Hepimiz, ne sıklıkta mutlu, üzgün ya da kızgın olduğumuz ve bu duyguların ne kadar güçlü ifade edildiği noktasında farklılık gösteririz. Bu çeşitlilik kişiliğimizin bir parçasıdır ve toplumdaki çeşitliliği artıran pozitif bir yön olarak görünür. Fakat, bazı insanlar duygularını düzenlemede güçlük yaşarlar ve bu durum işlerinde, ailelerinde ve sosyal yaşamlarında ciddi etkilere sahiptir. Bu kişilere; sınır kişilik bozukluğu ya da anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi duygusal istikrarsızlık tanısı konulabilir.
Geçmişte yapılan çalışmalar, duygusal istikrarsızlık tanısı konulan insanların belirli beyin bölgelerindeki hacimde azalma görüldüğünü ortaya koyuyor. Bilim insanları, bu bölgelerin sağlıklı bireylerde de görülebilen duygu düzenleme yetisindeki çeşitlilikle ilişkili olup olmadığını öğrenmek istediler. Mevcut çalışmada, 87 sağlıklı bireyeklinik anketi uygulandı ve bireylere günlük yaşamlarında duygularını düzenlemede yaşadıkları sorunları derecelendirmeleri istendi. Daha sonrasında katılımcıların beyinleri MRI ile tarandı. Testler sonucunda, duygularını düzenlemede sorun yaşadıklarını belirten sağlıklı bireylerin orbitofrontal korteks olarak adlandırılanalt frontal lobdaki bir bölgenin daha küçük hacimde olduğu görüldü. Daha fazla sorun yaşayanlarda daha küçük hacim gözlemlendi. Öte yandan sınır kişilik bozukluğu ve anti-sosyal kişilik bozukluğu tanısı konulan insanlarda da aynı bölgenin küçük hacimde olduğu biliniyor. Öte yandan; beynin duyguları düzenlemede önemli diğer bölgelerinde de aynı sonuçlar görüldü.Makalenin yazarlarından Karolinska Institutet Klinik Sinirbilimi Departmanından Doç. Dr. Predrag Petrovic sonuçları şöyle değerlendirdi:
“Sonuçlar, duygularımızı düzenleme yetimizde bir süreklilik olduğu fikrini destekliyor ve eğer spektrumun aşırı ucunda iseniz, toplumdaki ilişkilerinizde sorun yaşamanız daha muhtemeldir ve bu durum psikiyatrik tanılarayol açar. Bu düşünceye göre, bu tarz bozukluklar; vakaya sahip olun ya da olmayın kategorik olarak görülmemelidir. Daha ziyade, populasyonun normal çeşitliliğindeki aşırı bir varyant olarak görülmelidir.”
Araştırma Referansı: Bilimfili, P. Petrovic, C. J. Ekman, J. Klahr, L. Tigerstrom, G. Ryden, A. G. M. Johansson, C. Sellgren, A. Golkar, A. Olsson, A. Ohman, M. Ingvar, M. Landen. Significant gray matter changes in a region of the orbitofrontal cortex in healthy participants predicts emotional dysregulation. Social Cognitive and Affective Neuroscience, 2015; DOI:10.1093/scan/nsv072Kaynak: Karolinska Institutet. “Brain structure reveals ability to regulate emotions.” ScienceDaily. ScienceDaily, 24 July 2015. <www.sciencedaily.com/releases/2015/07/150724105434.htm>.
Brainet sistemlerinin deneysel uygulaması ve paradigmatik önemi
Duke araştırma grubunun çalışması, bireysel sinir kontrolü kavramını kolektif beyin ağlarına genişleterek beyin-makine arayüzlerinin (BMI) geliştirilmesinde paradigmatik bir değişimi işaret ediyor. Bu çalışmalarda, aynı türe ait birkaç hayvanın (makaklar ve fareler) beyinleri, yerleştirilen elektrot dizileri aracılığıyla ilk kez doğrudan birbirine bağlandı ve bu sayede bilişsel ve motor görevlerin birlikte çözülmesi sağlandı. Beyinler arasında gerçek zamanlı çift yönlü bilgi işlemeyi mümkün kılan bu ağ bağlantılarını tanımlamak için “brainet” terimi ortaya atıldı.
Primat Brainet: Sanal bir kolun işbirlikçi kontrolü
Primat deneyinde, üç makak maymununun motor ve somatosensoriyel korteksine elektrot dizileri yerleştirildi. Hayvanlar sanal bir kolun hareketini ortaklaşa kontrol ederken, 700’den fazla nöronun beyin aktivitesi eş zamanlı olarak kaydedildi. Her maymun kol hareketinin üç uzaysal boyutundan (x ve y ekseni) ikisini kontrol ediyordu. Üçüncü parametre (z ekseni), üç maymunun beyin sinyallerinin senkronize edilmesiyle hesaplandı. Ekrandaki hedefe başarıyla ulaşmak hassas bir sinirsel koordinasyon gerektiriyordu. Sonuçlar, artan pratikle birlikte kolektif motor kontrolünün daha verimli ve adaptif hale geldiğini gösterdi. Bu, kolektif bir ortamda sinir ağlarının esnekliğinin ve öğrenme kapasitesinin bir göstergesidir.
Kemirgen Beyin Ağı: Küçük Gruplarda Desen Tanıma ve Bilgi Entegrasyonu
İkinci deneyde, somatosensoriyel korteksleri mikrokablo dizileriyle birbirine bağlanmış üç ila dört fareden oluşan gruplar yer aldı. Hayvanlara sıcaklık ve hava basıncı verileri gibi duyusal bilgiler verildi. Görev, toplu bilgi işlemeye dayanarak hava durumunda bir değişiklik olasılığını (örneğin yağmur olasılığı) tahmin etmekti. Her bir farenin sadece kendi duyusal girdilerini yorumlaması değil, aynı zamanda bunları diğer hayvanlarınkilerle bütünleştirmesi gerekiyordu. Dikkat çekici bir şekilde, hayvan grupları belirli görevlerde bireysel hayvanlara kıyasla eşit veya daha üstün performans gösterdiler; bu da ortaya çıkan kolektif zeka mekanizmalarını düşündürmektedir.
Klinik ve teknolojik perspektifler
Sunulan sonuçlar, Brainets’in sadece sinirsel esneklik, senkronizasyon ve bilişin incelenmesi için yeni bir model sunmakla kalmayıp, aynı zamanda potansiyel olarak organik bilgisayar mimarilerinin temeli olarak da hizmet edebileceğini göstermektedir. Bu sistemler artık salt algoritmik-dijital olmayacak, bilgi işleme için biyolojik alt tabakaları kullanacak. Klinik araştırmalarda kolektif BKİ’lerin nörolojik hastalıkların tedavisinde veya motor fonksiyonların rehabilitasyonunda yeni yaklaşımlara olanak sağlayabileceği düşünülmektedir.
Metodoloji
Tüm deneyler, hem aksiyon potansiyellerini hem de yerel alan potansiyellerini kaydedebilen yüksek çözünürlüklü diziler kullanılarak gerçekleştirildi. Sinir sinyalleri algoritmalar kullanılarak çözümlendi ve hareket veya karar sinyallerine dönüştürüldü. Hayvanların başarılı bir şekilde işbirliği yapabilmeleri için bilginin çift yönlü akışı hayati önem taşıyordu.
Keşif
Brainet (birden fazla beyne bağlanan sinir ağları) kavramı, beyin-makine arayüzleri ve sinir iletişim teknolojilerindeki gelişmelerden ortaya çıkan sinir biliminde modern bir gelişmedir.
Erken sinir bilimi keşifleri:
Hans Berger’in EEG’si (1924): İlk insan beyin dalgası kayıtları, elektriksel beyin aktivitesini anlamak için temel oluşturdu.
Beyin haritalama: Broca (1861), Fritsch & Hitzig (1870) ve diğerlerinin çalışmaları, hedeflenen sinirsel arayüzlemeye olanak tanıyan yerelleştirilmiş beyin işlevlerini sağladı.
