Neden Adalet İsteriz?

“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.” der Alman şair Bertolt Brecht.

İnsan adalet ister, çünkü ona ihtiyacı vardır. Gezegenimizdeki en sosyal canlılar olarak başkalarına duyduğumuz güvene bağlı olarak ya da olmayarak her zaman sömürüye ve tehlikeye açık halde bulunuruz ve dolayısıyla da fair play beklentisi taşırız. Adaletin ne olduğuna dair her zaman aynı görüşü paylaşmayabiliriz, fakat adalet fikri beynimizin derinliklerinde örülmüştür. Araştırmacılar; cezalandırma dürtüsünün beynimizde inşa edildiğinden şüpheleniyorlar ve çalışmalar; haklı bir cezalandırmanın beynimizin nöral ödül merkezlerini gıdıkladığını gösteriyor.

Bebek Adaleti

İnsanlar, suç ve cezaya dair yargılamalar yapmaya çok erken yaşlarda başlarlar. 2011 yılında Developmental Science ‘da yayımlanan bir çalışma; 3 aylıkken bile, bebeklerin başkaları için engeller oluşturan karakterlerden ziyade başkalarına yardımcı olan karakterlere bakmayı tercih ettikleri bulgusuna ulaştı. Bu yaştaki bebekler için, bir nesneye ya da kişiye bakmak bebeklerin o nesne ya da kişi ile bağ kurmaya yatkın olduğunun göstergesidir. Bu durum bebeklerin; yardımsever ve pro-sosyal kişilere yakınlaştığını gösteriyor.

Yale University Infant Cognition Center ‘da (Bebek Kavrama/Bilişsellik Merkezi) yürütülen daha fazla çalışma; bebeklerin ahlâki/etik yargılar oluşturmada oldukça sofistike olduklarını ortaya koyuyor. 2011 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences’da yayımlanan bir başka çalışmada, Yale University’den araştırmacılar; 5 ve 8 aylık bebeklere bir kuklaya yardım eden ya da onu engelleyen bir başka kukla gösterdi.

Sonrasında, bebeklere; bu yardım eden ya da engelleyen kuklaların bir topla oynarken ve topu düşürürken ki halleri ve üçüncü bir kuklanın yere düşen topu sahibine taşıdığı görüntüler gösterildi. Sonuçta, 5 aylık bebeklerin topu düşüren kuklanın yardım eden ya da engelleyen kukla olup olmasını önemsemeden topu geri veren kuklayı tercih ettikleri görüldü –bu bebekler yalnızca sevimli/hoş/iyi ilişkileri görmeyi sevdiler–. Fakat 8 aylıklarda, bebekler; topu düşüren ve tekrar geri verilen kuklanın daha öncesinde yardım eden kukla olmasına dikkat ettiler. Bir başka deyişle, 8 aylık bebekler iyi niyetlilerin ödüllendirilmesini ve kötü niyetlilerin cezalandırılmasını görmeyi sevdiler.

Beyinde Adalet

Yani, adaletin yapı taşları beyinde çok erken yaşlarda bulunuyor. Fakat bu yapı taşları beyinde nerede bulunuyor? Araştırmalar (burada ve burada); haksızlığa karşı beyinde — insula, anterior singulat korteks ve temporoparyetal bileşimi gibi– bir dizi bölgenin tepki verdiğine ve yargılamayı işleyen –prefrontal korteks gibi– bir başka bölgeler dizisine işaret ediyor.

2004 yılında Science‘da yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar, katılımcılar; bir başka kişinin ne kadar cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar verirken, bu insanların (katılımcıların) beyinlerini pozitron emisyon tomografisi (PET) ile taradılar.

Çalışmada, cezalandırma senaryosu kurgulamak için basit bir ekonomi oyunu kullanıldı. Oyunda, 2 oyuncuya da –A ve B– 10 ‘ar dolar verildi. Oyun kurallarında; A kişisi kendi 10 dolarını B kişisine gönderebilir ve eğer bunu yaparsa gönderdiği miktar 4 katına çıkarılacak ve B kişisi 40 dolar kazanacak. Sonra, B kişisi –sahip olduğu– 50 doları kendisi ve A kişisiyle paylaşmayı seçebilir ya da aç gözlü davranarak bütün parayı kendisine saklayabilir.

Fakat, B için bir handikap söz konusu: Eğer bütün parayı kendisine saklarsa, A kişisinin onu cezalandırma hakkı doğacak. Bazı durumlarda, araştırmacılar deneyi; A kişisinin B kişisini cezalandırmak için bir ödeme yapması gerektiği şeklinde düzenlediler; diğer durumlarda ise cezalandırma herhangi bir ödeme olmaksızın yapılabiliyordu. Benzer şekilde, cezalandırma bazen sembolik oluyor ve bazen de B’yi cezalandırmak için gerçek para isteniyordu.

Bütün durumlarda da, araştırmacılar; beynin derinliklerinde bir bölge olan anterior dorsal striyatumda bir aktifleşme gördüler. Bu nokta, özellikle de kaudat olarak isimlendirilen parça ödüle dayalı kararlar vermeden sorumlu olarak bilinir. Şaşırtıcı bir biçimde, daha aktif bir kaudat ile, katılımcıların daha sert bir cezalandırma yapmaya yatkın oldukları sonucuna ulaşıldı.

Araştırmacılar:

“Yüksek kaudat aktivitesi; cezalandırmaya daha istekli bir halin sorumlusu olarak görülüyor. Bu da; kaudat aktivasyonunun karşı tarafı cezalandırmadan memnuniyet duyduğunu gösteriyor” diyorlar.

Duygusal Cezalandırma

Haklı bir cezalandırmanın hazzı bütün adaletli işler için önemli bir açıyı vurguluyor: Bu durum amansız bir biçimde duygularımızla karışık.

Bir dağ tırmanıcısının bir başka dağcının teçhizatını (ipini) keserek onu öldürmüş olduğunu duyduğunuzu düşünün. Bir senaryoda, kurbanın yalnızca yaralanarak öldüğü tanımlanıyor. Bir başka senaryoda ise, dağcının vücudundaki bütün kemiklerin kırıldığını ve çığlıklarının ağzından gelen köpük köpük kan ile boğulduğunu (çığlıkların yavaş yavaş sönümlenmesi) düşünün.

