Son dönemde şirketler piyasaya sürdükleri ürünlerde ve bu ürünlerin paketlerinde kullanılan plastiklerin ‘BPA’sız plastik’ olarak daha güvenli olduğu yönünde tanıtımını ve reklamını yapıyorlar.
Bisfenol A uzun adı ile bilinen BPA, plastik yapıları güçlendirmek için kullanılan bir katkı maddesidir. Bu maddeye maruz kalan veya bırakılan hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sayesinde, BPA’nın; prostat ve meme kanserine, erken doğuma ve hatta ölü doğurmaya sebep olduğu biliniyordu.
Birçok plastik üreticisi bu nedenden dolayı BPA kullanımına son vermiş olsa da, BPA’nın yerine geçen ve yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanan BPS maddesini içeren plastikler de düşünüldüğü gibi sağlıklı değil. Kaliforniya – Los Angeles Üniversitesi’nde gerçekleştirilen araştırmada BPS’nin embriyonik gelişimi hızlandırdığı ve böylelikle üreme sistemine zarar verdiği tespit edildi.
Zebrabalığı modellerinde çok düşük seviyelerde saptanan BPS’nin, hayvanların fizyolojisini henüz embriyonik safhada iken 25 saat gibi kısa bir sürede değiştirdiği gözlemlendi. Ayrıca yapılan deneylerde BPS’nin; ergenlik, doğurganlık ve üreme ile ilgili diğer süreçler üzerinde etkili olan iç salgı sinirlerinin sayısının yüzde 40’a kadar artırabildiği tespit edildi. BPS de aynı BPA gibi bu süreçlerde görevli genleri değiştiriyor, hormonal yapıyı bozarak erken doğuma sebep olabiliyor.
Araştırmada son olarak BPS’nin, hem östrojen hem de tiroid hormonu sistemleri üzerinden zararlı etkilerini gerçekleştirdiği tespit edildi. Bu hormonların etkilerini taklit edebilen BPS, benzer zararları veren BPA gibi endokrin bozucu kimyasallar listesinde bulunuyor. Plastiği hayatımızdan çıkarmadan bu zararların sonu gelmeyecek gibi görünüyor.
*Yazının görselinde en sağdaki zebra balığı embriyosunun diğer doğmamış embriyo kardeşlerinden koptuğu, büyük olasılıkla prematüre şekilde salınacağı görülüyor.
Wenhui Qiu, Yali Zhao, Ming Yang, Matthew Farajzadeh, Chenyuan Pan, Nancy L. Wayne. Actions of Bisphenol A and Bisphenol S on the Reproductive Neuroendocrine System During Early Development in Zebrafish. Endocrinology, 2015; en.2015-1785 DOI: 10.1210/en.2015-1785
En yüksek tahminlere göre insan beyni, 20 ciltlik 5 set Britanika Ansiklopedisi ezberleyebilecek kapasiteye sahiptir. Diğer bir deyişle 3 adet 1,000 terabytelık (yaklaşık 3 petabaytlık) harici hafıza birimi kadar alana sahiptir. Bunu kıyaslayabilmeniz adına şu bilgiyi verelim: Britanya Ulusal Arşivi’nin 900 yıllık birikimi 70 terabayt civarındadır. Terabayt nedir bilmeyenler içinse: 1 terabayt, 1.024 gigabayttır. Yaklaşık 1 gigabayt ise 1024 megabyte… 3 petabaytlık bir hafızaya, 3 milyon saatlik televizyon görüntüsü yükleyebilirdiniz. Bir diğer deyişle, televizyonunuzu 300 yıl boyunca açık bırakacak olursanız, hafızanız ancak dolardı.
Ancak dediğimiz gibi, bu olası en üst tahminlerdir ve çok sayıda sinirbilimci hem beynimizin çalışma biçimi, hem de bu sayıların hesaplanma yöntemleri nedeniyle bu sayılara karşı çıkmaktadır. Daha gerçekçi tahminler, beynimizin hafıza kapasitesini 10 ila 100 terabayt arasına koymaktadır. 2015 yılı itibariyle 10 terabaytlık bir harici hard disk Amazon.com üzerinden 700-1000 dolar arası bir ücrete satın alınabilmektedir.
Peki neden bu kadar çok bilgiye sahip olduğumuzu veya bu kadar fazla bilgiyi depolayabileceğimizi hissetmiyoruz? Neden okuduğumuz, gördüğümüz, deneyimlediğimiz, tattığımız her olgu ve olayı hatırlamıyoruz? Neden Britanika Ansiklopedisi’ni 10 defa da okuyacak olsak, neredeyse hiçbirini tam olarak ve hatta kısmen bile hatırlayamıyoruz? Neden hafızanın bayt cinsinden değeri kesin olarak hesaplanamıyor?
Çünkü beynimiz, kapasite olarak bu alana sahip olsa da, esasında bir bilgisayar kadar hedefe yönelik çalışmadığı için, bilgiler otomatik olarak kaydedilmez ve kusursuz bir şekilde saklanamaz. Bir diğer deyişle, beynimiz kusurlu bir organdır ve her şeyi hatırlamayı, dilediğimiz bilgileri silip, dilediklerimizin yerine yenisini yazmayı başaramaz. Bunu sadece planlı/programlı bir şekilde tasarlanmış bilgisayarlar yapabilir.
Beyinde 100 milyar nöron bulunmaktadır ve bunların en az 1 milyar civarının doğrudan hafıza ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Ne var ki, bu 1 milyar nöronun tamamı birbirine bağlı değildir. Çok az sayıda bağlantı anne karnında oluşur; geri kalanı ise doğumdan sonra, bireyin deneyimlerine bağlı olarak oluşur. Beynimizin iş yapma kapasitesi işte bu bağların sayısı ile orantılıdır. Bu bağları bilinçli yada bilinçsiz bir şekilde oluştururuz. Bağların gelişmesinin tek yolu bilgilerin birbiriyle ilişkilendirilmesidir. İki bilgiyi yan yana düşünmek bilgiyi kalıcı kılar. Bu sebeple benzetme yoluyla öğrenmek, hafızada kalıcı bilgiler oluşturur. Daha da önemlisi, bir bilgi ne kadar sık tekrarlanırsa, o bilginin depolandığı sinir bağlantıları o kadar sık uyarılır ve bağlantılar o kadar sıkı bir biçimde kurulur. Bu da, hafızada yer etmesine neden olur.
Ancak çoğu zaman, karşılaştığımız hemen hemen her bilgi, kısa dönem hafızamızda geçici bir iz bıraktıktan sonra silinir. Çünkü beynimiz aralıksız bir kayıt cihazı değildir. Popüler bilimde “Aslında her şey beynimizde depolanır, biz onlara erişemeyiz.” gibi bilgi ve bilinç sahtekarları bulunsa da, birçok anının kısa sürede, tamamen silindiği doğrudur.
Anıların oluşumu, duygusal ilişkilerle de alakalıdır. Bizlerde güçlü duygular uyandıran anılar, daha güçlü yer ederler. Bu yüzden, örneğin 7 Ocak 2011 yılında, saat 21.26’da ne yaptığınızı ne kadar uğraşırsanız uğraşın hatırlayamazsınız (eğer sizin için özel bir anlamı yoksa), ancak 2 sene önce, doğum gününüzde ne yaptığınızı, ezberlemek için özel bir çaba sarf etmemenize rağmen çok daha kolay hatırlayabilirsiniz.
Benzer şekilde, bir anı ne kadar az tekrarlanırsa ve etkisi ne kadar düşükse, o kadar kolay unutulur ve hafızanın o kısmı temizlenmiş olur. Dolayısıyla hafızamızdan bilgilerin silindiği bir gerçektir.
Peki kullanamayacağımız kadar geniş bu hafıza neden evrimleşti? Evrimsel olarak muhtemelen bu beynimizin büyümesine paralel olarak edindiğimiz bir özellik, doğrudan üzerinde bir seçilim baskısı bulunmuyordu. Ancak beynimiz büyümek zorundaydı (bkz: “İnsan Zekasının Evrimi: Neden Sadece İnsanın Beyni Bu Kadar Evrimleşmiştir?“). Bu büyüme, bu orantısız hafıza artışını da beraberinde getirdi. Ancak dolduramıyoruz, çünkü hafızayla ilgili tüm süreçler düzgün evrimleşemedi. Daha seçilim süreçleri işini yapamadan, insan, zekasıyla doğal seçilimin önüne geçti ve etkisini büyük oranda kırdı. İşte bu yüzden beyin bu kadar karmaşık, bu yüzden anlaşılmaz hatalarla dolu.
Dolayısıyla… Beynimizin koca bir hafıza alanı olsa da, bu alanı istediğimiz gibi kullanmaktan oldukça uzağız. Evrimsel süreçte, belki de ilerleyen dönemlerde, seçilim etkisi oluşacak olursa, bu alanlar çok daha işlevsel olarak kullanılabilecek ve daha da gelişecektir. Ancak şimdilik, bize hayatta kalıp ürememize yetecek kadar bir miktarı evrimleşmiştir ve bununla yetinmek durumundayız. Pratikle, hafızanızı elbette geliştirmeniz mümkündür; ancak ne yazık ki pratikle geliştirebileceğiniz miktar da oldukça sınırlıdır. Yine de siz siz olun, hafızanızı her daim aktif tutun. Bu, yaşlılıkla beraber gelecek birçok sinir hastalığının da önüne geçecektir.