Modern sinir bilimi altyapısı:
Beyin bankaları (1960’lar): Beyin dokusunun sistematik olarak korunması, sinir yapılarının karşılaştırmalı çalışmalarını kolaylaştırdı.
Hesaplamalı modeller: Morris–Lecar modeli (1981) ve diğerleri sinirsel aktivitenin niceliksel analizini ilerletti.
Temel teknolojik sıçramalar:
Hafıza kaydı (2013): Bir farenin hafızası deneysel olarak kaydedildi ve sinirsel veri çıkarma işleminin uygulanabilirliğini gösterdi.
Beyin-makine arayüzleri: Elektrot teknolojisi ve sinyal işleme alanındaki gelişmeler gerçek zamanlı beyin-bilgisayar iletişimini mümkün kıldı.
BrainNet kavramı muhtemelen bu temeller üzerine inşa edilmiştir ve işbirlikçi sinirsel görevleri başarmak için çoklu beyin sinyal kaydını (EEG veya implantlar aracılığıyla) hesaplamalı entegrasyonla birleştirir. Kaynaklar doğrudan BrainNet’e atıfta bulunmasa da temel nörofizyolojiden karmaşık beyin arayüzüne doğru kritik yörüngeyi ana hatlarıyla belirtirler. BrainNet’e özgü gelişmeler için, 2013 sonrası araştırmalardan (sağlanan kaynakların ötesinde) ek bağlam gerekecektir; çünkü terim, bu tarihi atılımların en son uygulamasını temsil etmektedir.
İleri Okuma
Nicolelis, M. A. L., & Lebedev, M. A. (2009). Principles of neural ensemble physiology underlying the operation of brain-machine interfaces. Nature Reviews Neuroscience, 10(7), 530–540. https://doi.org/10.1038/nrn2653
Lebedev, M. A., O’Doherty, J. E., Zhuang, K. Z., & Nicolelis, M. A. L. (2011). Brain–machine interfaces: past, present and future. Trends in Neurosciences, 34(9), 534–546. https://doi.org/10.1016/j.tins.2011.07.001
Pais-Vieira, M., Lebedev, M., Kunicki, C., Wang, J., & Nicolelis, M. A. L. (2013). A Brain-to-Brain Interface for Real-Time Sharing of Sensorimotor Information. Scientific Reports, 3, Article 1319. https://doi.org/10.1038/srep01319
Ramakrishnan, A., Byun, Y. W., Rand, K., Pedemonte, J. C., Lebedev, M. A., & Nicolelis, M. A. L. (2015). A Brain-to-Brain Interface for Real-Time Sharing of Behavioral Information. Scientific Reports, 5, Article 11869. https://doi.org/10.1038/srep11869
Pais-Vieira, M., Chiuffa, G., Lebedev, M., Yadav, A., & Nicolelis, M. A. L. (2015). Building an organic computing device with multiple interconnected brains. Scientific Reports, 5, Article 11869. https://doi.org/10.1038/srep11869
Arjun Ramakrishnan, Peter J. Ifft, Miguel Pais-Vieira, Yoon Woo Byun, Katie Z. Zhuang, Mikhail A. Lebedev, Miguel A.L. Nicolelis. Computing Arm Movements with a Monkey Brainet. Scientific Reports, 2015; 5: 10767 DOI: 10.1038/srep10767
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ), Anadolu Üniversitesi, Kars Kafkas Üniversitesi ve Fırat Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü çalışmayla, laboratuvar koşullarında tamamen yerli yapay kan üretimi gerçekleştirdi.
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’na TÜBİTAK’a sunulan araştırma projesi önerisi kapsamında, tamamen yerli hemoglobin bazlı yapay kan üretiminde ön çalışmalar başarı ile tamamlandı. Proje kapsamında 4 üniversite ve bir teknopark şirketi tarafından verilen destekle oluşturulan geniş tabanlı bir yönetim düzeni oluşturuldu.
ESOGÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Ayhancı ABD, Rusya ve Çin başta olmak üzere pek çok ülkenin yapay kan üretmeye başladığını, Türkiye’nin de bu hayati ürünü üretmekten geri kalmaması gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Adnan Ayhancı yaptıkları yapay kan çalışmaları hakkında şu bilgileri verdi:
“Ürettiğimiz yapay kan ani ve acil ihtiyacın olduğu durumlarda kullanılacaktır. Hemen verilebilecek bir ürün, kan yerine geçebilecek alyuvar fonksiyonu gösteren bir ürün. Dolayısıyla hayat kurtaracak bir sıvı. Kan bankalarındaki kanlar, alındıktan sonra bir aydan fazla saklanamaz, hemen bozulur. Oysa yapay kanı ürettikten sonra bir sene saklayabiliyoruz. Özellikle son zamanlardaki AIDS hastalığını ve diğer birtakım kan yoluyla bulaşan hastalıkları düşünürsek, yapay kan ile bunların önüne geçmiş olacağız. Son olarak, istediğimiz kadar yapay kanı hızlı ve daha ucuz üretebileceğiz. Ürettiğimiz yapay kan, kan grubuna bakılmaksızın herkese verilebilecek. Tamamen yerli bir ürün olacağı için, Türkiye’nin belki de ileride oluşabilecek kan ihtiyaçlarının dışarıdan karşılanması zorunluluğunun da önüne geçilecek. Kan ürünleri çok hayati olduğu kadar çok da tehlikelidir. Birtakım istenmeyen kimyasallar veya biyolojik etmenler eklenebilir. Bu nedenle ülkemizin ihtiyacı olan hemoglobin bazlı kan stokunun ülke içinden sağlanması son derece önemlidir.”
TÜBİTAK’IN HEDEFLERİYLE ÖRTÜŞÜYOR’
Tüm dünyada yapay kan üzerinde çalışmaların uzun süre önce başladığını, Türkiye’nin ise bu alanda ciddi bir açığı ve ihtiyacı olduğunu söyleyen Doç. Dr. Adnan Ayhancı, “Projemiz TÜBİTAK’ın öncelikli alanlarda açtığı ‘1003-SAB-ILAC-2015-2 Kan ve Kan Ürünleri’ çağrısının ‘Universal Kan Ürünleri ve Yapay Kan Araştırmaları’ ile ‘Kan Ürünlerinin Rekombinant Olarak Üretilmesi’ hedefleriyle örtüşmektedir” dedi.
Yüksek yağ içerikli besin düzenlerinin felç ve kalp hastalıkları gibi tıbbi problemler riskini arttırdığı uzun süredir biliniyordu. Yeni bulgular, bu tıbbi problemlerin yanısıra yüksek besin diyetlerinin depresyon ve diğer psikiyatrik bozuklukların oluşum riskini arttırdığını gösteriyor.
Biological Psychiatry dergisinde yayınlanan ve Lousiana Eyalet Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir araştırma, yüksek yağ tüketiminin felç ve kalp hastalıkları gibi hastalıklara sebep olmasının yanı sıra, davranışlar üzerinde de etkiye sahip olduğunu gözler önüne seriyor. Daha önceden, Biological Psychiatry dergisinde yayınlanan bir diğer araştırma, yüksek yağlı besin diyetlerinin bağırsak mikrobiyomu olarak da bilinen bağırsak bakterileri karışımını değiştirerek sağlık ve davranış alanlarında değişim gözlemenin olanaklı olduğunu göstermişti.
Araştırmacılar, yürüttükleri deneyde normal bir diyetle beslenmiş yetişkin fare grubuna, yüksek yağ içerikli yiyeceklerle beslenmiş obez bir fare grubunun bağırsak bakterilerini naklettiler. Normal beslenmiş grup, nakilden sonra artmış anksiyete, hafıza bozuklukları ve sürekli tekrar eden hareketler gibi semptomlar geliştirdi. Bunların yanı sıra farelerin vücutlarında zararlı birtakım komplikasyonlara ve beyin dâhil olmak üzere çeşitli organlarda iltihap bulgularına rastlandı. Beyinde görülen iltihap bulgularının davranış değişikliklerine katkı sağlamış olabileceği düşünülüyor. Konu hakkında Biological Psychiatry dergisi editörü Dr. John Krystal şunları söylüyor:
“Bu araştırma, yüksek yağ diyetlerinin insanlar ve sindirim sistemi mikroorganizmaları arasındaki uyumlu ilişkiyi bozarak beyin sağlığına zarar verdiğini gösteriyor.”