2014 yılında Nature Neuroscience‘da yayımlanan bir çalışmada, –tahmin edeceğiniz gibi– katılımcılar ikinci senaryoyu duyduğunda, daha az detay verilen ilk senaryoya kıyasla katilin cezalandırılmasında çok daha fazla istekli oldular. Katılımcıların beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesi (fMRI) bu karara ulaşmalarının nedenine dair bir ipucu sunuyor: kötülüğün grafik tanımlamaları, duygusal işlem ve korkudan sorumlu beyin bölgesi olan amigdalayı uyarıyor. Aynı zamanda, grafiksel detaylar amigdala ve karar vermede önemli beyin bölgesi lateral prefrontal korteks arasındaki titreşimleri de artırdı.

Öte yandan, insanlara dağcının ölümünün bir kaza sonucu olduğu anlatıldığında ise, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yaralanmaların grafiksel detaylarını duymuş olsalar bile diğer dağcının cezalandırılması noktasında daha az istekli oldular. Bu durumlarda, beynin medial prefrontal ve dorsomedial bölgeleri devreye girerek amigdalayı ve onun korku-tellallığını baskılıyor. Bir başka deyişle; beyin, cezalandırma arzumuzda bir fren oluşturabiliyor.

Tartışmalı Adalet

Öç alma ve yumuşaklık arasındaki çekişme bizim adalet duygumuzu oluşturur. Ve burada da işler karışıyor.

Psikologlar; insanların ahlâki yargılara öncelikle sezgileriyle karar verip daha sonrasında geri dönerek duruma dair mantıklı gerekçeler ürettiklerine dair fazlaca delile sahipler. Ve –insanlar– bunu yaparken de bütün delillere eşit değerlendirmede bulunmuyorlar. 1979 yılında ölüm cezasına dair tutumlar üzerinde yapılan ünlü bir çalışmada, –örneğin– insanların idam cezası hakkındaki önceki kanaatlerine destek sunan delilleri sorgusuz sualsiz kabul ettikleri bulgusuna ulaşıldı. Buna karşın, düşünceleriyle çelişen deliller sunulduğunda ise bu delilleri yanlış buldular.

New York University’den sosyal psikolog Jonathan Haidt 2001 yılındaki bir makalede konuya dair; -beyindeki-muhakeme sürecinin; müvekkilini savunan bir avukata ya da gerçeği arayan bir bilim insanına benzetilebileceğini söylüyor.

University of California’dan psikolog Peter Ditto; ahlâki soruların duygu-odaklı işlemeye uygun olduğunu, çünkü insanların neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair derin bağlar kurduklarını söylüyor.

Ditto:

“Dünya’ya bakışımız bazı tutarlılıklar gerektirir ve gelecek hakkında tahminde bulunabilmek için geçmişi kullanmak zorundayız. Ve alışılmadık ya da hoş karşılanmayan bilgiye dair daha dikkatli olmalıyız, çünkü bu durum ileride bir tehdit oluşturabilir” diyor.

Sonuç itibariyle; unutulmamalı ki, adaleti neden istediğimize dair sinirsel (nöral) düzeyde işlerlik gösteren bu mekanizmaları aktifleştiren tarihsel, toplumsal ve kültürel etkenler vardır. Bu yüzden de; konuyla ilgili tarihsel araştırmalara, toplumların evrim sürecine, kültürel çalışmalara, sınıfsal ilişkilere ve yaklaşımlara bakmak da faydalı olacaktır.

Yine de; adaletin ne olduğuna dair herkes aynı fikirde olmasa da, adalete dair inanç; beynimizin bir parçasıdırve belki de bizi biz yapan o parçalardan birisidir.


Kaynak ve İleri Okuma: Bilimfili
1- J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, and Paul Bloom 3-month-olds show a negativity bias in their social evaluations Dev Sci. 2010 Nov; 13(6): 923–929. doi: 10.1111/j.1467-7687.2010.00951.x
2-J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, Paul Bloom, and Neha Mahajan How infants and toddlers react to antisocial others October 25, 2011 proceedings of the national academy of sciences vol. 108 no. 50 > J. Kiley Hamlin, 19931–19936, doi: 10.1073/pnas.1110306108
3- Denke C1, Rotte M, Heinze HJ, Schaefer M. Belief in a just world is associated with activity in insula and somatosensory cortices as a response to the perception of norm violations. Soc Neurosci. 2014;9(5):514-21. doi: 10.1080/17470919.2014.922493. Epub 2014 Jun 2.
4- Adrian Rainecorresponding author and Yaling Yang Neural foundations to moral reasoning and antisocial behavior Soc Cogn Affect Neurosci. 2006 Dec; 1(3): 203–213. doi: 10.1093/scan/nsl033
5- Braindecoder
6- Lord, Charles G.; Ross, Lee; Lepper, Mark R. Biased assimilation and attitude polarization: The effects of prior theories on subsequently considered evidence.Journal of Personality and Social Psychology, Vol 37(11), Nov 1979, 2098-2109. http://dx.doi.org/10.1037/0022-3514.37.11.2098
7- Jonathan Haidt University of Virginia The Emotional Dog and Its Rational Tail: A Social Intuitionist Approach to Moral Judgment Psychological Review  2001. Vol. 108. No. 4, 814-834

İlk Kez ‘Tek Bir Protein Molekülü’nün Fotoğrafları Çekildi

Flaşın patladığı anda derimizi yakacak kadar parlak ve güçlü olacağını bilsek, selfie çekmeyi aklımızdan bile geçirmezdik. Biyologlar şu an mikroskop altında proteinleri çalışırken buna benzer bir problemle yüzleşiyorlar çünkü günümüz görüntüleme teknikleri protein moleküllerine zarar veriyor. Buna karşın bir kurtarıcı mevcut; ‘grafen’ (karbonun ultra ince zar yapısındaki formu) ve hatta tek bir proteinin ilk görüntüleri başarı ile alındı bile.

