Sigara İçmek Ruhsal Hastalıkları Tetikliyor mu?

Psikoz ve tütün tüketimi arasındaki ilişki uzun zamandır araştırılıyor. Sadece İngiltere’de, sigara içen insanların yüzde 42’sinin ruhsal sağlık problemleri var. Amerika’da ise, sigara içenler ülke ortalamasının yüzde 20’si gibi az bir oranda olsa da, şizofren hastalarının yüzde 80’i sigara kullanıyor. Bu durum yeni bir tartışmaya kapıyı araladı: Hangisi önce geliyor? Sigara içmek mi, ruhsal hastalıklar mı?

Lancet dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, tütün içmenin psikozun nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü. 61 çalışmanın meta analizi tamamlanarak, psikoz teşhisi konulan insanların yüzde 57’sinin sigara içicisi olduğu, yani hastalıktan önceden sigara içtikleri gözlemlendi. Ancak, tabii ki dikkate alınmamış olan genetik faktörler de mevcut. Yani hastalığın teşhis edilmesinden önce sigaraya başlanmış olsa da, kişilerde psikozun bazı türleri için genetik yatkınlıklar da var olabilir.

Şizofren bireylerin sigara içme nedenlerinin: hastalıktan kaynaklı sıkıntıları hafifletmek, bozulmuş düşünceler gibi belirtilerin dindirilmesini kolaylaştırmak ve anti-psikotik ilaçların yan etkileriyle baş etmek olduğu düşünülüyor. Sigara bu durumlara karşı bir kendi kendini tedavi etme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu çalışmanın incelediği konu tam olarak bu değil.

Çalışmanın yapıldığı King College London sözcüsü yaptığı bir açıklamada “Bu bulgular, sigaranın piskoza neden olabileceğini göstererek, kendi kendine tedavi hipotezini sorguluyor,” dedi. “Psikozun ilk evresinde olan kişilerde sigara içme ihtimali üç kat daha fazlaydı. Buna ek olarak, araştırmalar sonucunda, sigara tiryakilerinin, sigara içmeyenlere göre ortalama bir yıl daha önce psikotik hastalığa yakalandığı gözlendi.”

Beyindeki dopamin fazlalığı şizofreni gibi psikozların en iyi açıklaması olarak görülüyor. Beynin ön tarafında fazla miktarda bulunan dopamin, kuruntulara ve halüsinasyonlara neden olabiliyor. Bu tez, beyindeki dopamin miktarının değiştirildiği deneylerle kanıtlanmıştır. Dopamin-bloke edici ilaçlar şizofreniden kaynaklı belirtileri yumuşatırken, dopamini arttırmak hastaları daha kötü hale getirmektedir. Sigaradaki nikotin ise beynin daha fazla dopamin salgılamasına neden olmaktadır.

Cardiff Üniversitesi’nden Dr. Michael Owen konuyla ilgili olarak: “Aslında rastgele seçilmiş denemeler yapmadan bu nedenselliği kanıtlamak oldukça zor,” diyor. Ruh hastalıklarının gelişimini incelemenin oldukça karmaşık bir süreç olduğu bir gerçek ve buna katkı sağlayan bütün farklı nedenleri ayrı ayrı incelemek de oldukça zor. Bu yüzden, araştırmacılar, bir bağlantı olabileceğinin söylenmesine rağmen hiçbir şeyin sonuçlanamadığını ve daha yapılacak çok iş olduğunu önemle vurguladılar.

University College London’da Psikiyatri dalında öğretim görevliliği yapan, Michael Bloomfield, “Bu yeni çalışma, önceden yayımlanmış olan istatiksel analiz içeren bilimsel verilerle birleştirilmiştir. Eski analiz, sigara içmenin, hayatın ilerleyen zamanlarında şizofreniye yakalanma riskini artırdığı ortaya çıkarmıştı,” dedi. “Ancak, şizofreniye yakalanan insanların da sigaraya başlayabileceği üzerine olan hipotez hala mümkünken, bilim adamları sigara şizofreni riskini kesinlikle artırıyor diyecekler ise, çok daha fazla araştırma yapmak gereklidir.”

 


Kaynak: Bilimfili, “Schizophrenia Linked To Smoking,” http://www.iflscience.com/brain/why-are-schizophrenia-and-smoking-linked

Referans : Pedro Gurillo, Sameer Jauhar, Robin M Murray, James H MacCabe. “Does Tobacco Use Cause Psychosis? Systematic Review And Meta-analysis,” The Lancet, 2015, DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S2215-0366(15)00152-2

Buz Adam Ötzi Öldürüldüğünde Muhtemelen Mide Ağrısı da Çekiyordu

Çok büyük bir ihtimalle omzuna saplanan ok ile ölmüş olan ‘Buz Adam Ötzi’ aynı zamanda muhtemelen bir mide ağrısı da çekmekteydi. Ötzi’nin 1991’de Alp Dağları’nda keşfedilen vücudu 5.300 yaşındaydı. Bu keşif son derece özeldi çünkü bugüne kadar şaşırtıcı derecede iyi biçimde korunmuştu. İtalya’daki European Academy of Bolzano’dan Frank Maixner’in açıklaması şöyle : “Bu döneme ait elimizde birçok iskelet var ancak Ötzi’nin organlarını, kıyafetlerini görebiliyoruz.. Ötzi ciddi miktarda bilgi taşıyor.”

Ötzi, bulunduğu buzdan çıkarılmayı beklerken.
Ötzi, bulunduğu buzdan çıkarılmayı beklerken.

Maixner ve çalışma arkadaşları buzadamın midesinin ve bağırsaklarının bize neler söyleyebileceğini görmek istedi. Maixner buna ithafen : ” midesi tamamen doluydu – öldürülmeden önce hatırı sayılır miktarda yemiş görünüyor” açıklamasında bulundu.

Sindirim yolunun sağlam ve iyi korunmuş bölgelerinde araştırmacılar Helicobacter pylori – Dünya nüfusunun yarısının sindirim sisteminde bulunan bir bakteri türü – bakterisine ait DNA olduğunu keşfetti. DNA üzerinde yalnızca binlerce yılda oluşabilecek hasarlar/hasar izleri olduğu ve buna dayanarak da bakterinin Ötzi henüz hayattayken vücudunda mevcut olduğu ortaya çıkarıldı.