İnsanlığa çok az bir yarar için, şeker kadar başka hiçbir madde dünya topraklarının bu kadar çoğunu kaplamamış gibi görünüyor. Son verilere göre şeker kamışı, pirinç ve mısırdan sonra dünyanın en değerli tarım ürünü ve tüm dünyada arazinin 26.942.686 hektarını kaplıyor. Ticari yararının dışında, ana getirisi yüzyıllardır süren küresel bir halk sağlığı krizi olmuştur.
Obezite salgını, kanser, demans, kalp hastalıkları ve diyabet ile birlikte, şeker temelli karbonhidratların yiyecek ekonomisine hükmettiği tüm uluslarda yayıldı.
Bu yüzden şimdi bir an duralım ve manzaramıza, toplumumuza, sağlığımıza yakın bir tehdit sunmak için nasıl büyüdüğünü anlamak için, şekerin antik kökenlerini bir an durup düşünelim
Geriye Bakış
İnsan fizyolojisi çok az şeker içeren ve aslında hiç rafine karbonhidrat içermeyen bir diyet üzerine evrildi. Aslında, şeker diyetimize muhtemelen bir kazayla girdi. Şeker kamışının öncelikle domuzları şişmanlatmak için kullanılan bir yem bitkisi olması muhtemelse de insanlar zaman zaman saplarını çiğnemiş olabilir.
DNA ve bitki kalıntıları kanıtları, şeker kamışının Güneydoğu Asya’da evrimleştiğini gösteriyor. Araştırmacılar şu sıralarda, yaklaşık MÖ 8000’e uzanan taro ve muz gibi ilgili ürünlerin evcilleştirildiği yer olan Papua Yeni Gine’de Kuk Bataklığı’nda şeker kamışı tarımının erken kanıtlarını araştırıyor. 3500 yılı öncesi civarında Doğu Pasifik ve Hint Okyanusu çevresinde yayılan tarım ürünleri, Avustralyalı ve Polinezyalı gemiciler tarafından taşındı.
İlk kimyasal rafine şeker, yaklaşık 2500 yıl önce Hindistan’da ortaya çıktı. Teknik, buradan doğuda Çin’e ve batıda İran ile erken Müslüman dünyaya kadar yayıldı ve hatta Akdeniz’e 13. yüzyılda ulaştı. Kıbrıs ve Sicilya şeker üretiminde önemli noktalar haline geldi. Orta Çağ boyunca ise, günlük bir baharat yerine, nadir ve pahalı bir çeşni olarak görüldü.
Büyük ölçekte arıtma (rafine edilmiş) ve ticaret için açıkça şeker kamışı yetiştirecek ilk yer, 15. yüzyıl süresince Madeira Atlantik adasıydı. Sonra, şeker tarlaları için yeni ve avantajlı durumların, köle temelli sömürge ekonomisinin kurulduğu Brezilya’da olduğunu fark eden Portekiz idi. Brezilya şeker kamışı, 1674’ten biraz önce, Karayipler’de sunulduğu zaman; Batı Avrupa’nın şeker rağbetini beslemek için gelen endüstrinin büyümesine öncülük etti.
Köle Ticareti
Kimsenin ihtiyacı olmayan ama herkesin can attığı bu yiyecek, modern dünyayı şekillendirdi. Brezilya ve Karayipler’deki büyük şeker tarlalarında ürün yetiştirmek için işgücüne büyük bir talep vardı. Bu ihtiyaç, 1501 ve 1867 arasında Afrika’dan Amerika’ya yaklaşık 12.750.000 insan taşınmasıyla sonuçlanan transatlantik köle ticaretiyle karşılandı. Her bir yolculuktaki ölüm oranları, %25’e varan yüksek oranlara ulaşabiliyordu ve 1 ile 2 milyon arasında ceset denize atılmış olabilir.
Ve tabi ki, bakır ve pirinç, rom, kumaş, tütün ve silah gibi mallara, köle satın almak için Afrikalı elitlerin ihtiyacı vardı. Bunlar, özellikle İngiliz ülkesinin ortalarındaki ve güneybatısındaki sanayi üretiminin büyütülmesiyle güvenlik altına alındı. Modern zamanların bankacılığı ve sigortacılığı kökenlerini 18.yy Atlantik ekonomisine dayandırabilir.
Bu sırada, tarlalarda çalışan köleler ise sefil hayatı yaşıyorlardı. Nihayet 1834’te İngiliz İmparatorluğu’nda azat edildiklerinde, tamamen tazmin edilenler, köleler değil köle sahipleriydi. Bu paranın çoğu, demiryolları ve fabrikalar gibi Viktoryan altyapısını inşa etmek için kullanıldı.
Modern Zaman Felaketleri
Tütün ve şekerin hikayesi bir çok yönden yakın ilişkide. Her iki ürün de başlangıçta köle işgücü tarafından üretildi ve başlangıçta sağlığa faydalı olarak görüldü. Şekerin ve tütünün de antik kökenleri olmasına rağmen, bugün onlarla ilişkilendirdiğimiz sağlık risklerini oluşturan 17. yy ortalarından itibaren beklenmedik ve kitlesel tüketimleriydi.
Bulaşıcı olmayan hastalıkların “endüstriyel salgını” fikri, büyük şirketlerin kar güdüleri tarafından idare ediliyor. Ve tütün yaygın olarak bağımlılık yapıcı olarak kabul edilirken, şeker aynı zamanda bağımlılıktan ayırt edilemeyen davranışsal tepkileri yönlendirebiliyor.
Fakat 21. Yüzyılda şekerin etkisi, tütün gibi karşılaştırılabilir belalardan, hatta alkolden bile daha güçlü. Modern diyetlerin kalori içeriğinin %20’sinin muhtemel sorumlusu olan şeker, sadece her yerde birden değil, aynı zamanda dünya ekonomisi ve kültürel mirasın da merkezinde.
Belki de daha iyi bir karşılaştırma, bizim fosil yakıtlara olan güvenimizdir. Fosil yakıtlar sadece kusurlu ya da kötü bir alışkanlık değil, yaşama şeklimize ve coğrafya ile kaynaklarının bulunduğu bölgelerin siyasetlerine merkez oluşturuyor. Aynı şekilde şekerin yükselişi, küresel ticaret ve sosyoekonomik gelişme ile kölelik, Afrika diasporası ve modern kültürel standartlara anahtar olmuştur.
Şeker kamışının evrimsel ve tarihi kökenleri, şekerin modern kültüre neden hakim olduğuna, ve kötücül etkisini hafifletmek için ne yapabileceğimize ışık tutabilir. 21. yüzyılın pek çok büyük zorlukları gibi, örneğin iklim değişikliği, sorunu tanımlayan bu bilim açıkça görülmektedir.
Eksik olan şey, kamu ve siyasi iradenin önerilen şeker vergisi ve belirgin olarak göz önüne serilen sağlık uyarıları gibi yollarla bunu çözmesidir. Hala yiyecek sistemimizin çok büyük parçası olan şeker ile ilgili (2013’te şeker mahsulleri dünya tarım üretiminin %6,2’sini ve maddi değerinin %9,4’ünü oluşturdu) önemli değişimleri mümkün kılacak bu tarz cesur tedbirlere gerek duyuluyor.
Warwick Üniversitesi araştırmacıları, insan vücudu içerisinde hücrelerin kendi ulaşım ağlarını nasıl yarattıklarını keşfettiler. Bu keşfin bağırsak kanseri gibi hastalıkların işleyişi ve ortaya çıkışı ile ilgili bilinmeyenleri çözümlemeye yardımcı olacağı düşünülüyor. Çalışmanın detayları ve sonuçları Nature Scientific Reports’da yayımlandı.
Warwick Tıp Fakültesi’nden Profesör Rob Cross araştırma ile ilgili şu açıklamada bulundu : ” Vücudumuzdaki her hücre, mikrotübül adı verilen miinik raylardan oluşan ve hücre içindeki önemli duraklar arasında taşınması gereken kargoların iletimini sağlayan bir trenyolu ağı’nı barındırır. Bu hücre içi rayların boyutları ise – 25 nanometre (milimetrenin milyonda biri) ene sahip oldukları biliniyor- hayal etmesi zor derecede küçüktür. İç ray sisteminin varlığı da, hücrenin normal ve sağlıklı biçimde fonksiyonlarını yerine getirmesi, işlevini koruması ve işlemesi için çok büyük bir öneme sahiptir.”
Bu mikrotübül yollar. hücre bölünmesi gibi fonksiyonlar için olduğu gibi, bir takım önemli kanser ilaçlarının ana hedefi olarak da ciddi önem arz etmektedir. Prof. Cross’un laboratuvarı ise mikrotübül yolların nasıl kuruluyor olduğu üzerine çalışıyor.