Proteinler hakkında çok fazla bilgisi olmayanlar için şunu söylemekte yarar var; proteinlerin fotoğraflarını çekebilmek veya herhangi bir yöntemle görüntüleyebilmek yapısal formlarını, parçalarını, bileşenleri ve bunlara bağlı olarak da fonksiyonlarını anlayabilmemiz için büyük bir önem taşıyor. Hatta proteinlerdeki hatalar hastalıkların da temel sebeplerinden biri olduğu için birçok hastalığın tedavisi için de protein yapısındaki bozuklukları anlayabilmek aynı şekilde hayati bir öneme sahip. Ne var ki; X-ray kristalografi veya kriyo-elektron mikroskobisi (bir elektron mikroskobu tekniği çeşidi, bu teknikte incelenecek olan örnekler çok düşük sıcaklıklarda gözlemleniyor) gibi yöntemler milyonlarca molekülün ortalamasını alarak varsayıma dayalı ve kapalı bir görüntü elde etmemize sebep oluyor.

Bir varsayımsal ortalama almak ise bu anlamda gerekli sayılır, çünkü X-ışını veya yüksek enerjili elektronlarla bir molekülü aydınlatarak görüntülemek o proteine zarar verebiliyor yani sonuçta tek ve düzgün bir şeklin görüntüsünü almak mümkün olmuyor. Bunun yanı sıra bir molekülü de bir noktada görüntüsünü alana kadarki sürede sabit tutmak da son derece zorlu bir işlem. Şimdi ise Zürih Üniversitesi’nden Jean-Nicolas Longchamp ve araştırmacı arkadaşları tam da bu sorunları aşarak bekleneni gerçekleştiren bir yöntemle ortaya çıktılar.

İlk olarak bir protein çözeltisini, haliyle ince olan grafen düzlemin üzerine spreyle yayarak molekülleri burada sabitliyorlar. Daha sonra da holografik elektron  mikroskobun (elektron dalgalarını kullanarak holografik görüntü elde etmeye yarayan teknik) altında görüntüyü alabiliyorlar.

Bu enstrüman düşük enerjili elektronlardan yararlandığı için proteinlerin yapısına zarar vermiyor. Dezavantaj gibi görünen tek kısım ise bu şekilde oluşan görüntünün mikroskobun detektöründen geçememesi ki tam da burada grafen devreye giriyor. Bildiğimiz üzere optik mikroskoplarda kullandığımız lam ve lameller vardır. Buradaki elektron mikroskobu için de araştırmacılar düşük enerjili elektronların geçebileceği kadar ince bir şeye ihtiyaç duyuyorlardı ve bu işi grafenle halletmeyi başardılar.

Araştırma ekibi bu tekniği tamamı birkaç nanometre boyutlarındaki bir dizi protein (hemoglobin bunlardan birisi) üzerinde denediler. Bugüne kadar yazılımsal olarak veya diğer görüntüleme teknikleri ile elde edilen modellerle gayet iyi bir biçimde uyuşan sonuçlar elde edildi. Aşağıdaki görselde hemoglobin, sitokrom c domainleri ve BSA proteinleri için bu sonuçlar gösterilmiş. (a) dizisi yeni teknikle elde edilen fotoğrafları, (b) dizisi de daha önceki verilere dayalı olarak oluşturulmuş olan modelleri gösteriyor.

ilk-goruntulenen-protein-bilimfiliocm
Görsel Telif : Jean-Nicolas Longchamp of the University of Zurich, Switzerland

Araştırmacılar şimdi de mevcut tekniklerle görüntülenemeyen molekülleri bu yeni teknik ile fotoğraflamayı planlıyorlar. Bunun sonucunda da yeni medikal araştırmaların ve tedavi biçimlerin geliştirilebileceğini öngörmek mümkün.

 


Kaynak : Bilimfili, Longchamp, Jean-Nicholas, et. al. ; How to image a single protein, 30 Dec 2015 arxiv.org/abs/1512.08958

Hareket Hızınız Kararlarınızdaki Sağlamlığınızı Değiştiriyor

Alakasız gibi görünen bu iki şey arasında güçlü bir bağ var: Vücudunuzun hareket hızı ve kararlarınızdaki sağlamlık seviyeniz. Bu yıl yapılan bir araştırma; insanların hızlı ve yavaş hareket ettikleri zamanlarda, bir testte doğru cevabı verip vermediklerine dair kararlarında daha kararlı ya da daha az kararlı oldukları bulgusuna ulaştı.

Öncelikle kararlarımızın doğruluğuna dair yargıda bulunma noktasında biz insanlar oldukça kötüyüzdür. Şaşırtıcı bir biçimde, genellikle yanlış kararlarımızda, doğru kararlarımıza kıyasla çok daha fazla inatçı oluruz. Ve paradoksik bir şekilde, bir işte oldukça iyi olan birisi, genellikle yeteneğine dair daha az özgüvenlidir.

Kararlarımızın doğruluğunu yargılama yetimiz, üstbilişi (en. metacognition) ya da düşündüğümüzü düşünebilmemizi ve düşünce süreçlerimizi düşünebilmeyi gerektirir. Karar verme ve yargıda bulunma süreci, çoğunlukla beynin frontal bölgeleriyle ilintilidir, fakat bu yeni araştırma; alakasız bir beyin ağının varlığına, hareketleri kontrol eden ve düzenleyen motor sistemin aynı zamanda kararlarımızdaki direngenliğimiz üzerinde de bir role sahip olduğu bulgusuna ulaştı. Bu rol, insanların karar verme sürecinde motor sistemi aksatarak kararlarımızın doğruluğuna dair yargıda bulunma yetimizi önemli oranda azaltacak kadar önemli bir roldür.

Ve diğer insanların öznel durumlarına dair çıkarımlar yapıyorken, hareket bilgilerini birleştirdiğimize dair ipuçları da bulunuyor. Örneğin; karar alırken hızlı hareket eden bir kişiye dair yargıda bulunurken kendimize daha çok güveniriz.

University of College London’dan Eleanor Palser öncülüğündeki araştırma ekibi, aynı durumun kendimizi yargılarken de işleyip işlemediğini test ettiler. Yani; kararlarımızdaki kararlılık seviyemiz, karar alma sürecimizde kendi hareketlerimizi gözlemlememizden etkileniyor mu? 