İnsan mikrobiyomu, çoğunluğu bağırsaklarda bulunan trilyonlarca mikroorganizmadan oluşur. Bu mikrobiyota, normal fizyolojik fonksiyonlar için gereklidir. Fakat araştırma, mikrobiyomda yapılan değişiklikliklerin öznenin, nöropsikiyatrik bozukluklar dahil, hastalıklara duyarlılığı üzerinde etkisi olduğunu kanıtladı.
Bu araştırmaya öncül olmuş, bağırsak mikrobiyomu ve birçok psikiyatrik sorunu birbirine bağlayan fazla sayıda araştırma yapılmış olsa da bağırsağın davranışlarımızı nasıl etkilediği hâlâ iyi anlaşılabilmiş değil. Konu üzerinde ileri araştırmanın gerekli olduğunu düşünen araştırmacılar, bağırsağın nöropsikiyatrik bozuklukları tedavi etmede fayda sağlayabileceğini belirtiyorlar.
Bu bulgu, Lousiana Eyalet Üniversitesindeki araştırmacıları obezite geçiren bir bağırsak mikrobiyomunun, obez olmayan bir mikrobiyomda bile davranışları değiştirip değiştirmeyeceğini test etme fikrine götürdü.
Normal yaşamlarına ve normal diyetlerine devam eden, obez olmayan yetişkin farelere, yüksek yağ temelli beslenen donör farelerden bağırsak mikrobiyotaları nakledildi. Ardından nakil görmüş fareler, davranışsal ve bilişsel alanlarda değişiklikleri saptamak adına değerlendirmeye alındı.
Yüksek yağ temelli diyet ile şekillendirilmiş mikrobiyotayı nakil alan farelerin davranışlarında artmış anksiyete, bozuk hafıza ve tekrarlı hareketler dahil birden çok aksama gözlendi. Bunların yanısıra farelerin vücutlarında zararlı birtakım komplikasyonlar oluştu ve iltihap bulgularına rastlandı. Beyinde iltihaba işaret eden bulgular da mevcuttu; bu bulguların davranışsal değişikliklere sebep olduğu düşünülüyor.
Bu araştırma her ne kadar bağırsak mikrobiyomunun maruz kaldığı diyet tabanlı değişimlerin beyin fonksiyonlarını değiştirmekte yeterli olduğunu gösterse de bağırsak mikrobiyomunun davranışları nasıl etkileyebildiği sorusu hala cevaplandırılamamıştır.
Bulgular, bağırsak biyomunun nöropsikiyatrik bozuklukları tedavi etmek yönünde potansiyel gösteren bir alan olduğunu gösteriyor.
Obese-type Gut Microbiota Induce Neurobehavioral Changes in the Absence of Obesity by Annadora J. Bruce-Keller, J. Michael Salbaum, Meng Luo, Eugene Blanchard IV, Christopher M. Taylor, David A. Welsh, and Hans-Rudolf Berthoud (doi: 10.1016/j.biopsych.2014. 07.012). The article appears in Biological Psychiatry, Volume 77, Issue 7 (April 1, 2015), published by Elsevier.
Birçok kişi aynı anda çok fazla duyguyu hissedebildiğini düşündüğü karmaşık süreçlerden geçer. Bu hisler gerçek olabilir. Ancak bilinmesi gereken şey hayatımız boyunca zaten en fazla dört farklı duygu hissedebileceğimiz: “Sevinç, üzüntü, korku/şaşkınlık ve öfke/iğrenme.”
İskoçya’daki Glasgow Üniversitesi Sinirbilim ve Psikoloji Enstitüsü’nden bilim insanlarının 2014 yılına ait araştırması altı sanılan farklı duygu türlerinin dört olduğu sonucuna vardı.
Araştırma süresince algısal beklenti modellemesi, bilgi teorisi ve Bayes sınıflandırıcılar[1] bir arada kullanıldı. Deneylerde ise yüzlerindeki 42 kası hareket ettirebilen ve bu konuda özel eğitim alan kişilerle çalışıldı. Bilgisayar yazılımlarıyla bu kişilerin yüz şekillerini ve duygu sinyallerini ölçen bir takım deneyler, kişilerin hangi durumda hangi kaslarını hareket ettirdiklerini kaydetti.
Kayıtlar yapıldıktan sonra, bazı gönüllülerden de bu kişilerin yüz ifadelerini betimlemeleri istendi. Çalışmanın sonucunda, bazı duyguların birbirine benzer olduğu tespit edildi. Korku ve şaşkınlık büyük ölçüde aynı özellikleri gösterirken, öfke ve iğrenmenin de oldukça yakınlık gösterdiği ortaya çıktı. Çalışmadaki tepkilerin analizinde, gözlerin çok açık olması korku ve şaşkınlığın göstergesi olarak tanımlanırken, burnun büzüştüğü öfke ve iğrenmenin de birbirleriyle aynı mesajı verdiği görüldü.
Bu duyguların gösterdiği benzerlikler altı farklı türü olduğu düşünülen duygunun dört temel başlığa inmesine neden oldu. Yüzün sevinç, üzüntü, korku/şaşkınlık ve öfke/iğrenme olmak üzere dört duyguyu yansıtabildiği sonucuna varıldı. Araştırmanın sonuçları Amerikan ‘Current Biology‘ dergisinde yayımlandı.
Bir sonraki çalışma, 2009 yılında yine ‘Current Biology’ dergisinde, yüz ifadelerinin kültürlere göre değiştiği üzerine yazılan bir makalenin devamı olarak yüz ifadelerinin kültürlere göre analizi olacak.
[1]- Bayes sınıflandırıcı – (Bayes Classifier) : İstatistiki sınıflandırma yöntemleri arasında, sınıflandırmadaki hata payını (misklasifikasyon) minimize etmeye yarayan bir metot.
Kaynak: Bilimfili, Jack, Rachael E., Oliver GB Garrod, and Philippe G. Schyns. “Dynamic Facial Expressions of Emotion Transmit an Evolving Hierarchy of Signals over Time.” Current biology 24.2 (2014): 187-192. Jack, Rachael E., et al. “Cultural Confusions Show that Facial Expressions are not Universal.” Current Biology 19.18 (2009): 1543-1548.
“Kahvaltı en önemli öğündür. Sizi tok ve enerjik tutar, abur cubur yemenizi engeller, metabolizmanızı hızlandırır, şişmanlamazsınız.”
Bize sürekli söylenen bu. Fakat bazı uzmanlar bunun bir efsane olduğu görüşünde.
Kahvaltı etmeli miyiz?
Yapılan araştırmalar, sürekli olarak aşırı kilolu ve obez insanların kahvaltı etmediğini gösteriyor.
Fakat bu bir sebep sonuç ilişkisi doğurur mu?
Örneğin dondurma tüketimi artarken, güneşte aşırı yanma vakaları da artar. Buradan dondurma yemenin güneş yanığına neden olduğu sonucuna varmayız.
Kiloyla kahvaltı arasındaki bağlantı kahvaltıyla açıklanabileceği gibi, kahvaltı eden insanların genellikle daha hareketli, daha iyi beslenme alışkanlığı olan ve daha sağlıklı yaşam süren insanlar olmasından kaynaklanıyor da olabilir.
Image captionTipik İngiliz kahvaltısı o kadar sağlıklı değil
Britanya’daki Obezite Gözlemevi, kahvaltının daha sağlıklı bir yaşam için “iyi” olduğunu söylemekle birlikte “Kiloyla kahvaltı arasında bir sebep sonuç ilişkisi mi var yoksa kahvaltı sadece diğer sağlıklı yaşam unsurlarının bir işareti mi, bunu net bir şekilde söyleyebilmek mümkün değil” sonucuna varıyor.
