Yeni “Susuz Tuvalet”ler İnsan Dışkısını Enerjiye Dönüştürebiliyor!

Bu yeni buluş, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar için her şeyi değiştirebilir.
Günümüz dünyasında 2.3 milyara yakın kişi, hijyenik ve sağlık açısından güvenli tuvaletleri olmadan yaşıyor. Bunun bilincinde olan bir grup İngiliz bilim adamı ucuz, su kullanmayan ve enerji üreten tuvaletler tasarladı. Yeni projenin ilk denemeleri bu yılın son periyodunda Afrika’da yapılacak.
Çevre dostu ve kolay sürdürülebilir “Nano Zarlı Tuvaletler” Bill ve Melinda Gates Vakfı’nın da destekleriyle 3 yıldır yapım aşamasındaydı.  Başlangıç denemeleri beklendiği şekilde iyi giderse, bu teknoloji askeri araçlardan lüks yatlara kadar birçok yerde kullanılabilecek.
Tuvaletin en önemli kısmı “Nano teknolojili zarlar”. Bu zar, buharlaşan suyu kısa bir arıtma sürecinden sonra atığın diğerinden ayırıyor ve su buhar halindeyken zararlı patojenleri ortadan kaldırarak suyu ev içi kullanım ve tarla sulama gibi işlemlerde kullanılabilir hale getiriyor. Nano kaplı tanecikler ise zarın diğer tarafına geçerek temiz su damlacıklarının ortaya çıkmasını sağlıyor.
Sonrasında, Arşimet tipi bir sistem aktive olarak, artıkları daha sonra yakılarak kül ve ısıya dönüştürecek ikinci bir odacığa gönderiyor. Bu ikinci kısmın detayları hala tamamlanma aşamasındayken, tasarımcılar bunun bütün bu işlem için yeterli enerjiyi sağlayabilecek kadar enerji üretebileceğini ve hatta üstüne cep telefonları gibi küçük elektronik aletleri şarj edebilecek kadar da enerjinin artacağını söylüyor.
Kapalı kapak ve döner mekanizma (sifonun yerini alıyor) istenmeyen kokuların dışarı çıkmasını engellerken, kalan kül de daha sonra gübreleme için kullanılabilecek hale geliyor. Son ve önemli bir nokta ise, gelişen ülkelerde tuvaletlerin bakımsız oluşu, insanların bu tuvaletler yerine açık havayı kullanmalarını yeğlemesine sebep olabiliyor ve bu durum da beraberinde temizlik ve güvenlik sorunlarını getiriyor.
Tasarımcılar tuvaletleri kiralama sistemiyle yaymayı ve böylece kullanıcılar için fiyatları olduğundan daha aşağıya çekmeyi planlıyor. Gana, ilk denemeler için potansiyel bir yer olarak seçildi. Nano zarlı tuvaletler, Cranfield Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştiriliyor ve yakın zamanda, bir çevre koruma fuarı olan Cleantech Innovate’te finalist olduğu açıklandı. Araştırma grubunun üyelerinden Elise Cartmell, konu ile ilgili şöyle konuştu:
“Cleantech Innovate sayesinde bu yenilikçi çözümün uluslararası olarak tanınıyor oluşunu gördüğümüz için çok memnunuz. Nano zarlı tuvaletler, güvenli ve uygun fiyatlı sağlık önlemleri almayı sağlayarak milyonlarca insanın hayatını etkileme potansiyeline sahip.”
 
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
Kaynak: ScienceAlert

Kandaki Demir Seviyesi Hücrelere Zarar Verebiliyor

Laboratuvar ortamında, ortalama tedavilerde kullanılan konsantrasyonlarda demir hücrelere verildiğinde, 10 dakika gibi kısa bir süre içerisinde DNA hasarına yol açacak mekanizmaları tetikleyebiliyor. 

Imperial College London’dan araştırmacıların yaptığı yeni bir araştırmanın bulgusu olan bu bilgi, tablet veya infüzyon gibi tedavilerde kullanılan demir miktarında çok dikkatli olunması gerektiğini gösteriyor. Çünkü DNA hasarı’nın vücutta yaratacağı olumsuz tepkileri sınırlandırmak mümkün değil.

Özellikle oksijen taşıma sistemi başta olmak üzere ‘demir’ vücut fonksiyonları için ciddi bir gereksinimdir ve düşük seviyelerde bulunması anemi’ye yol açabilmektedir. Demir hapları ise bu gibi durumların ortaya çıkmasını engellemek için Dünya genelinde milyonlarca insana doktorlar tarafından veriliyor veya insanlar kendi inisiyatifleri ile kullanıyor. Yapılan araştırmada her yıl yalnızca Wales ve İngiltere’de 6 milyon reçetede demir takviyesinin bulunduğu not edildi.

PLOS ONE dergisinde yayımlanan araştırmada, bilim insanları insan kan damarlarının çeper hücrelerini kullandılar ve bu hücreleri iki gruba ayırarak bir gruba 10 mikromolarlık (bir demir hapı aldıktan sonra kanda gözlenen demir seviyesine eşdeğer) demir çözeltisi diğer gruba ise demir içermeyen plasebo çözelti enjekte ettiler.

Bu hücrelerin genomlarına bakarak ve hücreleri moleküler düzeyde daha detaylı inceleyerek araştırmayı genişleten araştırmacılar; demir çözeltisi uygulanan hücrelerin 10 dakikalık bir süre içinde DNA tamir mekanizmalarını aktifleştirdiklerini gözlemledi. Üstelik bu mekanizma 6 saat sonra hala aktifliğini koruyordu.

Yüksek dozlarda demirin hücrelere zarar verdiği daha önceden de biliniyordu. Ancak araştırmanın baş yazarı Dr. Claire Shovlin’in açıklamasına göre, bu çalışmada uygulanan doz; bir demir tableti alındığında kanda oluşan demir konsantrasyona eşit ve bu düzeyde bile hücrelere zarar verici etkileri tetikliyor. Bu da hücrelerin demire karşı düşünülenden daha hassas olduğunu gösteriyor.

Henüz erken fazlarda nitelenebilecek bu araştırmanın devamı olarak sözü geçen hasarların vücuttaki olası etkilerinin ve zararlarının incelenmesi gerekiyor.

Araştırmacıları özellikle dikkat çektiği nokta ise şu; birçok hasta için demir takviyeleri oldukça önemli bir yer tutuyor ve bir noktaya kadar da tedavilerine yardımcı oluyor. Bu anlamda doktorların da bu hapları önermeyi bırakması mümkün görünmüyor ancak araştırmada en azından dozajlar noktasında daha fazla düşünülmesi gerektiği not ediliyor.