Ekim ayında Society of Neuroscience‘ın yıllık sempozyumunda sunulan çalışma için, araştırma ekibi; 48 katılımcıdan basit bir görsel ayrımsama görevini tamamlamalarını istedi. Katılımcılara; iki kez üst üste aynı derecelendirme örüntüsü gösterildi ve kendilerinden hangi örüntünün daha parlak olduğunu bir bilyeyi iki kutudan birine atarak belirtmeleri istendi. Her deneyimin ardından, katılımcılara kararlarında ne kadar kararlı olduklarını 1 den 99 a kadar numaralar içeren bir ölçekte değerlendirmeleri istendi.

Geçmişteki bulgularla paralel olarak, katılımcıların –bilyeyi atma hızları– hareketlerinin daha hızlı olduğu durumlarda kendi kararlarında daha kararlı oldukları görüldü. Aynı şekilde hareketlerinin yavaş olduğu durumlarda ise daha az kararlı oldukları görüldü.

Sonrasında, katılımcılar bir hareket eğitim aşamasına alındılar. Bu aşamada, katılımcılardan; bilgisayardan gelen geribildirime dayalı olarak bilyeyi hızlı ya da yavaş göndermeleri istendi. Bu çalışmaların herbirinin ardından katılımcılardan görsel ayrımsama görevini tekrarlamaları istendi.

Bu kez, katılımcıların hareket hızlarının manipülasyonu bazı beklenmedik sonuçlara yol açtı. Kararlılık seviyeleri ve hareket hızları arasındaki ilişki tersine dönmüştü.

Araştırmacılar; katılımcıların hızlı denemelerin ardından daha kararlı ve yavaş denemelerin ardından daha az kararlı olmalarını beklediklerini, ancak tam tersini gördüklerini söylüyorlar. Yani, hızlı denemeler; katılımcıların doğru cevap verdiklerinde kendi cevaplarına dair daha az kararlı olmalarına, fakat yanlış cevaplar verdiklerinde ise çok daha kararlı olmalarına yol açmıştı. Bu durumu; “yanlış inadı” etkisi olarak tanımlayan Palser; belki de hızlı denemelerin ardından katılımcıların doğru bir yargıda bulunma ve bilgiyi doğru şekilde işlemeye zamanları olmadığını söylüyor. Öte yandan, yavaş denemeler ise katılımcıların üstbiliş yetilerini artırmış ve kararlarına dair –doğru ya da yanlış– daha tutarlı bir biçimde yargıda bulunma yetilerini güçlendirmişti.

Bunun yanısıra, –beklenmedik bir şekilde– sonuçlar; vücut hareketlerinin yalnızca bilişi değil aynı zamanda üstbilişi de etkileyebiliceğine dair daha fazla delil sağlıyor. Dahası, bizlerin kendi hareketlerimizi gözlemleyerek kararlarımız hakkında bilgi topladığımızı ve bu kararlılık seviyelerimizin vücudumuzun nasıl hareket ettiğine göre değişebileceğini gösteriyor. Görünen o ki; tamamen alakasız şeyler hakkında yargıda bulunurken kendi hareketlerimizi de kullanıyoruz.


Kaynak: Bilimfili

Makale Referansı: Fleming, Stephen M., Brian Maniscalco, Yoshiaki Ko, Namema Amendi, Tony Ro, and Hakwan Lau. “Action-specific disruption of perceptual confidence.” Psychological science 26, no. 1 (2015): 89-98.

Çocuklar Bir Şeye Odaklanırken Neden Dillerini Dışarı Çıkarırlar?

Oldukça hassasiyet gösteren bir işe odaklandığınızda dilinizin ucunu hafifçe dışarıya doğru çıkarıyor musunuz? Bazı yetişkinler ve çocukların büyük çoğunluğu bu davranışı gösterirler. Peki neden?

Yıllar sonra bilim insanları bu merak uyandıran duruma dair çeşitli açıklamalar getirdiler. Bazıları; odaklanma davranışının motor sinyallerde bir coşmaya sebep olduğu bu durumun da dili dışarı çıkarma ile sonuçlandığını ileri sürüyor. Bazıları ise; tok bebeklerin anne memesini ya da biberonu reddetmek için dillerini dışarı çıkarmaları durumunun daha sonradan “beni yalnız bırak” anlamına gelen bir reddetme sembolü halini aldığını ileri sürüyor.

Cognition ‘da yayımlanan bir çalışmada ise; araşırmacılar, bu yaygın davranışın, konuşma yeteneğinin kökeninin jestler olduğu teorisine destek sunduğunu ileri sürüyor.

Yürütülen çalıma kapsamında, araştırmacılar; yüksek derecede konsantrasyon gerektiren 6 görevi tamamlamaları için 4 yaşındaki 14 İsveçli çocuğu kayıt altına aldılar. Bu 6 görevde, iyi derecede motor kontrolü gerektiren küçük oyuncakları elle kullanma becerisi, bir başkası bir hikayedeki bilgiyi hatırlama, çocuğun dikkatini  ve araştırmacı elini masaya vurduğunda çocuğun da hafifçe elini masaya vurmasıyla karşılık bulan bir oyundaki kontrolünü ölçen bir görevi içeriyor. Bu görevler gerçekleştirilirken araştırmacılar çocukları videoya kaydettiler.

Sonrasında, araştırmacılar; çocukların ne sıklıkta dillerini dışarı çıkardıklarını not alarak videolar üzerinde çalıştılar. Videolarda çocukların bütün görevlerde dillerini dışarı çıkardıkları görüldü. Ancak garip bir biçimde, görev iyi derecede motor kontrol gerektirmese bile, çocuklar elle masaya vurma oyununda dillerini daha sıklıkta dışarı çıkarıyorlardı.

Bu bulgu; konuşma dilinin, el jestlerinden evrildiği fikriyle oldukça uyum içerisinde olduğunu gösteriyor. Elle masaya vurma oyunu sırasında dili dışarı çıkarma durumu el ve dil arasında çift taraflı bir bağlantı olduğunu ileri sürüyor. Örneğin; el hareketlerinin yapılandırılmış sırası gerçekleştirildiğinde, bu hareketlere spontane dil hareketleri de eşlik ediyor. Dahası, bu oyunda hızlı konuşma sırası ve yapılandırılmış el hareketleri sırası dilin kendine özgü bileşenleri olduğunu gösteriyor.