H. pylori normalde zararsız olsa da bazı nesilleri mide ülserine sebep olabilmekte ve gastrit, mide kanseri gibi hastalıklarla ilişkilendirilmektedir.

Ne yazık ki Ötzi H. pylori’nin mide zarı iltihabına sebep olan bir çeşidini taşıyordu. Dahası midesinden alınan örneklerde iltihaplanmaya sebep olan proteinlerden izler keşfedildi. Ekip protein kalıntılarını incelediğinde mide rahatsızlıkları ile ilişkisi olan bileşiklerin varlığını tespit etti.

Tüm bu sonuçlar Ötzi’nin mide hastalığı olduğunu, iltihaplanmanın gerçek olduğunu gösteriyor olsa da, bunun Ötzi’nin bundan çok rahatsız olup olmadığı hala açık bir soru. Maixner’e göre : ” İltihap ve yangı ilk anda ağrısız olabilir ve insanlar da bakterilerin farklı nesillerine -normalde hastalık yapıcı da olsalar – farklı tepkiler verirler.”

University of Oklahoma’dan Christina Warinner ise Ötzi’de bulunan enfeksiyonların kimyasal işaretçileri ile bugün doktorların hastalık tanısı için kullandıkları kimyasallar arasında direkt bir karşılaştırma yapılmasının da çok zor olduğunu belirtiyor.

buz-adam-otzi-olduruldugunde-muhtemelen-mide-agrisi-da-cekiyordu-2-bilimfilicom

Warinner’ın konu ile ilgili açıklaması şöyle : “Araştırmada kullanılan teknikler, herhangi bir klinik vakada uygulananlara göre çok daha detaylı ve karmaşık. Bir taraftan moleküler seviyede yabana atılmaz detay bilgiler sağlarken bir yandan da karşılaştırılabilecek eş değer bir veri bulunmuyor. Çünkü klinik teşhislerde kullanılanlar çok daha ucuz ve farklı testler ve Ötzi üzerinde öyle gelişigüzel biçimde uygulanamaz.”

Ötzi son derece iyi korunmuş olduğundan Taş Devri’ne dair önemli bir kapıyı aralıyor ve araştırmacılar vücudunun her açıdan göstermiş olduğu ipuçlarını yıllardır araştırıyor. Sindirim sistemindeki sağlık koşullarının yanı sıra DNA analizleri kahverengi gözlü ve kahverengi saçlı olduğunu, en yakın modern akrabalarının ise Korsika ve Sardinya’daki Avrupalı’lar olduğunu ortaya koyuyor.

Kemikleri ve kan damarları üzerinde yapılan incelemeler boynunda, sağ kalçasında ve sırtında eklem iltihabı (arthritis – kireçlenme) olduğunu gösteriyor. Buzadam öldürülmemiş olsaydı muhtemelen kalp krizi geçirerek ölecekti çünkü sertleşmiş atar damarlarının (ateroskleroz) olduğu da yapılan incelemelerin sonuçları arasında bulunuyor.

Saçları bakır ile kaplanmış olan buz adamın, içinde bakır bulunan metal araç gereç veya silah yapımında çalışıyor olduğu tahmin ediliyor. Birkaç dövmesi de olan Ötzi’nin kıyafetleri de çok iyi biçimde korunmuş. Ötzi keçi derisinden bir peştemal ve tozluk, ayı kürkünden de şapka giyiyordu.

5.300 yaşındaki bu adamın bilimciler için hala bir takım ipuçları ve sırlar sakladığını söylemek yanlış olmaz. Tüm açılardan devam edecek olan araştırmalar ile Taş Devri’ne ait ve dönemin biyolojisine ait muhtemelen daha detaylı bilgiler edinebileceğiz.

 


Kaynak : Bilimfili,Frank Maixner, Ben Krause-Kyora, Dmitrij Turaev, Alexander Herbig, Michael R. Hoopmann, Janice L. Hallows, Ulrike Kusebauch, Eduard Egarter Vigl, Peter Malfertheiner, Francis Megraud, Niall O’Sullivan, Giovanna Cipollini, Valentina Coia, Marco Samadelli1, Lars Engstrand10, Bodo Linz11, Robert L. Moritz6, Rudolf Grimm, Johannes Krause, Almut Nebel, Yoshan Moodley, Thomas Rattei, Albert Zink, The 5300-year-old Helicobacter pylori genome of the Iceman Science 8 January 2016: Vol. 351 no. 6269 pp. 162-165 DOI: 10.1126/science.aad2545

