Dilin Evrimi-1: İlk Kim Konuştu?

Kurbağalar “vrak”lar, kuşlar “öter”, maymunlar bağırır… Fakat hiçbir tür biz insanlar kadar zengin ve sınırsız düzeyde uyum sağlayabilen bir dil yeteneğine sahip değildir. Düşüncelerimizi yaymak ve başkalarıyla iletişim kurmak için yaptığımız her şeyi dil yetimize borçluyuz.

Dil, sosyal teknolojinin güçlü bir parçasını oluşturur. Düşüncelerimiz bir başkası tarafından çözülmek üzere düzinelerce sembolle kodlanmış bir halde ağzımızdan dil sayesinde çıkar. Dil aynı zamanda, geçmiş, bugün ve gelecekle ilgili bilgiyi taşıyabilir, düşüncelere şekil verebilir, olayları başlatabilir, ikna edebilir ve kandırabilir.

Bugün, Dünya üzerinde konuşulan 7102 dil vardır. Bütün insan toplumları bir dile sahiptir ve hiçbiri bir diğerinden daha üstün değildir. Çünkü bütün diller insan deneyimlerini kendi özgünlüğüyle anlatabilir. Hatta, dilin bu inanılmaz evrenselliği; insan evrimi alanında yapılan bilimsel çalışmalarda, türümüzün bundan 160.000 ila 200.000 yıl önce Homo sapiens’in Afrika’da ortaya çıkmasından beri bir dile sahip olduğunu gösteriyor.

Eğer Homo sapiens, ortaya çıktığından beri bir dile sahiptiyse, yok olmuş diğer insan türleri de bir dile sahip olabilir mi? Bazı bilim insanları; yaklaşık 500.000 yıl önce ortak atadan evrimleştiğimiz Neandertallerin de bir dile sahip olduğunu düşünüyor. Bu teori; şempanzelerde farklılık gösteren ancak Neandertal ve insanda benzer pozisyonlara sahip, konuşmadan sorumlu gen olan FOXP2 geninin keşfiyle de tutarlılık gösteriyor. Fakat dili açıklamada tek bir gen yeterli değildir. Ve güncel genetik deliller; Neandertal beyninin FOXP2 genini farklı şekilde düzenlediğini gösteriyor.

Dahası, dil; doğası gereği semboliktir. Yani olay ve nesneler, onları anlamlandıran kelimelerden ve bu kelimeleri oluşturan seslerden oluşur. Neandertallerin sanat ya da diğer sembolik izahlara sahip olduğuna dair sınırlı sayıda da olsa deliller var. Öte yandan hemen yanı başlarında Batı Avrupa’da yaşayan insanlar ise görece güzel freskler çizmiş, müzik enstrümanları, çeşitli araç-gereç ve silahlar geliştirmiş.

Dilin çok daha önce evrimleştiğini –örneğin; Afrika ovalarında 2 milyon yıl önce iki ayak üzerinde yürümeye başlayan Homo erectus’ta görüldüğünü—öne süren düşünceler de zayıf kalsa da ihtimaller arasındaki yerini alıyor. Mevcut veriler göz önüne alındığında eşsiz bir konuşma becerisi geliştirdiğimiz bir gerçek.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  The eloquent ape. (2016, 6 Şubat). NewScientist, .

İnsan Beyin Organizasyonunun İdeale Yakın Olduğu Bulundu

Hiç insan beyninin, olduğu hale nasıl evrimleştiğini merak ettiniz mi?

İnternet ağından, insan beynine kadar tüm ağları haritalamayı sağlayan yeni bir teknik ile, beyindeki hasar görmüş bağlantılar tespit edilebilecek ve hatta onarılabilecek.

Dr. Dimitri Krioukov ve meslektaşları tarafıdan yapılan yeni çalışmanın bu soruya cevabı şöyle: bir beyin bölgesinden diğerine bilgi aktarımını hızlandırmak, en yüksek kapasitede kullanmamızı sağlıyor.

3 Temmuzda Nature Communications’da yayınlanan araştırma, insan beyninin neredeyse ideal bir iletişim bağlantısına sahip olduğunu gösteriyor. Krioukov beyindeki en uygun ağ “enerji kaybını azaltmak için en az bağlantıya sahip olmalı ve aynı zamanda maksimum elverişliliğe sahip olmalı, yani herhangi bir kaynaktan herhangi bir hedefe en kestirme güzergahı kullanarak sinyalleri iletmelidir” şeklinde işlemesi gerektiğini söylüyor.