Çocuklara dair yürütülen yakın bir gözlemin ardından, araştırmacılar çocukların dillerini biraz daha sağa doğru çıkardıklarını fark ettiler. Bu durum; beynin –sağ elini kullananlarda– dil ile ilgili lobu olan sol lob tarafından kontrol edildiğini gösteriyor.

İlginç bir biçimde, çocuklar, hiçbir motor hareket gerektirmeyen hikâye hatırlama görevi sırasında da dillerini dışarı çıkarıyorlar. Fakat araştırmacılar; içsel konuşma becerisinin de dil hareketlerini tetiklemesinin mümkün olduğunu söylüyorlar.


Makale Referansı: Forrester, Gillian S., and Alina Rodriguez. “Slip of the tongue: Implications for evolution and language development.” Cognition 141 (2015): 103-111.
Kaynak: Bilimfili, Bahar Gholipour, “Why Do Kids Stick Their Tongues Out When Focusing?,” https://www.braindecoder.com/what-do-kids-stick-their-tongues-out-when-focusing-1224103965.html

İlaca Dirençli Akciğer Kanseri 50 Kat Düşük Doz ile Tedavi Edildi

Paklitaksel adlı kanser ilacı daha etkili olmaya başladı. İlk duyulduğunda abes bir ifade gibi gelse de University of North Carolina’dan bilimciler ilacı hastanın kendi bağışıklık sisteminden elde edilmiş taşıyıcıların içine paketleyerek, ilacın vücudun defans mekanizmaları ile bozulmasını engelledi ve böylelikle tüm tümörün üzerinde etkili olmasını sağladı.

UNC Eshelman School of Pharmacy’den Doçent Elena Batrakova: “Bu, 50 kat daha az ilaç kullanarak hala aynı sonuçları alabileceğimiz anlamına geliyor.” diyerek ekliyor: ” Bu önemli, çünkü bu yolla hastalarımızı güçlü kemoterapi ilaçlarının daha küçük ve net miktarlarıyla tedavi ederek daha az ve hafif yan etkilerin görüldüğü, daha etkili bir tedavi sağlanacak.”

Batrakova  ve UNC Eshelman School of Pharmacy’nin Nanoteknoloji Merkezindeki ekibi tarafından yürütülen çalışma, vücudu hastalıklara karşı koruyan beyaz kan hücrelerinden elde edilen küçük kürecikler şeklindeki eksozomlara dayanmakta. Eksozomlar, hücre zarı ile aynı materyalden oluşmakta ve hastanın vücudu eksozomları yabancı madde olarak görmemekte; bu,  geçtiğimiz yüzyılda vücuttaki  ilaç dağıtım sistemlerinde plastik kaynaklı nanoparçacıklar kullanılırken karşılaşılan en büyük zorluğun üstesinden gelmekte.

Bu tekniği aynı zamanda Parkinson hastalığında potansiyel tedavi olarak kullanan Batrakova: “Eksozomlar, doğada mükemmel bir taşıyıcı olarak tasarlanmıştır.” diyor. “Beyaz kan hücrelerinden eksozomlar kullanarak, ilacı görünmezlik pelerini ile kaplayıp bağışıklık sisteminden saklıyoruz. Tam olarak nasıl yaptıklarını bilmiyoruz ama eksozomlar sahip oldukları her türlü ilaç direncini aşarak ve taşıdığı yükünü gerekli yere ileterek  kanser hücrelerine akın ediyor.”

Paklitaksel, Amerika’da meme, akciğer ve pankreas kanserinin birinci (başlangıç) ve ikinci basamak tedavisinde etkili bir ilaç olarak kullanılmakta. Saç dökülmesi, kas ve kemik ağrıları ve ishal gibi ciddi ve hoş olmayan yan etkiler yaratabilmekte ve hastalarda ciddi enfeksiyon riskine sebep olabilmekte.

Batrakova’nın ekibi, araştırmalarında fare beyaz kan hücrelerinden eksozomu çıkararak içlerini paklitakselle yüklediler. Sonrasında, eksoPXT adını verdikleri ilaçlarını petri kaplarında birden fazla ilaca dirençli kanser hücrelerinde denediler. Ekip, mevcut kullanılmakta olan paklitaksel formulasyonundan 50 kat daha az eksoPXT kullanarak, aynı kanser yok edici etkiyi gözlemledi.

Araştırmacılar sonrasında tedaviyi ilaca dirençli akciğer kanserine sahip fare modellerinde test ettiler. Akciğerlere nüfuz edişini gözlemlemek için eksozomları bir boya ile yüklediler ve eksozomların kanser hücrelerini araştırıp bulmak ve işaretlemekte titiz olduklarını gördüler.  Bu da onları hem şaşırtıcı derecede iyi bir teşhis aracı hem de güçlü bir terapötik araç haline getiriyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Myung Soo Kim, Matthew J. Haney, Yuling Zhao, Vivek Mahajan, Irina Deygen, Natalia L. Klyachko, Eli Inskoe, Aleksandr Piroyan, Marina Sokolsky, Onyi Okolie, Shawn D. Hingtgen, Alexander V. Kabanov, Elena V. Batrakova. Development of exosome-encapsulated paclitaxel to overcome MDR in cancer cells.Nanomedicine: Nanotechnology, Biology and Medicine, 2015; DOI: 10.1016/j.nano.2015.10.012

Tat Almanın Bilimi

Okullarda duyu organlarımızla ilgili birçok bilgi veriliyor. Bunların büyük bir kısmı genel geçer doğrular olsalar da, bazıları ya yüzeysel ya da eski bilgiler oluyor. Bunlardan en meşhuru, dilde “belli tat alanlarının olduğu” iddiası örneğin… Bir diğer meşhur örnek, sadece 4 tat tipinin bulunduğu iddiası… Bu görselimizde, tat almanın bilimini güncel bilgilerle gözden geçireceğiz.