Dişler ve Diş Macunları Üzerine Bilmeniz Gerekenler

“Dişlerin değerini ancak dişlerini kaybeden bilir.” derler. Gerçekten de öyledir. Hayatta kalmamızı sağlayan bir numaralı aktivite beslenme ise, dişler de bunu mümkün kılan en temel organlarımızdır. Ancak dişlerinizin değerini anlamak için onlarsız yaşam sürdürmenize gerek yok. Basit bir çürüğün veya apsenin bile ne kadar acımasız olabileceğini birçoklarımız deneyimlemiştir. Çoğu zaman diş fırçalama gibi diş bakım çalışmaları, bu tür ağrılar başladıktan veya sıklaştıktan sonra hayata geçirilir. Ancak dişlerimiz, ömrümüz boyunca korumamız gereken en önemli organlarımızdan birisidir. Bu yazımızda, dişlerle ve diş fırçalama/macunları ile ilgili çeşitli soru-cevap bilgilerine yer vereceğiz. Böylelikle internette dolaşan bazı asılsız bilgileri silmeyi başarabileceğimizi umuyoruz.
1) Diş macunu tüplerinin altındaki renkli kutucuklar gerçekten macunun içeriği ile ilgili bilgi veriyor mu?
İnternette sıklıkla paylaşılan bir gönderi, diş macunu tüplerinin altında bulunan küçük karelerin renginin, o diş macununun içeriği ile ilgili bilgi (!) verdiği yönündedir. Bu paylaşımlara göre, yeşil kare diş macunun doğal, mavi kare doğal ve tıbbi, kırmızı kare doğal ve kimyasal, siyah kare sadece kimyasal içeriğe sahip olduğunu gösteriyor (!). Gerçeklikten zerre kadar payını almamış bu gönderilerin ne amaçla paylaşıldığını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz tek şey, metal ya da plastik olan bu tüplerin altındaki kutucukların, imalat esnasında o tüplerin nereden kesilmesi ya da katlanması gerektiğini belirten işaret olmaları. Bu işaretlere “eye mark” (“göz işareti”) deniyor ve elektronik sensörler tarafından algılandıklarında kesim ya da katlama işlemi gerçekleştiriliyor. Farklı renklerde olmasının sebebi de farklı paket tiplerinin ya da farklı tür sensörlerin kullanımıyla alakalıdır. Bu tüplerin içine sadece diş macunlarının değil, krem gibi tıbbi/kozmetik ürünlerin ya da ketçap veya mayonez gibi yiyecek maddelerinin de konduğu düşünülecek olursa, o kutucukların renginin diş macunlarının içeriği ile ilgili bir bilgi vermediği hemen anlaşılacaktır.
2) Ağız içinin, diş üzerinde oluşan bakteriyel tabakaya karşı doğal direnci var mıdır?
Cevap, basitçe evet. Bu doğal direnç, tükürüğünüzdür. Dişlerinizdeki mineraller, ağız pH’nın düzenlediği dinamik bir denge dahilinde sürekli olarak çözünür ve tekrar birikir. (pH: bir çözeltinin asitlik ve bazlık derecesi ölçü birimi). Şayet ağız pH’ınız nötr ise minerallerin çözünme ve tekrar birikme süreçleri tamamıyla birbirini dengeler ve bir sorun ortaya çıkmaz. Ağız içi ne kadar asitli ise denge noktasına ulaşmak o kadar zorlaşır ve bunun sonucunda dişler aşınır. Ağız içi yeterince alkali (bazlı) ise mineraller dişlerin üzerinde yeniden birikir. Ancak aşırı durumlarda bu, tartar birikimine yol açacağından sorun teşkil edebilir. Yemek yerken yaklaşık 10 dakika içerisinde ve yedikten yaklaşık yarım saat sonra, tükürüğün doğal alkalilik (bazlık) durumu tekrar normal pH durumuna dönene kadar en yüksek seviyededir.
3) Dişlerin doğal rengi beyaz mıdır?
Bazı diş macunu reklamlarının iddia ettiği gibi sağlıklı dişler gerçekten bembeyaz mıdır? Gelin, isterseniz “beyaz renk” kavramını biraz açalım. Doğal sağlıklı dişlerin rengi beyazdır ama en azından çamaşır suyuna batırılmış gibi “bembeyaz” ya da “kar beyazı” değil (görselde kısmen görülüyor). Aslında, bu rengin bir iki ton daha koyusudur. Şöyle ki; diş minesinin kendisi aslında mavimsi-beyaz bir renktedir ama bu madde yarısaydam olduğu için altındaki dentinin (diş kemiğinin) sarı rengi ile birleşince, dişlerin genel (doğal) rengi ya açık gri ya da açık sarı olarak gözükür.
Eğer diş renginiz bundan daha koyu ise, bunun sebebi fazla sigara kullanımı ya da muhtemelen bazı nadir metabolik bozukluklar olabilir. Bu durum, diş minesinin üst tabakasını beyazlatma ve pürüzsüz hale getirme işlemlerinin karışımıyla düzeltilebilir ancak bu işlemlerin sağlıklı yapılabilmesi için diş hekimleri tarafından yapılması gerekmektedir.
 
4) Dişlerimizi fırçaladıktan sonra yediğimiz bir şeyin tadı niçin berbat gelir?
Dişlerinizi fırçaladıktan sonra tatlı bir şey yemeyi denemişseniz, yediğiniz şeyin tadının size berbat geldiğini de deneyimlemişsinizdir. Dilimizdeki tat tomurcukları, besin parçacıkları için almaç (reseptör) vazifesi gören proteinlerle kaplıdır. Bu almaçlar, yiyecek ve içecekle temas ettiğinde beş tat duyumundan (tatlı, tuzlu, ekşi, acı ya da umami) birini harekete geçirmek üzere beyninize sinyal gönderir.
Diş macunu, içinde sodyum loril sülfat (SLS ya da bilinen diğer adıyla sodyum dodesil sülfat) denen kayganlaştırıcı ve köpürtücü bir madde barındırır. Bu madde, tat hücrelerinin üzerindeki proteinlere ilişerek dilin “tatlı” duyumunu hissetmesinin önüne geçer ve böylelikle biz de tatlı hissini almak yerine nahoş ve buruk bir tat deneyimleriz. SLS, ayrıca, acı duyumunu bastırıcı fosfolipitleri tahrip eder. Bunun sonucu ise dişlerimizi fırçaladıktan hemen sonra yediğimiz ya da içtiğimiz bir şeyin tadını “acı ya da buruk” olarak algılamak olur.
5) Diş macunlarının ya da ağız çalkalama sularının içindeki florür zararlı mıdır?
Hayır. Tam tersine, diş macunlarının ya da ağız çalkalama sularının içinde bulunan florür minerali, diş minesini güçlendirerek dişleri çürüklere karşı korur. Aslına bakacak olursanız, balık, çekirdeksiz kuru üzüm, demleme siyah çay gibi pek çok gıdanın ve içme suyunun içinde doğal olarak bulunur. Hatta kamu sağlığını korumak ve geliştirmek amacıyla çoğu ülke, şebeke suyuna florür ekleme yoluna gider. Yapılan araştırmalar, şebeke suyuna katılan florürün diş çürükleri oluşumunu % 40 ila % 60 oranında azalttığı yönündedir. Standartlar gözetilerek şehir suyuna katılan florürün herhangi bir yan etkisinin olmadığı yapılan araştırmalarca ortaya konmuştur.
6) Peki, tavsiye edilen günlük florür dozajı nedir? 
Bu miktar, yetişkinlerde günlük maksimum 10 mg iken bebeklerde ve çocuklarda günlük miktar 0.7 mg ila 2.2 mg arasında değişebilmektedir. Örneğin, aşırı miktardaki florür, çocukların gelişmekte olan dişleri üzerinde “florozis” denilen tebeşirimsi beyaz lekelere yol açabilir. Nadir görülen ağır florozis vakalarında ise dişler aşınmaya müsait olduğundan dişlerin morfolojik yapısı değişebilmektedir. Bu sebeple, çocuklarda diş macunu kullanılırken bezelye büyüklüğünde kullanılmasına ve çocuğun diş macununu yutmamasına dikkat etmek gerekir.
Avrupa Birliği standartlarına göre, diş macunlarının florür içeriği 1.500 ppm F’ ye kadar olabilir. (Örneğin, İrlanda’da bu miktar 1.000-1.500 ppm F aralığındadır.)  Özetle, günlük tavsiye edilen miktarın altında alınan ve yine standartlar gözetilerek üretilmiş ağız bakım malzemelerinin içeriğinde bulunan florürün herhangi bir zararının olmadığı, tam tersine diş çürümelerine karşı koruduğu ispatlanmıştır.
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Çamaşır Suyu İçerseniz Ne Olur?