Shovlin ayrıca son 50 yıldır demir haplarındaki dozajların değişmediğini ve standart bir tabletin bir insanın günlük ihtiyacının yaklaşık 10 katı kadar demir içerdiğini açıkladı. Bu anlamda, mevcut araştırma ve benzerleri ile hem hastaların hem de doktorların daha dikkatli olması gerektiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Inês G. Mollet, Dilipkumar Patel, Fatima S. Govani, Adam Giess, Koralia Paschalaki, Manikandan Periyasamy, Elaine C. Lidington, Justin C. Mason, Michael D. Jones, Laurence Game, Simak Ali, Claire L. Shovlin.Low Dose Iron Treatments Induce a DNA Damage Response in Human Endothelial Cells within Minutes. PLOS ONE, 2016; 11 (2): e0147990 DOI: 10.1371/journal.pone.0147990

Yalnızca Egzersiz Yapmak Kilo Kaybına Sebep Olmuyor !

Fiziksel aktivitenin; kalp hastalıkları, diabet ve kanser riskini azaltıyor olmasından, mental sağlığı ve duygu durum halini güçlendiriyor olmasına kadar sağlık açısından birçok faydası var.

Fakat yaygın olan kanının aksine; Loyola University Chicago Stritch School of Medicine ‘dan halk sağlığı bilimcilerine göre, egzersiz yapmak kilo kaybetmenize yardımcı olmuyor.

International Journal of Epidemiology ‘de yayımlanan çalışmada, araştırmacılar; fiziksel aktivitenin, genel sağlık ve formda olma seviyelerini geliştirmede son derece önemli olduğunu, ancak obeziteyi azaltabildiğine dair oldukçasınırlı delilin bulunduğunu söylüyorlar.

Araştırma ekibinden Richard S. Cooper ve Amy Luke yıllardır fiziksel aktivite ve obezite arasındaki ilişkiye dair çalışmalar yapıyorlardı. Araştırmalarına başladıklarında, fiziksel aktivitenin kilo kaybetmede önemli bir etken olduğunu varsaydılar. Fakat, delillerdeki baskınlık, bu varsayımın yanlış olduğunu gösterdi.

Araştırmaya göre; eğer aktivitenizi artırırsanız, iştahınız da artar ve bu durumu daha fazla yiyerek telafi edersiniz. Bu yüzden; fiziksel aktivitenizde artış olsa da olmasa da, kalori kontrolü; mevcut kilonun korunması ya da kilo kaybı için kilit nokta olarak kalır.

Bir başka deyişle; araştırmacılar, halk sağlığına dair verilen “daha aktif olun”, “merdivenleri kullanın” ve “daha fazla meyve-sebze tüketin” gibi mesajların takdir edilebilecek bir yanının olmadığını söylüyorlar. Yani reçete oldukça açık olmalı: Kilo kaybı için tek bir etkili yol vardır; düşük kalorili besinler tüketin.

Yiyecek ve İçecek Şirketleri Algı Yönetimi Yapıyorlar

Öte yandan araştırma kapitalizme dair de çarpıcı bir gerçekliği ortaya koyuyor. Özellikle de yiyecek ve içecek endüstrisi; obezitenin ana sebebinin yetersiz fiziksel egzersiz olduğu algısını geliştirerek kalori tüketimindeki dikkati farklı yönlere çekmeye çalışıyor. Örneğin; yakın zamanda New York Times, dünyanın en büyük şekerli içecek şirketi olan Coca-Cola ‘nın; obezite krizine dair yeni bir bilimsel-temele dayalı (!) destek sağladığını: Sağlıklı bir kiloyu elde etmek için; daha fazla egzersiz yapılması gerektiğini ve kalori tüketiminin azaltılmasının kafaya takılacak bir durum olmadığını belirtti.

International Journal of Epidemiology ‘de araştırmacılar; fiziksel aktivitenin kilo kaybı için kilit önemde olmadığına dair delilleri detaylandırdılar. İşte birkaç örnek:

• Genellikle Afrika, Hindistan ve Çin gibi ülkelerdeki düşük obezite oranlarının yoğun günlük çalışma temposundan kaynaklı olduğu ileri sürülür. Fakat; deliller bu kavrayışı desteklemiyor. Örneğin; Afrikalı Amerikanlar kilo almaya Nijeryalılardan daha yatkındırlar. Fakat, araştırma ekibi, vücut büyüklüğünü düzenlediğinde, Nijeryalıların fiziksel aktivite yoluyla Afrikalı Amerikanlardan daha fazla kalori yakmadıklarıbulgusuna ulaştılar.

• Birçok klinik çalışma; egzersizle birlikte yapılan kalori kısıtlamasında kaybedilen kilonun, yalnızca kalori kısıtlamasıyla (egzersiz yok) kaybedilen kiloyla hemen hemen aynı olduğunu gösteriyor.

• Gözlemsel araştırmalar; enerji harcanması ve ardından gelen kilo değişimi arasında herhangi bir ilişki olmadığını gösteriyor.

Çalışmanın 2013 yılında International Journal of Epidemiology ‘de yayımlanmasından beri, araştırmacılar; fiziksel aktivitenin obezite riskini etkilemediğine dair delillerin çoğaldığını söylüyorlar.

Fiziksel aktivitenin birçok faydası olmasına rağmen, fiziksel aktivitedeki artışın kalori alımında bir artışı ortaya çıkardığına dair deliller artıyor. Ancak bilinçli bir çaba, bu kalori telafisine dair artışı sınırlandırabilir.


Kaynak: Bilimfili

Çalışma Referansı: A. Luke, R. S. Cooper. Physical activity does not influence obesity risk: time to clarify the public health message. International Journal of Epidemiology, 2014; 42 (6): 1831 DOI: 10.1093/ije/dyt159

Erkekler, Aşk İçin Yavaşlıyorlar!