 
Kaynak: visual.ly

Virüsler Canlılar ve Modern Hücrelerden Daha Yaşlılar!

Virüsler, yaşamımız üzerinde büyük etkiye sahiptir ve çeşitli hastalıklara sebep olan virüslerden kendimizi nasıl korumamız gerektiğine dair büyük atılımlar içeren çalışmalar yapıyoruz. Fakat bilim insanlarının uzun süredir doğrulamaya çalıştıkları bir şey var; virüsler canlı mı değil mi? Çünkü virüsler ev sahibi (host) bir hücre olmadan hayatta kalamaz ve çoğalamazlar, bunun yanı sıra genlerindeki çok hızlı bir değişimlerden kaynaklı bilim insanları virüslerin ne zaman ve nasıl evrimleştikleri üzerine çalışma yürütemediler.

Fakat yeni yapılan bir çalışma ile ABD’den araştırmacılar; virüslerle ilgili ilk yaşam ağacını tamamlamayı başardılar. Ve bu çalışma; virüslerin yalnızca canlı olduklarını göstermekle kalmıyor, onların çok çok geçmişten beri var olduklarını ve hücrelerle birlikte çok uzun bir evrimsel geçmişe sahip olduklarını ortaya koyuyor. Ve görünen o ki; virüsler artık hayat ağacında bir yeri hak ediyorlar.

Virüslerin benzersiz yaşam döngüleri bilim insanları için hep kafa karıştırıcı bir sorun olarak kalmıştı. Daha da özele indirgersek; aslında virüsler; besinleri metabolize edemezler ve kendi DNA ve RNA ‘larını kopyalamak için gerekli olan proteinlere sahip değildirler, bunun yerine diğer canlıları istila ederek onların proteinlerini bu işlem için kullanırlar. Bu da bazı bilim insanlarını; virüslerin diğer canlı hücrelerden alınan protein paketli DNA ve RNA’nın cansız iplikçikleri olduğunu tartışmaya götürdü.

Her şeyi daha da karmaşık hale getiren ise; Ebola‘nın da dahil olduğu bazı virüsler oldukça az sayıda gene sahipler (Ebola; tamamı ölümcül hasara sebep olan 7 gene sahip). Öte yandan diğer virüsler –örneğin yeni keşfedilen dev virüsler gibi– bakteriden daha fazla gene sahipler.

Çok farklı tipteki bu virüslerin nasıl evrimleştiğini ortaya çıkarmak için birçok adım atıldı, fakat her konakta birçok defa kendilerini –genetik olarak– kopyaladıkları için, genleri hızlı bir mutasyona uğruyor ve çoğunlukla da konak hücrenin genleriyle karışıyor. Dolayısıyla da bu görev biraz imkansız bir hal alıyor.

Bu yeni çalışma ise bu fikirden vazgeçti ve bunun yerine proteinlere karmaşık, 3 boyutlu yapısını veren yapılar olan protein “kıvrımları” olarak isimlendirilen şeye odaklandı. Bu kıvrımların; viral genleri değiştirme olasılıkları çok daha azdır, çünkü kıvrımlar  onların değişimlerini başlatan koda dair bir genetik dizilimleri olsa bile yapılarını koruyorlar.

5080 organizma ve 3460 virüsteki kıvrımların analizlenmesi neticesinde, araştırmacılar; virüslerin ve modern hücrelerin 442 protein kıvrımının ortak olduğunu ve yalnızca kıvrımlardan yalnızca 66’sının sadece virüslere özgü olduğu bulgusuna ulaştılar. Fakat, bu 66 kıvrım hücrelerde hiçbir benzerlik taşımıyor ve bu durum da virüslerin bütün genetik materyallerini konak hücrelerden aldıkları hipotezi ile çelişiyor.

Bu bilgi onların kabaca bir hayat ağacı oluşturmalarına olanak sağladı ve böylelikle virüslerin modern zamanlardaki hücrelerle ortak atalardan geldiklerini ama daha eski olduklarını gösterdi. Science Andvances’deki araştırmacılara göre; virüsler birçok antik hücreden evrimleşmişlerdir ve modern hücrelerin atalarıyla aynı anda bulunmuşlardır.

Tabi ki, bu durum, virüslerin birden bire bizim bildiğimiz yaşam tanımına tam olarak uyduklarını göstermez. Öte yandan araştırmacılara göre, elimizde, “hayatta olmaya” dair tanımlamalarımızı yeniden yapılandırmamıza yetecek kadar delil var.

Projenin asistanlarindan Caetano’-Anollés’in Discovery News’e aktardığına göre; virüsler canlıdırlar. Ve yalnızca bizden biraz farklı ve atipik bir yaşamları var. Tamamen bağımsız değiller. Aksine, vücudumuzun içine girip çıkarak, kaynaklarımızı çalıyorlar ve üremeye devam ediyorlar. Kısacası, yaşamı ve yaşamla ilgili eylemleri tanımlama biçimimizi daha kapsayıcı bir hale getirmeliyiz.


Kaynak: Bilimfili

Çalışma Referansı: Arshan Nasir and Gustavo Caetano-Anollés. A phylogenomic data-driven exploration of viral origins and evolution. Science Advances, September 2015 DOI: 10.1126/sciadv.1500527

İnsan Türünün Bilinen En Erken Doğumu

Her türün, milyonlarca ayrı fiziksel, davranışsal, kimyasal, biyolojik vb. özelliğinin neredeyse istisnasız olarak her birinde tür içerisinde farklılıklar olduğunu bilmekteyiz. Bunlara varyasyon (çeşitlilik) demekteyiz. İşte bu varyasyonların varlığı (ki bunlar mutasyonlar, crossing-over, viral etkiler, plazmidler, yatay gen transferi, genetik göç, transpozonar vb. evrim mekanizmalarıyla oluşurlar), evrimin hammaddesini oluşturmaktadır. Değişen çevre koşulları, evrimin, rastgele oluşan bu varyasyonlardan en uyumlu olanları seçmesine, uyumsuz olanları elemesine neden olur. Eğer bir grup uyumlu birey varsa türün evrimi ve varlığı sürer; eğer yeni ortamlara ve çevre koşullarına uyumlu hiçbir çeşitlilik bulunmuyorsa, o tür büyük ihtimalle yok olacaktır. Evrimin özü budur.