Gece çok susadınız ve mutfağa girdiniz, ışık kapalıydı dolayısıyla çok iyi göremiyordunuz. Aniden mutfak tezgahının üzerinde bir su şişesi gördünüz, içi doluydu. Uyku sersemliğinin de vermiş olduğu kararsızlıkla bir anda bu şişenin içerisindeki sıvıyı içtiniz. Fakat, hata yaptınızı anladığınızda artık iş işten geçmişti. İçtiğiniz sıvı, pet şişe içerisindeki çamaşır suyuydu. Peki bundan sonra ne olacak?

Öncelikle, eğer ‘’google’’ aramasıyla bu yazıya geldiyseniz ve gerçekten de isteyerek ya da istemeyerek çamaşır suyu içtiyseniz hemen yazıyı okumayı burada bırakıp 112’yi arayın ya da en yakın sağlık kuruluşuna gidin!

Gerekli uyarımızı yaptıktan sonra, ilk olarak çamaşır suyunun etkisinden bahsetmeden içeriğinin ne olduğuna bir göz atalım. Çamaşır suyu içerisindeki aktif içerik tuz temelli kimyasal bir bileşik olan sodyum hipoklorid’dir. Bu bileşik su ile seyreltildiğinde neredeyse tamamen berrak bir sıvıdır. Bu sıvı ile fungi, bakteri ve virüsleri öldürebilirsiniz. Fakat, sodyum hipoklorid aynı zamanda aşındırıcı bir maddedir yani insan dokularını yok edebilir.

Mutfak senaryosuna geri dönelim, bir ağız dolusu çamaşır suyunu içtiğinizde endişelenmeli misiniz? Merak etmeyin iyi olacaksınız. Evlerde kullanılan çamaşır sularının neredeyse tamamı oldukça düşük derişimlerde sodyum hipoklorid içerir- yaklaşık yüzde 3’den yüzde 6’ya kadar. Bu oranlar tabii ki çamaşır suyunun tadına bakılmasının hiçbir zarar vermeyeceğini garanti etmez o yüzden denemeye kalkışmayın. Fakat, ortalama yetişkin bir birey az miktarlarda çamaşır suyu içtiğinde olacak şey karın ağrısından fazlası değildir.

Bir insanın yüzde derişimi çift haneli olan çamaşır suyunu içmesi durumuna da bir göz atalım. Eğer bu kişi siz olursanız, kısa yoldan cevap verelim: Acılar dünyasına hoş geldiniz!  Belirtiler oldukça geniş bir skalada insana acı çektirebilir; mide ve yemek borusunda şiddetli yanma, kusma, ağızda ve gırtlakta acı ve tahriş, ayrıca ilk birkaç saat içerisinde şok geçirme ihtimali. Eğer bu belirtiler hemen tedavi edilmezse de, sindirim sisteminde ve diğer iç organlarda kalıcı hasarlar. Ayrıca, ne kadar içildiğine bağlı olarak, ölüm!

Uzun süreli hasarlar bırakması ve ölümler nadir görülse de çamaşır suyu içildiği her durumda acil müdahale oldukça önemlidir. Kusmadan ve baygınlık geçirmeden hemen önce yaklaşık 250 ml su ya da süt içmek ilk müdahale olabilir. Su ya da süt yardımıyla seyreltmiş çamaşır suyunun zararları azaltılmış olmuş. Ayrıca, çamaşır suyu içtikten sonra kendi kendinizi kusturmayın. Çünkü, tedavi aşamasına geçildikten sonra endoskopi ve mide yıkamaya gerek duyulabilir.

Kazara çamaşır suyu tüketmenin yanında ilginç bir bilgiyi de paylaşalım. Bazı durumda çamaşır suyunun içilmesi de önerilebiliyor. Örneğin, doğal felaketlerde ya da suyun gerçekten içmek için güvenli olduğuna inanmadığınız bazı durumlarda, bir çay kaşığının 4’de biri ya da 5’de biri kadar kokusuz çamaşır suyunu bir galon yani 3.78 litre suya karıştırıp suyu tüketmek için güvenli bir hale getirebilirsiniz.

 


 

Kaynaklar: bilimfili

•Agency for Toxic Substances & Disease Registry. “Toxic Substances Portal: Calcium Hypocholorite/Sodium Hypochlorite.” Oct. 21, 2014. (April 9, 2015) http://www.atsdr.cdc.gov/MMG/MMG.asp?id=927&tid=192

•Centers for Disease Control and Prevention. “Make Water Safe.” (April 9, 2015) http://www.cdc.gov/healthywater/pdf/emergency/09_202278-B_Make_Water_Safe_Flyer_508.pdf

•MedlinePlus. “Gastric Suction.” Dec. 8, 2012. (April 9, 2015) http://www.nlm.nih.gov/medlineplus/ency/article/003882.htm

•MedlinePlus. “Sodium hypochlorite poisoning.” Feb. 1, 2013. (April 9, 2015) http://www.nlm.nih.gov/medlineplus/ency/article/002488.htm

Bilim İnsanları Yapay Beyincik Yapmayı Başardı!