Profesör Cross ; bir protein grubu olan TOG’ların, büyümekte veya başka bir deyişle uzamakta olan mikrotübüllerin uçlarında bulunduğunun ve küçük birer demiryolu işçisi gibi çalıştıklarının bir süredir bilindiğini belirtiyor. Ancak bu protein takımının tam olarak nasıl organize olduğu ve gerçekte nasıl efektif biçimde çalıştığı konusu gizemini korumaktaydı.
Cross ve araştırma ekibi yeni çalışmalarında, TOG’ların mikrotübüllerin uçlarındaki yerlere TACC denen başka bir protein grubunun yardımı ile tutunuyor olduğunu ve de TOG-TACC sisteminin mikrotübül büyümesini koruduğunu ve de yeni mikrotübül raylarının uzamasını hızlandırdığını gösterdi.
Bu anlamda TOG-TACC makine sisteminin mikrotübül uzamasını katalize ettiği ve sonuçlara bakılırsa da TOG-TACC’ın çok alışılmadık bir katalist olduğunu söylemek mümkün.
Mikrotübül büyümesinin nasıl katalize edildiğinin anlaşılması ile, araştırma ekibi bulgularının; içinde bağırsak kanseri gibi TOG-TACC sistemindeki fonksiyon anormallikleri ile ilişkilendirilen birçok insan hastalığına dair çözüm arayışlarına yeni kapılar açacağını umuyor.
Frauke Hussmann, Douglas R. Drummond, Daniel R. Peet, Douglas S. Martin, Robert A. Cross. Alp7/TACC-Alp14/TOG generates long-lived, fast-growing MTs by an unconventional mechanism. Scientific Reports, 2016; 6: 20653 DOI: 10.1038/srep20653
Hayatta kalmamız ve karmaşık vücut yapımız tamamen ilk insan embriyolarında bulunmuş olan kaçak yolcuların “virüs”lerin eseri olabilir. Virüs hem insan embriyosunu diğer virüslerden korumuş hem de insan genlerineembriyodan yeni insanı oluştururken altyapıda yardımcı olmuş gibi görünüyor.
University of California’da yürütülen araştırma ile uzun zamandır terkedilmiş gibi görünen ‘milyonlarca yıldır DNA’mızın içinde bulunan virüs genlerinin sessizce evrimimizi ve varlığımızı kontrol ettiği’ fikri yeniden gündeme geldi.
Retrovirüsler konuk oldukları hücrelerin içine genetik materyallerini enjekte eder ya da bırakırlar. İlk zamanlar bu materyaller hastalığa ve ölüme sebep olurken zamanla konuk eden hücre virüse karşı bir direnç evrimleştirir ve sperm veya yumurtalarının içine giren DNA parçacıkları gelecek nesillere aktarılmaya başlar. Araştırmada bahsedilen virüs endojen (içte olan – içe yayılmış) retrovirüs ya da ERV olarak bilinen hücre genomunda kalıcı olan bir virüs.
Sessiz koruyucu
Genomumuzun yüzde 9’unun virüsler aracılığıyla geldiği düşünülüyor. Viral kalıntılar, binlerce yıl önce etkilerini kaybetmiş “atık-çöp” DNA bölümleri olarak varsayılıyordu. Ancak HERVK’nin (yaklaşık 200.000 yıl önce – ki en son girenlerden biridir- DNA’mızın içine girmeyi başarmış viral genom) keşfi bu nosyonu tartışmaya açtı.
3 günlük insan embriyolarında gen ekspresyonu (genlerin protein sentezlemesi süreci) üzerine çalışırken bu beklenmedik keşfi yapan Stanford Üniversitesi bilimcileri, toplam 8 hücreden oluşan embriyolarda anne ve babadan gelen DNA’lar dışında HERVK genetik materyallerini de tespit etti. Bu hücrelerin viral protein ürünleri ile dolu olduğu hatta bazılarının virüs benzeri şekillere sahip olduğu kaydedildi.
Devam eden deneyler ile virüsün , diğer virüslerin hücreye girmesini engelleyen bir protein de ürettiği ortaya çıktı. Böylelikle grip gibi embriyo için tehlikeli olan virüslerden korunmuş oluyoruz. Hücresel olarak gerekli olan diğer doğal protein sentezlerinde de yol gösterici olan viral genler tam manasıyla bizim sessiz kahramanlarımızdır.
Biyolojik Kara Delik
Bu kaçak yolcuların bizi diğer primat ve şempanzelerden ayırıyor olma ihtimali üzerinde de duruluyor. Bazı araştırmacılar endojenik retrovirüslerin türleşme veya türlerin birbirinden ayrılma süreçlerinde hatta bireylerin tür içinde birbirlerinden farklı olmaları üzerinde nasıl etkili bir rol oynamış olabileceğini düşünüyor.
Görece son dönemlerde DNA’mıza girmiş retrovirüs kalıntılarının protein ürünleri bir çok gelişimsel programı yönlendirdiği mevcut araştırma ile gösterildi. Enfeksiyonları engelleyen ERV ürünleri de gözlemlendi ki bu aslında virüslerin konuk olacakları hücre için yarıştıklarını (uzun süredir bilinen bir fenomen) doğruluyor.
Genelgeçer gibi görünmesine rağmen biyolojideki kara delik olarak adlandırılan tüm bu süreçler çoğu zaman gözden kaçıyor. Bunu DNA’yı bir orman, virüsleri de içinde yaşayan adapte olmuş hayvanlar veya küçük hayvanlar olarak düşünerek hayal edebiliriz. En etkili virüsler – HERVK gibi – kalıcı olarak DNA’mızın içine girerek kendilerini gelecek nesillere aktarılmak üzere yerleşebiliyorlar.
Konuk oldukları hücrenin genetik malzemesini yeniden (modaya uygun şekilde) düzenleme işlevi gören virüsler, aktif genleri etkiliyor veya etkileşime girdiklerini aktive edebiliyor. Bu da aslında fiziki özelliklerimizi yeniden şekillendirebileceklerini gösterirken, klonlama , gen klonlama uygulamaları için çok dinamik bir alan da yaratıyor.
newscientist.com, Virus hiding in our genome protects early human embryos ,
Edward J. Grow, Ryan A. Flynn, Shawn L. Chavez, Nicholas L. Bayless, Mark Wossidlo, Daniel J. Wesche, Lance Martin, Carol B. Ware, Catherine A. Blish, Howard Y. Chang, Renee A. Reijo Pera & Joanna Wysocka Intrinsic retroviral reactivation in human preimplantation embryos and pluripotent cells Nature, 522,221–225doi:10.1038/nature14308
Eğer evrime karşı bir üfürme söz konusuysa bu cümleyi mutlaka duyarsınız. Fakat gerçeklerden hiçbir şey kurtulamaz. Ve aslına bakarsanız cümlenin kendisi teknik olarak doğrudur. Evet; evrim; tabiki bir teoridir. Kim inkar edebilir ki? Ancak eminiz ki; sabır gösterip yazımızı sonuna kadar okuyacak insanların içerisinden; “hayır, evrim bir teori değildir” diyenler de çıkacaktır En azından Evrim Teorisi’ne dair bir miti (yanlış anlama) ortadan kaldırmayı amaçlarken, bir başka bilimsel terime dair kavram yanılgısını ortadan kaldırmış olacağız; bu bile bizi mutlu edecektir.
Teori Nedir?
Öncelikle bu cümleyi kuran insanlar, esasında; bilimde kullanılan bir kavramın anlamının, bu kavramı günlük hayatta kendilerinin kullanımından farksız olduğunu düşünür. İşte iplerin koptuğu yer; tam da burasıdır.
Akılda tutulması gereken en önemli şey -ve yazımızın da konusunu oluşturacak şey-; Günlük hayatta kullanılan “Teori” kelimesinin tanımı, bilimsel tanımdan farklıdır.
Yaygın kullanımda, teori kelimesi genellikle “tahmin”, “düşünce” ya da “özsezi” anlamında kullanılır. Ancak, bilimsel kavramlarda ise durum böyle değildir.
Bilimsel literatürde: Teori; mevcut koşulların bazı özelliklerinin açıklanmasıdır ve bilimsel teoriler için temelde üç gereklilik söz konusudur:
Delillerle desteklenir.
Test edilebilir ve yanlışlanabilir.
Yeni tahminler oluşturmak için kullanılabilir.
Teoriler Bilimsel Delillerle Desteklenir
İlk gerekliliğin de gösterdiği üzere; bilimdeki “teori” kelimesi, bir “tahmin”, “önsezi” ya da buna benzer bir anlama gelmemektedir. Oysa, bilimde kullanılan teori kavramı; delillerle güçlü bir şekilde desteklenmiş bilimsel açıklamalara verilen isimdir. Ve biraz olsun bilim eğitimi almış bir kimse çok iyi bilir ki; bir bilim insanı, bir objenin ya da olayın sebeplerini açıklamak istediğinde, önce gözlem yapar, gözlemlerine ve bilgiye dayalı bir tahminde(educated guess) bulunur ve bu tahmine hipotez denir -burada hipoteze dair de kavram yanılgılarını yıkmış olmayı umut ediyoruz–. Kurulan bu hipotez; sonrasında, deneylerle ve gözlemlerle test edilir ve ancak ve ancak yeteri kadar delille desteklenir ve konu edildiği testleri tekrar tekrar geçebilirse, teoriye dönüşür. Evrim Teorisi, işte bu standartları başarıyla geçerek: doğal dünyanın yaklaşık 200 yıldır süren bilimsel çalışmalarındaki hiçbir testte başarısız olmamıştır ve dahası sürekli olarak da teoriyi destekleyen deliller artmaktadır.
