Bakteriler Dünyayı Bizim Gibi Görebiliyor

300 yıldan fazla süredir devam eden araştırmaların sonunda, bilimciler nihayet bakterilerin dünyayı nasıl gördüğünü açığa çıkardı. Meğer bunu bizim yaptığımıza çok benzer biçimde yapıyorlarmış. İngiltere ve Almanya’da çalışan araştırmacılardan oluşan bir ekip tarafından, bakteriyel hücrelerin temelde mikroskobik bir göz küresigibi davrandıklarını, yani aslında dünyadaki en eski ve en küçük kameralar olduklarını belirten bir makale eLifedergisinde yayımlandı. “Bakterilerin dünyayı aynı bizim gibi gördüğü fikri oldukça heyecan verici,” diyor Queen Mary Üniversitesi’nden ekip lideri Conrad Mullineaux.

Siyanobakteriler (İng. cyanobacteria) su kütlelerinde bolca bulunur; ayrıca kayaların ve çakılların üzerinde yeşil kaygan bir katman da oluşturabilirler. Yapılan çalışmada kullanılan Synechocystis türü siyanobakteriler doğada taze su göllerinde ve nehirlerde yaşar. Yaklaşık 2.7 milyar yıl önce evrimleşen siyanobakteriler güneşten gelen enerjiyi kullanarak karbondioksiti oksijene çevirir. Fotosentez bu bakterilerin yaşamlarını sürdürmesinde kritik rol oynadığından, bilimciler onların ışığı nasıl algıladıklarını anlamanın peşindeydiler. Daha önce yapılan çalışmalardaışık algılayıcılarına (foto-sensörlere) sahip oldukları gösterilmiş ve bir ışık kaynağının konumunu algılayıp, ona doğru ilerledikleri ortaya konmuştu. Bu görüngüye “ışığa gitme” (ışığa göç, fototaksi. [İng. phototaxis]) adı verildi. Fakat böylesine küçük hücrelerin bunu nasıl başarabildiği anlaşılamamıştı.

Yeni yapılan çalışma bakterilerin bunu yapabilmelerini, hücre gövdesinin bir lens görevi görmesine borçlu olduklarını açığa çıkardı. Bakterinin görme mekanizması şöyle işliyor: Tek hücreli organizmanın küresel yüzeyine çarpan ışık, tıpkı minik bir lenste olduğu gibi odaklanıyor. Böylece hücrenin diğer yanında bir odak noktası oluşuyor. Bakteri hücresine düşen görüntü, retinadaki gibi ters oluyor. Ancak çözünürlüğü çok düşük olduğundan, bakteri miyop insanların görüşüne benzer biçimde nesnelerin sadece dış hatlarını seçebiliyor. Dakikalar içinde bakteriler “pili” adı verilen, minik dokunaç benzeri yapılar geliştiriyor. Odak noktasındaki yüksek ışık yoğunluğundan uzaklaşmak, dolayısıyla ışık kaynağına doğru ilerlemek için pililer üzerinde oldukları yüzeye tutunup, kendilerini geri çekiyorlar. Böylece bakterinin ilerlemesini sağlıyorlar. Çalışmada kullanılan synechocystis sp. PCC 6803 türü siyanobakterinin, Tip IV pililer ile ilerlediği, bir dizi fotoreseptör sayesinde ışık yoğunluğunu ve rengini ölçtüğü belirlendi.

Bakterilerin ışığa ilerleyişini açıklamak için yapılan önceki tüm girişimler sonuçsuz kalmıştı; çünkü sadece birkaç dalgaboyu uzunluğundaki bu organizmaların, hücrenin ön ve arka taraflarındaki ışık arasındaki farkı algılayamayacak denli küçük oldukları düşünülüyordu. Ancak bakterinin tüm gövdesi bir lens gibi işlediğinden, organizma ışığı odaklayabiliyor. Bu da hücre içinde bariz bir ışık miktarı farkı yaratıyor.

“Bakterilerin ışığa verdikleri tepki, onların davranışı hakkında yapılmış en eski bilimsel gözlemlerden biridir. bakterilerin optik nesneler olmasına ilişkin gözlemimiz sonradan apaçık belli bir şeymiş gibi geldi; ama görene dek bu hiç aklımıza gelmemişti. Buna daha önce hiç kimse dikkat etmemişti; üstelik mikroskop altında son 340 senedir incelenip durdukları halde,” diyor Mullineaux.

Bulgular, bakteriler ile daha karmaşık çok hücreli organizmalar arasındaki yakınsak evrime (aralarında doğrudan evrimsel bağ bulunmayan canlıların, geçirdikleri değişimlerle birbirlerine benzer özellikler geliştirmesine) iyi bir örnek oluşturuyor. “Işığın bakteriler tarafından algılanmasının fiziksel ilkeleri ile hayvanlardaki çok daha karmaşık görme duyusunun fiziksel ilkeleri benzer; fakat biyolojik yapılar farklı,” diyor Freiburg Üniversitesi’nden ekip üyesi Annegret Wilde.

Bir synechocystis hücresi, insan gözünden yarım milyar kat daha ufaktır. Gözdeki retinada olduğu gibi hücrenin arkasına düşen görüntü ters olur. Görüntü çözünürlüğünün çok daha düşük olmasının nedeni ise optik nesnelerin ince ayrıntıları ayırabilme becerisinin “açısal çözünürlük“e bağlı olmasıdır. İnsan gözünde bu 0.02 derece gibi etkileyici bir değer alır. Araştırmacılar synechocystis bakterisinde bu değerin yaklaşık 21 derece civarında olduğunu tahmin ediyorlar.

Bakteriler optik nesnelerdir. Herbir hücre mikroskobik bir göz küresi gibi davranır. Credit: eLife

 


Kaynaklar:

  • Bilimfili
  • Phys.org, “Slime can see: Scientists discover that slime-forming bacteria act as optical objects”
    < http://phys.org/news/2016-02-slime-scientists-slime-forming-bacteria-optical.html >
  • Freiburg Üniversitesi, “Shedding Light on Bacteria
    < https://www.pr.uni-freiburg.de/pm/2016/pm.2016-02-09.17-en >

İlgili Makale: Nils Schuergers et al. Cyanobacteria use micro-optics to sense light direction, eLife, 2016; 5 DOI:10.7554/eLife.12620

Üst Görsel: Nils Schürgers, “Bakterinin küresel yüzeyine çarpan ışık, lenslerde olduğu gibi hücrenin diğer yanında bir odak noktası oluşturuyor.”

Saçlar neden beyazlıyor?

Kozmetik ve kişisel bakım ürünleri içinde en büyük üretimin ve tüketimin olduğu kısım, cinsiyet ayrımı olmaksızın saç bakımıdır. Peki saçlarımız bazılarımızda çok genç yaşlarda, çoğunlukla yaşlandıkça neden beyazlar? Tarihsel figürler üzerinden anlatılagelen, filmlerde çok etkileyici sahneler yaratılmasını sağlayan bir gecede tüm saçların beyazlaması mümkün müdür? Saç beyazlamasının sebepleri nelerdir ve beyazlamayı önlemek mümkün müdür? Bir şekilde kafamızı kurcalayan bu soruların çok net cevapları henüz bulunamasa da önemli bilgilere de sahibiz.

Saç Beyazlaması

Saçlar, sahip olduğu renkleri melanin adı verilen bir pigmentten ve bu pigmentin konsantrasyon oranlarından alır. Melanin saçın anajen (büyüme) fazında saç miline doğru hareket ederek saçın temel şeklini ve sağlamlığını veren keratin moleküllerine bağlanır. İçinde bulunduğu yapılara kahverengi-siyah bir renk katmaktadır, kısacası koyulaştırmaktadır. Melanin, saç kökleri (kıl folikülleri)‘ndeki melanosit adı verilen hücrelerde sentezlenir. Melanositler iki çeşit melanin pigmenti sentezler: – eumelanin ve pheomelanin. Eumelanin saça kahverengi veya siyah rengini verirken, pheomelanin saça kızıl ve sarı renklerini verir. Bu skalanın ortaya çıkışında da pigmentlerin değişen konsantrasyonlarda sentezlenmesi etkilidir.