Kahvaltı yargılanıyor
İnsanların yeme alışkanlıklarını fiilen değiştiren bazı klinik deneyler yapıldı fakat bunlar deneklerin kilosunu hiç bir şekilde değiştirmedi.
Bunlardan en kapsamlısının sonuçları American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayımlandı.
Alabama Üniversitesi’nde yapılan 4 ay süreli deneye katılan 300 aşırı kilolu ya da obez insanın bir kısmına kahvaltılı bir kısmına kahvaltısız bir diyet veriliyor.
Deneyi yürüten ekibin başındaki Profesör David Allison, “Kilo kaybı konusunda kahvaltı edenlerle etmeyenler arasında hiç bir fark olmadı. Kilo ve kahvaltı ilişkisinin en azından yetişkinler açısından bir efsane olduğu fikrine daha yatkın olduğumuzu söyleyebilirim” diyor.
Profesör Allison, kahvaltıyı bırakan insanların çoğunun bunu muhtemelen kilo kaygısıyla yaptıklarını söylüyor.
Image copyrightThinkstockImage captionUzmanlar kahvaltı için lifli yiyecekleri tercih etmek gerektiğini söylüyor
Tabi kahvaltı etmezken etmeye başlayanlar, diğer öğünlerden eksiltmezlerse kilo alma riskiyle karşı karşıya da gelebiliyorlar.
Profesör Allison, “Kahvaltı etme tavsiyesi kilo kaybetmek isteyenler açısından bu noktada yerinde bir tavsiye değil” diyor.
Kahvaltının dayanılmaz cazibesi
Doktor Alison Tedstone ise kahvaltı savunucularından.
Tezini, kahvaltı etmeyenlerin genellikle daha şişman olduklarına dair araştırmalara işaret ederek savunuyor.
Bu ikisi arasında sebep sonuç ilişkisi olmayabileceği yönündeki yorumları ise “Kahvaltı konusundaki kanıtlar yeterli değil” diyerek kabul ediyor.
Fakat, Doktor Tedstone’un kahvaltıyı savunmak için başka sebepleri de var.
“Kahvaltı sağlıklı yenmesi ve kontrol edilmesi en kolay öğün” diyor. Kahvaltı etmemenin daha sonra çok acıkıp abur cubur yeme ya da vücuda yararlı gıdaları alamama risklerini artırdığına işaret ediyor.
Sağlıklı kahvaltı tarifi
“Mükemmel kahvaltı diye bir şey yok” diyen Doktor Tedstone, burada anahtar kelimenin lifli gıdalara odaklanmak olduğunu söylüyor.
“Bir bütün olarak baktığımızda diyetimizde yeterince lif yok. O yüzden kahvaltı lifli şeyler yemek için bir fırsat” diyor.
Yulaf ezmesi, müsli, meyveler, tam tahıl ekmek hep lif oranı yüksek yiyecekler.
Fakat bazı müsli benzeri gıdalara fazlasıyla şeker ve tuz katılabiliyor. Uzmanlar etiketlere dikkat etmek gerektiğine dikkat çekiyorlar.
Beyne gıda
Kahvaltıyı savunanları bir başka iddiası kahvaltı eden çocukların okulda daha başarılı olduğunu gösteren araştırmalar.
Image copyrightPAImage captionKahvaltı eden öğrencilerin okulda daha başarılı olması da başka faktörlere bağlı olabilir
Galler’deki Cardiff Üniversitesi’nde geçen yıl yapılan bir araştırma da bu verileri destekledi.
Fakat bu çalışmalarda da kahvaltı ile kilo arasındaki bağa ilişkin uyarılar yapılıyor.
Bristol Üniversitesi’nden Profesör David Rogers, “Çocuğun kahvaltı etmemesinin gerisinde fakir bir evden gelişi olabilir. Belki aile çocuğa kahvaltı veremiyor. Ve çocuğun okuldaki başarısızlığının gerisinde yoksulluğin getirdiği diğer koşullar yatıyor olabilir” diyor.
Doğrusu ne?
Bir çok uzmanın üzerinde birleştiği makul noktalar var.
“Kahvaltı ediyorsanız, en sağlıklı bir şekilde kahvaltı etmeye gayret etmelisiniz. Kahvaltı etmiyorsanız, ille de kahvaltı etmeniz gerekmez, ama etmeyi bir düşünün.”
Bazı uzmanlar insanların kahvaltılı ve kahvaltısız bir günde yeme davranışlarını gözlemleyerek kendileri için en iyisini seçmelerinin iyi olacağını savunuyor.
Chika Horikawa, Satoru Kodama, Yoko Yachi, Yoriko Heianza, Reiko Hirasawa, Yoko Ibe, Kazumi Saito, Hitoshi Shimano, Nobuhiro Yamada, Hirohito Sone Skipping breakfast and prevalence of overweight and obesity in Asian and Pacific regions: A meta-analysis Preventive MedicineVolume 53, Issues 4–5, October–November 2011, Pages 260–267 Special Section: Epidemiology, Risk, and Causation doi:10.1016/j.ypmed.2011.08.030
Emily J Dhurandhar, John Dawson, Amy Alcorn, Lesli H Larsen, Elizabeth A Thomas, Michelle Cardel, Ashley C Bourland, Arne Astrup, Marie-Pierre St-Onge, James O Hill, Caroline M Apovian, James M Shikany, and David B Allison The effectiveness of breakfast recommendations on weight loss: a randomized controlled trial The American Journal of Clinical Nutrition June 4, 2014, doi: 10.3945/ajcn.114.089573
Hannah J Littlecotta, Graham F Moorea, Laurence Moorea, Ronan A Lyonsa and Simon Murphya Association between breakfast consumption and educational outcomes in 9–11-year-old children Public Health Nutrition DOI: http://dx.doi.org/10.1017/S1368980015002669 (About DOI), 8 pages. Published online: 28 September 2015
Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Fizik Birliği (IUPAP) Ortak Çalışma Grubunun dördüncü oturumunda yapılan literatür incelemeleri ve genel değerlendirmeler sonucunda elementler 113, 115, 117 ve 118’ini 1991 yılında belirlenen ölçütleri karşıladıkları ve periyodik cetvelde (periyodik tablo, elementler çizelgesi) yer almaya hak kazandıkları açıklandı. Keşfedilen bu dört yeni elementle birlikte periyodik cetvelin 7. sırası da tamamlanmış oldu.
Japonya’daki RIKEN çalışma grubu tarafından keşfedilen 113 atom numarasına sahip element ununtrium (Uut) geçici ismiyle periyodik cetveldeki yerini ayırtırken, Rusya’dan bir ve ABD’den 2 laboratuvarın oluşturduğu ortak çalışma grubu tarafından keşfedilen 115 atom numaralı ununpentium (Uup) ve 117 atom numaralıununseptium (Uus) ve Rus ve ABD’den birer laboratuvarın birlikte keşfettiği 118 protonlu ununoktium (Uuo), temel kimya açısından itibarlı cetvelin 7. sırasının diğer sakinleri olacaklar.
113-yum, 115-yum, 117-yum ve 118-yum anlamına gelen bu geçici isimlerin kalıcılarıyla değiştirilme süreci, elementlerin periyodik cetvelde yer almaları için gerekli ölçütleri karşıladıklarını kanıtlayan çalışma grupları ve laboratuvarların önerecekleri isim ve kısaltmaları sunmaları için ilerleyen günlerde Birlik tarafından davet edilmeleriyle başlayacak. Önerilen bu isim ve kısaltma harfleri Birliğin inorganik kimya bölümü tarafından uygunluk açısından değerlendirildikten sonra onaylandıkları takdirde kamuoyuna açıklanacak ve 5 ay süresince yapılacak yorumlar izlenip derlenecek. Son olarak Birliğin en üst kurulu olan Konsey tarafından verilen isimler ve iki harfli kısaltmalar 7. katın bu 4 yeni sakininin kapı numaraları olarak yeni cetvellerde yerini alacak. 2002 yılında belirlenen kurallara göre yeni elementlere mitoloji kökenli, mineral, yer veya ülke veya bilim adamından esinlenerek isim verilebiliyor.
