekinmeyin.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Kimya laboratuvarı ayağınıza geldi

Teknoloji her alanda insanoğluna fayda sağlıyor. Gittikçe küçülen teknolojik cihazları cebimizde ya da bileğimizde taşıyor olmak artık herkes için çok sıradan olsa da tıbbın sınırları içinde kalan gelişmelere henüz yeterince vakıf olamadık. Fakat araştırmalar gösteriyor ki yediğimiz yemekten zehirlenip zehirlenmeyeceğimizi söyleyecek sensörün çantalarımıza girmesine az kaldı.

Yiyeceklerde glüten içeriği olup olmadığını ölçebilen Nima‘yı geliştiren 6SensorLabs‘in kurucu ortağı ve yöneticisi Shireen Yates, Wall Street Journal‘a yaptığı açıklamada bu teknolojinin diğer proteinleri veya gıda zehirlenmesine yol açan türde bakterileri teşhis edebilen bir versiyona uyarlanabileceğini ifade ediyor.

Nima

Şu anda ön siparişe açık olan Nima, cepte taşınabilecek kadar küçük bir sensör. Çölyak hastaları başta olmak üzere glütenli yiyeceklerden kaçınanlar için bir laboratuvar görevi gören Nima’nın kapsülüne yiyeceğin küçük bir parçası test için yerleştiriliyor. İki dakikanın ardından sonucu ekranında gösteren Nima, iOS uygulaması sayesinde sonuçları paylaşmaya da imkan tanıyor. Böylece ilgilenen diğer kullanıcıları da bilgilendirmek mümkün oluyor. Ürün, piyasaya çıktığında 250 dolardan satılacak. Ön sipariş fiyatı 199 dolar olan Nima’nın hangi tarihte piyasada olacağı henüz belli değil.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak: Log