Bu yeni araştırmada Kriukov ve makalenin diğer yazarları, Nobel ödüllü John Nash’in oyun teorisine dayanan ileri istatiksel analiz kullanarak ideal bir beyin ağı (bilgi transferini en uygun şekilde gerçekleştiren) yapılandırdılar. Daha sonra bu ideal beyin ağını ve gerçek beyin ağını karşılaştırıp, birbirlerine ne kadar yakın olduklarını sorguladılar.

Sonuç, son derece yakın olduklarını gösteriyordu. Şaşırtıcı bir şekilde ideal beyin ağı bağlantılarının %89’u gerçek beyin bağlantılarında da mevcut.

Krioukov, bu alanda görev yapan birçok araştırmacının önce gerçek ağlar için modeller ürettiğini, sonra fonksiyonun nerede olduğunu belirlediğini ancak bu yaklaşımın da en önemli bağlantıları ortaya çıkaramadığını söylüyor. Yeni araştırma ise bu geleneği yıkıyor: fonksiyonun en uygun şekilde işlemesi için gereken model hazırlanarak gerçeğiyle karşılaştırılıyor, böylelikle de en uygun ağ için hangi bağlantıların önemli olduğunu belirleniyor.

Krioukov ve melektaşları insan beyninin organizasyonun ideal organizasyona (mor çizgiler) yakın olduğunu, beyinin bir bölgesinden diğerine en uygun şekilde bilgi aktarımını sağladığını keşfetti.
Krioukov ve melektaşları insan beyninin organizasyonun ideal organizasyona (mor çizgiler) yakın olduğunu, beyinin bir bölgesinden diğerine en uygun şekilde bilgi aktarımını sağladığını keşfetti.

Bu yeni strateji gelecekte farklı disiplinlere de uygulanabilecek gibi görünüyor. Araştırmanın Budapeşte Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nden olan ortak yazarları, internet, B.M. hava yolları, Macaristan kara yolları dahil olmak üzere altı ayrı ağı haritalandırdı. Buradan çıkan sonuca göre, bir ağdaki yön bulma açısından en önemli noktaların neler olduğunu bilmek, bu ağ ne olursa olsun bizim daha güvenli bir şekilde ölçümler yapmamızı ve odaklanmamızı sağlıyor.

Krioukov, geleceğe baktığında, önemli noktaların belirlendiğinde yeni ilaçların ve yeni cerrahi tekniklerinin geliştirilebileceğini ve hasar tedavisi yapılabileceğini söylüyor.


Referans:

  1. Bilimfili,
  2.  András Gulyás, József J. Bíró, Attila Kőrösi, Gábor Rétvári, Dmitri Krioukov. Navigable networks as Nash equilibria of navigation games. Nature Communications, 2015; 6: 7651 DOI:10.1038/ncomms8651

Nabiksimol

Kenevirin, özellikle de en aktif iki bileşeni olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) tedavi edici potansiyeli tıp camiasında giderek daha fazla kabul görmektedir. Bu kannabinoidler, genellikle kemoterapi ve diğer kanser ilaçlarının neden olduğu bulantı, depresyon ve iştah kaybı gibi kanser tedavisiyle ilişkili çeşitli yan etkilerin hafifletilmesinde etkili olduğunu göstermiştir. Daha sonra THC ve CBD, esrarın terapötik etkilerini sigara ile ilişkili sağlık riskleri olmaksızın sağlayan oral spreyler halinde formüle edilmiştir (Huestis, 2007).

Ancak, bu tedavilerin evrensel olarak uygun olmadığını belirtmek önemlidir. Örneğin, kişisel veya ailesel şizofreni öyküsü olan bireylerin, hastalığın semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle THC kullanmamaları tavsiye edilmektedir (Radhakrishnan, Wilkinson ve D’Souza, 2014).