Süper ağır elementler grubuna eklenen bu dört insan yapımı element, ait oldukları grubun diğer üyeleri gibi diğer elementlere ayrışmadan önce sadece birkaç saniye süresince var olabiliyorlar. Bu da element olarak kabul edilmeleri için neden 2000’lerin başından beri yapılan çalışmaların derlenmesi gerektiğini açıklıyor.
Bazı insanlar kedileri sevmez. Bu normaldir. Bazı insanlar da pizza sevmez veya köpekleri veya Harry Potter’ı. Fakat bazı kedi sevmeyenler, kedileri kabullenmemekle tatmin olmazlar. Geri kalanımızı kendileriyle birlikte aşağı doğru çekmeleri lazımdır. Kedi dövmenin hastalıklı yer altı dünyasını deştiğiniz zaman fark edeceğiniz ilk şey, bunun eski bir hobi olduğudur. Kedilerden nefret edenler izlerini yüzyıllar boyunca şiir, edebiyat ve sanatüzerinde bırakmışlardır. Kedi araştırmacısı John Bradshaw şöyle diyor: “Bir grup içinde her zaman ayağa kalkıp kedilerin soğuk, çıkarcı küçük şeytanlar olduğunu söyleyecek biri olacaktır.”
1922 tarihli evcil kedinin kültürel tarihi kitabı The Tiger in the House‘da Carl Vah Vechten şöyle belirtiyor: “Birisinin filler, papağanlar, H. G. Wells, İsveç, kızarmış et, Puccini ve hatta Mormonizm hakkında kendi halinde ilgisiz bir tutum takınmaya hakkı vardır, fakat iş kedilere gelince görünüyor ki katı bir duruş almak gerekiyor… Kedilerden nefret edenler bence, hayvanlar aleminde sadece yılanların eşit bir dereceye neden olabileceği derin bir nefretle nefret ediyorlar.”
Vox’dan Joseph Stromberg, kedi türlerini sevmeyenlerden sadece en yenisi. Felis catus‘ların sözümona kötülükleri üzerine geçen hafta yayınlanan 28 paragraflık denemesi, okuyuculara kedilerin “bencil, duygusuz, çevreye zararlı yaratıklar” olduğunu söylüyor.
İddiası dört basit noktaya ayrılıyor: “Kediniz muhtemelen sizi sevmiyor.”, “Kediniz size gerçekten düşkünlük göstermiyor.”, “Kediler bir çevre felaketidir.”, “Kediniz sizi delirtiyor olabilir.”
Bradshaw ise bu konuda daha farklı düşünüyor. Bradshaw uluslararası ölçekte tanınmış bir kedi ve köpek araştırmacısı, ve kedi dayağının “bilimi” hakkındaki Cat Sense (Kedi Duygusu) dahil, evcil hayvan sahipliği üzerinde çeşitli kitapların yazarıdır.
Nefretçiler, kedilerin insanları gerçekten umursamadığınainanmanızı isterler. Stromberg; Londra Üniversitesi’ndeki Daniel Mills ve diğer araştırmacılar tarafından yürütülmüş, kedilerin alışılmamış durumlarda rehberlik için insanlara başvurmadığınıgösteren bir dizi çalışmaya dikkat çekiyor. Köpeğinizi (veya çocuğunuzu) daha önce görmediği bir yere bırakırsanız, muhtemelen koşarak size geri döneceklerdir. Kedilerin kendi tercihlerine göre bölgeyi keşfetmesi daha muhtemeldir. Bir yabancının ayrılmasına kıyasla, köpekler sahipleri ayrıldığı zaman daha fazla rahatsız olur. Sahipleri geri döndüğü zaman da onlarla daha çok etkileşimde bulunurlar. Buna zıt olarak, Mills’in kedi deneyleri aynı sonuca varmıyor (bu çalışma hâlâ devam ediyor ve henüz yayımlanmadı, fakat geçen sene bir BBC özel yayınında bulguları yayımlandı). Her şeyi hesaba katarsak, kediler, sahipleri hem yanlarından ayrıldığı zaman hem de döndüğü zaman ilgisiz görünüyorlar. Bu arada, bir çift Japon araştırmacı tarafından yürütülen diğer deneyler, çoğu kedi sahibi tarafından zaten bilinen bir gerçeğin delillerini sağladı: kedileri çağırdığınız zaman sizi duyabiliyorlar, fakat gerçekten umursamıyorlar. Geçen sene yayımlanan bir çalışmada detaylandırıldığı üzere, araştırmacılar 20 tane kedi üzerinde çalışma yürüttüler. Araştırmacılar her kediye ayrı ayrı, üç farklı insanın isimleriyle seslenirken kaydedilmiş sesleri dinlettiler. Kedilere dinletilen seslerden ikisi yabancıydı ve biri sahiplerinin sesiydi.
Sırasına bakmadan, kediler sahiplerinin sesini duydukları zaman sürekli farklı tepki verdi (hangi sesin sahibe ait olduğunu bilmeyen bağımsız değerlendiriciler tarafından, kulak ve kafa hareketleri göz önüne alınarak belirlendi.) Yine de, sanki kişiyi görmekle ilgilenirlermiş gibi, hiçbirisi konuşana miyavlamadı veya fiilen yanaşmadı.
Bradshaw bu yorumlamanın, araştırma sınırlı olmasına rağmen, çok fazla bilgi sağladığını belirtiyor. “Bu araştırma kediler hakkındaki bir durumu gösteriyor, fakat size kedilerin sevgi gösteren canlılar olmadığını göstermiyor” diyor. Bradshaw’ın belirttiğine göre; köpekler, “neredeyse takıntı biçiminde” insanlara bağımlı olacak şekildeevrimleştiler. Alışılmadık durumlarda, köpekler sahiplerine, küçük çocukların ebeveynlerine baktığı gibigüvenilirlik ve rehberlik kaynakları olarak bakıyorlar. Diğer taraftan kediler ise, “kendi başlarının çaresine bakmayı tercih ediyorlar.”
Alışılmadık bir durumda sizin tarafınıza doğru koşmayı beceremeyen bir canlının soğuk ve duygusuz bir kalbe sahip olması gerekmez. Bazı çiftler partilerde görünürler ve bütün süre boyunca el ele tutuşurlar, çoğunlukla birbiriyle konuşurlar. Bazıları geldikleri zaman ayrılırlar, yeni insanlarla tanışırlar ve onlara katılırlar. Fakat parti bittiği zaman yine birlikte kalkarlar. Yani, kediniz bir kaşif ve bir katılımcıdır.
Kediniz Gerçekten Sevgi Gösteriyor
Travis Modisette via Flickr, CC BY 2.0
Kedi düşmanları, insanlar ve kedileri arasındaki duygusal ilişkilere bir şüphe tohumu ektikten sonra, insan-kedi sevgisini fiziksel ifadelerinin arasına sıkıştırmaya çalışıyorlar. Stromberg’a göre:
‘’Pek çok kedi… kişi bir odaya girdiği zaman sahiplerinin (veya başka bir insanın) ayağına sürtünecektir. Bunu bir sevgi işareti olarak yorumlamak doğaldır. Fakat çoğu araştırmacı bunu, kedi tarafından yapılan, bir bölge işaretleme yolu olarak kendi kokusunu yayma girişimi olarak yorumluyor. Yarı-vahşi kedilerde yapılan gözlemlerin gösterdiği üzere ağaçlara veya diğer nesnelere, çoğunlukla, tamı tamına aynı şekilde sürtünüyorlar, bu sayede tenlerinden doğal bir şekilde ortaya çıkan feromon içeren salgıları bırakıyorlar.’’