Beyazlama sırasında çoğunlukla yaşlandıkça bu hücrelerin yeteri kadar renk pigmenti üretememesine bağlı olarak saçın kendi rengini kaybetmesi gözlemlenmiştir. Elbette bunun altında yatan genetik ve epigenetik mekanizmatam olarak bilinmemektedir.

Tüm saçların içinden çıkan tek bir beyaz tel de bazen çok can sıkıcı olabiliyor. Bunun da sebepleri arasında tek bir melanosit hücresinin mutant olması ve melanin üretememesi veya salgılayamaması, tek bir saç kökünün hidrojen peroksit üretmesi, saç gelişim fazlarından anajen, telojen ve katajen aşamalarının tek tel için daha hızlı geçmesi ve buna sebep olan etkenler, tek bir saç folikülünün diğerlerinden daha hızlı yaşlanması ve inaktive olması gibi etkenler bulunmaktadır.

Erken Beyazlama

Yaşlılığa bağlı olarak hücrelerdeki kimi aktiviteler gibi melanin sentezi de yavaşlayabilmekte ve hatta durabilmektedir. Peki genç yaşta bu aktivitelerin durmasının nedeni nedir? Yoksa saç beyazlamasını tetikleyen başka unsurlar mı var?

Çoğunlukla yaşlanmanın doğal biyolojik sürecinde gözlemlenen saç beyazlaması (kıl beyazlamaları da dahil) normal ve sağlıklı olarak adledilir. Ancak tüm beyazlamalar ne yazık ki normal değildir.

Erken yaşta aşırı stres, erken yaşlanma hastalığı (Werner Sendromu), diğer sağlık sorunları (çevresel zehirlere maruz kalma, tiroid bezinde fonksiyon bozuklukları, otoimmün sistemdeki bozukluklar, bağışıklık sisteminin eksik veya hatalı çalışması, uyku bozukluğu, uzun süreli açlık veya vitamin ,mineral eksiklikleri gibi) ve en önemlisi genetik yatkınlık; bazı insanlarda melanin üretimini daha erken yaşlarda durdurabilmekte ve erken beyazlamaya sebep olmaktadır.

2009 yılında tamamlanan ve FASEB Journal’de yayımlanan bir çalışmaya göre, saç kökleri çok küçük miktarlarda da olsa hidrojen peroksit (H2O2) molekülü üretiyorlar. Saçların 2 ila 7 yıl süren anajen fazı sırasında birikerek oksidatif stres yaratan molekül, saç millerinde aşamalı bir renk kaybına yol açabiliyor. Yine bu noktada, hidrojen peroksit sentezini neyin uyardığı, artırıp azalttığı kesin olarak bilinmemektedir.

Beyazları Kabullenmek

saclar-neden-beyazlar-bilimfilicomGenel bir algıya göre, beyaz saçlar yaşlanma ve sağlıksızlık göstergesi gibi kabul görse de, gerçekte durum her zaman böyle değildir. Hatta tam tersine, beyaz saçların renkli saçlar kadar sağlıklı olması yanı sıra daha kalın telli olması ve daha az dökülmesi de söz konusu.

 

Ortalama sağlıklı bir saç teli 100 grama yakın bir ağırlığı taşıyabiliyor. Normal durumda insan kafasında bilinen 100 ila 150 bin adet saç teli bulunuyor. Küçük bir hesapla eğer deriniz yeterince kuvvetliyse saçlarınızla 10 ila 15 ton ağırlık taşıyabileceğiniz anlamına geliyor. Beyaz saçların bu ağırlıklardan daha fazlasını taşıyabileceği mevcut çalışmalar sayesinde açıkça ortaya koyulmuş durumda.

Saç Beyazlamasını Önlemek

Nedenleri tam olarak bilinmediğinden, saç beyazlamasının önüne kesin bir şekilde geçmek de şu an için (yaşlanmaya karşı genel çözümler üretilemediği sürece) pek de mümkün değil. Bununla birlikte özellikle erken yaşlardaki beyazlamalar başta olmak üzere, saç beyazlamasının nedeni tespit edilebilirse – yukarıda da belirtildiği gibi vitamin, mineral eksiklikleri; herhangi bir sebepten ötürü artan hidrojen peroksit sentezi; B12 vitamini bozuklukları veya eksiklikleri, tiroid hormonu vb. – mevcut sorun çözüldükten sonra saçların tekrar normal rengine kavuşabildiği de bilinmektedir. Vücutta en hızlı mitoz oranı (hücre bölünmesi) saç köklerinde olduğunda hızlı büyüme kaçınılmaz olmakta (günde ortalama 0.3 mm) ve bu sayede düzelen sağlık durumları ile saçlar da bazı durumlarda hızla kendi rengine dönebilmektedir.

 


Kaynaklar :

  • Bilimfili,
  • Nishimura, Emi K., Scott R. Granter, and David E. Fisher. Mechanisms of hair graying: incomplete melanocyte stem cell maintenance in the niche. Science, v. 307, Feb. 4, 2005: 720-723
  • Tobin DJ, Paus R. Graying: gerontobiology of the hair follicle pigmentary unit. Experimental Gerontology 2001: 36:29-54
  • Tobin, Desmond J. Biology of hair pigmentation. In Skin, hair, nails: structure and function. Edited by Bo Forslind, Magnus Lindberg, and Lars Norlen. New York, Basel, Switzerland, Marcel Dekker, c 2004

Rüya Bilimiyle İlgili 9 İlginç Gerçek

1953 yılında University of Chicago’dan uyku araştırmalarına öncülük eden Nathaniel Kleitman ve Eugene Aserinsky; uyku çalışmalarına katılan deneklerin göz kapağı seyirmesinin ardından REM uykusunun başladığını keşfetmişti. Neden rüya gördüğümüzü (oldukça ileri seviyede teorilere rağmen) henüz tam olarak  bilmesek de, REM aşamasının doğası, içeriği ve fizyolojisine dair her geçen gün yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.  İşte ilginç gelebilecek 9 gerçek:

Hepimiz Rüya Görüyoruz

REM aşamadaki maceralarımızı hatırlasak da hatırlamasak da, hepimiz aslında rüya görüyoruz. 2015 yılında yapılan bir araştırma; insanlar rüya görmediklerini iddia etseler de, esasında rüyalarını hatırlamadıklarını ortaya koydu. Fakat, rüyalarını hatırlamamanın bazı nörolojik temelleri var. 2014 yılındaki bir araştırma; rüya görmediğini iddia eden insanların beyinlerindeki REM aktivitesinin biraz daha farklı olduğunu ortaya koydu.

Siyah Beyaz Televizyon İzlerseniz, Siyah Beyaz Rüyalar Görebilirsiniz

GIPHY aracılığıyla

1942 yılında yapılan bir çalışma insanların siyah beyaz rüyalar gördüklerini ortaya çıkardı. Çalışmaya katılan 277 üniversite öğrencisinden %71’i renkli rüyaları nadiren gördüklerini ifade ettiler. 2001 yılında araştırmacılar aynı çalışmayı birkez daha tekrarladılar ve katılımcıların yalnızca %18’i siyah beyaz rüyalar gördüklerini belirttiler. 2008 yılında, İngiliz bilim insanları; bazı insanların neden gri tonlarda rüyalar gördüklerini araştırmaya giriştiler ve çocukluğunda siyah-beyaz filmler izleyen insanların yaşamları boyunca renksiz rüya görmeye daha yatkın oldukları bulgusuna ulaştılar.