Türkiye, esrarın tıbbi kullanımını onaylayarak AB ülkelerinin izinden gitmiş gibi görünmektedir. Eğlence amaçlı esrar kullanımı Türkiye’de yasadışı olmaya devam etse de, doktorun kırmızı reçetesine bağlı olarak tıbbi kullanımı yasal görünmektedir. 2016 yılında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, ATC kodu ‘N02BG10’, ATC Adı ‘kannabinoidler’, ‘oromukozal sprey’ ve Etken Maddesi ‘Tetrahidrokannabinol ve kannabidiol’ olan yeni bir ilacı listelemiştir. Sativex ismi açıkça belirtilmese de, bu ATC kodu Sativex olarak bilinen ilaca karşılık gelmektedir (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, 2016). Bu, Türkiye’nin tıbbi esrar kullanımına yaklaşımında sessiz ama önemli bir ilerlemeye işaret etmektedir.

Sativex

Sativex, nabiximols olarak bilinen bir ilacın marka adıdır.

Nabi, Latince “bitki” anlamına gelen naba kelimesinden gelen bir ön ektir.
Bi “iki” anlamına gelir.
Xim, terpen grubu içeren bir kimyasal bileşiği ifade eden bir köktür.
Ols, alkol grubu içeren bir bileşiği ifade eden bir son ektir.

Kenevirin aktif bileşenleri olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiol (CBD) içeren bir oral spreydir. Sativex, İngiltere merkezli GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir ve İngiltere, Kanada ve İspanya da dahil olmak üzere dünya çapında 25’ten fazla ülkede kullanım için onaylanmıştır.

Sativex öncelikle diğer tedavilerin etkili olmadığı durumlarda multipl skleroz (MS) ile ilişkili spastisite (kas sertliği ve spazmlar) tedavisinde kullanılır. Klinik çalışmalarda, Sativex’in diğer anti-spastisite ilaçlarına yeterince yanıt vermeyen MS hastalarında spastisiteyi azalttığı bulunmuştur (Wade ve ark., 2010).

İlaç oromukozal sprey olarak uygulanır, yani ağız içine, yanağın iç kısmına veya dilin altına püskürtülür. Bu uygulama yöntemi, aktif bileşenlerin kan dolaşımına hızlı bir şekilde emilmesini sağlar.

Genellikle iyi tolere edilmesine rağmen, yaygın yan etkiler arasında baş dönmesi, yorgunluk ve mide bulantısı yer alabilir. Daha ciddi yan etkiler arasında kafa karışıklığı, halüsinasyonlar ve ruh hali veya davranış değişiklikleri yer alabilir. Diğer esrar bazlı ürünlerde olduğu gibi, THC’nin bu bozukluğun semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle şizofreni öyküsü olan bireyler için önerilmez (Barnes, 2006).

Nabiximols’un geçmişi 1990’ların başına kadar uzanmaktadır. İlk olarak İngiliz GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir. Nabiximols, kenevirdeki aktif bileşenlerin, yani Δ9-tetrahidrokanabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) sentetik bir formülasyonudur. THC kenevirdeki ana psikoaktif bileşiktir, CBD ise psikoaktif değildir. Nabiximols 1:1 oranında THC ve CBD içerir.

Nabiximols, 2005 yılında Avrupa İlaç Ajansı (EMA) tarafından multipl sklerozun (MS) neden olduğu spastisite tedavisi için onaylanmıştır. Aynı endikasyon için 2018 yılında FDA tarafından onaylanmıştır. Nabiximols ayrıca kemoterapinin neden olduğu kronik ağrı ve bulantı gibi diğer durumların tedavisi için de çalışılmaktadır.

Nabiximols ismi ilk olarak GW Pharmaceuticals ekibi tarafından önerilmiştir. Bu isim, ilacın kimyasal yapısını ve kenevirdeki kökenini yansıtmaktadır. “Nabi” ön eki, ilacın 1970’lerde geliştirilen sentetik bir kannabinoid olan nabilondan türetildiğini göstermektedir. “bi” öneki, ilacın THC ve CBD olmak üzere iki aktif bileşen içerdiğini gösterir. “xim” kökü hem THC hem de CBD’de bulunan terpen grubunu ifade eder. “ols” son eki, ilacın bir alkol grubu içerdiğini gösterir.