İsrail’de bulunan Tel Aviv Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, beyninin “beyincik” (cerebellum) olarak isimlendirilen bölgesini yitirmiş olan bir fareye tamamen yapay ve mekanik olarak üretilmiş bir beyincik üretip eklemeyi ve farenin yitirdiği fonksiyonlarını geri kazandırmayı başardılar.

Matti Mintz ve ekip arkadaşları, bilgisayarla programlanan yapay beyinciği, anestezi ile uyuttukları fareye eklediler. Beyincik, beynin arka bölgesinde bulunan, yuvarlak bölgedir ve beyin ile vücudun koordinasyonundan sorumludur. Bu sebeple beyinciğinin fonksiyonlarını yitiren biri felç geçirmek yerine motor kontrolünü yitirir, koordinasyon ve denge zorlukları yaşar, vücudunu kontrol etmekte güçlük çeker. Daha da önemli olarak oldukça büyük ve önemli bir parça olan beyincik, hareketlerin zamanını kontrol etmekten sorumludur.

Bilim insanları, farenin belirli tonlardaki seslere genellikle göz kırparak tepki vermesi gerekirken, beyinciğinin çalışmamasından ötürü bunu yapamadığını fark ettiler. Dolayısıyla yapay beyinciği eklediklerinde test ettikleri şey, verilen tona uyumlu olarak göz kırpma davranışıydı. Gerçekten de deneyleri tam bir başarıyla sonuçlandı ve ses verildiği her seferde fare göz kırptı. Yapay beyincik geri çıkarıldığında ise bu kabiliyetini yeniden tamamen yitirdi.

Araştırıcılar bunu başarabilmek için farelerin normalde sahip oldukları pek çok hareketin etki ve tepkilerini listeleyerek hangi sinyallerin verilmesi gerektiğini çözdüler. Bunları yapay beyincik ile denediler ve başarıya ulaştılar.

Tüm bu araştırma sonuçları gösteriyor ki üretilen yapay beyincik, beyin ile vücut arası koordinasyonu iki yönlü olarak sağlamayı başarıyor. Bunun pek çok devir açabilecek önemi var; ancak bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

1) Beyin, insanlar tarafından her zaman bir “kara kutu” olarak görülmekteydi. Asla çözülemeyeceği düşünülmekte, bilimin asla açıklayamayacağına ve nasıl var olduğunu çözemeyeceğine inanılmaktaydı. Son birkaç on yılda yapılan akıl almaz ilerlemelerle beynin çok önemli milyonlarca işlevi ayrıntısıyla çözülebildi ve çözülmeye devam ediyor. Yapay olarak beynin parça parça üretilebilmesi de, bilim ile teknolojimizin artık beyin kadar karmaşık ve milyarlarca yılda evrimleşebilmiş organları bile üretebileceğimizi gösteriyor. Bu da bilim dışı kaynakların “mükemmellik” iddialarına darbeler vuruyor.

2) Beyin-bilgisayar arayüzüyle ilgili yapılacak ileri çalışmalar için çok önemli bir adım. Pek çok aksaklığı çözebilecek nitelikte veriler içeriyor ve bu da, beyin üzerinde çalışmalar yapan bilimin ve teknolojinin daha da hızlı ilerleyebilmesi demek.

3) Gelecekte, insanlar için de kullanılabilir hale getirildiğinde, beyincikten kaynaklanan onlarca nörolojik sorun giderilebilecek. Elbette, beynin diğer kısımlarının da benzer şekillerde modellenmesiyle beynimizden kaynaklı evrimsel hatalar azaltılabilecek ve hastalıkların önüne geçilebilecek. Ancak bunun için daha pekçok yıl beklememiz gerekiyor.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. ScienceDaily
  2. New Scientist
  3. GizMag
  4. N. R. Luque, J. A. Garrido, R. R. Carrillo, S. Tolu, E. Ros. Adaptive Cerebellar Spiking Model embedded in the control loop: Context switching and robustness against noise. International Journal of Neural Systems, 21 (5) (2011) 385-401
  5. Roni Hogri, Simeon A. Bamford, Aryeh H. Taub, Ari Magal, Paolo Del Giudice & Matti Mintz A neuro-inspired model-based closed-loop neuroprosthesis for the substitution of a cerebellar learning function in anesthetized rats Scientific Reports 5, Article number: 8451 (2015) doi:10.1038/srep08451

Kendi Etrafımızda Döndüğümüzde Neden Başımız Döner?

Bir süre etrafınızda döndüğünüzde, muhtemelen baş dönmesi veya vertigo yaşarsınız. Bazı insanlar koltuktan çok hızlı kalktıklarında bile başlarının döndüğünü hissederler. Bu baş dönmesi hissi genellikle vücudunuzun hareket ve dengeyi algılamaktan sorumlu bölümü tarafından beyninize gönderilen sinyallerdeki bir bozulmadan kaynaklanır. Bu fenomeni açıklayan şaşırtıcı sistem iç kulağımızın içinde yer almaktadır.

İç kulağın üst kısmında yer alan vestibüler sistem, vücudumuzun dik mi yoksa yatay mı olduğunu, hareket mi ettiğini yoksa hareketsiz mi durduğunu algılamak için gereklidir. Bu sistem, denge ve uzamsal yönelimi sürdürme becerimizde çok önemli bir rol oynar.

Yerçekimsel Yönelim: Otolitik Organların Rolü

Vestibüler sistem, vücudun yerçekimsel yönelimini algılamaktan sorumlu olan otolitik organları içerir. Bu organlar, otoconia (genellikle tebeşir kristalleri olarak adlandırılır) olarak bilinen küçük kalsiyum karbonat kristalleri içeren utrikül ve sakkülü içerir.

  • Otokoni, saç hücreleri adı verilen saç benzeri yapılar olan duyusal sinir hücrelerine bağlanır.
  • Başınızı farklı yönlere eğdiğinizde (ileri, geri, sola veya sağa), yerçekimi bu otokonyaları eğim yönünde çeker.
  • Otokoninin hareketi saç hücrelerini uyarır ve bunlar da beyne sinyaller gönderir.
  • Beyin bu sinyalleri yorumlayarak başınızın hangi yöne baktığını belirler, böylece dengenizi ve uzamsal farkındalığınızı korumanızı sağlar.