Diğer bir deyişle, sahiplerine bol bol koku harcayan, onların yanına kıvrılan ve onlara sürtünen kedilerin davranışı; bacağını kaldırıp yangın söndürme musluğunun her tarafına çiş yapan bir köpeğin davranışının tam olarak kedi karşılığıdır.
Bradshaw bu kavramın yanlış anlaşıldığını belirtiyor: “Yüzeysel olarak, (insanlara sürtünmek) koku işaretlemesi gibi görünüyor,” diyor, fakat “bir kedinin kuyruğunu kaldırıp yan taraflarını başka bir kedi veya bir insana sürttüğü zaman oluşan görüntü, sosyal bir eylemdir. Şefkatli ve samimi her ilişki gibi, (kedi sarılması) iki yönlü bir durumdur.”
Bazı araştırmacılar, davranışın köklerinin vahşi kedi sürüleri için bir “kabile kokusu” oluşturmakta yattığını ileri sürüyor, fakat henüz bu durum kanıtlarla desteklenmiş değil. Bradshaw’a göre önemli olan şey, canlılar arasındaki etkileşim. Kalkmış kuyruk, iyi niyetin bir işaretidir. İki kedi birbirini iyi tanıdığı zaman, koku bezi içermeyen yan tarafları da dahil, tüm vücutlarını birbirlerine sürteceklerdir. Ardından çoğu kez beraber uzanırlar ve mırlarlar. Kediler aynı şeyi sahipleri ile de yaparlar. Bu davranışın, vahşi bir kedinin yüzünü ağaç kabuğuna sürtmesinden daha derin olmadığını iddia etmek, insanların el sıkışmasının çoğunlukla gizli silahları kontrol etmek amacıyla olduğunu söylemek gibidir.
2013’te yapılan bir çalışmanın önermesine göre; kediler insanların onları okşamasından nefret ediyor. Araştırmada, aslında kedilerin aşırı sevildiği zaman kan dolaşımlarına stres hormonları pompaladıklarını belirtiliyor. Fakat, Bradshaw araştırmanın Brezilya’da yürütüldüğüne dikkat çekiyor. Bu ülkede ev kedileri, küçük köpeklerden çok daha az yaygın. Köpekleri itip kakmaya alışkın evcil hayvan sahiplerinin, kedilerehoşlanmadıkları şekilde davranıyor olabileceklerini düşünüyor. Çalışma için yakalanan ve toplanan kediler basit bir insan dokunuşuna değil, uzun bir nahoş etkileşim geçmişine tepki veriyordu.
“Her samimi şefkatli bağ gibi, (kedi kucaklaması) iki yönlüdür. Köpekler daha kaba davranışa katlanabilir. Köpeğin zincir tasmasını asılırsanız, köpek kendini toparlayacaktır. Kediler ise hoşçakal der.”
Kediniz Vahşi Yaşamı Tehdit Etmek İçin Fazla Acemi
Belki de kedilere karşı en fazla yapılan itham, yerel ekosistemleri bozabilen doğal katiller olduklarıdır. Stromberg bir kez daha sinsice gülerek saldırıyor: ABD’de, evcil kediler saldırgan bir türdür, Asya kökenlidirler. Ve araştırmanın gösterdiğine göre, kediler iyi besleniyor olsalar bile ne zaman dışarı bırakılsalar, etobur etkinliği vahşi kuş ve küçük memeli nüfusunda tahrip edici bir etkiye sahiptir.
Peki, çevre bilincine sahip bir kedi sever ne yapmalı? Bradshaw endişeye gerek olmadığını söylüyor. Bilindiği gibi, kediniz vahşi yaşamda veya bir çiftlikte doğmadığı müddetçe, muhtemelenbeceriksiz bir avcıdır. Kuşlar ve kemirgenler, onun hantal ve göstere göstere yaklaşmasından paçayı kurtarırlar.
Bradshaw, kedilerin öldürmeyi annelerinden öğrendiklerinisöylüyor. Vahşi doğada, yavru bir kedi hayatının ilk sekiz haftasındaki çoğu avlanmada annesini izler. Annesi yavrusuna, ava gizlice yaklaşma ve öldürücü kesinlikte saldırma becerilerini öğretir. Fakat, evde veya hayvan yetiştiricisinde doğmuş ev kedileri bu önemli dersi kaçırırlar. Bunun yerine yavru kediler ilk sekiz haftalarını pamuk yumakları ve iplik parçaları üzerinde miyavlayarak geçirirler. Kedinize ilk iki ay savaş sanatını öğretmediğiniz müddetçe (bu dönem kedi gelişiminde çok önemlidir), muhtemelen canlı bir ava karşı neredeyse hiçbir şey yapamayacaktır (tabiki bazen şansı yaver gidebilir).
Bradshaw: ”Belli ki avı sinsice izlemenin bazı derin atasal anıları var, fakat bir kedinin kendisi genellikle çok iyi bir avcı değildir.” Bradshaw’ın belirttiğine göre yerel bölge hayvanlarının av olduğu kedilerin neredeyse tamamınıvahşi kediler oluşturuyor.
Kedilerin doğal yaşama etkilerinden dolayı yapılan, Avustralya’daki 24 saatlik kedi sokağa çıkma yasağı deneyleri, en düşük etkilerle sonuçlandı. Fakat, yine de, ASPCA kedilerin ömrünü uzatmak için ev içinde tutmayı öneriyor. O halde muhtemelen bu iyi bir fikir. Ayrıca, doğal olarak, kısırlaştırılmış ev kedileri, asla vahşi yaşamı tehlikeye sokacak vahşi kedi yavruları doğuramıyor. Eğer gerçekten çevre için doğru olan şeyi yapmak istiyorsanız diyor Bradshaw, kediler köpeklerden çok daha iyidir.
Pekala, Kediniz Size Düşüncelerinizi Yöneten Bir Parazit Bulaştırabilir
Stromberg kedi sevgisi hakkında yanılıyor, fakat kedi dışkısında bulunan korkutucu beyin-kontrol eden parazitler hakkında haklı olma ihtimali var. Şimdi, Bradshaw bile kedinizi savunamaz.
Ortada Toxoplasma gondii adı verilen bir parazit gerçeği var. Fare gibi av hayvanlarının beyinlerine giren bu parazit, onların davranışlarını değiştirerek yırtıcı hayvanlardan daha az korkmasını sağlıyor. Bu cesur, kafası karışmış kemirgenler, parazitlerini mümkün olduğu kadar sevgili evcil hayvanınızın gıcırdayan ağızlarına sokmakta başarılı oluyor ve bu parazitlerin bazıları kedinizin tuvalet kabına ulaşıyor. Buradan sahibinin vücuduna ulaşmak kısa bir atlama gerektiriyor.
Bazı araştırmacılar, T. gondii‘nin bulaştığı insanların zihin kontrolünde de etkili olduğundan şüphe duyuyor. İşte Kathleen McCauliffe’un Atlantic için yazdığı geniş haber yorumunda parazit hakkında söyledikleri:
Parazit testleri pozitif çıkan kişilerin önemli ölçüde gecikmeli tepki süreleri vardı. Parazit araştırmacısı Jaroslav Flegr’a göre; bu protozoanın kişilikte, özellikle cinsiyete özgü değişiklik yapıyor olduğunu öğrenmek ve düşünmek oldukça şaşırtıcı.
Parazit bulaşmamış erkeklerle karşılaştırıldıklarında, parazite sahip olan erkekler daha içe kapanık, kuşkucu, diğer insanların haklarındaki görüşlerine ilgisiz ve kuralları önemsememeye daha yatkın oluyorlar. Diğer taraftan parazitin bulaştığı kadınlar, tamamen zıt yönde davranıyor: daha dışa dönük oluyorlar, daha çok güveniyorlar, görüntülerine daha çok önem veriyorlar ve parazit bulaşmamış kadınlardan daha fazla kurallara uyuyorlar.