Nabiximols nispeten yeni bir ilaçtır, ancak MS’in neden olduğu spastisitenin tedavisinde umut vaat ettiğini göstermiştir. Güvenli ve etkili bir ilaçtır, ancak baş dönmesi, uyuşukluk ve ağız kuruluğu gibi bazı yan etkileri olabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  1. Huestis, M. A. (2007). Human cannabinoid pharmacokinetics. Chemistry & biodiversity, 4(8), 1770-1804.
  2. Radhakrishnan, R., Wilkinson, S. T., & D’Souza, D. C. (2014). Gone to Pot – A Review of the Association between Cannabis and Psychosis. Frontiers in Psychiatry, 5, 54.
  3. Turkish Medicines and Medical Devices Agency (2016). List of Medicines that Can be Brought from Abroad. Ministry of Health.Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu
  4. Barnes, M. P. (2006). Sativex: clinical efficacy and tolerability in the treatment of symptoms of multiple sclerosis and neuropathic pain. Expert opinion on pharmacotherapy, 7(5), 607-615.
  5. Wade, D. T., Makela, P., Robson, P., House, H., & Bateman, C. (2004). Do cannabis-based medicinal extracts have general or specific effects on symptoms in multiple sclerosis? A double-blind, randomized, placebo-controlled study on 160 patients. Multiple Sclerosis Journal, 10(4), 434-441.