REM Rüyaları Daha Agresif

Rüyalar yalnızca REM aşamada görülmezler, fakat REM ve REM dışı rüyalar niteliksel farklılıklara sahip. Yapılan biraraştırma; insanların REM dışı rüyalarda sosyal anlamda daha dostça ilişkiler gördüklerini ancak REM aşama başladığı anda saldırganlığın da arttığını gösterdi.

Silah Kullananlar Şiddet İçeren Rüyalar Görmeye Daha Yatkınlar

siddet-iceren-ruyalar-bilimfilicom

Şiddete maruz kalmak bilinçaltına sızıyor olabilir mi? Call of Duty isimli oyunu ve diğer şiddet içeren oyunların bağımlısı insanlarla Kanadalı askerleri kıyaslayan bir araştırma; askerlerin oyun bağımlılarına kıyasla daha sıklıkla şiddet içeren rüyalar gördüklerini ortaya çıkardı.

Kadınlar Erkeklere Kıyasla Daha Fazla Kâbus Görüyorlar

Ya da raporlar buna inanmamızı istiyor. Bir çalışmaya göre; bu cinsiyet temelli durum 10 yaş civarında başlıyor. Peki ama neden? Bu durum; kadınların rüyaları hatırlamada daha iyi oldukları ve kâbus görme ile uyumlu bir özellik olan yüksek nevrotik seviyeler gösterme sıklıklarının fazlalığı olarak yorumlanıyor. Özellikle de geceleri geç saatlere kadar uyanık kalan kadınlar, sabahın erken saatlerinde uyanan kadınlara kıyasla daha fazla kâbus görüyor. Yapılan bir çalışma; kâbus görme ve geceleri geç saatlere kadar uyanık kalma durumu arasındaki bağlantının en fazla 20 ve 29 yaş aralığında gerçekleştiğini gösteriyor.

Hamile Kadınlar Ucube Rüyaları Daha Sık Görüyorlar

kabus-gorme-bilimfilicom
Art courtesy of Madanelu/Creative Commons

Hamile olmayan kadınlarlaa kıyaslandığında, bebek bekleyen kadınlar; hamileliklerinin özellikle de dokuzuncu aylarında daha fazla kötü rüyalar görüyorlar. Yapılan bir çalışma; anne adaylarının gebeliklerinin son döneminde kâbusları ortaya çıkarabilecek derecede kalitesiz bir uyku süreci geçirdikleri bulgusuna ulaştı. Tüm topluma bakıldığında ise; rüyalarımız olumlu duygulardan çok olumsuz duygular içeriyor.

Rüya Gören Birisinin Ne Gördüğünü Gözlemleyebilme Yetisine Sahibiz

Bilimkurgu gibi gelebilir fakat doğru. 2013 yılında, bilim insanları fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) kullanarak insanların rüyalarında ne gördüklerinin izlenebileceğini ortaya çıkardılar. Uyuyor olsak da, uyanık olsak da beyin aktivitesi örüntüleri aynı mental görüntülere denk düşüyor. Yani, örneğin kırmızı elma hayal eden bilinci açık insanların beyin aktivitesinin gözlenmesiyle, bilim insanları çekingen düşünceler üzerinde çalışabiliyor ve kimin “kırmızı” fantaziler içerisinde kaybolduğunu anlayabiliyorlar.

Koku, Rüyalarımızı Şekillendiriyor

Uyku esnasında koklama duyumuz büyük oranda kapalı olduğundan, yangınlara karşı yangın alarmlarına güveniriz. Fakat 2008 yılında yapılan bir çalışmaya göre; garip bir şekilde, kokular rüyalarımızın duygusal havasını etkiliyor. Alman araştırmacılar, çürük yumurta kokusuna maruz kalan insanların daha olumsuz rüyalar gördükleri, buna karşın aromatik kokulara maruz kalan insanların ise daha tatlı rüyalar gördükleri bulgusuna ulaştı.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Fisher T. “9 Fascinating Facts About the Science of Dreaming,”http://vanwinkles.com/nine-things-we-know-about-the-science-of-dreaming
  3. Schwitzgebel E1. Do people still report dreaming in black and white? An attempt to replicate a questionnaire from 1942. Percept Mot Skills. 2003 Feb;96(1):25-9. PMID: 12705505
  4. Eva Murzyn Do we only dream in colour? A comparison of reported dream colour in younger and older adults with different experiences of black and white media Consciousness and Cognition Volume 17, Issue 4, December 2008, Pages 1228–1237 doi:10.1016/j.concog.2008.09.002
  5. Dale A, Murkar A, Miller N, Black J. Comparing the effects of real versus simulated violence on dream imagery. Cyberpsychol Behav Soc Netw. 2014 Aug;17(8):536-41. doi: 10.1089/cyber.2013.0494.
  6. Schredl M. Explaining the gender difference in nightmare frequency. Am J Psychol. 2014 Summer;127(2):205-13. PMID: 24934011
  7. Tore Nielsen Nightmares Associated with the Eveningness Chronotype JOURNAL OF BIOLOGICAL RHYTHMS, Vol. 25 No. 1, February 2010 53-62 DOI: 10.1177/0748730409351677
  8. Lara-Carrasco J, Simard V, Saint-Onge K, Lamoureux-Tremblay V, Nielsen T. Disturbed dreaming during the third trimester of pregnancy. Sleep Med. 2014 Jun;15(6):694-700. doi: 10.1016/j.sleep.2014.01.026. Epub 2014 Mar 26.
  9. T. Horikawa1, M. Tamaki, Y. Miyawaki, Y. Kamitani Neural Decoding of Visual Imagery During Sleep Science 03 May 2013: Vol. 340, Issue 6132, pp. 639-642 DOI: 10.1126/science.1234330
  10. MICHAEL SCHREDL, DESISLAVA ATANASOVA, KARL HÖRMANN, JOACHIM T. MAURER2, THOMAS HUMMEL and BORIS A. STUCK Information processing during sleep: the effect of olfactory stimuli on dream content and dream emotions Journal of Sleep Research Volume 18, Issue 3, pages 285–290, September 2009 Article first published online: 22 JUN 2009 DOI: 10.1111/j.1365-2869.2009.00737.x

Birliktelik Çeşitleri, İlişkilerin Ne Kadar Süreceği Hakkında Bilgi Veriyor Olabilir

İlişki, sevgililik ya da genç neslin tabiriyle çıkma, adına her ne derseniz deyin, bir insanın başka bir insanla olan birlikteliği her zaman çözümlemesi zor bir durum olmuştur. Her birey, diğerinden oldukça farklıdır. Bu sebeple birliktelik kavramı, içerisinde yüzlerce farklı değişkeni barındırır. Bu ilginç konu üzerine yapılmış bilimsel çalışmalar da mevcut. Yakın zamanda yapılmış bir çalışmaya göre; insanlar genellikle kendileri için kötü olan insanlara aşık olma eğilimindeler. Bu yeterince kafa karıştırıcı gelmediyse, Journal of Marriage and Family’de yayımlanmış çalışmada da; bir ilişkinin ne kadar ‘güçlü’ olduğunun tahmin edilebileceği öne sürülüyor.

Journal of Marriage and Family’de yayımlanmış makale için bilim insanları, 20’li yaşlarında 376 çiftin 9 aylık ilişkilerinin her bir ayını değerlendirdiler. Çiftlere, araştırma kapsamında; partnerleriyle evlenme fikri hakkında ne düşündükleri, değişen kişilikleri ve tercihleri gibi sorular yönelttiler. İnsanlar genellikle partnerleriyle ebediyen beraber olmak istediklerini belirtiyorlar, fakat bu istek zamanla değişebiliyor. Aslında araştırmacıların da üzerinde durdukları konu tam olarak bu.