Aşk nedir? Belki de sevgilinizin temposunda yürümek için yavaşlamaktır.
Son araştırma, sevgililerinin temposuna uymak için erkeklerin yürüme hızlarını ayarladıklarını göstermektedir – bu olay, erkekler kadın arkadaşlarıyla yürüdüklerinde gözlenmemektedir. İlk avcı-toplayıcıların birlikte bir yerden bir yere gitmek zorunda olduklarını düşünürsek, bulgular, çok çeşitli olmalarına karşın insan gruplarının evrimini anlamaya yardımcı olacak bilgiler içermektedir.
Her bireyin ideal bir yürüme hızı olduğunu Seattle Pacific Üniversitesi’nden araştırmacılar erişime açık PLoS ONEdergisinde bugün (23 Ekim 2013) açıkladılar. Bu hızı belirleyen, daha çok boydur: Bacaklarınız ne kadar uzunsa daha hızlı yürüme olasılığınız o kadar yüksektir –bu durum, ortalama olarak erkeklerin kadınlardan daha yüksek bir ideal hızı olduğu anlamına gelmektedir.
Ve hız önemlidir, çünkü bu ideal nokta kişinin, enerji harcamadan en verimli şekilde hareket ettiği noktadır. İnsanlar beraber yürürlerken içlerinden birisi temposunu bu ideal hızdan farklı bir hıza ayarlamanın bedelini ödemek zorunda kalır.
Bu bedeli kimin ödediğini bulmak için araştırmacılar 11 heteroseksüel çift buldular –erkek ve kadınlardan oluşan toplam 22 kişi- ve onlardan bir parkuru yalnız başına yürümelerini istediler. Bu ilk yürüyüşler her bireyin tercih ettiği tempo için bir referans çizgisi oluşturdu; erkekler için ortalama hız 5,5 km/sa (3,4 mph), kadınlar için ise 5,1 km/sa (3,2 mph) olarak tespit edildi.
Daha sonra her birey, dönüşümlü olarak yalnız ve bir başkasıyla yürüyerek parkurda birden çok tur katetti. Değişik noktalarda bireye sevgilisi, aynı cinsten arkadaşı ve karşı cinsten arkadaşı katıldı. Sevgilileriyle birlikte yürüdükleri kısımda çiftlerin birbirlerinin ellerini tutmaları istendi.
Araştırmacılar yürüyüş sürelerini ölçtüler ve çifte kumrular birlikte yürürlerken, sevgilisi olan kadının ideal hızına uymak için erkeğin temposunu yavaşlattığını gördüler. Bu durum, çift el ele tutuşsa da tutuşmasa da değişmiyordu.
Buna karşın, platonik arkadaş olan erkek ve kadın beraber yürürlerken, iki taraf da hızlarını değiştirdiler. Erkekler biraz yavaşladı, kadınlar ise hızlandı ve ortada, yaklaşık 5,3 km/sa (3,3 mph) hızında buluştular.
Aynı cinsiyetten biriyle yürürken, erkekler hızlanarak iki erkeğin de tercih ettikleri tempodan yaklaşık %4 daha hızlı bir tempoda ilerlediler. Öte yandan kadınlar yavaşlayarak ikisi de her zamankinden yaklaşık %3 daha yavaş yürüdüler.
Araştırmacıların yazılarına göre, muhtemelen birbirlerinin temposuna uymak için erkeklerin de kadınların da fazladan enerji harcamak zorunda kalmasını önlemek için çoğu avcı-toplayıcı grup, uzun mesafeli yolculuklarda aynı cinsiyetten takımlara bölünüyordu. Bununla birlikte romantik ilişki yaşayanlarda erkekler, kadının gücünü çoğalmaya yönlendirmesi için enerji darbesini kendi üstüne alarak eşlerine bakmak üzere evrilmiş olabilirler.
 
Kaynak:
  1.  LiveScience
  2. Janelle Wagnild, Cara M. Wall-Scheffler Energetic Consequences of Human Sociality: Walking Speed Choices among Friendly Dyads PLOS ONE Published: October 23, 2013 DOI: 10.1371/journal.pone.0076576

Yaşlılıkta, Zekâda Gerileme Olur mu?

Öncelikle, bu yazıyı okumadan önce ya da okuduktan sonra, Kafa Karıştıran Bir Kavram: Zekâ Nedir?, yazımıza göz atmanızı öneririz.

Beyin de diğer bütün organlarımız gibi yaşlanır, hastalanabilir, ya da sakatlanabilir. Beynin normal gelişim sürecinde öğrenmeye ve mantıklı düşünmeye eğilimi gençlikte hızla artar, genç yetişkinlikte tepe noktasına ulaşır, ve daha sonra da yavaş yavaş azalmaya başlar. İyi haber ise; beynin bazı önemli yetenekleri, bu gerileme dönemine direnebilir.

Bazı IQ araştırmacıları, akıcı zekâ (gF) testleri ile kristalleşmiş zekâ (gC) testlerini birbirlerinden ayırıyorlar. Akıcı zekâ; ani öğrenme, akıl yürütme ve problem çözmeyi içeriyor. Kristalleşmiş zekâ ise; anadilimiz içerisindeki kelime haznemiz ya da geniş kültürel birikimimiz gibi geçmişteki entelektüel uğraşlarımızın kristalleşmiş meyvelerini içeriyor. Gençlik boyunca gF ve gC eş zamanlı olarak artıyor, fakat daha sonra bu iki zekâ farklı yörüngeleri takip ediyor.

Bütün gF yetenekleri beraber azalıyor, bu durum belki de beynin işleme hızının zamanla azalmasından kaynaklanıyor olabilir. Fakat, birçok insanın gC yetenekleri, yaşlılıkta da hala tepe noktasının yakınlarında kalıyor. Tabii ki, yaşla alakalı hafıza kaybı bir bireyin hatırlama yeteneğini etkileyecektir; fakat, bu durumun zekâyı nasıl etkilediği de, henüz bilinmiyor.

Bardağın dolu tarafından bakacak olursak; gC yeteneklerinin sağlamlığı, gF yeteneklerindeki kaybın etkilerini telafi ediyor. Yaşlı çalışanlar genellikle alışılmışın dışındaki problemleri çözmekte daha az yeteneklidir. Fakat, genellikle bu durumu deneyim havuzlarına başvurarak zor kazanılmış bilgelikleriyle telafi ederler. Bunun yanı sıra, gC için gF’nin azalmasını gizliyor da diyebiliriz ve aslında bunun tehlikeli sonuçları da olabilir. Örneğin, yaşlılıkta rastlanılabilecek sağlık problemleri yeni bilişsel zorlukları beraberinde getirebilir, güçlü gC yetenekleri olan insanlar başa çıkamayacakları sağlık problemlerinin varlığını daha rahat anlayabilir.

Bilişsel fonksiyonların azalmasını yavaşlatmanın ya da durdurmanın yöntemleri de mevcut. Örneğin, yeni yapılan çalışmalarla artık fiziksel egzersizlerin vücudun kardiyovasküler sağlığını koruyarak beyni de koruduğunu gösteriyor. Ayrıca, zihin egzersizleri yapmak da bir diğer yöntem. Fakat, yapılan zihinsel egzersizler yalnızca pratik edilen belirli bir yeteneğin güçlendirilmesini ve/veya korunmasını sağlayabiliyor. Yine yakın zamanda, bilişsel yeteneklerin korunması sağlayamaya yarayan ilaçları da görmeye başladık. Tabii ki, önlemi önceden almak, sigara içmemek, fazla alkol tüketmekten kaçınmak, kafa yaralanmalarına karşı dikkat etmek, ve sevmek bilişsel sağlığınızı korumanın hala en güzel yolları.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  Linda Gottfredson, ”What Is Intelligence” New Scientist The Collection- 15 Ideas Need To Understand

Aspirin® – 118 Yıl Sonra Hâlâ Şaşırtıcı

Söğüt ağacı kabuğundan 1897 yılında ilk kez sentezlenen asetil salisik asit (ASA) içeriğiyle, 100 yılı aşkın süredir birçok hastalığın tedavisinde kullanılan, yan etki profili ve ürün güvenliği konusunda hakkında en çok bilgiye sahip olduğumuz “mucize ilaç” Aspirin’in (o kadar ki, ticari ismini doğrudan kullanmakta bir sakınca görmüyoruz) yeni bir etkisi daha ortaya kondu.