İnsan da bir hayvan türü olarak bu diğer canlılardan hiçbir yönden farklı değildir. Öyle ki, doğum zamanı (ergenliğe erişme) gibi son derece tipik olduğu sanılan özelliklerinde bile geniş bir varyasyon görmek mümkündür. Lina Medina isimli dişi insan bireyinin hikayesi de, bu varyasyonlar ile ilgilidir.
Lina, tıp tarihinin gördüğü ve kayıt altına alabildiği en genç anne ünvanına sahiptir. 5 yaş, 7 ay, 17 günlükken doğum yapmış ve bir erkek çocuğu dünyaya getirmiştir. Lina, günümüzde Peru’nun başkenti olan Lima kentinde halen yaşamaktadır.
Lina, Peru’nun Ticrapo kentinde doğmuş ve 5 yaşındayken ebeveynleri tarafından “giderek artan karın hacmi” sebebiyle doktora götürülmüştür. İlk tanıyı yapan doktorlar, kızın hamile olabileceğine imkan vermediklerinden ve akıllarına dahi getirmediklerinden, ciddi bir tümör vakasıyla karşı karşıya olduklarını düşünmüşlerdir. Ancak sonradan Dr. Gerardo Lozada tarafından incelenen Lina’nın aslında 7 aylık hamile olduğu tespit edilmiştir. Lima’daki başka doktorların da teşhisi onaylaması sonucu, kızın takibe alınmasına karar verilmiştir.
Lina, 14 Mayıs 1939 tarihinde, yani hamilelik teşhisinin konulmasından 1.5 ay sonra, sezaryen yoluyla doğum yapmıştır. 8.5 aylık erkek yavrusunun sezaryen ile alınma sebebi, kızın pelvisinin doğumu yapmaya yetecek kadar geniş olmamasıdır. Yetişkin dişilerde bile pelvis yeterince geniş değildir ve bu sebeple doğum sancıları yaşanır. Lina’nın çocuğu 2.7 kilogram olarak, tamamen sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiştir. 10 yıl boyunca küçük Gerardo (çocuğa teşhisi doğru yapan doktorun adı verilmiştir), Lina’yı annesi değil de kardeşi olarak bilmiş; 10 yaşında gerçeği öğrenmiştir. Gerardo tamamen sağlıklı olmasına rağmen, 40 yaşındayken kemik iliği hastalığına yakalanarak ölmüştür.
Doğum öncesi, sırası ve sonrasında yapılan incelemelerde, genetik olduğu düşünülen bir sebeple Lina’nın erken ergenliğe girdiği tespit edilmiştir. Hatta buna paralel olarak, normal ergenliklerdeki gibi pelvis genişliği artmış, kemik irileşmesi yaşanmış ve cinsel organları henüz 2.5 yaşındayken neredeyse tam olarak olgunlaşmıştır.
Hikayenin öte yüzündeyse, Gerardo’nun “babası” bulunmaktadır. Kızı hamile bırakan erkek hiçbir zaman teşhis edilememiştir. Şüpheliler arasında Lina’nın babası, o zamanlar 9 yaşında olan zihinsel engelli abisi, sarhoş bir köylü ve daha önceden cinsel istismar vakalarında adı geçen bir akrabası bulunmaktadır.
Lina, sonraki yaşantısında evlenmiş ve 1972 yılında ikinci bir doğum yapmıştır. 2002 senesinde hikayesi meşhur olduğunda, ne Reuters gibi büyük haber firmalarının, ne de diğer yerel habercilerin röportaj tekliflerini kabul etmiştir. Bu yüzden konuyla ilgili bilinmeyen pek çok nokta bulunmaktadır.

Egzersiz Beyin Hücrelerini Nasıl Canlandırır?

Yaşlandıkça veya Alzheimer benzeri nörodejeneratif hastalıklar geliştirdikçe, beyin hücrelerimiz tamamen fonksiyonel olmalarını sağlayacak yeterli enerji üretememeye başlarlar.

Yeni bir çalışma ile, araştırmacılar tarafından SIRT3* adı verilen ve mitokondride bulunan enzimin, enerji kaybına yol açan (bahsi geçen ve) benzer gerilimlere karşı fare beynini koruyabilecek etkiler üretebileceği keşfedildi. Dahası tekerleklerde koşturulan farelerin bu koruyucu enzimi daha fazla üreterek, yüksek seviyelerde bulundurdukları gösterildi.

National Institute on Aging Intramural Research Program ve Johns Hopkins University School of Medicine’da yürütülen ve Ph.D Mark Mattson’un öncülük ettiği araştırmada yeni bir hayvan modeli kullanılarak nöronların enerji-azaltıcı streslere (nörozehirler ve diğer faktörler ile oluşturulan) gösterdikleri direnç incelendi. Bulguların kısa bir listesi şu yönde :

* SIRT3 üretmeyen fare denekler, nörodejenerasyon (sinir hücrelerinin ölmesi veya yıkılması) ve epileptik nöbetlere yol açan nörotoksinlere maruz kaldıklarında, strese çok daha duyarlı hale geldiler.

* Tekerlekte koşma egzersizi, sinir hücrelerindeki SIRT3 seviyesini artırdı ve dejenerasyona karşı koruma sağladı. Enzimin düşük seviyelerde olması koruma durumunun oluşmasına engel oldu.

* Nöronlar; strese karşı, SIRT3 seviyesini artırmayı sağlayacak gen terapisi teknolojileri ile korunabilir.

Geçtiğimiz günlerde (19 Kasım’da) Cell Metabolism‘de yayımlanan bu araştırmanın bulguları gösteriyor ki; SIRT3 enziminin seviyesini artırarak hücrenin yakıt deposu gibi işleyen mitokondrinin fonksiyonlarını ve strese karşı direnci desteklemek,  yaşlanmaya bağlı bilişsel düşüşleri ve beyin hastalıklarına karşı çok ciddi bir tedavi potansiyeli taşıyor.

SIRT3(sirtuin 3) –  SIR2L3 olarak da bilinir ve 11. kromozomda yer alan aynı adlı geni ve ürünü olan proteini belirtir.