Çiftlerin; ‘’çok fazla kavga ediyoruz’’ ve ‘’düşündüğümden daha fazla ortak noktamız var’’ gibi yorumları ve tutkulu ya da arkadaşlık temelli aşk gibi bağ tipleri, araştırma kapsamında sayısal değerlere dönüştürüldü ve grafikleroluşturuldu.

Daha öncelerde yapılan ve ilişki durumlarını takip eden çalışmalar, genellikle bireylerin ve çiftlerin ortalama davranışlarına odaklanıyordu; ve bu ilişkilerin, insanların genelinde benzer işleyişlere sahip olduğu varsayımı üzerinden ilerliyordu. Yeni yapılan çalışma ise bu konsepti reddediyor ve ilişkilerde dört farklı çift tipini tanımlıyor; dramatik, anlaşmazlık dolu, sosyal olarak ilişkili, ve partner odaklı.

Dramatik grup, birbirlerine ve ilişkilerine olan tavırlarında sürekli iniş çıkışlar olan çiftleri içeriyor. Anlaşmazlık dolu olarak tanımlanan çiftler ise, isminden de anlaşılabileceği gibi birbirlerine karşı sürekli tartışmacı bir tutum içerisindeler-bu çiftlerin aralarında bağ zamanla zayıflıyor fakat yine de dramatik grubun içerisindeki çiftlere göre birbirlerine olan bağlılıkları daha fazla.

Diğer taraftan, sosyal olarak ilişkili çiftler, ilişkilerinin sosyal çevreleri ile etkileşim oranından ciddi şekildeetkileniyorlar. Son olarak da, partner odaklı grup içerisindeki çiftlerin ilişkileri, birbirleriyle geçirdikleri zamanladoğru orantılı olarak olumlu ya da ters orantılı olarak olumsuz etkileniyor.

Araştırmaya göre; 376 çiftin %34’ünü oluşturan dramatik çiftler, ilk ayrılmaya en yatkın olanlar. 376 çiftin %12’sini oluşturan, anlaşmazlık dolu çiftler de ilişkilerini bir gün evliliğe dönüştürmeye sosyal ilişkili çiftler ve partner odaklı çiftlere kıyasla daha az yatkınlar. 376 çiftin %19’unu oluşturan sosyal olarak ilişkili çiftler de, ilişkilerini evliliğe dönüştürmeye partner odaklı çiftlere göre daha az yatkınlar. 376 çiftin %30’unu oluşturan partner odaklı çitler ise, diğer çiftlere kıyasla kişisel tatmin seviyeleri ve partnerleriyle olan pozitif ilişkileri en fazla olan insanlardan oluşuyor. Bu gruptaki çiftlerin ilişkilerinin, diğer çiftlere kıyasla, yüksek oranda evlilikle sonuçlanma ihtimali var. Geri kalan %5’lik kısımdaki çiftler ise araştırmadan ayrılmış. Tabii ki, evliliğe yatkınlık durumu yalnızca bir çıkarımdan ibaret. Bu konunun daha net şekilde anlaşılması için aylar süren çalışmalardan ziyade yıllar sürecek geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç var.

Fakat, araştırmanın verilerine ve sonucuna bakıldığında; sağlıklı yürüyen birlikteliklerde insanların partnerleriyle geçirdikleri zamanın çokluğu ve dramatik özelliklerin azlığı dikkat çekiyor.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Robin Andrews, These Four Relationship Patterns Determine If Your Relationship Will Last, IFL Science, Retrieved from http://www.iflscience.com/editors-blog/these-four-relationship-types-determine-if-your-relationship-will-last

İlgili Makale: Ogolsky, B. G., Surra, C. A. and Monk, J. K. (2015), Pathways of Commitment to Wed: The Development and Dissolution of Romantic Relationships. Journal of Marriage and Family. doi: 10.1111/jomf.12260

WiFi ile Kanser Arasında Bir Bağlantı Var mı?

Büyük bir ihtimalle bu yazıyı kablosuz bağlantıya (WiFi) bağlı bir cihaz üzerinden okuyorsunuz. Ama sadece şuan bağlı olduğunuz ağ ile de sınırlı değil, aslında WiFi etrafımızı çevreleyen- okulda, işte, evde, restoranlarda, marketlerde, parklarda, kütüphanelerde, hastanelerde- yani neredeyse her yerde.

WiFi tarafından çevrelendiğimiz için, aynı zamanda WiFi tarafından yayılan radyo frekans radyasyonuna da maruz kalıyoruz. Bu radyasyon, bazı insanları kanser riskini arttırabileceği düşüncesiyle endişelendirebiliyor. Acaba bu endişelerin gerçekten bir karşılığı var mı?

Kablosuz ağlardan yayılan radyo frekanslarla alakalı iki farklı araştırma çizgisi bulunuyor. (Radyo frekans radyasyonu aynı zamanda cep telefonları ve mikrodalga fırınlar gibi birçok cihazdan da yayılıyor.) Bir tip araştırmada insanların kanser oranları gözlemlenirken, diğer tip araştırmada laboratuvar hayvanlarının kanser oranları üzerinde çalışılıyor. İnsan gözlemleme araştırmalarının şu ana kadar ki bulgularına göre, radyo frekans radyasyonuna sürekli maruz kaldıkları için yüksek risk grubunda sayılan insanların kanser oranlarıyla radyo frekans radyasyonu arasında bir ilişki bulunmuyor. Laboratuvar araştırmalarında da elde edilen verilere göre, radyo frekans radyasyonu ve kanser arasında bir bağlantı yok. Fakat, bu araştırmalarda gözlemlenen bazı biyolojik değişiklikler, varsayımsal olarak, kanserle  bağlantılı olabileceği de düşünülüyor. Tabii ki, henüz bu yalnızca bir varsayım niteliği taşıyor.

Bulgular kesin olmadığından dolayı, araştırmalar hâlâ devam ediyor. Fakat, şu ana kadar yaptıkları çalışmalarla saygınlık kazanmış birçok halk sağlığı ve çevre örgütüne göre- U.S. Environmental Protection Agency, National Toxicology Program, Public Health England ve Norwegian Institute of Public Health gibi- WiFi’den maruz kalınan radyo frekans radyasyonunun insan sağlığı açısından herhangi bir tehlikesi bulunmuyor.

WiFi’nin insan sağlığı için bir tehdit oluşturmaması da büyük olasılıkla,  WiFi tarafından yayılan radyo frekans radyasyonun düşük frekanslı ve iyonlaştırıcı radyasyon olmamasından kaynaklanıyor.  Bu da, yayılan radyasyonun molekülleri yükleyecek kadar güçlü olmaması anlamına geliyor, yani hücresel seviyede bu radyasyonun herhangi bir zararı yok gibi görünüyor. Ayrıca WiFi tarafından üretilen radyo frekans radyasyon 0.1 vat seviyesinde ve cep telefonlarından yayılandan daha az. Fakat, X-ışınları, gamma ışınları ve ultraviyole ışık gibi yüksek frekanslı radyasyonlar insan ve hayvan sağlığına ciddi tehlikeler oluşturabiliyor.

Eğer ki, yinede radyo frekans radyasyonunun oluşturabileceği potansiyel riskler konusunda endişeliyseniz; kullanmıyorken kablosuz ağınızı kapatmak, kullanmıyorken cep telefonunuzu uçak moduna almak ya da telefonla konuşurken kulaklık ya da hoparlör kullanmak, maruz kaldığınız radyo frekans radyasyonunu en aza indirmenize yardımcı olabilir.

 

Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Jennifer Sellers. Can I get cancer from WiFi?. HowStuffWorks. Retrieved 17 July 2015 from http://health.howstuffworks.com/diseases-conditions/cancer/facts/can-get-cancer-from-wifi.htm

3D Yazıcı ile Vücut Parçaları Üretilebilecek

Üç boyutlu yazıcıdan (3D Printer) taze çıkmış bu kulağın dış kıvrımları ve kesitleri kompleks görülebilir ancak içindeki yapı ve sistemle karşılaştırıldığında basit bile kalabilir. Kulağı yapan ‘Entegre doku-organ yazıcısı’ adı ile bilinen ITOP (integrated tissue-organ printer ) 3D yazıcı sistemi, canlı hücreleri kullanarak yapay vücut parçaları işlemeyi sağlıyor.