Bayer kimyageri Dr.Hoffmann’ın, Aspirin’in etken maddesi ASA’yı izole ettiğini belirten el yazısı notu.
Bayer kimyageri Dr.Hoffmann’ın, Aspirin’in etken maddesi ASA’yı izole ettiğini belirten el yazısı notu.

Avrupa’daki en büyük kanser platformu olan Avrupa Kanser Organizasyonunun (ECCO) bu yıl 18’incisini Viyana’da düzenlediği Avrupa Kanser Kongresi 2015’te sunumu gerçekleştirilen, henüz bilimsel bir dergide yayınlanmamış çalışmanın sonuçları katılımcılar arasında ve tüm onkoloji camiasına heyecan ve ilgi uyandırdı. Hollanda’da, 1998 – 2011 yılları arasında sindirim sistemi kanseri (çoğunluğu kalın bağırsak, rektum – kalın bağırsak son kısmı – ve yemek borusu) nedeniyle takip edilen 13.715 hastanın, tanı aldıktan sonraki dönemde Aspirin kullanıp kullanmadıklarına dair verilerinin incelemesi sonucunda, yaş, cinsiyet, kanser türü ve evresi ve tedavi şekli gibi sağkalım sonuçlarını etkileyecek faktörler eşitlendikten sonra bile, Aspirin kullanan hastalarda, ortalama 4 yıllık takip süresince kullanmayan gruba göre anlamlı bir sağkalım avantajı olduğu belirlendi. Tasarım ve istatistiki sonuçlarla ilgili bilgileri incelemek için çalışmanın yayınlanmasını beklememiz gerekse de, açıklanan değerlendirmeler ışığında yorumlamak gerekirse; bireyselleştirilmiş kanser tedavilerinin ön plana çıkarıldığı son dönem onkolojik yaklaşımların gölgesinden sıyrılmayı başarmış, ucuz, hakkında çokça bilgi sahibi olduğumuz bir Aspirin gerçeğiyle karşı karşıya olabiliriz. Kanser hastasının damarlarında serbest olarak dolaşan kanser hücrelerinin, kanda kümelere halinde bir arada bulunan trombositlerin (pıhtılaşma sisteminde önemli bir yere sahip çekirdeksiz kan hücreleri; kan pulcukları, plateletler) arasına saklanarak bağışıklık sisteminden kaçtığı düşüncesiyle, kansere karşı etkinlik mekanizması trombosit biraradalığını bozmasıyla açıklanan Aspirin’in, kalın bağırsak kanserlerine karşı sağladığı hâlihazırda bilinen avantajlarının diğer sindirim sistemi kanserlerine karşı da geçerli olup olmadığı konusunda daha birçok çalışma yapılacak gibi görünüyor.

Henüz sindirim sistemi kanserleri standart tedavisine girmemiş olsa da, Aspirin’in,  iyi bilinen antiromatizmal (romatizma karşıtı), antiinflamatuvar (yangı karşıtı), analjezik (ağrı kesici), antiagregan-antitrombosit (kan sulandırıcı-trombosit biraradalığını bozucu), antipiretik (ateş düşürücü) etkilerinin yanında antikanser etkinliğinden de bahsedileceği günler çok da uzak görünmüyor.

 


Kaynak: 