”Fight Club” ve Bilim: Sabunlar, Hidrofobi, Hidrofili ve Kimya

 
“Ben, Jack’in lise kimya öğretmeniyim.”
Yazımızda, Dövüş Kulübü filminin senaryosunda ve romanının içeriğinde önemli bir rol oynayan kimyayı inceleyeceğiz. Dövüş Kulübü‘nden kimyayı alırsak geriye ne kalır ki? Ancak başlamadan önce belirtelim, bu yazıda herhangi bir patlayıcı imalatından bahsedilmeyecektir. Kaldı ki, bir adamın kendi kendini dövmek suretiyle gerçeği bulmasının anlatıldığı bu kült filmde de malum patlayıcının nasıl yapıldığı izleyiciye tam olarak verilmiyor. Daha doğrusu, yanlış ve eksik veriliyor. Benzer macera veya bilimkurgu filmlerinde de tehlikeli olabilecek, izleyiciyi istemeden tehlikeye sokabilecek veya art niyetli kişilerin faydalanabileceği bilimsel prosedürler tam olarak aktarılmaz veya yanlış aktarılır.
Yazımız, meşhur kimyasal yanık sahnesiyle ve sabun yapımıyla daha fazla ilgilenecek; bunu yaparken de temel kimya laboratuvarı güvenlik kurallarına değinilecek.
Sahne, Tyler Durden’ın Anlatıcı’ya derdini anlatmak için onu karşısına alıp konuşmasıyla başlıyor. Konuşma esnasında elini bileğinden yakalıyor ve dudaklarını ıslatarak elini ıslak bir şekilde öpüyor. Daha sonra plastik bir şişe içindeki beyaz bir malzemeyi  eline boca ediyor ve o malzeme Anlatıcı’nın elini yakmaya başlıyor. Anlatıcı can derdindeyken, Tyler döktüğü malzemenin “LYE” olduğunu söylüyor.
Lye, İngilizcede iki farklı ama aynı zamanda benzer maddeye verilen isim: sodyum hidroksit (halk arasında kostik olarak bilinir) ve potasyum hidroksit. Ancak yaygınlığı açısından bu malzemenin sodyum hidroksit (NaOH) olduğundan neredeyse eminiz. Kaldı ki, sabun yapımı kısmında da değineceğimiz üzere, sodyum hidroksit sert sabun yapımında da kullanılıyor ve Tyler Durden’ın sodyum hidrokside daha aşina olduğunu söyleyebiliriz. Potasyum hidroksit (KOH) ise sert sabun değil, arap sabunu olarak bildiğimiz yumuşak sabun yapımında kullanılır. Eğer Tyler Durden bir arap sabunu imalatçısı olsaydı, bu karakter üzerine bu kadar karizmatik bir kişilik bölünmesi kurgusu yapılamazdı herhalde. Bu yüzden sodyum hidroksit, doğru seçim.
Sahnemize dönelim. Sahne boyunca yanık süredursun, Tyler Durden, Anlatıcı’ya birtakım hayat dersleri verirken, bir yandan da özel kimya dersi anlatıyor. Öncelikle elini neden öpüyor? Öpmeden direkt olarak dökseydi veya kuru öpüp dökseydi Anlatıcı’mız aynı farkındalık acısını çeker miydi? Yanıtımız, belki ama bu kadar değil. Tyler Durden’ın kullandığı NaOH, su ile karıştığı zaman Na+ ve OH- iyonlarına ayrılır. Kimyasal yanıktan sorumlu olan aslında OH- iyonudur. Ancak iyon haline geçebilmesi için suyun içinde iyonlarına ayrılması gerekmektedir. Artık bir kapitalizm eleştirisi haline gelmiş o mezbele odada nem varsa ve o nem Anlatıcı’nın elinde de bulunmaktaysa, veya Anlatıcı’nın bir sebepten ötürü eli çok terliyorsa, NaOH döküldüğü andan itibaren iyonlaşmaya başlar, ve sonuç olarak deride hafif yanıklar oluşturabilir. Ancak nemin iyonlaşma için sağlayacağı bu su miktarı yetersizdir. Ama ayrıcaaa, NaOH higroskopik bir maddedir, nem çekicidir. Kuru bir deri üzerinde dursa bile, bir noktadan sonra üstüne nem çekecektir.  Tyler Durden, konuyu uzatmayıp, anlatmak istediğini hemen netleştirmek için elini mümkün olduğunca ıslak bir şekilde öpüp NaOH’i boca ediyor.
Peki OH- iyonunun insanla derdi nedir? Anlatıcı neden acı çekiyor? Kimyasal yanık nedir? Kimyasal maddelerin Anlatıcı’yı yaktığı gibi bizi de yakıp kafamızda şimşekler çaktırmalarına, epifaniler (görüntüler) yaşatmalarına karşı nasıl önlemler alabiliriz?
Kimyasal yanıklara karşı alacağımız ilk önlem kimyacı olmamaktır! Daha sonra genel tedbirler gelir.  İçinde ne olduğundan emin olmadığınız şişelerin kapaklarını dikkatlice açmalısınız. Maddeyi koklamamalı veya tatmamalısınız. Kesinlikle uygun bir koruyucu eldiven, maske ve gözlük kullanmalısınız.