Hareket Algısı: Yarım Daire Kanalları

Vestibüler sistem yerçekimsel yönelimi algılamanın yanı sıra, her biri farklı bir uzay düzlemine yönlendirilmiş üç yarım daire kanalı aracılığıyla hareketi de algılar.

  • Bu yarım daire kanalları endolenf adı verilen bir sıvı ile doludur ve kıl benzeri duyusal sinir hücreleri ile kaplıdır.
  • Başınızı belirli bir yönde hareket ettirdiğinizde, yarım daire kanalları içindeki endolenf atalet nedeniyle bu harekete direnir.
  • Endolenfin göreceli hareketi, kanallar içindeki saç hücrelerini uyararak beyne sinyaller göndermelerine neden olur.
  • Beyin daha sonra baş hareketinin yönünü ve hızını anlamak için bu sinyalleri yorumlayarak vücudun koordinasyonunu ve konumunu buna göre ayarlamasını sağlar.

Baş Dönmesi Fenomeni

Uzun süre döndüğünüzde, yarım daire kanallarındaki endolenf, bir sıvıyı karıştırmaya benzer şekilde, dönme hareketinizle aynı yönde hareket etmeye başlar. Bu hareket beyne sürekli sinyaller göndererek baş dönmesi hissine yol açar. Bununla birlikte, endolenf sonunda dönme hızınızla eşleştiğinde, saç hücrelerinin uyarılması durur ve beyin geçici olarak dönme hissine adapte olur.

Aniden dönmeyi bıraktığınızda, endolenf atalet nedeniyle hareket etmeye devam eder, ancak şimdi vücudunuza göre ters yönde. Bu devam eden hareket saç hücrelerini öyle bir şekilde uyarır ki, sabit olmanıza rağmen beyin sanki hala dönüyormuşsunuz gibi yorumlar. Gerçek hareket ile algılanan hareket arasındaki bu uyumsuzluk baş dönmesi veya vertigo hissine neden olur. Sonunda, endolenf yerleşir, tüy hücrelerinin uyarılması durur ve beyin vücudunuzun pozisyonu hakkındaki anlayışını yeniden ayarlarken baş dönmesi kaybolur.

Pratik Deney

Bu olguyu basit bir deneyle gözlemleyebilirsiniz:

  • Engelsiz açık bir alanda durun ve 5-10 kez hızlıca sağa doğru dönün. Sonra aniden durun. Muhtemelen yukarıda anlatıldığı gibi başınız dönecektir.
  • Baş dönmesi geçtikten sonra deneyi tekrarlayın, ancak bu sefer sağa doğru dönmeyi bıraktıktan hemen sonra aynı sayıda sola doğru dönün. Baş dönmesinin önemli ölçüde azaldığını veya hiç olmadığını fark edeceksiniz. Bunun nedeni, ters yönde dönmenin endolenf bezinin ters yönde hareket etmesine neden olarak daha önceki hareket hissini etkili bir şekilde iptal etmesidir.

Benzersiz Ortamlarda Vestibüler Sistem: Astronotlar ve Dalgıçlar

Astronotlar, vestibüler sistemin işleyişinde kritik bir rol oynayan Dünya’nın yerçekimine maruz kalmadıkları için sıklıkla baş dönmesi yaşarlar. Yerçekimi olmadığında, otolitik organlar düzgün çalışmakta zorlanır ve astronotların “yukarı” veya “aşağı” algılamasını zorlaştırır. Bu durum, bir arabada ya da hız treninde hızla alçalırken midenizde yaşadığınız rahatsız edici hisse benzer kalıcı bir hisle sonuçlanabilir.

Benzer şekilde, dalgıçlar da yerçekiminin yokluğuna benzer bir şekilde otolitik organları etkileyen kaldırma kuvvetinin etkileri nedeniyle su altında bir tür yönelim bozukluğu yaşarlar. Olağan yerçekimi ipuçları olmadan, vücut su altında yön belirlemeyi zor bulur ve bu da oryantasyonu dalgıçlar için kritik bir beceri haline getirir.

İleri Okuma

  1. Goldberg, J. M., & Fernandez, C. (1971). “Physiology of peripheral neurons innervating semicircular canals of the squirrel monkey. I. Resting discharge and response to constant angular accelerations.Journal of Neurophysiology, 34(4), 635-660.
  2. Fernández, C., & Goldberg, J. M. (1976). “Physiology of peripheral neurons innervating otolith organs of the squirrel monkey. I. Response to static tilts and to long-duration centrifugal force.Journal of Neurophysiology, 39(5), 970-984.
  3. Parker, D. E., & Reschke, M. F. (1989). “Effects of orbital spaceflight on otolith-mediated orientation: Human neurovestibular studies on SLS-1.” The Journal of Vestibular Research, 7(4), 355-369.
  4. Oman, C. M. (1990). “Motion sickness: A synthesis and evaluation of the sensory conflict theory.Canadian Journal of Physiology and Pharmacology, 68(2), 294-303.
  5. McGrath, B. J., & Waddington, G. S. (1999). “The vestibular system and human dynamic spatial orientation.Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 23(5), 635-643.
  6. Angelaki, D. E., & Cullen, K. E. (2008). “Vestibular system: The many facets of a multimodal sense.” Annual Review of Neuroscience, 31, 125-150.
  7. Minor, L. B., & Lasker, D. M. (2009). “Tonic and phasic contributions to the response of the vestibular nerve to head rotation.Journal of Vestibular Research, 19(3-4), 159-170.

Evrimin Bir Diğer Zaferi: Hastanelerde Uyuşan Kan Grubu Arama Devri Sona Eriyor!