  1. Bilimfili,
  2. The European Cancer Congress 2015 – europeancancercongress.org

Aşkın Evriminin Psikolojik Temelleri

Bu lir çalış, bu cıvıltı, bu bakış,
Seni bir gün tutuşturur, kül eder;
Bakarsın ki ateş bacayı sarmış.
Şaşarsın: nerede, ne zaman, nasıl?
İş işten geçtikten sonra anlarsın.
                               – Filodemos (Rifat, 1986, s. 16)
Milattan önce birinci yüzyılda yaşamış bu ozanın da şiirle dile getirdiği gibi kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde sıklıkla merkeze oturan aşk, bağlılık, çekim gibi olgular epey çetrefilli olgulardır; böyle oldukları için de yüzyıllardan beri ozanlar, filozoflar, bilim adamları bu konuda çokça kafa yormuş, hakkında kitaplar yazmışlardır. İnsan eşleşmesinin psikolojisine ve işleyişine dair evrimsel yaklaşımın getirdiği açıklamalar ise doğal seçilim ve cinsel seçilim kavramları çerçevesinde oluşmuştur.
Eşleşme hakkında çarpıcı sonuçlar veren bir çalışmada, kadın ve erkek işbirlikçiler karşı cinsten yabancılara yaklaşmışlar, kısa bir başlangıç konuşmasının ardından onlara şu soruları sormuşlardır: “Bu gece benimle dışarı çıkar mısın?”, “Bu gece benim apartman daireme gelir misin?”, “Bu gece benimle yatar mısın?”. Verilen yanıtlar içerisinde kadın ve erkekler arasındaki farklılığın en göze çarpıcı olduğu soru üçüncü sorudur. Kadınların hiçbiri bu soruya evet demezken, erkeklerin %75’i evet cevabını vermiştir (Clark ve Hatfield, 1989; Akt. Gaulin ve McBurney, 2001). Peki böylesine büyük bir farkın sebebi nedir? Sorunun karşılığı insan fizyolojisinin şaşırtıcı yapısında gizlidir.
Bir kadın –çoklu doğumlar sayılmazsa– senede en fazla bir çocuk dünyaya getirebilir. Gebelik dönemini kapsayan bu bir yıla, yeni doğan çocuğun bakım ve emzirme süresi de eklendiğinde, bir kadının doğum yaptıktan sonra hamileliğe tekrar hazır olması yaklaşık dört veya beş yılı gerektirir. Buna karşılık bir erkeğin fizyolojik yapısı, yeterince eş bulduğunda bir kadından çok daha fazla sayıda çocuk sahibi olmaya imkân vermektedir. Öyle ki, sağlıklı bir erkeğin vücudu bir saatte milyonlarca sperm üretebilir. Yukarıda bahsedilen araştırmada kadınların ve erkeklerin tanımadıkları biriyle yatmayı onaylama oranları arasındaki fark ne derece çarpıcıysa, üreme oranları arasındaki fark da o derece çarpıcıdır aslında. Kadın için ayda yalnız bir tane üretebildiği yumurta çok kıymetliyken, erkek için sahip olduğu milyonlarca spermin kıymeti pek fazla değildir. Bu yüzden erkekler için yabancı bir kadınla tek seferlik cinsel ilişkinin bedeli o kadar yüksek değilken, kadınlar için aynı durumun bedeli oldukça yüksektir.
Bu noktada insan eşleşmesiyle ilgili ilk kıymetli bilgiye ulaşmış bulunuyoruz: Bir kadının üreme hızı fizyolojik kapasitesiyle sınırlıyken, bir erkeğin üreme hızı doğurgan kadınlarla eşleşebilme başarısıyla sınırlıdır (Gaulin ve McBurney, 2001). Kadınlarla erkeklerin eşleşme stratejilerinin birbirinden farklı olmasının altında temelde işte bu ilke yatmaktadır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, kadınlar cinsel ilişki için eş seçiminde erkeklerden çok daha titiz ve seçicidirler. Bunun sebebi, daha önce de belirtildiği gibi, kadınlar için gebelik ve bebek büyütme süreçlerinin hayli zahmetli olması, erkeklerinse bu süreçlerde fizyolojik bakımdan herhangi bir yükümlülüğünün bulunmamasıdır. Seçicilik konusundaki cinsiyet farklılıklarıyla ilgili yapılan çalışmalar bu olgunun doğruluğunu kanıtlamıştır. Örneğin Buss ve Schmitt’in (1993) bir araştırmasında katılımcılara cazip gördükleri bir kişiyle, bir saatten beş yıla kadar uzanan bir periyotta belirtilen tanışma sürelerine göre cinsel birliktelik yaşamaya ne ölçüde razı olacakları sorulmuştur. Bulgular, erkeklerin istikrarlı biçimde kadınlardan daha büyük bir isteklilik belirttiğini göstermiştir. Sözgelimi 1 aylık tanışma süresinde kadınların çoğunluğu cinsel ilişkiye rıza göstermezken, erkeklerin çoğunluğu bunu arzulamaktadır.
Kadınların eşleşme konusunda neden daha seçici davrandıklarının sebepleri elbette birçok ayrıntıya sahiptir. Bu sebepleri izah eden görüşler arasında en önemlilerinden biri olan ebeveyn yatırımı teorisi detaylı olarak incelenmeyi hak etmektedir.
Ebeveyn Yatırımı Teorisi
Trivers’ın (1972) ortaya attığı ebeveyn yatırımı teorisi (parental investment theory) cinsel yolla üreyen türler olarak erkeklerin ve kadınların, seks ve eşleşmeye ilişkin bir takım farklı psikolojik adaptasyonlara sahip olduğunu iddia etmektedir. Ebeveyn yatırımı, bebeği yetiştirme ve koruma süreçlerindeki yatırımı ifade etmektedir (Akt. Pillsworth ve Haselton, 2007).
Diğer birçok memeli türünün aksine insan yavrusu doğduğu andan itibaren yoğun bir ilgi ve itinaya ihtiyaç duymaktadır. Yaşamının ilk yıllarında fiziksel gelişimi büyük oranda anne sütüne dayanmaktadır. Tüm bu bakım işlemlerinin hemen hemen tamamı kadının sorumluluğu altındadır ve yaklaşık dört beş yıl boyunca bu sorumluluk devam eder. Öte yandan babanın sorumluluğu anne gibi fizyolojik değil ekonomik bir sorumluluktur. Çocuğun doğal tehditlerden korunmasını, anne ve çocuk için hayati gerekliliği olan besinlerin sağlanmasını ve rakip pozisyonunda bulunan diğer erkeklerden gelebilecek tehlikeleri engellemeyi kapsar. İnsan yavrusunun ilk yıllarında hayatını sürdürebilmesi için annenin varlığı olmazsa olmazken, babanın varlığı aynı ölçüde gerekli değildir.
Trivers’a göre cinsel seçilimin arkasında bulunan itici güçlerden biri, cinsiyetlerin ebeveyn yatırımları arasındaki bu farklılıktır. Tipik olarak kadınlardan daha az yatırım yapan erkekler cinsel birliktelik fırsatlarını azamiye çıkaran bir üreme stratejisi benimserken, bunun aksine kadınlar daha çok yatırım yapan cinsiyet olarak, seçim hakkını en iyi erkekle karşılaşıncaya kadar elde tutan bir üreme stratejisi benimsemiştir. Çünkü kötü bir eş tercihi üreme başarısı açısından, kadınlara erkeklerden daha pahalıya mal olacaktır (Buss, 1988).
Kadın atalarımız eşleşmelerde fark gözetmeyen bir tutum sergilediklerinde, bunun doğurduğu bazı sonuçlar yüzünden zarar görmüşlerdir. Üreme konusunda daha düşük başarı sağlamışlar ve daha az sayıdaki çocukları üreme çağına kadar hayatta kalabilmiştir; zira bu çocuklar baba yatırımından yoksun halde çevresel tehlikelere mani olamamışlardır. İnsanın evrimsel tarihindeki bir erkekse sadece birkaç saatini, hatta dakikasını feda ederek gerçekleştirebileceği gündelik çiftleşmeler peşinde daha hızlı koşabilmiştir. Evrimsel geçmişteki bir kadın hamile kalma konusunda riskli davranışlar benimsediğinde, bu kararının bedellerine yıllarca katlanmak zorunda kalmıştır (Buss, 1999).
Tüm bu sebeplerden dolayı, eş tercihleri kadın ve erkek için farklı ölçütlere göre şekillenmiştir.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Rifat, O. (1986). Yunan antologyası ve Latin ozanlarından çeviriler. İstanbul: Adam Yayınları.
  2. Gaulin, S. J. C. & McBurney, D. H. (2001). Psychology: An evolutionary approach. NJ: Prentice Hall.
  3. Buss, D. M. & Schmitt, D. P. (1993). Sexual strategies theory: An evolutionary perspective on human mating. Psychological Review, 100 (2), 204-232.
  4. Pillsworth, E. G. & Haselton, M. G. (15 Şubat 2007). Women’s sexual strategies: The evolution of long-term bonds and extrapair sex. 26 Mart 2010, http://www.sscnet.ucla.edu/comm/haselton/webdocs/pillsworth_haseltonARSR.pdf
  5. Buss, D. M. (1988). The evolution of human intrasexual competition: Tactics of mate attraction. Journal of Personality and Social Psychology, 54 (4), 616-628.
  6. Buss, D. M. (1999). Evolutionary psychology: The new science of the mind. Boston: Allyn ve Bacon.

Gençlerde ve Yaşlılarda Beyin Dalgaları Farklılık Gösteriyor

Bilişsel psikologlar yaşlanan beyinlerin veya daha uygun biçimde yaşlı insanların beyinlerinin, gençlere göre farklı şekilde işlediğine dair yeni bulgular elde etti. Hafızaya dayalı bir testte bu farkı gözlemleyen bilimciler, yaşa bağlı bilişsel performans azalmasına ve tedavisine yönelik çıkarımlar yapılabileceğini belirtiyor.

Ocak ayında Neurobiology of Learning and Memory‘de yayımlanan çalışma Rotman Research Institute tarafından yürütüldü ve araştırmada hafıza taskı gerçekleştiren genç ve yaşlı  beyinlerinin farklı beyin dalgası paternleri gösterdiği gözlemlendi.