Kimyasal yanıklar, deri üzerinde meydana gelen herhangi bir kimyasal reaksiyonun deri bütünlüğünü bozması demektir. Kimyasal yanıklara bir sürü farklı madde, farklı şekillerde neden olabilir. Asitler, bazlar ve organik çözgenler çeşitli şekillerde deri bütünlüğünü bozacak reaksiyona girerler. Bazı yanıkların telafisi mümkünken, bazılarının telafisi yoktur. Özellikle gözün, gözlükle korunması çok önemlidir. Deri kendini tamir edebilirken, gözün tamiri mümkün değildir. Ayrıca maddelerin üzerinde bulunan etiketlerdeki tehlike uyarıları dikkate alınmalıdır. Tyler Durden’ın kullandığı şişenin üstünde, belki biz göremiyoruz ama şu işaret bulunmaktadır:
KIRMIZI RENK: Yangın tehlikesini belirtir. “0” rakamı, yanma tehlikesi yoktur anlamına gelir.
MAVİ RENK: Sağlık tehlikesini belirtir. “3” rakamı, çok tehlikeli anlamına gelir. (“4” ölümcül demektir.)
SARI RENK: Reaktifliğini belirtir. “1” rakamı, ısıtınca kararsız hale geçeceğini belirtir.
BEYAZ RENK: Özel bir tehlikeyi belirtir. Daha başka özel bir tehlikesinin olmadığını belirten “-“ işareti konulmuştur.
Tyler Durden’ın tükürüğü sayesinde açığa çıkan OH- iyonunun yapacağı ilk iş, çevresinden bir adet H+ (hidrojen iyonu) almaktır. Bunu derideki proteinlerden alacaktır. Proteinler, amino asit denilen yapıtaşlarının bir araya gelmesiyle oluşan, canlı hücresi için vazgeçilmez bir organik maddedir.
Amino asitler birbirine bağlanarak uzun zincirler meydana getirirler. Buna primer (birincil) yapı denir. Amino asitler bu durumda sadece peptit bağlarıyla bağlanmışlardır.
Zincir boyunca tüm amino asit uçları birbirine yaklaşarak, birbirleri arasında “hidrojen bağı” denilen özel bir bağ kurarlar. Hidrojen bağları neticesinde birbirine yaklaşan amino asit uçları, zinciri bükmeye başlarlar. Böylece amino asitler birbirlerine peptit bağına ek olarak bir de hidrojen bağı ile bağlanmışlardır. Buna da sekonder (ikincil) yapı denmektedir.
Uzun protein molekülleri, amino asitlerin hidrofob (suyu iten) uçları içeride kalacak ve hidrofil (suyu çeken) uçları dışarıda kalacak şekilde bükülür. Buna da tersiyer (üçüncül) yapı denir.
Denatürasyon, bir proteinin ısı ve radyasyon gibi etkilerle veya asit, baz, organik çözücü, inorganik tuzlar gibi kimyasallarla reaksiyona girerek kuaterner, tersiyer ve sekonder yapılarını kaybedip primer yapı haline geçmesidir. OH- iyonu proteinlerin hidrojen bağlarındaki H+ iyonunu kendine almak isterken bu sekonder ve tersiyer yapıları bozar ve proteini denatüre hale getirir. Protein artık işlevini yapamaz. Buna bağlı olarak da hücreler ve tabii ki deri dokusu ölür.
Lavabo açıcı olarak da evlerimizde kullandığımız NaOH, aslında lavabolarımızda da farklı bir iş yapmaz. Kıl, saç, deri parçaları ve yağların tıkadığı lavabolarda benzer tepkimeler meydana getirerek organik moleküllerdeki hidrojen bağlarını ve hatta ondan daha kuvvetli bağları kırar. Diğer bir deyişle, bu molekülleri reaksiyona daha açık hale getirerek onların su içerisinde sürüklenmesini sağlar ve böylelikle lavabolarımızı kirlerden arındırır.
Şimdi, deri üstündeki NaOH’e dönersek, Tyler Durden, acıyla kıvranan Anlatıcı’ya yanığın üstüne su dökmenin acısını daha da arttıracağını söylüyor. Bu hem doğru hem de yanlış. Aslında doğruluğu ve yanlışlığı daha çok suyun nasıl tatbik edildiği ile ilgili. Tepkimenin gerçekleşmesine olanak sağlayan ortam olarak su, deriye daha fazla eklenirse derideki iyonlaşmamış NaOH’i de iyonlaştıracağından, bu daha fazla OH- ve doğal olarak daha fazla denatüre protein demek olacaktır. Ancak su şiddetli bir şekilde fazla NaOH’i de deriden giderecek şekilde tatbik edilirse, en azından reaksiyonun sürmesini engelleyecektir. Bu nedenle asit veya NaOH gibi baz yanıklarına tazyikli su ile müdahale edilebilir.
Tyler Durden’ın su yerine alternatif olarak sunduğu sirke ise hafif bir asittir ve yanlış bir tedavi yöntemi değildir. NaOH’i asit ile nötrlerken dikkat edilmesi gereken şey sert asitlerin değil, sirke gibi hafif asitlerin kullanılmasıdır. Tyler Durden, sirke kullanırken “yanığı nötrleştirmek”ten bahsediyor. Ancak bu doğru değil. Yanık, nötrlenmeyecek bir şeydir. Yanığın geri dönüşü olmaz. Denatürasyon tepkimeleri tersinir olmayan, geri dönüşsüz tepkimelerdir. Aynı yumurtanın ısıtıldıkça denatüre olup sertleşmesi ama soğutulunca tekrar sıvılaşmaması gibi geriye dönüşü olmayan tepkimelerdir. Sirkenin yapacağı şey, OH- iyonunun ihtiyacı olan H+ iyonuna kaynaklık etmesidir. OH-, H+ iyonunu proteinden değil, sirkeden alacaktır. Bu bağlamda birbirlerini nötrleyecekler ve proteini yalnız bırakacaklardır.