Araştırmanın üretim ve test aşamaları tüm detayları ile Nature Biotechnology’de yayımlandı. Araştırmacılar daha önceden de canlı hücreler kullanarak yazıcı çıktıları üretmeyi başarmıştı, ancak bu çalışmaya kadar jelatinimsi küçük canlı materyal parçalarından fazlası üretilememişti.

Bu zorluğun ise iki temel sebebi var; birincisi canlı parçalar büyüdükçe parçalanmaya daha müsait oluyorlar çünkü birbirlerine tutunmalarını sağlayan moleküler organizasyondan mahrum olabiliyorlar. İkincisi ise daha iç kısımlarda veya yüzeyden uzak kısımlarda kalan hücrelerin oksijen yetersizliğinden ölmesi veya sağlıklı biçimde yaşamına devam edememesi sorunudur. ITOP sistemi ise, bugünkü bilinen yaşamsal boyutlarda, üstelik hücrelerin bir arada sağlıklı şekilde yaşayabildiği vücut parçalarının üretilmesini sağlıyor.

Sistem ilk olarak, yapısal destek sağlayabilecek sertlikte bir madde ile hücre-dostu (hücre sağlığına zararsız) bir hidrojel (su bazlı jelimsi) yapışkanı birbirine karıştırıyor. Daha sonra bu yapay dokunun içinde oksijen kanalı olarak işleyecek boşluklar bırakıyor, böylelikle yüzeyden uzak kalan hücreler de oksijen yetmezliğinden ölüme terk edilmemiş oluyor.

Araştırmacılar ITOP ile üretilmiş olan kemik, kas ve kıkırdak dokuyu farelere ve sıçanlara implant ettiklerinde, yazıcı ürünü bu materyallerin kan tedariği aldıklarını ve iç yapılarının doğal dokuya benzemeye başladığını gözlemlediler.

Keşfi gerçekleştiren bilim insanları şimdi FDA (Food and Drug Administration) ile işbirliği içinde insan deneylerine başlamayı hedefliyor. Bununla amaçlanan şey ise, ihtiyacı olan insanlara ihtiyaç duydukları vücut kısımlarını sağlıklı şekilde sağlamak ve hatta belki değiştirmek.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Hyun-Wook Kang, Sang Jin Lee, In Kap Ko, Carlos Kengla, James J Yoo & Anthony Atala A 3D bioprinting system to produce human-scale tissue constructs with structural integrity Nature Biotechnology (2016) doi:10.1038/nbt.3413 Received 27 July 2015 Accepted 19 October 2015 Published online 15 February 2016

Vücudun Yeniden Kemik Üretebilmesini Sağlayan Bir Kemik İskelesi Üretildi!

MIT kimya mühendisleri, birkaç haftadadan biraz uzun bir sürede salgılanan kemik büyüme faktörleri ile kaplı yeni bir doku iskelesi icat etti. Bu model, kemik yaralarına veya kusurlara uygulandığında vücudun hızla orijinal doku gibi görünen ve eş zamanlı olarak işlev kazanan yeni kemik formunu oluşturmasını tetikliyor.
Kaplı iskelenin bu türü, hastanın vücudunda zaman zaman yeterli kemiğin tedarik edilemediği acı dolu bir aşama olan vücudun başka bir parçasından nakli de kapsayan günümüz standart kemik hastalıkları tedavilerine etkileyici bir gelişme sundu. Araştırmacıların söylediğine göre yeni doku iskelesi; savaşta yaralanmış askerler, doğuştan kemik kusurları olan insanlar, kraniyomaksillofasiyal bozukluklar ve diş naklinden önce kemik büyütülmesine ihtiyaç duyan hastalar gibi şiddetli kemik yarası olan hastalar için yararlı olabilir. Proceedings of the National Academy of Sciences’ ta 19 Ağustos 2014’te başyazar Dr. Nisarg Shah yazısında şunu diyor:
Bu zorlu bir tıbbi problemdi ve biz bu sorunu çözecek bir yol bulmayı denedik.”
Uyarılmış Kemik Büyümesi
Trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve kemik morfojenik proteini 2 (BMP-2) kemik gelişimindeki iki büyük etmendir. Kırılma gibi durumlarda PDGF, görevi gereği iyileşme sürecinde doğrudan açığa çıkan ilk etmenlerdendir. PDGF açığa çıktıktan sonra, BMP-2 içeren diğer etmenler kemik ve yardımcı iskelet formu üretebilen hücreler tarafından kemik yenilenmesinde uygun ortamı oluşturmaya yardım eder.
Büyüme faktörleriyle kemik yaralarının iyileştirme  gayreti, etkin iletimlerinin kontrollü bir şekilde yapılamamasından dolayı sınırlandırılmıştır. Büyüme faktörlerinin fazla miktarının iletimi çok hızlı olursa, tedavi alanı çabucak temizlenir ve böylece doku onarım etkisini azalır ayrıca istenmeyen yan etkiler baş gösterebilir. Hammond şöyle diyor:
Çok yavaş olarak nanogram veya mikrogram miktarlarda büyüme faktörü salınımı istenir, miligram değil. Zedelenmiş bölgeye iletilmek üzere, kemik iliklerimizde bulunan bu yetişkin kök hücrelerini iyileştirmek, devamında ise iskele çevresinde kemik oluşturmak, ayrıca dolaşımı devam ettiren bir damar sistemi oluşturmak istenir.”
Bu olay zaman alır, büyüme faktörleri normalde birkaç gün veya hafta  boyunca yavaş yavaş yayılabilir. Bu zamanlamayı kullanarak, MIT ekibi, çok ince PDGF ve BMP yüzeyi kaplanmış  gözenekli bir doku yarattı. Tabaka tabaka birleştirme tekniğinin uygulanması şöyledir, öncelikle ilk tabaka yaklaşık 40 katlı BMP-2 sonrasında bunun üzerine bir diğer 40 kat PDGF ile kaplanır. Bu yöntem PDGF’nin daha çabuk yayılmasını, eş zamanlı olarak sürdürülebilir BMP-2’nin de yayılımını makul kılar ve doğal tedavi sürecinini taklit eder. Araştırma biriminin bir üyesi olmamakla beraber Michigan Üniversitesi kimya profesörü Nicholas Kotov şöyle diyor:
Bu, yapay doku mühendisliğinin , kemikler üzerindeki asıl avantajıdır çünkü sinyal proteinlerinin salınımı yavaş ve planlı olmalıdır.”
Yapı iskelesine bir seferde yaklaşık 0.1 milimetre kalınlıkta büyüme faktörü kaplama işlemi uygulanır ve yapı iskeleleri istenildiğinde deforme olmuş kemik nakli için uygun boyutlarda bu tabakadan kesilebilir.
Etkin Tedavi
Yapı iskelesi araştırmacılar tarafından kendiliğinden iyileşemeyen yeterli büyüklükte (8 mm çapında) fare kafataslarındaki zedelenmeler üzerinde test edildi. Yapı iskelesi naklinde, büyüme faktörleri farklı oranlarda salındı. Nakilin ilk birkaç günü boyunca PDGF salınımı, yara iyileşme basamaklarının başlamasına, diğer öncü hücrelerin tedavi bölgesine hareketlenmesine yardımcı oldu. Bu hücreler, damarsal ve kemiksel iskeletin desteğinde damarlarla beraber yeni dokunun oluşumunda görevliydi.
Araştırmacıların söylemine göre, BMP çok yavaşça salınır, sonrasında bu olgunlaşmamış hücreler kemikleri üreten osteoblastlar haline gelir. Gelişim faktörlerinin her ikisi de beraberce uygulandığında, bu hücreler ameliyatı takiben 2 hafta boyunca, doğal kemik görünümünden ve mekanik işlevinden farksız bir kemik katmanı oluşturur. Hammond şöyle diyor:
Bu kombinasyonun kullanımı bize sadece proliferasyonun hızlandırılmasına izin vermiyor. Bununla beraber kök hücreler ve öncül osteoblastların iletimini sağlayan damar dokusunu tanımlamaya da olanak sağlıyor. Böylece muntazam bir tedavi sistemini noktalanıyor.”
Bu yaklaşımın bir diğer avantajı şudur, yapı iskelesi doğada çözünebilir ve vücut içerisinde birkaç haftada parçalanabilir. PLGA olarak nitelendirilen polimer yapı modeli materyali tıbbi tedavilerde yaygın biçimde kullanımdadır. Ayrıca özgül oranda çözünmeye ayarlanabilir. Böylece araştırmacılar bu iskeleyi gerekli olduğu miktarlarda tasarlayabilir.
Hammond’un ekibi bu çalışmaya dayalı bir patent başvurusunda bulundu ve şimdiki hedefleri, bu sistemi daha büyük hayvanlar üzerinde test edebilecekleri klinik deneylere taşımak.
Bu çalışma National Institutes of Health tarafından finanse edilmiştir.
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. N. J. Shah, M. N. Hyder, M. A. Quadir, N.-M. Dorval Courchesne, H. J. Seeherman, M. Nevins, M. Spector, P. T. Hammond. Adaptive growth factor delivery from a polyelectrolyte coating promotes synergistic bone tissue repair and reconstruction. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2014; DOI: 10.1073/pnas.1408035111