Parazit kapmış erkeklerin kırışık kıyafetler giymesi daha muhtemelken; parazitli kadınlar daha titiz giyiniyor. Öyle ki, pek çoğu yapılacak araştırma için bile pahalı, tasarımcı imzalı kıyafetler ile gelmiş. Parazitli erkekler ayrıca, daha az arkadaş sahibi olmaya yatkınlar, buna rağmen parazitli kadınlarda bu durum da tam tersi şekilde işliyor. Ve araştırmadaki gizemli sıvıyı içmeye geldiğinde, Flegr şöyle anlatıyor: “Parazitli erkekler, parazitsiz erkeklerden çok daha kuşkuluydu. Neden bunu yapmak zorunda olduklarını bilmek istemişlerdi. Bu onlara zarar verecek miydi?” Parazitli kadınlar ise tüm kişiler arasında en fazla güvenenlerdi. “Sadece söylenen şeyi yaptılar,” diyor.
Tabii ki, bu paraziti kapacağınız tek yer kedi kakası değil. T. gondii, zarar görmüş bağışıklık sistemlerine sahip hastalarda daha tehlikeli hale gelse de bütün araştırmacılar Flegr’ın korkunç delil yorumlamasına katılmıyor. Eninde sonunda; evet, kediniz muhtemelen sizi seviyor fakat bu sadece zihin kontrol eden parazitin konuşması da olabilir.
Hilary N. Feldman Methods of scent marking in the domestic cat Canadian Journal of Zoology, 1994, 72(6): 1093-1099, 10.1139/z94-147
D. Ramos, A. Reche-Junior, P.L. Fragoso, R. Palme, N.K. Yanasse, V.R. Gouvêa, A. Beck, D.S. Mills Are cats (Felis catus) from multi-cat households more stressed? Evidence from assessment of fecal glucocorticoid metabolite analysis Physiology & Behavior Volume 122, 2 October 2013, Pages 72–75 doi:10.1016/j.physbeh.2013.08.028
ID ROBERTSON Survey of predation by domestic cats Australian Veterinary Journal Volume 76, Issue 8, pages 551–554, August 1998 DOI: 10.1111/j.1751-0813.1998.tb10214.x
Kevin D. Lafferty (2006). Can the common brain parasite, Toxoplasma gondii, influence human culture? Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences, 273 (1602), 2749-2755 DOI:10.1098/rspb.2006.3641
Bebekler dünyaya geldikten sonra yaklaşık 1.5 – 2 yıl boyunca çevrelerindeki tüm sesleri inceleyerek ve çözümleyerek ana dili olacak dili öğrenirler. Bu süreç şimdilik kendiliğinden bebeklerin etraflarındaki her şeyi dinlemeleriyle gerçekleşiyor. Eğer sürecin mekanizmasını tam olarak belirleyebilirsek bebeklerin beyinlerindeki sinapsların çoğu henüz silinmemişken, bir diğer deyişle beynin potansiyeli ileriki yaşlara oranla çok daha üst seviyedeyken bebeğe çok sayıda dil öğretebiliriz.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Rutgers Üniversitesi’nde görevli bilim insanları bebekler 4 aylıkken sözcüklere dikkat ettiğini ve sözcük yapısından olmayan seslerle sözcükler arasındaki ayrımı fark ettiklerini söylüyor. Bebeklerin bir araba kornasının sesiyle cümle yapımında kullanılan sözcükler arasındaki farkı ayırt etmesi 7 aylık olduklarında çok daha hızlı ve doğru bir şekilde gerçekleşiyor.
Araştırma ekibine liderlik eden April Benasich bebeklerin sürekli çevreyi tarayarak dil olarak kullanabilecekleri sesleri aradıklarını belirtiyor. Bebek gelişiminin 4. ve 7. ayları arasında beyinde dilsel akustik haritalar oluşturuluyor. Bu haritaları oluştururken bebekler çevreyi çok dikkatlice gözlemleyip, her anı, her hareketi ve insanlar arasındaki tüm etkileşimleri mükemmel bir biçimde çözümlüyorlar.
Gelelim az önce bahsettiğimiz harita konusuna… Akustik haritalar bebek beyninin dış çevredeki karmaşık dil yapısını hızlı ve otomatik olarak çözmesini sağlayan birbirleri arasında etkileşim halinde bulunan hücre topluluklarıdır. Beyinde akustik dil haritalarının yanında, işitsel kortekste duyma ile ilgili haritalar, beynimizin arka kısmında görsel kortekste de görsel haritalar mevcuttur. Bu haritalar ne kadar iyi çalışırsa bilişsel süreçlerin verimi de o kadar iyi olmaktadır.
Bebeklerin beyninde 4. ayda başlayan dil haritaları eğer yapım esnasında şekillendirilirse, bebeklerin bir dili öğrenmesi daha kolay ve etkili olabilir. Bu bebeklerin öğrendiği dil ve diller için daha sağlam bir alt yapı ve daha hızlı bir öğrenme seçeneği sunabilir. Yetişkin bir kişi araba sürerken birçok tepki ve davranış sergiler. Arabanın içinde bulunan bir bebek bütün bu davranış ve tepkileri analiz etmektedir. Araştırma ekibi bebeklerin algılamasını yönlendirerek ve geliştirerek bebek beyninin daha hızlı ve otomatik olarak öğrenmesini amaçlamaktadır.
Benasich laboratuvarlarında bebeklerin akustik dil haritalarının oluşturulmasını hızlandırabildiklerini ve en iyi şekilde geliştirebildiklerini belirtiyor. Ekip bunu yaparken bebeklere hızlıca değişen çeşitli sesler dinletiyorlar ve bebekler sesler arasındaki farklara tepki verdiklerinde onlara kısa bir renkli video göstererek ödül veriyorlar. Dinleme esnasında ses değişiklikleri milisaniye ölçeğinde oluyor ve eğitimin ilerleyen aşamalarında çok daha karmaşık bir hal alıyor.
Benasich bu eğlenceli oyunu oynarken bebeğe “Buna dikkat et, bu önemli” mesajı verdiklerini belirtiyor. Bu yöntem bebeklerin çevredeki seslere güçlü bir şekilde odaklanmalarını ve dil ile ilgili gerekli olan bilgileri daha kolay akustik dil haritalarına işlemelerini sağlıyor. Bu yöntem sayesinde bebeklerin birden fazla dili de kolayca öğrenebilecekleri öngörülüyor.
Araştırmacılar bu yöntemin uzun süreli faydalarının da olacağını düşünüyor. Elektroensefalografi (EEG) tekniği kullanılarak yapılan araştırmalar altı haftalık bir eğitimin 7 aylık bebeklerin ses şablonları işlemedeki verimliliğini büyük oranda arttırdığını gösteriyor. 6 aylık eğitimin tamamlanmasının ardından ekip bebekleri gözlemlediğinde eğitim verilmeyen sonraki 18 ay boyunca bebeklerde eğitime bağlı gelişim bulmuşlardır. Elde edilen bu bulgular, akustik dil haritaları oluştuktan sonra bebeğin bundan çok uzun süreler boyunca faydalanacağını gösteriyor.
Böyle bir tekniğin var olduğunu öğrenen birçok ebeveyn bebeklerini birer dahi yapmak isteyecektir ancak Benasich’in buna cevabı: “Gerek yok”. Kişilerin dil işleme kabiliyetleri de boy uzunluğu gibi genetik unsurlara bağlıdır. Örneğin bir kişinin boyunun uzunluk kapasitesi genetik temellere dayanarak 160 ile 180 cm arasında değişsin. Bu kişi doğru egzersiz ve beslenme programıyla 180 cm boy uzunluğuna erişebilir ancak kesinlikle 190 cm olamaz. Aynı durum dil işleme süreçleri için de geçerlidir.
Ekip lideri olan Benasich bir gün ebeveynlerin oyuncak benzeri cihazlarla bebeklerini eğitmelerinin ve beynin bilgi işleme süreçleri üzerinde oynama yapmanın çok olası olduğunu ifade ediyor. Günümüzde dünyaya gelen bebeklerin 8-15%’i zayıf akustik bilgi işleme ve geç dil öğrenme rahatsızlığından muzdarip durumda olmasından dolayı bu teknik klinik aşamada bu bebekler bir tedavi kapısı açmakta ve ilerde daha farklı dil rahatsızlıkların tedavisi için de umut vaat etmektedir.