Beyinlerimizi vücudumuzdaki diğer organlar gibi yaşlandıkça değiştiği, bir miktar işlev bozukluğu yaşadığı bilinse de, yaşlılıkta da eski anıları tekrar nasıl hatırladığımız veya yeni anıları nasıl oluşturduğumuz konusu gizemini korumaya devam ediyor. Araştırmanın bulguları beyin aktivitesi açısından jenerasyonlar arası farkı direkt bir biçiminde ortaya çıkarması bakımından tek olma özelliği taşıyor. Bu temel farklılıkları şema halinde inceledikçe, bilimciler kognitif yetenek azalması problemlerini teşhis, öngörme ve tedavi için yeni yollar keşfedebilecekler.

Bulgular; beynin ;hipokampus da dahil olmak üzere öğrenme ve hafıza ile ilgili olan; çok kilit bölgelerindeki ritmik aktivitenin yaşlılık ile değiştiğini ve yaş ilerledikçe dereceli biçimde bu değişimin artış gösterdiğini açığa çıkarıyor. (Bu beyin bölgelerine beyin kabuğu -korteks- ve neokorteks de dahil)

Beynin anatomisini ve yapısal oluşumunu ölçümleyen MRI ile beynin elektrik aktivitesi ile oluşan manyetik alanı ölçen manyetoensefalografi (MEG) teknikleri kullanılan çalışmada 24.8 yaş ortalamasına sahip genç grup ile 65.9 yaş ortalamasına sahip yaşlı grup arasındaki potansiyel ‘yaşa-bağlı’ farklılıklar incelendi.

Beynimiz elektriksel sinyalleri iletişim yöntemi olarak kullanan 100 milyar nörondan -sinir hücresi-nden oluşmuştur. Sinyaller bir hücreden diğerine geçerken frekans olarak gözlemlenen ritmik düzenler ortaya çıkarırlar ve biz de bu oluşumu ‘beyin dalgaları’ olarak biliriz.

Geçmiş çalışmalarda daha yavaş hızda hareket eden beyin dalgalarının hafıza işlevi için ve görece hızlı dalgaların ise dikkat ögesi için önem arz ettiği tespit edilmişti. Bugüne kadar birçok çalışmada hafıza işlemleme ve hatırlama süreçlerinin beyin dalgaları incelenmiş olmasına karşılık genç ve yetişkinlerde bu noktadaki farklılıklar detaylı biçimde araştırılmamıştı.

Grup içi (gençler ve yaşlılar) hafıza görevi başarısı çok ciddi farklılıklar göstermese de, genç yetişkinlerin grubunda hafıza tutarlılıklarının göstergesi olarak teta (yavaş beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi. Buna karşılık yaşlılarda -gençlerde gözlemlenmeyen- alfa titreşimi (görece daha hızlı beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi.

Gruplar arasında da hafıza başarıları arasında gözle görülür farklar olmamasına rağmen, ortaya çıkan beyin dalgaları görüngüleri birbirinden büyük ölçüde farklıydı. MRI görüntüleri ile yapısal farklılıkların da minimum düzeyde olduğunun gözlemlenmesi, beyin dalgaları aracılığıyla genç ve yetişkin beyinlerinde aktivite paternlerinin biribirinden hatırı sayılır biçimde farklı olduğu sonucunu ortaya çıkardı.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2.  Renante Rondina, Rosanna K. Olsen, Douglas A. McQuiggan, Zainab Fatima, Lingqian Li, Esther Oziel, Jed A. Meltzer, Jennifer D. Ryan. Age-related changes to oscillatory dynamics in hippocampal and neocortical networks. Neurobiology of Learning and Memory, 2015; DOI: 10.1016/j.nlm.2015.11.017

Teknoloji Kullanımı Zaman Algısını Değiştiriyor

Kavramsal Çerçeve: “Zaman”ı Hissetmek Ne Demektir?

Zaman algısı, fiziksel zamanın sinir sistemi tarafından örneklenmesi, kodlanması ve yorumlanmasıyla ortaya çıkan öznel bir deneyimdir. İnsanlar saniyelerden dakikalara uzanan “kısa aralıkları” sürekli olarak değerlendirir; oysa bu değerlendirme kronometre gibi çalışmaz. Bilişsel psikolojide iki temel ayrım yerleşiktir: prospektif yargılar, süre geçerken “ne kadar oldu?” diye dikkatini zamana ayıran bireyin tahminini; retrospektif yargılar ise süre geçtikten sonra, bellekte kalan içerik ve yoğunluk üzerinden “ne kadar sürdü?” kararını ifade eder. Günlük yaşantıda her iki mekanizma iç içedir: bildirimlerle bölünen bir çevrimiçi toplantıda süreyi prospektif olarak uzun; akış hâline girdiğimiz bir yazı yazma seansını ise retrospektif olarak kısa hissedebiliriz.

Zaman algısını açıklamak için geliştirilen modeller arasında üçü öne çıkar. İç saat/pasör-birikimci (pacemaker–accumulator) yaklaşımı, sinirsel “tık”ların bir kapıdan geçerek birikmesi ile sürenin kodlandığını; dikkat kapısı uzantısı, bu kapının dikkat tarafından açılıp kapandığını; ölçeklenir beklenti kuramı ise bireyin bellek ve karar bileşenlerini ekleyerek, süre tahminlerindeki orantısal (Weber benzeri) hataları açıklar. Bu çerçevelerin ortak paydası şudur: uyarılılık (arousal) ve dikkat paylaşımı, geçen süreyi olduğundan uzun ya da kısa hissettirebilir.

Nörobiyolojik Temeller: Zamanın Sinirsel İzi

Nörogörüntüleme ve hesaplamalı nörobilim çalışmaları, kısa süreli zamanlamanın bazal ganglionlar, serebellum, ön singulat, insula ve dorsolateral prefrontal korteks arasında dağıtık bir ağ tarafından taşındığını göstermiştir. Striatal vuru frekansı yaklaşımı, kortikal osilatörlerin oluşturduğu ritimlerin striatumda “zaman damgası”na dönüştüğünü öne sürer. Dopamin düzeyleri bu düzenekte kalibrasyon görevi görür: uyarılma artışı ve dopaminerjik tonus yükseldiğinde kısa aralıklar göreli olarak uzun tahmin edilir; sedatif etkilerde ise kısa. Bu nöromodülatör denge, teknolojik uyaranların –bildirim sesi, görsel hareket, sosyal ödül beklentisi– tetiklediği mikro-arousal dalgalanmalarıyla kolayca etkilenebilir.