Kanser Biyoİşaretlerini Tespit Edebilen Teknoloji

Nano Letters dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, Wake Forest Baptist Medical Center’dan araştırmacılar; nükleik asitleri hastalık işaretleri olarak tespit edebilecek yeni bir teknoloji geliştirmeyi başardı. Araştırmacılar bu gelişmeyi çok güçlü bir potansiyel taşıyan başlangıç olarak niteliyorlar, çünkü bu metot ile kanserden ebola virüsüne kadar birçok hastalığı hastaya, hastanın sağlıklı dokularına veya derisine zarar vermeden teşhis etmek ve tanı koymak mümkün olacak.

Araştırmanın baş yazarı ve aynı tıp merkezinde biyomedikal mühendisliği Yardımcı Doçenti Adam R. Hall’un açıklaması şöyle: ” Teknolojinin henüz çok erken safhalarında olsak da, parmak ucundan alınan birkaç damla kan örneği ile testler gerçekleştirebildik.Bilim insanları yıllardır mikroRNA biyoişaretleri üzerine çalışmalar gerçekleştirdi, ancak bir problem var ki o da mikroRNA’ların çok kısa olması ve bu yüzden tutarlı biçimde tespit edilmelerindeki zorluk.. Birçok teknoloji bu RNA parçalarını tanılamakta güçlük çekiyor. “

DNA’mızda dahil olmak üzere nükleik asitler, birkaç taneden milyonlarcasına kadar değişen sayıda baz sekans veya zincirlerinden ( nükleotit dizileri) oluşur. Bu nükleotit bazların normal halde tam olarak hangi sırayla bulunuyor olduğu ise fonksiyonları ile birebir ilişkilidir denilebilir. Böylelikle yalnızca bu dizilere bakarak, bir hücrenin ve hatta bir dokunun içinde olup bitenleri kestirmek mümkün hale geliyor.

Bu nükleik asitlerin bir ailesi de mikroRNA’lardır ve ortalama (yalnızca) 20 bazdan oluşan tek zincirli yapılardır. Ne var ki, bu küçük diziler içinde kanserin de bulunduğu birçok hastalık hakkında sinyal verebiliyorlar.

Yeni geliştirilen teknikte ise, bir nükleik asit karışımının içinde hedeflenen (veya başka bir deyişle biyoişaretçi olan) nükleik asitin var olup olmadığı nanoteknoloji  yardımıyla anlaşılabiliyor ve hatta basit elektronik belirteçlerle miktarları da belirlenebiliyor.

Eğer arıyor olduğunuz nükleik asit (mikroRNA) oradaysa, sizin ortama eklediğiniz onunla birebir eşleşecek olan (fermuar kapanması örneği verilebilir) RNA zinciri ile çift zincirli bir yapı oluşturarak net bir sinyal veriyor. Sinyallerin sayısı da dedektörler yardımıyla sayılıyor ve hedef mikroRNA zincirden hücrede veya dokuda ne kadar bulunduğu da tespit edilebiliyor.

Çalışmada, bir nükleik asit kalabalığının içinden bile küçük bir hedef zincirin birebir ve kesin olarak tespit edilebileceği gösterilmiş oldu. Bununla birlikte yapılan testte özel olarak denenen veya kullanılan mikiroRNA ise mi-R155 kodlu bir zincirdi ve bu zincir insanlarda akciğer kanserinin indikatörlerinden biri olarak biliniyor.

Bu güzel haberlerin ardından araştırmacılar, klinik kan, doku ve idrar örnekleri üzerinde de çalışabilecek şekilde tekniği ve teknolojiyi geliştirmeye girişti. Konu ile ilgili yeni yayınların kısa sürede gerçekleşmesi bekleniyor.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Osama K. Zahid, Fanny Wang, Jan A. Ruzicka, Ethan W. Taylor, Adam R. Hall. Sequence-Specific Recognition of MicroRNAs and Other Short Nucleic Acids with Solid-State Nanopores. Nano Letters, 2016; DOI: 10.1021/acs.nanolett.6b00001

Bilim İnsanları, Kızılötesi Işığı Görebilen Fareler Yarattılar!