Bilimin, yapısı gereği işleyişi…
Test Edilebilir ve Yanlışlanabilir
Gelelim ikinci gerekliliğimize: Bilimsel bir teori; -en azından temelde- test edilebilir ve yanlışlanabilir olmalıdır. Yanlışlanabilir olmalıdır evet. Bilimin doğasında yanlışlanabilirlik vardır ve bilimi değerli kılan gerçeklerden birisi de budur. Bilim yanlışlanabilirdir, ancak bilimi yanlışlayacak olan da bilimin kendisidir. Eğer ki; bilimsel bir hipotezi yanlışlayabilecek bir bilimsel test varsa ya da yanlış olduğunu gösterebilen bilimsel bir veri varsa (tek bir veri dahi olsa) o hipotez bilimsel literatürde “teori” adını alamaz. Evrim işte bu gereklilikleri karşılayarak teori ünvanını almıştır. Örneğin; her bir yeni fosil ya da tür keşfi; evrimin bir testidir. Eğer ki; yeni keşfedilen bir tür, tüm canlıları sınıflandırmak için kullanılan “iç içe ağaç” kalıbına uymuyorsa ya da kaya tabakalarında bulunan bir fosil bu ağaçta bulunan diğer örneklerden büyük oranda farklıysa, Evrim Teorisi işte tam bu sırada büyük oranda değişebilir.
Teoriler Yeni Tahminler Oluşturmak İçin Kullanılabilir
Son gereklilik: Bilimsel teori, gelecekte yapacağımız yeni keşiflere dair bir tahmin oluşturmada kullanılabilir. Herhangi bir insan bir dizi gerçekliği açıklayan bir hipotezi yeniden düzenleyebilir; yani, biz bu hipotezin organize ilkelerini alabilir ve bu ilkeleri yeni bir delilin ya da henüz bilinmeyen bir fenomenin varlığını ortaya çıkarmada kullanabiliriz. Eğer böylesi tahminler yapılamıyorsa, ya da yapılabiliyor ancak yanlış olduğu gösterilebiliyorsa, demek ki; hipotezimiz, teori kualifikasyonlarını karşılamıyordur ve reddedilmelidir. Evrim, inanılmaz bir tahmin yetisini elinde bulundurur –evrimin gelecekte nasıl olacağına dair bir tahmin geliştirmek olarak anlaşılmasın, çünkü bu durum henüz tahmin edilemeyen birçok şans faktörüne dayanıyor, fakat yeni keşiflerin hayat ağacına nasıl yerleşeceğine dair tahminler olarak ele alınabilir. Örneğin, bir fosil serisine ait bir parçayı elimizde bulunduruyorsak, kaya kayıtlarında bu serinin diğer parçalarının da bulunacağına dair güvenilir bir tahmin geliştirebiliriz. Küçük bir örnek olması açısından; 1997 yılı Ocak ayında Talk Origins‘de modern karıncaların atalarının nerede bulunabileceğine dair örnek bir tahmin. Burada da daha sonradan doğrulanan tahminlerin bir listesini görebilirsiniz.
Öte yandan, madem kavram yanılgılarını ele almaya başladık; uzun süredir yazmayı düşündüğümüz bir başka büyük yanılgıyı da bu yazımız içerisinde ele alalım.
Teori ve Kanun (Yasa)
“Teoriler daha fazla bilim insanı tarafından kabul edilirse kanun/yasa olurlar”
“Teoriler kanıtlanırsa, kanun/yasa olurlar.”
İki cümle de tamamen yanlıştır! Öncelikle bilimsel teori ve bilimsel yasa kavramları birbirlerinden farklı kavramlardır. Bilimsel yasalar; doğal dünyanın bazı özelliklerinin tanımıdır, yani bilimsel yasalar tanımlamalardır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere; teoriler ise doğal dünyanın bazı özelliklerinin açıklamalarıdır. Yani, kanunlar/yasalar tanımlama (description), teoriler ise açıklamadır (explanation). Kanunlar doğal dünyanın bazı özelliklerini tanımlarken, bu özelliklerin açıklamasını ise teoriler yapar. Örneğin, Newton’ın Yerçekimi (Kütleçekimi) Yasası şunu söyler; iki nesne arasındaki çekim kuvveti, bu nesnelerin kütlelerinin çarpımıyla doğru orantılı, aralarındaki uzaklığın karesiyle de ters orantılıdır. Yani yasa; olan durumun ne olduğunu söyler (tanımlar), fakat yerçekiminin neden olduğunu ya da nasıl işlediğini açıklamaz. Oysa, yerçekiminin (kütleçekimi) teorisi ise, örneğin; Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi; bu durumun neden/niçin meydana geldiğini açıklar. AstronomidekiHubble Yasası şunu söyler; astronomik nesnelerden gelen -gözlemlenen- kırmızıya kayan ışık; bu nesnelerin Dünya ile arasındaki mesafeyle orantılıdır; Big Bang (Büyük Patlama) Teorisi ise; evrenin genişlemekte olduğunu söyleyerek bu gözlemi açıklar. Biyolojideki, Mendel’in Kalıtım Yasaları; özelliklerin (karakterlerin) anne ve babadan yavrulara nasıl geçtiğinin belirli örgülerini tanımlarken, moleküler genetik teorileri; bu gözlemleri, kromozom, gen ve DNA yapılarına dayandırarak açıklar. Yani; teoriler daha fazla delille desteklendiğinde yasa haline gelmezler. Bilakis, teoriler ulaşılabilen “en yüksek” noktadır ve bilimin her alanında teorilere ulaşma gayesi vardır. Eğer ki; bilim, yalnızca yasaların keşfedilmesini içerseydi, bazen aşağılamak için kullanılan bir deyim olan “pul koleksiyonculuğu” aktivitesi olarak kalırdı: Doğal fenomenleri, onları açıklamaya dair herhangi bir çaba göstermeden listele gitsin.
Öte yandan, genellikle bilim insanları tarafından ifade edilmemiş olsa da; yaşayan organizmaların zamanla değiştiğini ifade etmek için “Evrim Yasası” kavramı kullanılabilir. Bu değişim; hem fosil kayıtlarında hem de günümüzde bir jenerasyondan bir diğerine gözlemlenebilir. Evrim Teorisi; bu genel örüntünün yanı sıra, canlı organizmaların rastgele mutasyonlar ve doğal seçilimden kaynaklı olarak farklı üreme başarılarını deneyimlediğini söyleyerek belirli ayrıntıları açıklar. Ve dahası, evrimi destekleyen deliller o kadar güçlüdür ki; biyologlar, evrimi; genellikle sorgulanamaz ve açık bir gerçeklik (Güneş Merkezlilik ya da Yerçekimi gibi ) olarak isimlendirir. Böylece de; evrim hem teori hem de bir gerçek olarak ifade edilir.
Uygulanabilen her testi başarıyla geçmiş, güçlü delillerle desteklenmiş, çok sayıda doğrulanmış tahmin yapabilmede kullanılmış, dünyanın bazı özelliklerinin bir açıklaması: İşte evrimin durumuna dair tutarlı bir tanımlama. Yani evrime karşı bir argüman olarak “yalnızca bir teori” söylemi; evrime karşı değil esasında evrim için bir argümandır Yalnızca çok güçlü, test edilmiş bilimsel düşünceler bu ünvanı elde ederler.
Son olarak, bu yazımız kapsamında da ifade ettiğimiz gibi; evrimi, “yalnızca bir teori” olarak isimlendirmek geçerli bir itiraz değildir, fakat evrimi daha da saygın yapan bir tanımlamadır.
207. yaş gününde, bir kez daha; iyi ki doğdun Charles Darwin ! Doğal seçilimin bütün aydınlığı ve berraklığıyla evrim yürüyor diyerek bitirelim.
American Association for the Advancement of Science (1993). Benchmarks for science literacy. New York:Oxford University Press
Camphell, J. (1968). What is science? New York: Dover Publications.
Carey, S. S. (1994). A beginners guide to scientific method Belmont, CA: Wadsworth Publishing Company.
Horner, J. K. & Rubba, P.A. (1979) The laws are mature theories fable. The Science Teacher, 46 (2), 31.
Horner, J. K. & Rubba, P.A. (1978) The myth of absolute truth. The Science Teacher, 45 (1), 29-30.
Pearson,. K. (1937). The grammar of science. London: Dutton.