Teknoloji ve Zaman Algısı: Dikkat, Arousal ve Bellek Üçgeni

Sürekli bağlantılı (always-on) dijital çevre, zaman algısını üç ana kanaldan yeniden ayarlar:

  1. Dikkat Dağılımı ve “Dikkat Kapısı”
    Ekran çoklu pencere, anlık mesaj, bildirim ve akış algoritmalarıyla dikkati sürekli yeniden paylaştırır. Dikkat “zaman kanalı”na daha az kaynak ayırdığında, özellikle retrospektif yargılarda, epizodik izler seyrekleşir ve süre kısa hatırlanabilir. Buna karşılık prospektif bağlamda, yüksek uyarılılık altında iç saat daha hızlı “tıklar” ve geçen süre uzun tahmin edilir. Bu ikili etki, aynı günü hem “bitmek bilmedi” hem de “göz açıp kapayıncaya kadar geçti” şeklinde çelişik hissetmemizin nörobilişsel zemini olabilir.
  2. Aşırı Uyarılma ve Zamanın Hızlanması Hissi
    Sosyal geri bildirim (beğeni, yanıt) beklentisi ve bildirimlerin öngörülemezliği, dopaminerjik devrelerde ödül-tahmin hatasını canlı tutar. Bu durum, özellikle saniye–dakika bandında, süreyi olduğundan uzun tahmin etmeye meylederken günün bütününe ilişkin retrospektif izlenimi kısaltabilir. Sonuç, gündelik dilde “gün akıp gitti, ama toplantı hiç bitmedi” şeklinde dile getirilen paradokstur.
  3. Bellek Yoğunluğu ve Yenilik–Rutinin Dengesi
    Retrospektif zaman yargısı, geçen süre boyunca kodlanan anlamlı olayların “yoğunluğuna” duyarlıdır. Akış algoritmalarının parça parça, çok benzer uyarıcılar sunması, bellek izlerini tekdüzeleştirebilir. Az “anı ayırt edici ipucu” içeren günler, geriye dönük olarak kısa hissedilir; yüksek çeşitlilik ve yenilik içeren günler ise uzun.

Bu çerçevede, teknolojiyle yoğun etkileşimi olan bireylerin kısa aralıklarda süreyi biraz uzun tahmin etmeleri; buna karşın gün sonu değerlendirmesinde “zaman uçtu” hissini daha sık yaşamaları kuramsal olarak uyumludur. Çeşitli küçük-orta ölçekli laboratuvar çalışmalarında bu yönde bulgular rapor edilmiş; ekran temelli okumanın basılı metne kıyasla, uyarılma ve dikkat talebi farkları nedeniyle sübjektif süre akışını farklılaştırabildiği gösterilmiştir. Teknoloji merkezli yaşamın zaman baskısı algısını artırdığına dair ön bulgular, özellikle dikkat çoklu göreve zorlandığında daha belirgindir.

Yaşam Boyu Gelişim ve Orantı İlkesi

Yaş ilerledikçe zamanın “hızlandığı” hissi sadece sinirsel işlemleme hızının değişimiyle açıklanamaz. Orantı ilkesine göre, bir yılın öznel ağırlığı, toplam yaşamın daha küçük bir dilimi hâline geldikçe azalır. Buna rutinleşme ve yenilik azalması eklendiğinde, bellekteki ayırt edici ipuçlarının seyrelmesi retrospektif kısalma doğurur. Dolayısıyla “yıllar su gibi akıyor” deneyimi, yalnızca yaşlanma değil; dijital çağın homojenleştirici dikkat çekimiyle de pekişen, çok etmenli bir fenomendir.

Toplumsal Hızlanma: Tarihsel Bağlam

Zamanın “hızlandığı” yakınması yeni değildir. Sanayi Devrimi’yle birlikte zaman-disiplininin yaygınlaşması, demiryolu ile standart zamanın tesis edilmesi, Taylorist üretim ve modern bürokrasinin ölçülebilirlik ideali, gündelik ritimleri yeniden biçimlendirdi. Yirminci yüzyılın sonlarında kent sosyolojisi ve kültürel kuram, toplumsal hızlanma kavramını geliştirdi: teknolojik iletim hızları arttıkça, iş akışları ve beklentiler ölçeklenerek sıkışır. Dijital dönüşüm bu çizgiyi daha da ileri taşıdı; e-posta yerini anlık mesajlaşmaya bıraktı, iş–özel hayat sınırları geçirgenleşti ve “yanıt süresi” normları milisaniyelere indi.

Yöntembilim: Zamanı Nasıl Ölçüyoruz?

Laboratuvar araştırmaları genellikle şu paradigmalara dayanır:

  • Süre üretimi: Katılımdan belirli bir süreyi “üretmesi” istenir (ör. 60 saniyeyi saymadan bekle).
  • Süre yeniden üretimi: Sunulan bir aralığı hemen ardından yeniden oluşturur.
  • Sözel kestirim: “Ne kadar sürdü?” sorusuna sayısal yanıt verir.
  • Çift-görev düzenekleri: Zaman tahmini, eşzamanlı bilişsel yük altında yapılır.
  • Prospektif vs retrospektif tasarımlar: Katılımcının zaman izlemeye odaklanıp odaklanmadığı manipüle edilir.

Teknoloji etkilerini test etmek için, ekran/basılı okuma, bildirim var/yok, çoklu görev/tek görev gibi faktörler kıyaslanır. En kritik karıştırcılar şunlardır: uyarılılık düzeyi, görev zorluğu, motivasyon, alışıklık ve duygulanım. Doğal ortamda ölçüm için, akıllı telefon telemetrisi ile deneyim örneklemesi (EMA) birleştirilerek, laboratuvar dışı geçerlilik artırılabilir.

Günlük Yaşama Yansımalar: Zaman Baskısı, Verimlilik ve Esenlik

Sürekli bağlantılılık, prospektif düzeyde uzunluk hissini ve zaman baskısını artırabilir; bu da öznel iş yükü ve tükenmişlik riskini besleyebilir. Öte yandan, akışa sokan iyi tasarlanmış dijital deneyimler retrospektif kısalmayı tetikleyerek “zaman uçtu” duygusunu güçlendirir. İş yerinde “daha hızlı çalışıyormuş” izlenimi, ölçülebilir çıktılarla karıştırıldığında verimlilik yanılsaması doğabilir. Eğitimde ekran temelli okuma, dikkat paylaşımı ve uyarılma düzenekleri nedeniyle süre değerlendirmesini ve öz-düzenlemeyi etkileyebilir.

Uygulama İlkeleri: Zaman Algısını Kalibre Etmek

  • Tek görev pencereleri: Bildirimleri toplu teslim eden “odak” zaman blokları, dikkat kapısını istikrarlı tutar.
  • Ritim tasarımı: 25–50 dakikalık derin çalışma aralıkları ile kısa molaların ritmik tekrarı, prospektif–retrospektif dengesini düzenler.
  • Somutlaştırma: Takvim ve görsel zaman haritaları, günün epizodik yoğunluğunu artırarak retrospektif kısalmayı dengeler.
  • Yenilik–çeşitlilik: Güne küçük ama ayırt edici etkinlikler serpiştirmek, bellek yoğunluğunu artırır.
  • Ekran–basılı denge: Derin okuma ve kavramsal bütünlük gerektiren metinlerde basılı ortamın payını artırmak, dikkat paylaşımını azaltır.
  • Duygulanım regülasyonu: Nefes, kısa egzersiz ve ışık/ergonomi düzenlemeleri uyarılma düzeyini kalibre eder; süre tahminlerini istikrara kavuşturur.