April A. Benasich, Naseem A. Choudhury, Teresa Realpe-Bonilla, and Cynthia P. Roesler Plasticity in Developing Brain: Active Auditory Exposure Impacts Prelinguistic Acoustic Mapping The Journal of Neuroscience, 1 October 2014, 34(40): 13349-13363; doi: 10.1523/JNEUROSCI.0972-14.2014
Pediatrics Dergisinde yayınlanan araştırmaya göre ebeveynleri tarafından kitap okunan çocuklar davranışsal özellikler ve akademik performans açısından diğer çocuklara göre farklılık gösteriyor. Yeni yapılan çalışmanın sonuçları, çocuklar arasında beyin fonksiyonları ve beyin gelişimleri açısından da farklar olduğunu gösterdi.
Araştırmacılar bu çalışmayı yaşları 3 ile 5 arasında değişen çocuklarla yaptılar, araştırma için veri toplamak amacıyla önceden sesli olarak kaydettikleri bir hikayeyi çocuklara dinletirken, çocukların beyin sinyallerinifonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yöntemi (fMRI) ile kaydettiler. Ayrıca ebeveynler de araştırmacılar tarafından sorulan çocuklarına ne kadar sıklıkta kitap okudukları ve çocuklarıyla nasıl iletişim kurdukları ile ilgili olan soruları cevapladılar.
Araştırmacılar, çocuklar hikâye dinlerken sol beyinlerinin birçok bölümünün aktif olarak çalıştığını gözlemlediler. Bu bölgeler kelimelerin ve konseptlerin anlamlarını anlama ve hafıza ile ilgili işlevleri yerine getiren bölümlerdi. Şimdiye kadar yapılan diğer çalışmalarda araştırmacılar, beynin bu bölümlerinin, yaşça büyük olan çocuklarda da hikâye dinlemeleri veya okumaları esnasında aktif olduğunu gördü.
Cincinnati Çocuk Hastanesi Okuma ve Yazma Keşif Merkezi başkanı ve aynı zamanda araştırmacılarından biri olan Tzipi Horowitz-Kraus “Beynin anlama ve hafıza bölümlerinin gelişimleri çok erken yaşlarda başlıyor.” diyor
Dr. Horowirtz-Kraus’a göre daha da ilginç olanı, beynin bu bölümlerinin etkinliğinin; ebeveynlerden toplanan verilere göre, evlerinde ebeveynleri tarafından çocuklarına daha fazla yazı yazma ve kitap okuma ortamı sunulan çocuklarda daha yüksek olmasıydı. Dr. Horowitz-Kraus bu konuda ailelere, “Çocuklarınıza ne kadar fazla kitap okursanız, çocuğun beyninde ilerideki okuma becerilerine katkıda bulunacak bölümlerdeki sinir hücrelerinin büyümelerine ve aralarındaki bağların artmasına o kadar çok yardımcı olursunuz.” diyor. Amerikan Pediatrics Akademisi de ebeveynlere, çocuklarının doğduğu andan itibaren onlara kitap okumalarını öneriyor.
Araştırmacılar bu çalışmada, ailelerin evlerinde okuma-yazma deneyimlerinin (ebeveynlerin çocuklarına kitap okuma sıklığı, ev ortamında kitapların çocuklara ulaşılabilir olup olmaması, evde bulunan kitap sayısı ve çeşitliliği gibi) çocuklara ebeveynler tarafından nasıl sunulduğunu ölçmek için çeşitli farklı ölçme yöntemlerini kullandılar. Dr. Horowitz’in söylediğine göre, bu çalışmanın araştırmacı ekibi şu anda bu değişkenlerin hangilerinin çocukların beyin gelişimlerine en fazla katkıda bulunduğunu incelemektedir.
Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri profesörü Dr. Barry Zuckerman, “Bu çalışmadan önce yürütülen birçok araştırma da, erken çocukluk yıllarında kitap okuma deneyimine maruz kalan çocukların çoğu alanda daha başarılı olduğunu gösterdi. Bu çocukların, daha fazla kelime bilgisine, daha iyi okuma-yazma becerilerine, daha fazla dikkat süresine, daha iyi konsantre olma becerisine sahip oldukları ve okula daha fazla hazır olarak başladıkları görüldü.” diyor. Zuckerman ayrıca, yürütülen bazı çalışmaların çocuklara okuma programı sağlayarak ve çocukları bu programın bir parçası yaparak da çocuklarda bu becerilerin geliştirilmesini sağladığını belirtti. Bu okuma programı kapsamında, doktorlar ve hemşireler yaşları 6 ay ile 5 yaş arasında değişen ve sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı olan çocuklara kitaplar dağıttı ve bu çocukların ebeveynlerine çocuklarına okuma-yazma becerileri kazandıracak deneyimler sunmaları konusunda öneriler sundu.
Araştırmalar bu tarz programların yararlı olduğunu gösterse de, Dr. Zuckerman’a göre, davranış değişikliği ölçümlerinden ziyade beynin yapı ve işlevinde değişikliğe sebep olan uygulamaların (Örneğin; Dr. Horowitz-Kraus’un çalışmasında olduğu gibi.) politika haline getirilmesine daha fazla odaklanmak gerekmektedir. Ayrıca Dr. Zuckerman, uygulanan okuma programına devlet ve özel kurumlar tarafından sağlanan fonların halen devam etmesine rağmen, federal fonunun 5 veya 6 sene önce kesildiğini de ekledi.
Yeni programlar ve politikaların uygulanması gerekliliği ile ilgili toplanan destek ve kanıtın yanında, bu araştırma tanılayıcı bir testin geliştirilmesini de sağlayabilir. Örneğin bir doktor eğer çocuğun okuma-yazma becerilerindeki bir problemin erken belirtilerini gözlemlediyse, çocuğun beyninin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesini (fMRI) isteyebilir. Yapılan bu beyin taraması, bu araştırmada da önemi kanıtlandığı gibi, çocuğun sol beynindeki işlev farklılıklarının tespit edilmesine yardımcı olabilir. Çünkü bu çalışmanın sonuçları, eğer çocuğun sol beyninin işlevlerinde akranlarına göre bir gerilik ya da aksama var ise, çocuğun daha fazla kitap deneyimine maruz kalmaya ihtiyacı olduğunu veya beynin fonsiyonlarındaki aksaklıkların disleksi gibi diğer okuma zorlukları ile ilgili olabileceğini gösterdi.
Dr. Horovitz-Kraus, beyin fonksiyonları daha düşük olan çocukların bunun gelecekte nasıl üstesinden geleceğinin bilinmemesine rağmen, etkilerinin uzun süreceğini düşünüyor. Ona göre, beyin 0 ile 6 yaş arasında çok hızlı bir şekilde gelişir, çevre tarafından daha fazla ve daha zengin uyarana maruz kalmak çocukların gelecekte sahip olacağı sosyal ve akademik becerilerle ilgili sinir hücreleri ve beynin çeşitli bölümleri arasındaki bağları artırır.
Ebeveynlerin çocuklarına kitap okumalarının yararları aslında çocuklarının performanlarının artmasının da ötesindedir. Dr. Zuckerman’a göre, kitap okumak ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte yaptığı eğlenceli bir etkinlik olmasının yanında, aynı zamanda çocukların kendi ebeveynleriyle fiziksel olarak yakın oldukları, ebeveynlerine odaklandıkları ve muhtemelen de en rahat ve sakin oldukları bir aktivitedir.
John S. Hutton, Tzipi Horowitz-Kraus, Alan L. Mendelsohn, Tom DeWitt, Scott K. Holland, the C-MIND Authorship Consortium HOME READING ENVIRONMENT AND BRAIN ACTIVATION IN PRESCHOOL CHILDREN LISTENING TO STORIES Pediatrics. 2015 Sep;136(3):466-78. doi: 10.1542/peds.2015-0359.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.