Rhodes, G. and Schaible (1989). Fact, law, and theory: Ways of thinking in science and literature. Journal of College Science Teaching, 18(4), 228-232 & 288
Sonleitner, F. J. (1989, Nov/Dec). Theories, laws and all that. National Center for Science Education, Newsletter, 9(6), 3-4.
Galus, P. J. 2003. A testable prediction. The Science Teacher, 70(5):10.
Beyaz Mars ve Dünyanın Sonu; dünya üzerindeki en kuru, en soğuk ve en izole (yaşam alanlarından yalıtılmış) yer için, bilinen adı olan Antarktika dışında kullanılan diğer isimlere iki örnek…
Fransa Kutup Enstitüsü (IPEV) ve İtalya Antarktika Araştırma Programı (PNRA) işbirliğiyle yapılan ve 2005 yılında faaliyete geçen Concordia, yerkürenin coğrafi güney noktasına 1600 kilometre uzaklıkta ve deniz seviyesinden 3200 metre yükseklikteki C Kubbesi platosunda konuşlanmıştır. Bu iki kuruluşun yanında ESA (Avrupa Uzay Ajansı) da ay ve Mars’a planlanan insanlı uzay yolculukları için bilimsel araştırmalar yürütmek üzere bu üssü kullanmaktadır. Üsse en yakın yerleşim birimi/yaşam alanı yaklaşık 600 kilometre ötedeki bir diğer araştırma üssü olan Rus Vostok İstasyonudur. ISS’in (Uluslararası Uzay İstasyonu) yörüngesinin dünyaya 400 kilometre uzaklıkta olduğunu belirterek Concordia’nın yalıtılmışlığını sayısallaştırmış olalım.
Yılın 9 ayını saf karanlık veya saf aydınlık altında ve mutlak yalnızlık, sessizlik, kokusuzluk, renksizlik içinde, olağanın üçte biri kadar oksijenle geçiren Concordia, bu özellikleriyle uzun uzay yolculuklarıyla tamamen örtüşen bir fiziksel ortam oluşturuyor. İnsanları büyük bir şehrin merkezinde veya her türlü olanağın dibinde de yalıtarak, bu durum karşısındaki duruşlarını incelemeniz tabii ki olası. Ancak Concordia’daki yalıtılmışlık en kötü ve en tehlikeli durumlarda bile ortada kaldırılacak veya müdahale edilecek bir “mizansen” değil, birçok açıdan yaşamsal tehdit oluşturabilecek “gerçek” bir olgu ve böyle olduğu konukları tarafından biliniyor. İnsan için başlı başına bir stres kaynağı olan bu şartların, düşünme, mizaç, duygulanım ve uyku kalitesi üzerine etkileri ve olası olumsuz etkilerinin etkisizleştirilmesi için yapılması gerekenleri araştırmak için atmosferi terk etmeden gidebileceğiniz tek yer şimdilik burası görünüyor.
Kış aylarındaki -85°C’lik rekor “soğuklukların” ötesinde ortalama -60°C ve yaz döneminde ortalama -30°C seviyesindeki termometre ölçümleri ile Antarktika, dünya içme suyunun %60’ını donmuş olarak saklayan gezegensel boyutta bir dondurucu aslında. Hiçbir hayvanın doğal olarak hayatta kalamayacağı bu ısılarda, son birkaç yıldır bazı mikroorganizmaların (ekstremofil: ısı, nem, basınç vs. gibi etmenler açısından uç koşullardaki ortamlarda yaşamını sürdürebilen) yaşadığı gösterilmeye başlandı. “O kadar da zorlu bir yer değilmiş işte” diye düşündüyseniz, “İmkânsız olduğunu düşündüğümüz yerlerde bile yaşam filizlenebiliyor” derim size…
Concordia’ya ulaşma olasılığınızın olduğu, yani gitmeyi deneyebileceğiniz dönem Kasım-Şubat ayları arasındaki 3 ayı kapsayan yaz sezonu. Bulunduğunuz yerden bir şekilde Yeni Zelanda veya Tazmanya’ya ulaştığınızda yolculuğun başlayabileceği iki yerden birine gelmiş oluyorsunuz. Bundan sonrası gemi veya uçak yolculuğuyla yedinci kıtaya geçmek, her şey yolunda giderse birkaç yere uğradıktan sonra Concordia’ya ulaşıyorsunuz. Bu yolculuk 12 güne kadar uzayabiliyor—yolculuğun başlangıç yerlerinden birine ulaşmanız bu süreye dâhil değil. Yılın herhangi bir zamanında, ISS’ye 6 saatle 2 gün arasında değişen sürelerde ulaşmanın olası olduğunu belirttiğimiz zaman, Concordia’nın “uzaydan daha uzak” bir yerleşke olduğu söylenebilir sanırım.
Concordia’ya ulaşım. Üs, kıyıdan 1200 km içeride bulunuyor. Telif:ESA
Concordia’nın 2 kulesi, kar içinde batmaması ve fırtınalarda sürüklenmemesi için çelik hidrolik sütunlar üzerine oturtulmuştur. Üssü besleyen 3 jeneratörün 2’si dönüşümlü olarak sürekli çalışmakta ve üretilen 200kW’lık elektriğin çoğu bina içi sıcaklığını 21-23°C’de tutmak için kullanılmaktadır. Her ne kadar karlar içinde bir kış evi düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk yer burası olmasa da, üssün, “hiçbir” yerin ortasında disko, spor salonu, oyun ve sinema odası gibi konforlara sahip olduğunu da belirtelim. Concordia’da, kıtada bir çevre kirliliğine yol açmadan sadece bilimsel araştırma yapılmasını imza altına alan Antarktika Anlaşmasının ve Madrid Protokolünün de bir gereği olarak atık sudan içme suyu üreten ve ISS’de de hâlihazırda çalışan bir sistem kullanılıyor.
Concordia’nın çelik kuleleri, hidrolik düzeneklerle oturdukları platformlar ve ahşap döşeli katlar – inşaat dönemi. (Ahşaba zarar verecek mantarlar bu ısılarda yaşamadığından kullanımında sorun yok) Telif: IPEV/ESA/Serge Drapeau
Tehlike anında yardım gelme olasılığının çok düşük oluşu, kısıtlı dış iletişim-sıkı kişisel ilişkiler, uç sınırlarda çevresel faktörüler, çok kültürlü ekiple birlikte olma ve izolasyon ve hapsolma duyguları ve tüm bu saydıklarımızın “kontrolsüz ve yönetilemez” faktörler oluşu nedeniyle Concordia’da yaşamak suretiyle, uzun Mars yolculuklarında insanların ne tür sorun ve streslerle karşılaşabileceklerini bire bir öngörmek olasıdır. Tüm bu şartların varlığında üs, uykusuzluk, düşük basınç ve düşük oksijen yoğunluğu, depresyon ve can sıkıntısı gibi her biri ayrı stres kaynağı unsurların insan duygudurumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi için oldukça uygun bir deney ortamı sağlar. Özet olarak, bu tuhaf yerde, görevleri gereği buzulbilimi, gökbilim, atmosferik bilimler ve yerküre ile ilgili diğer bilimlerle ilgili araştırmalarını sürdüren bilim insanları üzerinde—ki bunlara hivernot deniyor, C kubbesinde bir kış geçirenler anlamında, tıbbi ve biyolojik araştırmalar yapmaktır ESA’nın amacı ve bunu da her dönem bir tıp doktorunu, bir yıl süreyle Concordia üssünde görevlendirerek gerçekleştirmektedir. Ekip üyeleri arasında sosyal çekim ve işbirliği, yiyecek/duygudurum ilişkisi, düşük oksijen basınçlı ortamda uyku apnesi (uyku sırasında soluk durması), üsteki yaşamın vücut duruş pozisyonuna (postür) etkisi ve bunun kardiyolojik etkileri, uzay aracı üretiminde kullanılmak üzere antimikrobiyal malzeme geliştirme testleri, video günlükler tutan ekip elemanlarının psikolojik gidişat değerlendirmesi, uzay yolcuları için ideal vitamin D destek dozunu belirleme çalışmaları, yalıtım ve hapsolma duyguları etkisindeki insan vücudunun kan basıncını düzenleme yöntemleri, yalıtımın beyindeki sinir ağları üzerine etkileri, dört ay mutlak karanlıkta gece görüş ve ekstremofil mikroorganizma arayışı gibi birçok araştırma ve inceleme, ESA’nın doktorları tarafından yürütülüyor ve insanlı uzay yolculuğunu olası kılan ve “ x, y ve z” şeklinde açıklanabilecek her türlü fiziksel-astrofiziksel, gökbilimsel ve uzay mühendisliği başta diğer tüm mühendislik dallarının alanına giren “genel-geçer doğrular”ın ötesinde, yolculuğun belirleyici ögesi olan insana yönelik en kapsamlı ve sistematik araştırma olarak karşımızda duruyor.