Beyin, harika bir bilgi işlemcisidir ancak bilginin nereden geldiğini önemsemez. Görme, koku alma, tatma, duyma ve dokunma; beynimizle iletişim halinde olan bizim biricik duyularımız, basit elektrik sinyallerine dönüşür. Her ne kadar dünyayı ışık hüzmeleri ve ses dalgaları halinde algılıyor olsak da bunların hepsi tek bir tonda işlenir: elektriksel ton. Kısacası, bütün duyularımız beynimiz için aynıdır. Bu tuhaf görüş, çok daha tuhaf olan “duyusal ikame” deneylerine öncülük etmiştir.
1969 yılında, nöroplastisite öncüsü Dr.Paul Bach-y-Rita, 1950’lerin bilimkurgu ustası Isaac Asimov’un aklından çıkmış gibi görünen bir görme ikame düzeneği (vision replacement setup) tasarladı. Korkutucu dişçi koltuğunun arkasına sıra sıra monte edilmiş, toplamda 400 tane titreşimli ince uç (needle) düşünün. Görme engelli denekler bu koltuğa uzanıp sırtlarındaki hassas derilerini bu titreşim matrisine (vibration matrix) yaslıyorlar. Koltuğun koluna yakın yere yerleştirilmiş basit bir kamera, koltuğun önündeki nesnelerin siyah beyaz görüntülerini yakalıyor. Kameradaki görüntü, titreşimli uçlar yardımıyla 400 piksellik bir “görüntü”ye (bir tür basınç haritasına) dönüştürülüyor. Her kamera pikseli, titreşim matrisindeki bir uca karşılık geliyor; siyah pikseller karşılık geldiği uç tarafından güçlü dürtü oluştururken beyaz pikseller hafif bir dokunuş sergiliyor. Bu düzenek her ne kadar büyük, aksak ve yavaş olsa da işe yaradı.
Eğitimden sonra görme engelli denekler karalama, şekil ve yüzleri ayırt etmekle kalmayıp üçten fazla insanı ve kısmen belirsiz hatlı nesneleri içeren karmaşık görsel resimleri de sadece derileriyle analiz edebildiler. Ancak esas olay şu: Titreşimler deneğin duyu korteksinde değil de görsel korteksinde işlendi. Bir şekilde deneğin işlevsiz görsel prosesi, dokunma duyusunu sanki kendininmiş gibi sahiplendi. Pekiyi, bunun sonucunda ne oldu? Denekler derileriyle “gördüler”.
O zamandan beri duyu ikamesi, görme engellilerin müzik yardımıyla görmesini, sesler yardımıyla okumasını ve motor hareketleri engelli olanların ilgili bilgileri dilleriyle algılamasını sağlamıştır. Yine de bu deneyler hep bir ya da birden fazla duyusu hasarlı olan hastalarda uygulandı. Duke’teki sinirmühendisleri Dr. Eric Thomson ve Dr. Miguel Nicolelis bunun üzerine şunu sordular: Pekiyi, ya biz bu deneyleri sağlıklı bir beyne yapsak? İlave duyular “programlayabilir” miyiz?
“Ne olacaksa olsun!” diye düşündü Thomson, “Hadi, şu farelere kızılötesi görüş verelim.”
(Kızılötesi) Işık Olsun!
Thomson, sadece birkaç milimetre genişliğindeki çift modüllü küçük implantlar tasarlayarak deneyine başladı. İmplant, kafaya bağlı kızılötesi detektörün çıktısını; farenin özellikle bıyıklarca algılanan dokunma sinyallerine cevap veren, duyu korteksine yerleştirilmiş elektrikli mikrostimülatörün mikrodizisine iletti. Daha sonra, susuz bırakılmış fareleri, yuvarlak alandaki üç su ağızlığını birbirinden ayırt edecek şekilde eğitti. Her ağızlık rastgele bir düzende ışık yayıyordu; su ödülünü almak için farelerin yapması gereken tek şey, ışık yanan ağızlığa gitmeleriydi. Fareler oyunun kurallarını öğrendiğinde Thomson ışıkları kızılötesiyle değiştirdi.
Farenin kafasının üstüne yerleştirilmiş detektör tarafından algılanan farklı şiddetteki kızılötesi ışıklar farklı bir değer alıyor ve farklı bir elektriksel simülasyon modeline dönüştürülüyordu. Sonrasında bu modeller, istenen akım darbelerini gerçek zamanda duyu korteksine ileten mikrostimülatöre gönderiliyordu. Thomson şöyle diyor:
“Hayvanların, ikili açık-kapalıdan ziyade kademeli kızılötesi şiddetini işleyebilmesini istedik. Sonuçta görülebilir ışık da ya hep ya hiçten ibaret değil.”
İlk başta farelerin kafası karıştı, uyartıya karşılık olarak kızılötesi kaynağına gideceklerine oturup sanki dışarıdan bir şey dokunmuş gibi bıyıklarını temizlemeye başladılar; aslında duyu korteksleri akımla uyarıldığı için dışarıdan bir şey bıyıklarına dokunmuş gibi hissetmeleri normaldi. Aşağı yukarı bir aylık eğitimin ardından altı hayvanın hepsi kızılötesi başlıklarına alışmış, kızılötesiyle yemek aramayı öğrenmişlerdi. Thomson şöyle diyor:
“Farelerin kızılötesi dalgaların nereden geldiğini daha iyi algılamak için kafalarını sağa sola uzattıklarını görebiliyorduk. Bu durum, %70’i aşkın seferde su dolu ağızlıklardan doğru olanı seçmelerini sağladı.”
Daha sonraki testler, farelerin bıyıklarına “dokunulma bilgisi”ni gayet iyi bir biçimde algılayabildiklerini, yeni kızılötesi “duyu”larının eski duyularını köreltmediğini doğruladı. 2013 yılında Nature Communications‘da yayınladıkları çalışma raporunda Thomson şunları yazdı:
“Bilebildiğimiz kadarıyla bizler, türlerin algı dağarcığını yakın kızılötesi elektromanyetik spektrumu içerecek şekilde genişletebilen ilk kortikal nöroprotezi yapmış olduk.”
Şimşek Hızında Duyu Birleşmesi
Çalışma baştan beri mükemmel olsa da Thomson bununla yetinmedi. Bir kere, farelerde yalnızca bir adet kızılötesi detektör vardı, bu da derinlik algısını oldukça kısıtlıyordu. Diğeri de fareler teknik olarak kızılötesini “görmüyor”, “hissediyor”lardı çünkü bütün işi yapan duyu korteksleriydi.
Chicago’daki 2015 Society for Neuroscience’ın yıllık konferansında bildirdiği üzere Thomson yeni deney serisinde, farelerin beynine 360 derecelik panoramik kızılötesi algı sağlayan üç ilave elektrot yerleştirdi.
Bu ilaveyle birlikte hayvanların kızılötesine adapte olmalarında neredeyse 10 katlık artış görüldü. Su arama deneyi yeniden uygulandığında farelerin düzeneği öğrenmesi ilk deneydeki tek implantlıların 40 günlük sürecine kıyasla yalnızca 4 gün sürdü. Thomson, Science News’a şunları söyledi:
“Doğrusu bu şaşırtıcıydı. Beyinlerinin yalnızca bir bölgesinde değil de her yerinde birçok uyartı olmasının farelerin kafasını karıştıracağını düşünmüştüm.”
Ama en çok şaşılacak an, implantları farelerin görsel korteksine yeniden yerleştirdiği zaman yaşandı: Bu sefer, hayvanların su deneyini öğrenmesi yalnızca bir gün sürdü.
Kızılötesi trafiğin görsel kortekslere yeniden yönlendirilmesi neden öğrenmeyi hızlandırdı? Thomson tam olarak emin değil ama bu olanların kızılötesi ışığın doğasıyla ilgili olduğunu düşünüyor. Nihayetinde, görsel korteksimiz, dalga boyuna baktığımızda kızılötesine çok benzer olan görünür ışığı algılamaya elverişlidir. Belki de görsel korteksimiz, duyu korteksimize nazaran kızılötesini algılamakta “özelleşmiş”tir. Thomson diyor ki:
“Daha derine inmeden ve görsel sistemin farklı seviyelerindeki plastisitenin değişimlerine bakmadan kesin bir şey söyleyemeyiz. Yine de şunu biliyoruz ki görsel korteks hem görünür ışığı hem de kızılötesini aynı anda algılayabiliyor.”
Her ne kadar biyo-sanalkorsanlar (biohacker) insanların görünür ışık spektrumunu yakın kızılötesine çıkarmakla uğraşsa da duyuları artırmak şu an için hayvanlarla sınırlı. Thomson’ın çalışması, “kızılötesi göz” donanımının işe yaraması durumunda beynimizin buna çabucak adapte olacağını gösteriyor. Thomson şöyle diyor:
“Doğrusu ben hala hayretler içerisindeyim. Beyin, her daim yeni bilgi kaynaklarına aç ama tamamıyla yabancı olan bu türleri çok kısa zamanda absorbe edebilir ki bu durum nöroprotez ve artırma (augmentation) alanları için inanılmaz büyük bir nimet. Çalışmamız, duyu kortikal protezlerin normal nörolojik fonksiyonları yeniden kazandırmasına ilaveten memelilerdeki doğal algı kabiliyetini arttırmak için de kullanılabileceğini öne sürüyor. İşte ben bu nedenle çok heyecanlıyım.”
 
Düzelten: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:
  1. SingularityHub
  2. Striem-Amit E1, Cohen L, Dehaene S, Amedi A. Reading with sounds: sensory substitution selectively activates the visual word form area in the blind. Neuron. 2012 Nov 8;76(3):640-52. doi: 10.1016/j.neuron.2012.08.026.
  3. Eric E. Thomson, Rafael Carra & Miguel A.L. Nicolelis Perceiving invisible light through a somatosensory cortical prosthesis Nature Communications Received 24 Aug 2012 | Accepted 15 Jan 2013 | Published 12 Feb 2013 DOI: 10.1038/ncomms2497

Tüm Nörodejeneratif Hastalıkların Ardında Prionlar mı Var?