Diyelim ki bir doktorsunuz ve hastanıza belli bir kan grubundan kan gerekiyor; ancak kan bankanızda bu grubun kanından hiç yok. Ne yapacaksınız? Bu büyük sorun, bilim insanlarının uzun bir süredir kafasını meşgul ediyordu. Ancak bir türlü çözüm bulunamıyordu. Ta ki şimdiye kadar…
British Columbia Üniversitesi’nden bilim insanları, Kan Araştırmaları Merkezi’nden araştırmacılarla güçlerini birleştirerek bir enzim yarattılar. Bu enzimin, kan uyuşmazlığı sorununu kökünden çözebileceği düşünülüyor! Enzim, A ve B tipi kan gruplarında bulunan ve “antijenler” olarak bilinen şekerleri keserek, kanın yapısını O kan grubuna benzetebiliyor. O kan grubu da “evrensel verici” kan grubu olarak bilindiği için, yani diğer bütün kan gruplarına kan verebildiği için, kan uyuşmazlığı sorunu çözülmüş oluyor. Araştırmanın baş yazarı ve üniversitenin Kimya Bölümü’nde doktora sonrası araştırmacısı olan David Kwan, şöyle söylüyor:
“A ve B kan gruplarındaki şekerleri çok verimli bir şekilde kesebilen, mutant bir enzim yaratmayı başardık. Dahası bu enzim, onu üretmek için kullandığımız atasal enzime kıyasla A grubu antijenlerin alt tiplerini yok etmek konusunda da çok daha başarılı.”
Bu güçlü enzimi yaratmak için bilim insanları evrimsel biyolojiden faydalandılar. Kullandıkları yönteme “yönlendirilmiş evrim” adı veriliyor. Bunu yapmak için uzmanlar enzimleri kodlayan genlere mutasyonlar ekliyorlar. Bu mutant genlerden üretilen enzimler, diğerlerine göre birazcık daha farklı çalışıyorlar. Sonrasında bunlar arasından en uyumlu ve en işe yarar olanlar seçiliyor, çoğaltılıyor, tekrar mutasyona uğratılıyor, tekrar test ediliyor, tekrardan en başarılılar seçiliyor ve tekrar çoğaltılıyor. Bu işlem sürekli tekrarlanarak atasal formlara kıyasla çok daha başarılı, çok daha güçlü, çok daha işlevsel enzimler yaratılabiliyor. Yani doğadaki evrim yasası ve onun mekanizmalarından biri olan Yapay Seçilim, enzim seviyesinde uygulanıyor. Bu araştırma, evrimin gücünü de tekrardan gözler önüne seriyor: araştırmacılar, sadece 5 nesilde, atasal formlarına göre tam 170 kat daha verimli enzimler evrimleştirmeyi başardılar!
Evrim sayesinde ürettikleri bu enzimi kullanan araştırmacılar, A ve B tipi kan grubundaki antijenlerin çok büyük bir kısmını yok etmeyi başardılar. Ancak bu enzimin klinik uygulamaya konulabilmesi için, öncelikle bütün antijenlerden tamamen kurtulabilmeleri gerekiyor. Yani “büyük bir kısmı”, şu etapta onlar için yeterli değil. Savunma sistemi antijenlere karşı çok hassastır ve çok az miktarda antijen bile savunma sistemini tetikleyebilir. Bu da, “kan uyuşmazlığı” olarak bilinen bir dizi kimyasal tepkimeyi tetikler ve ölümle bile sonuçlanabilecek sorunları doğurabilir.
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:
  1. University of British Columbia
  2. David H. Kwan, Iren Constantinescu, Rafi Chapanian, Melanie A. Higgins, Miriam P Kötzler, Eric Samain, Alisdair B. Boraston, Jayachandran N. Kizhakkedathu, and Stephen G. Withers Toward Efficient Enzymes for the Generation of Universal Blood through Structure-Guided Directed Evolution 
    J. Am. Chem. Soc., 2015, 137 (17), pp 5695–5705
    DOI: 10.1021/ja5116088
    Publication Date (Web): April 14, 2015

Ortalama Seks Süresi ve Erken Boşalma

Eğer ki orta okul ya da liseye hayatınızda en azından birkaç günlüğüne uğradıysanız ve erkek gruplarından herhangi birinin içerisinde 10 dakikadan fazla bulunduysanız, çok büyük ihtimalle konunun seks süresine geldiğini göreceksinizdir. Bu gençler ve hatta kimi zaman üniversite öğrencileri bile, abartılı seks sürelerinden bahsederek “erkekliklerini” birbirine ispatlamaya çalışırlar. Bu sayılar 20-30 dakika gibi abartılı sayıları bulabildiği gibi, kimi zaman “saatler” ile bile ifade edilmektedir. Hayvan davranışları açısından bu “rekabet” oldukça anlaşılır olsa da, seksin süresinin objektif ortalamasını elbette ki değiştirmemektedir.Dahası, porno sektörü ve popüler kültürün de bu abartılı süreleri körüklüyor olması, özellikle genç erkekler üzerinde seks süresi baskısı yaratmakta, öz güvensizlik sorunlarını doğurabilmektedir. Peki insanlar arasında gerçekte ortalama bir seks ne kadar sürmektedir?

Dr. Harry Fisch’in akademik makalelerden derlediği çalışmaya göre, ortalama seks süresi 7.3 dakika sürüyor. Ancak bu bile çoğu zaman ulaşılan bir süre değildir. Çiftlerin %43’ünün seks süresi 2 dakika civarındadır.
Dolayısıyla ergen ve genç erkek grubundan kimi zaman duyabileceğiniz “onlarca dakika” klişe ve şişirilmiş bir yalandan ibarettir. Elbette bireylerin seks yapma sıklığı, beden eğitimi, psikolojik durumları bu süreyi azaltıp arttırabilir; kimi zaman gerçekten 10-15 dakikayı bulan seks deneyimleri yaşamak olasıdır. Lakin sıradan bir bireyin genel ortalaması alınacak olursa, bu süre 2-7 dakika arasında değişiyor olacaktır.
“Erken boşalma”, penisin vajinaya ilk girişinden sonraki 60 saniye içerisinde boşalma demektir. Buradan da anlaşılabileceği gibi, 3-4 dakikada boşalan biri “erken boşalma” olarak nitelendirilemez; bu gayet normaldir. Karikatürler, popüler kültür ve porno sektörü bu süreleri yanlış ve abartılı bir biçimde sundukça, erkekler arası seks güvenliği, kendine güven, vb. konular sıkıntılı olmaya devam edecektir.
Boşalma süresinin bu kadar olması, evrimsel açıdan da son derece mantıklıdır. Günümüzde seks birçok farklı amaçlarla kullanılıyor olsa da, asıl amacını unutmamak gerekmektedir: üremek! Üremek için zevk almak, keyif duymak, uzun ön sevişme sürecinden geçmek, vs. gerekmemektedir. Amaç, spermleri vajina kanalına boşaltabilmektir. Bu nedenle 2-3 dakika fazlasıyla yeterlidir (ki birçok hayvanda bu aslında birkaç saniyeyle ölçülmektedir).
 