Concordia’nın “ikiz kuleler”i üzerinde güney ışığı (Aurora Australis) Telif: ESA/IPEV/ENEAA/A. Kumar ve E. Bondoux
ESA’nın bünyesinde her yıl “geçici görev” çıkararak Antarktika’da “mecburi hizmet” yaptıracağı bir kadrolu hekim bulunmadığından adaylarını sosyal medya aracılığıyla bulmayı hedefliyor. Concordia’ya ve ESA’nın insanlı uzay yolculuğu için yaptığı araştırmalara olan kişisel ilgilim bu yılın Mart ayında gördüğüm ve “Concordia’da çalışacak doktor aranıyor” mealinde bir Twitter iletisi oldu. İleti sahibi olan İngiliz tıp doktoru ile iletişime geçerek konuyla ilgili detayları öğrenmek istedim. Son derece hızlı, açıklayıcı ve cana yakın yanıtlar göndermesi, ötesinde bunları Antarktika’dan gönderiyor oluşu bende, sanki kendisinden sonra gelecek olan hekimi bulamazsa orada sonsuza dek kalacakmış gibi bir izlenim uyandırdı. Sonuçta çalışma usulüyle ilgili hiçbir yerde yazılı olmayan konuları hekim hekime konuşma olanağımız oldu. Tahmin edilebileceği gibi, yürütülen hiçbir çalışma, deney veya araştırma hekimin kararına bırakılmış değil; en ince detayına kadar planlanmış metotların titizlikle uygulanmasını ve zamanında, doğru verilerin Avrupa’ya ulaşmasını istiyor ESA. Sıkı sıkıya belirlenmiş protokoller arasında sıkıntıya düşülen anda Skype bağlantısı ile eski kıtaya ulaşılıyor. Yaz aylarında üssün nüfusu 80’lere ulaşabiliyor. Ama yılın 9 ayını birlikte geçirmek zorunda olduğunuz ve çalışmalara sizinle birlikte deneklik yapacak kişi sayısı 13-14. ESA doktoru olarak diğer bir göreviniz de acil durumlarda üsteki doktora yardımcı olmak. Ameliyathanesi de olan üste gerekirse cerrahi girişimler yapmak mümkün; Skype aracılı teletıp hizmeti sağlanabilse de bir cerrahın yerini tutmayacağını söylüyor meslektaşım gülerek. Kış aylarında, el ayak çekilince, büyük teleskoplarla gökbilim araştırmaları yapan ekiple beraber gözlem yapabilme şansı bu işin ek getirisi olarak pakete dâhil! Üste kimsenin kişisel bilgisayarı ve internet bağlantısı yok. Bağlantısı yavaş “kommünal” bilgisayarları kullanarak Facebook ve Twitter hesaplarına ulaşabildiğini söylüyor şu günlerde dönmek için gün sayan ESA hekimi. Bunun dışında Skype için ayrılmış tek bir bilgisayar mevcut ve bağlantısı değişken olmakla birlikte ortak kullanılanlardan daha iyi; acil durumlar ve aileyle hasret gidermede etkili olduğu kanıtlanmış. Kıta Avrupa’sına orta kaliteli-sınırsız-ücretsiz telefon görüşmeleri, kış aylarındaki en garantili iletişim şekli. Gönüllü de olsa hiçbir iş karşılıksız yapılmıyor tabii; bir yıllık hizmet bedeli olarak elli bin avro kazanıyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz gibi üste para geçmiyor.
İşin iç yüzünü yaşayarak bilen bir kişiden sağladığım bu bilgiler sonrasında benden beklenen şeyi yaptım ve ESA’nın Concordia birimine, bir yıllık bu göreve talip olmak için ulaştım. Ancak pozisyonun sadece ESA üyesi ve ELIPS4 (Avrupa Uzayda Yaşam ve Fiziksel Bilimler Programı) ortağı ülkelerin vatandaşlarına açık olduğunu öğrendim.
1975’te kurulan ve geçen ay Macaristan’ın da katılmasıyla 22 ülke üyeliğine ulaşan ESA, NASA’nın Avrupa’daki eşleniği aslında. Rosetta gibi yakın tarihli popüler başarıları yanında geçmiş kazanımları ve gelecek planlarıyla NASA’dan pek de geri kalır yanı olmayan bu ajansla 2004 yılında imzaladığımız işbirliği niyet anlaşması sonrasında tam işbirliği ve ardından uzay teknolojilerinde gelişme planı anlaşmaları aşamalarına gelememiş olmamız nedeniyle, uzay teknolojisinin geliştirilmesi ve bu yolda sağlanan avantajların kullanılması alanında konunun tamamen dışındayız. İnsanlığın uzay macerasına, Türkiye adına katkıda bulunma olasılığımın bile bulunmayışı, imzalanmamış bu anlaşmalarda gizli sanırım.
Bir işe temelden girmeyi pek tercih etmiyoruz. Temel bilimlerin, gökbilimin önemini yeterince anlamıyoruz; yıldızlara fal ve burç için, göktaşlarına dilek tutmak için bakıyoruz. Uzay istasyonuna içme suyu sağlamak için geliştirilen teknolojinin bir gün dünya üzerinde sağ kalmamıza katkısı olacağını, ISS’de yeşeren marulun beslenme ile ilgili sorunlarımıza çözüm oluşturabileceğini, uzak kuyruklu yıldızlara kondurduğumuz aletlerden günlük hayatımızı kolaylaştırabilecek iletişim teknolojileri geliştirebileceğimizi, o çok korktuğumuz kanseri belki de yerçekimsiz bir deplasmanda yenebileceğimizi düşünmek istemiyoruz. Uzay çalışmaları sonunda elde edilen teknolojilerin, onu bulanlar için daha ucuz ve kolay erişilebilir olacağını hesaplamadan, bulunduktan sonra ilk alacaklardan biri olmak için sıraya yazılıyoruz. Bu bakış açımız bilimin temeli için de geçerli aslında ve bu açıdan düşünüldüğünde şaşırtıcı değil istikrarlı; sosyal bilimleri bir kenara bırakarak değerlendirdiğimizde, adı herkesçe malum üniversitelerimizin başta tıp ve mühendislik olmak üzere çeşitli alanlardaki akademik araştırmaları — “kâğıt üzerindeki” ve “literatürle daima uyumlu” olan araştırmaları kastediyorum— ve elde edilen uluslararası tıbbi başarılar, “ücreti karşılığında” ortaya çıkarılan mühendislik eserleri, bilimin olay ufkunda dolaştığımıza işaret ediyor olsa da, kabul etmeliyiz ki, uygulamalı bilim dallarının iyi bir uygulayıcısı olmakla, temel bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmak arasındaki farkı anlamakla başlayacak her şey. Bilimin kara deliğine düşmeden, bilim üretmenin felsefesi üzerine konuşmak biraz romantik belki ama hiç gerçekçi değil.
2015-2016 sezonunda ESA adına çalışma ve araştırmalara devam edecek olan Hollandalı hekim 23 Kasım’da üsse ulaştı.
Einstein; “zeki olmanın ölçütü bilgi değil hayal gücüdür,” diyerek yaratıcılık ile zekâyı bağdaştırıyordu. Antik Yunan filozofu Sokrates ise olaya daha felsefi yaklaşmıştı; ‘’zeki olduğumu biliyorum, çünkü hiçbir şey bilmediğimi biliyorum.’’
Bu konuya 52 akademisyenin imzasından geçmiş ve 1994 yılında ilk olarak yayımlanmış zekâ tanımını vererek başlayalım: “Zekâ, birçok başka yetenekle de beraber, akıl yürütmeyi, planlama yapmayı, problem çözmeyi, soyut düşünmeyi, karmaşık fikirleri idrak etmeyi, çabuk öğrenmeyi ve tecrübelerden kazanım sağlamayı içeren oldukça genel zihinsel yeteneklerdir. Zekâ, salt olarak kitaptan öğrenme, dar akademik yetenekler kazanma, test çözme başarısı değildir. Zekâ, çevreyi kavramadaki daha geniş kapsamlı ve derin kabiliyetleri yansıtır.’’
Değişik Zekâ Tipleri Var mı?
Bir mühendisin uzamsal yeteneğini ve bir avukatın kelimeleri kullanma becerisini dikkate aldığınızda, zekâ çeşitlerinin olup olmadığı sorusunun cevabını merak etmiş olabilirsiniz. Aslında bu soru, 20. Yüzyılın başlarında bilim dünyasında oldukça sert tartışmalara yol açtı. Bir tarafta, Charles Spearman zekânın genel faktörünün her şeye kadirliğini savunuyordu. Diğer tarafta Louis Thurstone ise, kadınların daha çok başarı gösterdiği sözlü kavrayış ve erkeklerin daha çok başarı gösterdiği konumsal kavrayışın da dahil olduğu yedi ‘birincil beceri’ üzerinden konuya yaklaşıyordu. Thurstone nihayetinde bütün bu birincil becerilerin aynı g faktörü ile bağlantılı olduğunu kabul ederken, Spearman da ‘g’ye ek olarak çoklu tamamlayıcı becerilerin bireylerin farklılaşmasını sağladığını kabul etti.