Açık Sorular ve Gelecek Araştırmalar

  • Nedensellik ve genelleme: Laboratuvar bulgularının çoklu cihaz, çoklu bağlam gerçeğine taşınması için uzunlamasına, kültürlerarası çalışmalar gereklidir.
  • Bireysel farklılıklar: Dikkat stili, duyusal hassasiyet, ödül duyarlılığı ve psikopatoloji (anksiyete, DEHB) profilleriyle zaman algısı etkileşimi ayrıntılandırılmalıdır.
  • Görev ekolojisi: İş ve öğrenme ortamlarında, gerçek görevlerin zaman algısı üzerindeki etkisi, kurumsal ritimler ve dijital araç tasarımı ile birlikte modellenmelidir.
  • Nöromodülasyon: Dopamin ve noradrenalin ekseninde farmakolojik/uyarımsal müdahalelerin teknoloji koşullarındaki zaman yargılarına etkisi, titiz protokollerle sınanmalıdır.

İleri Okuma
  1. Treisman, M. (1963). Temporal discrimination and the indifference interval: Implications for a model of the “internal clock.” Psychological Monographs: General and Applied, 77(13), 1–31.
  2. Thompson, E. P. (1967). Time, Work-Discipline, and Industrial Capitalism. Past & Present, 38, 56–97.
  3. Gibbon, J. (1977). Scalar expectancy theory and Weber’s law in animal timing. Psychological Review, 84(3), 279–325.
  4. Gibbon, J., Church, R. M., & Meck, W. H. (1984). Scalar timing in memory. Annals of the New York Academy of Sciences, 423, 52–77.
  5. Zakay, D., & Block, R. A. (1995). An attentional-gate model of prospective time estimation. In Time and the Dynamic Control of Behavior (pp. 167–178).
  6. Levine, R. (1997). A Geography of Time. New York: Basic Books.
  7. Matell, M. S., & Meck, W. H. (2004). Cortico-striatal circuits and interval timing: coincidence detection of oscillatory processes. Cognitive Brain Research, 21(2), 139–170.
  8. Buhusi, C. V., & Meck, W. H. (2005). What makes us tick? A functional and computational analysis of interval timing. Nature Reviews Neuroscience, 6(10), 755–765.
  9. Rosa, H. (2005). Beschleunigung: Die Veränderung der Zeitstrukturen in der Moderne. Frankfurt: Suhrkamp.
  10. Droit-Volet, S., & Meck, W. H. (2007). How emotions colour our perception of time. Trends in Cognitive Sciences, 11(12), 504–513.
  11. McLoughlin, A. (2012). The Time of Our Lives: An investigation into the effects of technological advances on temporal experience. (Thesis). http://hdl.handle.net/10395/1515
  12. Rosa, H. (2013). Social Acceleration: A New Theory of Modernity. New York: Columbia University Press.
  13. Baron, N. (2015). Words Onscreen: The Fate of Reading in a Digital World. Oxford: Oxford University Press.
  14. James Cook University. (2015, November 19). Wired society speeds up brains … and time. News release. Retrieved December 6, 2015, from https://www.jcu.edu.au/news/releases/wired-society-speeds-up-brains-and-time
  15. Wearden, J. (2016). The Psychology of Time Perception. Basingstoke: Palgrave Macmillan.
  16. Wittmann, M. (2016). Modulations of the experience of time by affect and body signals. Philosophical Transactions of the Royal Society B, 371(1709), 20140106.
  17. Taruffi, L., Pehrs, C., Skouras, S., & Koelsch, S. (2018). Effects of affective arousal on time perception and its neural correlates. NeuroImage, 183, 334–345.
  18. Sohn, H., et al. (2020). Dopamine and cortical dynamics in time estimation. Nature Neuroscience, 23, 466–475.
  19. Block, R. A., Hancock, P. A., & Zakay, D. (2021). How cognitive load affects duration judgments: A meta-analytic review. Acta Psychologica, 220, 103417.
  20. König, C. J., & Waller, M. J. (2022). Time in the digital age: How technology shapes temporal experience. Annual Review of Organizational Psychology and Organizational Behavior, 9, 91–116.

Kaçak Alkol Zehirlenmelerini Hızlı Tespit Eden GC Metodu Geliştirildi

Cordoba Üniversitesi ve Loughborough Üniversitesi’nden bilim insanları sarhoşluktan kaynaklanan zehirlenmelerde hızla teşhis koymaya yarayan bir metot keşfettiler. Salyadan yapılan test kaçak alkol ve tecavüz hapı (GHB- γ-hydroksibutirik asit, ) zehirlenmelerini  belirlediler.

8 Ocak 2016’da yayınlanan sonuçlar Journal of Breath Research araştırma dergisinde yayınlandı. Loughborough Üniversitesi Analitik Bilimler’den Prof. Paul Thomas,” Aynı termometreyle sıcaklık ölçer gibi basit bir metot geliştirerek, sarhoşluğun ötesinde gizlenen bir zehirlenmeye maruziyet olup olmadığını belirlemeliyiz,” diyor. Araştırmacıların geliştirdiği test metanol,etanol,etilen glikol, propan 1,3 glikol ve γ-hydroksibütirik asit varlığını tespit edebiliyor.

Üç sağlıklı gönüllüden toplanan salya numunesine bu kimyasal eklenerek, düşük konsantrasyonlarda hassas ölçümler yapıldı. Normalde ağız bulunan bakteriler ve amonyak kimyasal ölçüm sistemlerinde ölçümü zorlaştırabilir. Fakat yapılan ölçümler gerçekten hassas ve yüksek doğrulukla yapıldı T

aze salya numunesine eklenen metanol,etanol,etilen glikol,1,3 propan diol ve γ-hydroksibütirik asit gaz kromatografi (GC) ile başarıyla tespit edildi. γ-hydroksibütirik asitin tespitinin kolaylığı araştırmacıları şaşırttı. Bu kadar polar ve asidik bir molekülün düşük konsantrasyonlarda bile tespitinin kolay olması , analitik açıdan iyi.

Araştırmacılar şimdi hastanelerin acil bölümündeki hastalar için denemeler yapıyor. Bu alanda son yıllarda büyük gelişmelerin olduğu nefes, deri ve salya ile etkili testler yapılabileceği savunuluyor .

Referans  :

  1. ‘A rapid and non-invasive method to determine toxic levels of alcohols and γ-hydroxylbutyric acid in saliva samples by gas chromatography-differential mobility spectrometry’ L Criado-García et al, J. Breath Res.1 (2016) 017101, Jan. 8, 2016: iopscience.iop.org/article/10.1088/1752-7163/10/1/017101.

Kaynak :

  1. GerçekBilim
  2. Phys