Kaynak:
  1. USA Today
  2. Miller SA, Byers ES. Actual and desired duration of foreplay and intercourse: discordance and misperceptions within heterosexual couples J Sex Res. 2004 Aug;41(3):301-9. PMID:15497058
  3. Antonio Luigi Pastore, G Palleschi , Antonino Leto, Luca Pacini , F Iori,  Costantino Leonardo, A prospective randomized study to compare pelvic floor rehabilitation and dapoxetine for treatment of lifelong premature ejaculation International Journal of Andrology (Impact Factor: 3.7). 02/2012; 35(4):528-33. DOI: 10.1111/j.1365-2605.2011.01243.x

Sütyen Giyme İle Meme Kanseri Arasında İlişki Bulunamadı!

Amerikan Kanser Araştırmaları Birliği’nin dergisi olan Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention’da yayınlanan bir araştırmaya göre, toplum-temelli bir vaka kontrol çalışması, menopoza girmiş kadınlarda sutyen giyme ile meme kanseri riskinin artması arasında bir ilişki bulamadı. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi’nin Halk Sağlığı Bilimleri Bölümü’nde araştırmacı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi’nin Epidemiyoloji Bölümü’nde doktora öğrencisi olan Halk Sağlığı Uzmanı Lu Chen konuyla ilgili şunları söyledi:
“Gelişmekte olan ülkelere kıyasla gelişmiş ülkelerde meme kanserinin daha yaygın olmasının nedenlerinden birinin sütyen giyme alışkanlıklarındaki farklılıklar olabileceğine dair düşünceler vardı. Sütyen giyme çok yaygınlaştığından, bunun incelenmesi gereken bir soru olduğunu düşündük.”
Chen sözlerine şöyle devam etti:
“Çalışmamız, sütyen giymenin kadınlarda meme kanseri riskini artırdığına dair kanıt bulamadı. Risk, kadınların günde kaç saat sütyen giydiğinden, giydikleri sütyenin balenli olup olmamasından veya kaç yaşında sütyen giymeye başladıklarından bağımsız olarak aşağı yukarı aynıydı. Basında, sütyen giymenin meme kanseri için bir risk faktörü olabileceğini ileri süren birkaç yazı çıkmıştı. Bunlardan bazıları, sütyen giymenin meme içi ve çevresindeki atık ürünlerin boşaltımını engellediği varsayımında bulunuyordu. Sütyen giyme ile meme kanseri riski arasında böyle bir bağlantı olduğunu destekleyen biyolojik kanıtların çok kısıtlı olduğu göz önünde bulundurulursa sonuçlarımız çok şaşırtıcı değildir.”
Çalışmanın yazarlarına göre, titiz epidemiyolojik modeliyle bu çalışma, meme kanseri riskiyle ilişkili olarak sütyen giyme alışkanlıklarını inceleyip sınıflandırdı. Çalışma yazarları, şu şekilde açıklama yapıyor:
“Bulgularımız, sütyen giymenin çoğu yaygın histolojik menopoz sonrası meme kanseri çeşidine yakalanma riskini artırmadığını göstererek kadınların korkularını gidermektedir.”
Seattle-Puget Sound bölgesinde yapılan çalışmaya, invaziv kanal karsinom (IDC*) hastalığına yakalanmış 454 ve invaziv lobül karsinom (ILC**) hastalığına yakalanmış 590 kadın katılmıştır, bu iki hastalık en yaygın olarak görülen meme kanseri alt türüdür; kontrol grubu olarak da meme kanseri hastalığı olmayan 469 kadın çalışmada yer almıştır. Yaşları 55 ile 74 arasında olan bu katılımcıların hepsi menopoza girmiş kadınlardır.
Araştırmacılar katılımcılarla yüz yüze görüşmeler yapıp onların demografik bilgileri, aile ve üreme geçmişleri hakkındaki verileri elde ettiler. Ayrıca hayatları boyunca sütyen giyme alışkanlıklarını değerlendirmek için bir dizi yapılandırılmış (kapalı uçlu) sorular sordular. Sorular katılımcının kaç yaşında sütyen giymeye başladığı, giydiği sütyenin balenli olup olmadığı, meme ve meme altı çevresi ölçüsü, haftada kaç gün ve günde kaç saat sütyen giydiği ve sütyen giyme alışkanlığının hiç değişip değişmediği şeklindeydi.
Sütyen giyme hiçbir bakımdan IDC veya ILC riskinin artması ile ilişkilendirilmemiştir.
*IDC: Invasive Ductal Carsinoma
**ILC: Invasive Lobular Carsinoma
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. Lu Chen, Kathleen E. Malone, and Christopher I. Li. Bra Wearing Not Associated with Breast Cancer Risk: A Population-Based Case–Control Study. Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention, September 2014 DOI: 10.1158/1055-9965.EPI-14-0414

Alzheimerlı Beyin

Burada gördüğünüz, bir Alzheimer hastasının beyni (eh, hasta artık yaşamıyor diyebiliriz). Bu hastalığa yakalananlarda beynin çeşitli dokuları ölerek küçülür ve bu da ciddi hafıza kayıplarına neden olur. Örneğin bu fotoğrafta bazı beyin bölgelerinin normalde olmayacağı kadar küçüldüğünü görüyorsunuz.

Alzheimer hastalığı büyük çoğunlukla asetilkolin isimli sinirsel kimyasalın eksikliği ile ilişkilendirilmektedir. Günümüzde herhangi bir tedavi olmasa da, en azından semptomları azaltan bazı yöntemler bilinmektedir. Bu da, ufukta bazı tedavi yöntemlerinin olması anlamına gelmektedir.
Biyoloji ve insan genetik kodunu anladıkça bilim insanları da bu hastalığı yenmek konusunda umutlanmaktadır.