 


Kaynak : Bilimfili, Aiwu Cheng, Ying Yang, Ye Zhou, Chinmoyee Maharana, Daoyuan Lu, Wei Peng, Yong Liu, Ruiqian Wan, Krisztina Marosi, Magdalena Misiak, Vilhelm A. Bohr, Mark P. Mattson. Mitochondrial SIRT3 Mediates Adaptive Responses of Neurons to Exercise and Metabolic and Excitatory Challenges. Cell Metabolism, 2015; DOI:10.1016/j.cmet.2015.10.013

Kanserojen Etkisi Azaltılmış, Genetiği Değiştirilmiş Patateslerin Satışı Onaylandı!

Patates cipsleri ve kızartılmış patateslerdeki potansiyel olarak zararlı içeriği azaltılmış patateslerin ticari satışı, ABD’nin Tarım Bakanlığı tarafından onaylandı. Bu patatesin DNA’sı, akrilamid isimli kimyasalı daha az üretebilecek şekilde değiştirildi. Bu kimyasalın, patates kızartılarak yendiğinde insanlarda kanser yapıcı etkisi olduğundan kuşkulanılıyordu. Ayrıca yeni patates hasar görmeye karşı dirençli olacak şekilde tasarlandı. Bu özellik, patates yetiştiricileri ve işleyicileri tarafından maddi nedenlerle uzun bir süredir arzulanan özelliklerden birisidir. Patatesler, hasat sırasında, nakliyatta ve depolamada hasar görebilmektedirler. Bu nedenle değerleri düşer ve kullanılamaz hale gelirler. Genetiği değiştirilmiş bu patatesler ise buna dirençli olacaklar.

Bu patatesi üreten biyoteknoloji firması, ABD’nin Idaho eyaletindeki Boise kentinde özel bir firma olan J.R. Simplot Şirketi. Aynı firma, 1960’lı yıllarda McDonald’s firmasına ilk donmuş patates kızartmalarını sağlayan firmadır. Hala da en büyük sağlayıcılarından birisidir. Şirketin sahibi ve 2008 yılında ölen milyarder Bay Simplot’tur.
Bu patates, genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin yeni bir akımı dahilinde üretildi. Bu akım, sadece çiftçilere değil, tüketicilere de fayda sağlamayı hedefleyen bir akım olarak tanımlanıyor. Örneğin sadece haşereye dirençli soya fasulyeleri ve mısırlar üretmeyi hedeflemiyor. Daha önceden haberini yaptığımız (buradan izlenebilir), kararmayan elma örneğinde olduğu gibi, insanlara da kolaylık sağlayacak ürünler hedefleniyor. Elma henüz onay bekliyorsa da, bu patateslerin satışına onay, genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin güvenliğini sorgulayan insanların itirazlarına rağmen geldi.
Şu anda merak edilen, McDonald’s gibi yiyecek firmalarının bu patateslerin satışını yapmak isteyip istemeyeceği. Şimdiden McDonald’s’ın bunu reddetmesi için protestolar başladı. Çünkü genetiği değiştirilmiş patatesler, bilimsel olarak olmasa da, ticari olarak daha önceden 1 defa başarısız olmuştu: 1990 yılında yiyecek devi Monsanto, Kolorado patates böceğiyle mücadele etmek için genetiği değiştirilmiş patatesler üretip satmaya başlamıştı. Ancak büyük patates kullanıcıları, tüketicilerin tepkisinden korkarak bunu kullanmak istememişti ve market kısa sürede çökmüştü. Hatta bu yeni patatesleri üreten Simplot da, tüketicilerin çağrısına kulak vererek geri adım atmış ve kendi ürünlerinde genetiği değiştirilmiş patatesleri kullanmaktan vazgeçmişti.
Ancak bu defa işler farklı. Çünkü patateslerin artık tüketicilere de katkı sağlaması durumu var. Ve Monsanto’nun aksine Simplot, patates işinde çok uzun süredir var olan büyük bir oyuncu. Çoktan tüketicilerinin bu ürünü kabul etmesini sağlayacak adımları attığı düşünülüyor. Örneğin Simplot, bu patateslerin üretim yönteminin de, tüketicilerin korkularına su serpeceği kanısında. Birçok tartışmanın kalbinde yatan, bakteri gibi bir diğer canlıdan gen aktarımı uygulanmadı. Simplot, buna “öz patates” adını veriyor. Çünkü tüm genler, patateslerden geliyor. Patateslere eklenen, kendisine ait DNA parçacıkları, bir diğer bölgedeki 4 genin baskılanmasına neden oluyor. Böylece belli enzimler üretilemiyor.
Yine de tepkiler karışık. Yiyecek Güvenliği Merkezi adı verilen, GDO-karşıtı bir grup içinde görev alan, bitki patologu ve kıdemli bilim insanı Doug Gurian-Sherman, şöyle söylüyor:
“Yeterince kontrol edilmeyen bir teknolojinin, zamansız bir onayı olarak görüyoruz. Bu üründe kullandıkları RNA müdahalesi denen yöntem, henüz tam olarak anlaşılmış bir yöntem değildir. Baskılanan genlerden bir tanesi, bitki tarafından azotun düzgün kullanılmasında da görev görüyora benziyor. Ayrıca aynı gen, patatesin zararlılardan da korunmasına katkı sağlıyor.”
Ancak Tarım Bakanlığı, yaptığı açıklamada bu tür konularda bir sorun olmadığını iddia ediyor. Genetiği değiştirilmiş patateslerdeki bütün besin değerlerinin normal seviyede olduğunu, sadece genetik mühendisliği tarafından hedeflenen kimyasalın miktarının azaldığı doğrulanıyor. Firmanın söylediğine göre, akrilamid seviyeleri, genetiği değiştirilmemiş patateslere göre %50-75 arasında daha düşük. Halkın Çıkarı İçin Bilim Merkezi’nde biyoteknoloji proje yöneticisi olan Gregory Jaffe, şöyle söylüyor:
“Tüketicilerin akrilamide maruz kalmasını olabildiğince azaltmaya çalışıyoruz. Bu nedenle ürün, bence faydalıdır.”
Kaynak: NY Times