Zekâ üzerindeki bu çözümlemeler, 1993 yılına kadar yaygın şekilde kabul edilmedi. Fakat, Amerikalı psikolog John B. Carroll 1993 yılında yayımladığı makale ile ‘three stratum theory’ yani üç katmanlı zekâ tanımını ortaya attı. Bu teori, zekâ üzerine yapılmış bütün faktör analizi çalışmalarının yeniden analiz edilmesini temel alıyordu. Bu katmanların tepesinde tek bir evrensel beceri yer alıyor: ‘g’. Herhangi bir şekilde parçalara ayrılamayan g’nin altındaki katmanı ise tamamı çoğunlukla g’den oluşan fakat, görsel algı ya da işleme hızı gibi, ana alanlarda performansı arttıran farklı katkılar içeren sekiz ana yetenek oluşturuyor. Bunlar her birinin g’nin karmaşık bileşimi ile ikinci katmandan katkılar, deneyimler, ve mekan tarama gibi özelleşmiş yeteneklerin bileşiminden oluşan düzinelerce dar beceriye katkı yapıyor. Bu spesifik beceriler de en alt katmanı oluşturuyor.
Bu yapı, bireyler arasındaki farklı yeteneklere sahip olma durumunu daha anlamlı hale getiriyor.
Genetik ve Çevresel Faktörler
Hepimiz, genlerimizin ve çevresel etmenlerin yaşamımız boyunca beraber çalışmasının sonucunun somut örnekleriyiz. Fakat, acaba bu iki faktör zekâmızı nasıl etkiliyor olabilir?
Bu iki faktörün bir araya gelip zekâ konusunda nasıl bir farklılığa yol açtığının belirlenmesi için, davranışsal genetikçiler ikizleri, evlatlık verilmiş çocukları ve diğer aile üyelerini karşılaştırıyorlar.
Bu araştırmalar arasındaki en ikna edici diyebileceğimiz çalışma, iki farklı ailede büyümüş tek yumurta ikizleri üzerinde yapıldı. Bu çocukların genleri tamamen aynıyken, değişik çevresel faktörlerle zekâlarının nasıl etkilendiği incelendi. Bu ve yapılan diğer benzer araştırmalara göre; zekâ düzeyindeki yakınlık, genetik benzerlikle oldukça yakından ilişkili.
Daha da ilginci, araştırmalar ayrıca zekânın kalıtsallığının etkisinin yaşla doğru orantılı olarak arttığını da açığa çıkartıyor. Çocuklar okula başlamadan önce kalıtsallığın etkisi %30’dan az iken, bu rakam yetişkinlikte %80’e kadar yükseliyor Aslında yapılan araştırmada, ergenlik döneminde, birbirlerinden ayrılmış tek yumurta ikizlerinin IQ testlerinde verdikleri cevaplar farklı çevrelerde büyümelerine rağmen neredeyse aynı çevrede büyümüşler ve hatta aynı kişilermiş gibiydi. Bu araştırmadaki ilginç sonuç bölümünde ise, özellikle çocuklarını insanlık dışı muameleye maruz bırakan aileler dışındaki çoğu aile ortamının zekâyı oldukça benzer şekilde etkilediği belirtildi.
Peki, neden paylaşılan çevrenin IQ üzerindeki etkisi zamanla azalıyorken genetik etki zamanla artış gösteriyor? Genetik yapı ve yetiştirilme koşulları üzerinde yapılan çalışmalar bu konu hakkında ip ucu veriyor. Bütün çocuklar dünyaya, kendi çevrelerinin aktif şekillendiricileri olarak gelirler. Ebeveynler ve öğretmenler bunu ilk elden, çocukların çeşitli yollarla şekillendirme çabalarına ket vurarak tecrübe ederler. Yaş ilerleyince artan bağımsızlık, bireyin araştırdığı çevrenin bilişsel karmaşıklığını seçme imkanını daha da çok sunar. Genetik olarak daha parlak bir birey, seçtiği durumlarda ya da görevlerde bilişsel olarak daha isteklidir ve bilişsel yeteneklerini sağlamlaştıracak daha çok fırsata sahiptir. Bir bireyin sahip olduğu, içinde bulunduğu ortamdan faydalanma yeteneğinin genetik donanım tarafından etkilendiği ve “daha iyi’’ aile ortamlarının genel olarak IQ yükseltme eğiliminde olmadığı düşünülürse, düşük IQ’nun yükseltilmesi için daha pahalı okulların tercih edilmesi ya da ailenin yaşam koşullarının farklılaşması hayal kırıklığıyla sonuçlanabilir.
Birtakım yetenekler öğrenilebiliyorken, zekânın temelini oluşturan ‘g’ herhangi bir şekilde geliştirilemiyor. Tabii ki, bu okulda ve erken yaşta alınan eğitimlerin önemsiz olduğu anlamına ya da az olumlu etkisi olduğu anlamına gelmiyor. Her ne kadar düşük zekâ seviyesinin ortalamaya çekilmesi için yapacak bir şeyimiz olmasa da, çocukların sahip oldukları zekâ seviyeleri ile daha fazla şey öğrenmelerini ve daha fazla şey başarmalarını sağlamanın yolları mevcut.
Sabah kahvaltıları hakkında yapılan övgüleri mutlaka duymuşsunuzdur: İyi bir güne başlamanın yolu iyi bir kahvaltıdan geçer.
Düşünce şudur; eğer ki “depoyu doldurursanız”, beyniniz daha iyi çalışacak enerjiye sahip olur ve günü bitirebilmenizi sağlayan yeterli miktardaki mental enerji sahip olursunuz. Özellikle de ebeveynler bu cümleleri daha da allayıp pullayarak çocukları için iyi birer neden yaratırlar: Birçok çalışma; iyi bir kahvaltının yüksek akademik performans ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Doğru mu peki?
-Kısmen.
Öncelikle söylemek gerekiyor ki; The International Symposium on Breakfast and Performance ‘ın (Kahvaltı ve Performans üzerine) 1995 yılında Napa’daki oturumunda (türünün ilk ve son sempozyumu oldu) asla böyle bir sonuca varılmadı. Veriler; kahvaltıyı es geçmenin öğrenmeyi engelleyebileceğini destekliyordu, ancak bu bağlantızaten yetersiz beslenme riskinde bulunan çocuklar için daha belirgindi.
Öte yandan güncel çalışmalar ise bu iddiayı hiçbir zaman tamamıyla doğrulamadı. Hatta ilkokul düzeyindeki 20 çocuk üzerinde yürütülen 2012 yılındaki araştırma kahvaltıyı aksatma ile bilişsel performansın düşmesi arasında herhangi bir korelasyon saptamadı. Kahvaltıyı es geçen bu çalışmadaki çocuklar görece daha huysuz ve biraz daha uyuşuk davranıyorlardı ancak hiçbir zaman okulda kötü bir başarı seviyesinde olmadılar.
Peki diyelim ki; işe geç kalıyorsunuz ve çocuklarınıza kahvaltıyı yetiştiremediniz ve bu durum birkaç defa tekrarladı. O halde çocuklar iyi bir üniversiteyi on ikiden vurma şansına hala sahipler. Doğru mu?
-Olabilir.
İngiltere’deki University of Cardiff’ten araştırmacıların yürüttüğü daha geniş örnekleme sahip bir çalışmaya 9 ila 11 yaş aralığındaki 5000 çocuk katıldı. Ve araştırma ekibi; kahvaltı yapma ile daha iyi bilişsel yetiler arasında bir bağlantı saptadı.[1] Bu çalışmada kahvaltı yapan çocuklar, standart testlerde daha iyi bir sonuç elde ettiler ve ortalama performansın iki katı seviyeye ulaşma şansına sahip oldular.
Ne yenilmesi gerektiği açısından konuyu ele alırsak, birçok çalışmanın –enerji seviyesinden ziyade– bilişsel performansa göre üzerinde ortaklaştığı tek şey: Sabahları çocuklarınıza şeker yedirmeyin.[2]
Ancak bu demek değil ki; çocuklarınıza sabahları kahvaltı yaptırmayın. Çünkü bugüne kadar hiçbir çalışma kahvaltı yapmanın okul performansını olumsuz etkilediğine dair bir veri ortaya koymadı.
Peki ya yetişkinler için durum nedir?
Kahvaltının çocuklarınıza yardımcı oluyor olması; aynı etkinin sizler için de geçerli olduğu anlamına gelmiyor. Yumurta ve yulaf ezmesi lezzetli olabilir, ancak stresinizi yok etmeyeceği gibi içinizdeki Picasso’yu da uyandırmaz.
Yetişkinlerde kahvaltının etkilerine dair yapılan çok daha az araştırma var. Ve çoğu da, beynimizden ziyade göbeğimizdeki etkilerine bakıyor.
University of Glasgow’da toplanan çalışmaların 2013 yılındaki derlemesi; biraz daha kapsamlı olarak biliş ve kahvaltı ilişkisine bakıyor ve geniş ölçekteki metabolik durumlara odaklanıyor. [3]
Görünen o ki; sağlıklı yetişkinler için bir kural var: Kahvaltıyı hiç aksatmamak ya da hiç kahvaltı yapmamak yerine bir rutine bağlayın. Yani ne bilişinizi artırmaya çalışmak için beslenmenizde ciddi değişimler yapın ne de kendinizi aç bırakın.