Creutzfeldt-jakob hastalığı denen insanlardaki deli dana hastalığı formunda, kişinin beyni tam manasıyla hızla bunamaya neden olan delikler oluşturarak bozuluyor. Bu durum vakaların %90’ında bir yıl içinde ölüme yol açıyor. Hastalığın ardındaki suçlular prionlar. Prionlar, normal proteinleri hatalı katlanmaya ve kümeleşmeye teşvik eden, kendileri de hatalı katlanmış proteinlerdir. Bilim adamları, bu kendini çoğaltan hastalıklı proteinlerin, Papua Yeni Gine’deki “kuru hastalığı” gibi hastalıklara neden olduğunu biliyorlar. Fakat artan kanıtlar prionların nörodejeneratif hastalıkların hepsinde olmasa da; hatalı şekillenmiş protein birikimleriyle dikkat çeken Alzheimer, Hngtinton Korea ve Parkinson hastalığında çokça rol aldığını ileri sürmektedir.
Yakın zamana kadar, bu iyi bilinen hastalıklara tutulmuş anormal proteinler bulunduran insanların, doğrudan insandan insana bulaştırıcı olabileceğine dair kanıtlar yoktu. 2015 Eylül’de, Journal Nature’da yayımlanan yeni araştırma, insandan insana bulaşmanın mümkün olabileceğine dair ilk ipucunu sağlayınca, tartışmanın gidişatı aniden değişti. (Scientific American, Springer Nature’nin parçasıdır.)
Çalışma için, University Collage London’da nörolog olan John Collinge ve iş arkadaşları 36 ve 51 yaşları arasında Creutzfeldt-jokob hastalığından ölen sekiz hastanın otopsilerini yürüttü. Tüm örnekler, sonradan prionlarla kirlenmiş olduğu bulunan büyüme hormonu tedavisinden sonra hastalığı edinmişti. Araştırmacıların, beyinlerin altısında aynı zamanda, hastalar bu tarz bulguları göstermek için çok genç olsalar bile, Alzheimer hastalığının sahte belirtilerini (hastalık için tanısal olan, beta amiloid protein birikimlerinin formu) taşıdığını keşfetmesi sürpriz oldu.
Bu keşifler, kusurlu hormon enjeksiyonun bu tarz daha fazla protein oluşumunu tetikleyen az miktarda beta amilod proteinlerini taşımış olabileceğini öne sürdü. Ne Alzheimer ne de bilinen insan prion hastalıklarının hiçbiri direkt temas ile bulaşıcı değil. Ama prion hastalıklarının insandan bulaşması belli medikal işlemler ve “kuru”daki gibi yamyamlık ile meydana gelmektedir. Yeni çalışma bu yüzden, Alzheimer hastalığının prion hastalıklarıyla benzer sebepler ile bulaştırılabilir bir hastalık olması ihtimalini arttırmaktadır.
Yeni bulgular kışkırtıcı, fakat uzmanlar sonuçları yorumlamada temkinli olmayı öneriyor. Mesela, Pennsylvania Üniversitesi’nden sinirbilimci John Trojanowski, çalışmanın küçük boyutuna ve bulaşma için direkt kanıt olmamasına dikkat çekiyor. Houston’daki Texas Üniversitesi Bilim Merkezi’nde nöroloji profesörü olan Claudia Sato şöyle diyor:
 
“Bulaşma, insan vakalarının sadece küçük bir yüzdesinde meydana gelmiş olabilir. Fakat altta yatan ilkeler tanı ve tedavi edici müdahaleler için yeni imkanlara öncülük edebilecek en önemli şey.”
Soto ve Collinge gibi araştırmacılar, vücut sıvılarında şu an tanısal ilerlemeler sunulabilecek Alzheimer ve diğer nörodejeneratif hastalıklarla ilgili bulaşıcı proteinlerin küçük yığınlarının varlığını tespit edecek yollar üzerinde çalışıyor.
Bu tespitler zor olacağa benziyor. Almanya’daki Tübingen Üniversitesinden Martias Jucker ve arkadaşları tarafından eylülde Nature Neuroscience dergisinde online olarak yayımlanan bir çalışma; fare beyinlerindeki tohum olarak adlandırılan ufacık beta amiloid protein yığınlarını ölçecek oldukça hassas yöntemler gerektirdi. Bu tohumlar, altı ay uykuda bekleyişten sonra bile hastalık yapıcı özelliklerini yeniden kazanabilecek gibi görünüyor. Bu yüzden, bu prion benzeri proteinler, rutin testler tarafından bulunamayacak seviyelerde, belirtilerin gelişmesinden çok önce beyinde mevcut olabilir.
1980’lerde prionları keşfeden Nobel ödülü sahibi Stanley Prusiner tarafından bu yaz yayımlanan bir çalışmaya göre; bir potansiyel prion benzeri protein birkaç hastalığa neden olabilir. Prusiner ve arkadaşları, alfa-sinüklein (Parkinson hastalığında bulunan yanlış katlanmış bir protein) kasılmasının çoklu sistem atrofisi (hacim ve işlev kaybına uğrama) denen benzer fakat nadir bir nörodejeneratif hastalığa neden olabileceğini buldu. Bu hastalıklara yol açan protein çeşitleri şekillerinin ve özgün biçimlerinin hastalık yapıcı doğalarını etkileme şeklinin anlaşılması, gelecekteki araştırmaların odak noktası olacak.  Nature Neuroscience çalışmasında yer alan, Emory Üniversitesi’nden Lary C. Walker şöyle diyor:
“Hem prionlar hem de beta amiloidin farklı çeşitleri var ve çok farklı biyolojik etkilere sahip olduğuna dair kanıtlar var. Bence bunu anlamak bize bu hastalıklarda ne olduğunu öngörme gücü verecek.”
Kanıtlar arttıkça, daha fazla bilim adamı şu an, prion benzeri protein süreçlerinin muhtemelen tüm nörodejeneratif hastalıkların temelinde yattığından şüphe ediyor. Prusinerü düşüncedeki şu anki değişikliği beklemişti: 1997’deki Nobel Ödülü konuşmasında; prion oluşumunun anlaşılmasının Alzheimer, Parkinson ve ALS’yi de içeren daha yaygın nörodejeneratif hastalıklar için etkili tedavi geliştirilmesi ve nedenlerin çözülmesine yeni yaklaşımlar açabileceğini tahmin etmişti.
Düzenleyen: Osman Öztürk  (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. Scientific American
  2. Zane Jaunmuktane, Simon Mead, Matthew Ellis, Jonathan D. F. Wadsworth, Andrew J. Nicoll, Joanna Kenny, Francesca Launchbury, Jacqueline Linehan, Angela Richard-Loendt, A. Sarah Walker, Peter Rudge, John Collinge & Sebastian Brandner Evidence for human transmission of amyloid-β pathology and cerebral amyloid angiopathy Nature 525, 247–250 (10 September 2015) doi:10.1038/nature15369 Received 26 April 2015 Accepted 14 August 2015 Published online 09 September 2015
  3. Lan Ye, Sarah K Fritschi, Juliane Schelle, Ulrike Obermüller, Karoline Degenhardt, Stephan A Kaeser, Yvonne S Eisele, Lary C Walker, Frank Baumann, Matthias Staufenbiel & Mathias Jucker Persistence of Aβ seeds in APP null mouse brain Nature Neuroscience 18, 1559–1561 (2015) doi:10.1038/nn.4117 Received 16 July 2015 Accepted 25 August 2015 Published online 09 September 2015