Fakat bu demek değil ki, sizin için en işe yarar kahvaltı kombinasyonunu bulmak için sayısız deneme yapın.
Bazı araştırmalar; keton oluşumuna (vücudun enerji için karbonhidrat yerine yağ yakması) sebep olan yüksek yağ içerikli beslenmenin beyin için faydalı olabileceğini gösteriyor. (Canan Karatay bu çalışmaları referans alıyor olabilir.) Yani, yüksek yağ içerikli bir kahvaltı; yağ yakımını başlatabilir ve sağlıklı bir beyinle güne başlamaya olanak sunabilir.
Peki, ne yiyeceğimiz hakkında endişe duymak yerine, hiç yemesek? Diğer araştırmalar ise; kahvaltıyı atlamanın aynı zamanda bir gece boyunca aç kalarak (gün aşırı) yüksek yağlı beslenmenin etkilerine benzer etkiler yarattığını ileri sürüyor. Yani, gün-aşırı tekniğini de deneyebilirsiniz. Kaldı ki; muhtemel psikolojik faydalarının yanı sıra, bu teknik ile kan şekeri saviyenizi stabilize ederek hafızanıza ve modunuza yardımda bulunabilirsiniz. [4] Çünkü beyin kendini; glikoz yerine kısa yağ asidi zincirleriyle doldurur. Çünkü kahvaltıyı atladınız, dolayısıyla çok daha aç durumda olursunuz.
Peki, diyelim ki kahvaltı yapacaksınız, ancak nereden başlayacağınız ise bir başka soru: Yumurta ya da yulaf ezmesi mi? Meyve mi? Muz mu, elma mı? Tam tahıllı gofret? Süt ürünleri? …
Kilo verme ve diyet durumuna göre değişir, yani bunun sinirbilimiyle bir alakası yok. Ancak, birçok çalışmadan elde edilen toplam veriye göre; yumurta, tahıl ve meyve yeterli. Bu besinlerin hepsi beynimiz için de, uzun süreli enerji verici olmaları bakımından vücudumuz için de iyi.
Kahvaltı yapın ya da yapmayın seçim sizin. Beyniniz açısından muhtemelen bir sorun çıkmayacaktır. Öte yandan, kahvaltı yapmamak çocuğunuzun okul başarısını düşürmez, yalnızca öğretmenleri açısından ekstra uğraş gerektiren bir çocuk okula göndermiş olursunuz.
Kaynaklar: Bilimfili,
[1] Kate Bratskeir, “Kids Who Eat A Good Breakfast May Do Better In School”, http://www.huffingtonpost.com/entry/breakfast-kids-better-performance_us_564e0236e4b08c74b734b067
[2] Allison Aubrey, “A Better Breakfast Can Boost a Child’s Brainpower”, http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=5738848
[3] Zilberter, Tanya, and Eugene Y. Zilberter. “Breakfast and cognition: sixteen effects in nine populations, no single recipe.” Frontiers in human neuroscience 7 (2013).
[4] Heilbronn, Leonie K., Steven R. Smith, Corby K. Martin, Stephen D. Anton, and Eric Ravussin. “Alternate-day fasting in nonobese subjects: effects on body weight, body composition, and energy metabolism.” The American journal of clinical nutrition 81, no. 1 (2005): 69-73.
Dean Praetorius, “Does Your Brain Need Breakfast? No One Really Knows”, https://www.braindecoder.com/does-your-brain-need-breakfast-1585931504.html
Koşu bandında köle gibi çalışarak saatler harcamış olanlar bilecektir ki, daha fazla egzersiz yapmak her zaman daha fazla kilo kaybetmeye eşdeğer değildir. Şimdi, yapılan yeni bir araştırma bunun sebebini açıklayabilir. Bilim insanlarının bulduğu üzere, belirli bir noktadan sonra vücutlarımız daha yüksek hareket seviyelerine alışıyor ve aslında fazla kalori yakmayı durduruyor gibi görünüyor. Bunun sonucunda pek çoğumuz, yeni ve umut verici bir idman sürecine başladıktan sonra korkutucu bir durgunluk dönemi ile yüzleşiyoruz.
Eğer bu doğrulanırsa, bize sıklıkla kilo kaybetmenin anahtarı olduğu söylenen eski “enerji girişine karşı enerji çıkışı” formülünü yeniden düşünmek zorunda kalabiliriz, çünkü yapılan çalışma, inatçı kiloları vermeye başlama konusunda beslenmenin de aynı oranda (hatta belki daha fazla) önemli olduğuna dair kuvvetli bir delil sunuyor.
Fakat spor salonu aboneliğinizi iptal ettirmeden önce bunu ciddi bir şekilde düşünün. Hatta yapmayın. Çünkü her şeyden önce araştırma, makul bir hareketlilik seviyesinin ötesinde egzersiz yaptığımızda vücudumuzun fazla kalorileri yakmayı durduğunu gösterdi. Ve ikinci olarak, egzersiz yapmanın faydaları, kilo kaybının çok daha ötesine gidiyor. New York Şehir Üniversitesi’nden baş araştırmacı Herman Pontzer şöyle konuşuyor:
“Egzersiz, sağlığınız için gerçekten önemlidir. Bu çalışmanın egzersiz konusundaki sonuçlarını soran herkese, ilk önce bunu söylüyorum. Egzersizin vücudumuzu ve zihnimizi sağlıklı tutmak için önemli olduğuna dair tonlarca bulgu var ve bu çalışma, bu durumu değiştirmiyor. Bizim yaptığımız çalışmanın ilave ettiği şey, ayrıca beslenmeye de odaklanmamız gerektiği, özellikle iş, kilomuzu yönetmeye ve sağlıksız kilo alımını tersine çevirmeye geldiği zaman.”
Çalışma ayrıca, kilo kaybı araştırmalarında epeydir devam eden bir çelişkinin anlaşılmasına yardımcı oluyor. Bazı çalışmalar, egzersiz seviyelerinin artmasının geniş ölçüde daha fazla kalori yakmaya sebep olduğunu gösterirken, insanlarda ve hayvanlarda yapılan karşılaştırmalı çalışmalar, çok hareketli yaşam şekillerine sahip nüfusların (Afrika’daki avcı-toplayıcılar gibi), çok daha hareketsizlerinkiyle yaklaşık aynı kalori miktarını yakıyor gibi göründüğünü göstermişti.
Pontzer ve ekibi, aradaki bağlantıyı daha fazla araştırmak için, Afrika ve Kuzey Amerika boyunca beş ülkede yaşayan 332’den fazla yetişkinin günlük hareketlilik seviyelerini ve güç tüketimlerini bir hafta süresince gözlemledi. Elde ettikleri sonuçlar, fiziksel hareketliliğin yakılan kalori miktarı üzerinde zayıf bir etkisi olduğunu gösterdi, ancak sadece belirli bir noktaya kadar.
Bu durum şu anlama geliyor, orta hareketlilik seviyelerine sahip insanlar, en hareketsiz insanlardan aslında yaklaşık 200 kalori daha fazla yaktılar. Fakat orta hareketlilik seviyelerinin ötesinde egzersiz yapanlar, kalori yakımı bakımından herhangi bir ek fayda görmediler. Pontzer şöyle söylüyor:
“Fiziksel olarak en hareketli insanlar, sadece orta derecede hareketli olan insanlar gibi her gün aynı miktarda kalori harcadılar.”
Bütün bunlardaki iyi haber ise, Pontzer’in, fiziksel hareketlilik için bir “en etkili nokta” bulunuyor olabileceğine inanması; eğer yeterince yapmazsak sağlıksız oluruz, fakat çok fazla yaparsak vücudumuz bunu telafi edecek bir yol bulur.
Bulgular Current Biology dergisinde yayınlandı. Ekip şimdi, vücudun tüm bu fazladan egzersize, ilave kalori yakmadan tam olarak nasıl uyum sağlayabildiğini araştıracak.
Bununla birlikte, eğer bu sene kilo kaybetmek istiyorsanız, beslenme düzeninize yakından bakmak, muhtemelen iyi bir fikir olur. Yalnız, egzersizin hâlâ hayatınızı kurtarabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Araştırmada görev almamış olan diyetisyen Frankie Phillips, The Guardian’a şöyle konuşuyor:
“Bu ilginç bir çalışma ve bizler eğer çok, çok hareketli olursak bazı adaptasyonların olabilme ihtimali bulunuyor. Fakat çoğu insan, şu an orta derecede bile hareket etmiyor ve aslında bu çok önemli. İnsanlar orta derecede hareket aşamasına bile gelmeden önce, onların hevesini kırmayalım.”
Herman Pontzer, Ramon Durazo-Arvizu, Lara R. Dugas, Jacob Plange-Rhule, Pascal Bovet, Terrence E. Forrester, Estelle V. Lambert, Richard S. Cooper, Dale A. Schoeller, Amy Luke Constrained Total Energy Expenditure and Metabolic Adaptation to Physical Activity in Adult Humans Current Biology Volume 26, Issue 3, p410–417, 8 February 2016 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2015.12.046
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.