Yine de NaOH yanıkları için, yanığı tazyikli akan su altında 15 dakika boyunca tutmak ve daha sonra soğuk sargı yapmak gereklidir. Kullanılan su da soğuk olmalıdır çünkü NaOH çözünmesi ekzotermik (dışarıya ısıveren) bir reaksiyondur. Aynı zamanda ısı yanıklarına da neden olur.
Peki bu NaOH’in deriyle olan münasebeti tam olarak nerede biter?
Eğer deriyi geçip altındaki yağ tabakasına ulaştıysa, artık sabundan bahsedebiliriz. Çünkü sabun, NaOH ve yağ demektir. Sabunlar, kimya dilinde “yağ asitlerinin sodyum tuzları”dır. Dövüş Kulübü’nde de belirtildiği gibi, her türlü yağdan sabun yapılabilir. Tek ihtiyacımız olan biraz NaOH’tir. (Eğer KOH, yani potasyum hidroksit kullanırsak arap sabunu elde ederiz.)
Herhangi bir arınmadan bahsedecek bir film için sabun çok güzel bir simge olacaktır. Filmin veya romanın alt metin ve sembolik analizlerine girmeden, sabun hakkında söylenebilecek tek şey vardır: Sabun bir temizleyicidir. Bir dezenfektan değildir. Yağları, kirleri temizler. Ancak mikrop ve bakteriden her zaman arındırmayabilir. Bakterilerden tam olarak arınmaya sterilizasyon, büyük oranda arınmaya ise dezenfeksiyon denir. Sabun bunların çok azını yapabilen bir temizleyicidir. Ancak belki yüzey aktifliği nedeniyle bakteri hücresini patlatıp bakteriyi öldürmesinden bahsedebiliriz. Ama asıl görevi, su ile giderilmeyen kirleri ve yağları su içinde sürüklenebilecek hale getirmektir.
Yağlar, uzun moleküllerden oluşur. Bu nedenle suda çözünmezler.  Yağ moleküllerini suda çözünebilir hale getirmek için sabun kullanılır. Sabun molekülü, aslında yağlarla başa çıkmak, onları su içinde uysal hale getirmek için sodyumla modifiye edilmiş, evcilleştirilmiş yağ asitleridir diyebiliriz. Sabun molekülünün temizleme özelliği iki farklı uca sahip uzun bir molekül olmasından ileri gelir. Bu uçlardan hidrofobik olan yağ molekülüne yaklaşır. Hidrofilik olan ucu ise dışta kalır. Böylelikle kirin veya yağın etrafında, hidrofilik uçları dışarıda olan bir küre meydana gelir. Hidrofil, suyu seven demektir. Artık her tarafı hidrofil hale gelmiş bu kürecik suyla beraber sürüklenmeye hazırdır.
Eğer NaOH, deriyi geçip yağa ulaşırsa, derinizin altında bir sabunlaşma başlayacaktır. Ama o kadar fazla miktarda NaOH’e maruz kalacağınızı veya ilk yardımda gecikeceğinizi sanmıyoruz. Tabii ki, çilekeş Anlatıcı’mız değilseniz.
Kimyasallar, hayatımızın her yerinde karşımıza çıkan, oldukça kullanışlı ancak bir o kadar da tehlikeli olabilecek maddelerdir. Gündelik yaşamda davranışını bilmediğiniz, emin olmadığınız kimyasalları kullanırken hakkında yeterince bilgi edinmeniz, varsa kullanma talimatlarını okumanız ve uygulamanız hayati önem taşımaktadır. Kimyasalların ambalajındaki işaretler, bilim insanlarından oluşan komisyonların, uzun yıllar boyu süren çalışmaları üzerine geliştirilip konulmuş işaretlerdir. Sağlığınızın yanı sıra, bu işaretlere en azından göz atmak onların da emeğinin boşa çıkmaması demektir.
Özellikle küçük çocuklara, her şeffaf sıvının su olmadığı; bir sıvının su olup olmadığını anlamak için onu koklamanın, tatmanın veya dökmenin yanlış bir hareket olduğu anlatılmalıdır. Şişelerin içinde başka herhangi bir sıvı saklanmamalıdır. Davranışı bilinmeyen sıvılar ve maddeler, sıcak veya soğuk ev eşyaları etrafında tutulmamalıdır.
2013 yılı ABD yıllık yanık raporlamasına göre, kimyasal yanıkların %49’u iş yerinde, %42’si evde, %2’si de diğer yerlerde gerçekleşen kazalardan ötürüdür. Bu istatistik aynı zamanda diğer ülkelerin durumunu da yansıtabilir. Kimyasal yanıkların yarısına yakını evde gerçekleşen kazalardan meydana gelmektedir. Bu kazalar her birimizi, özellikle yaşlıları ve çocukları öncelikli olarak etkileyecek tipte kazalardır. http://www.ameriburn.org/2013NBRAnnualReport.pdf
 
 
Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı) ve Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma/İzleme:
  1. “Fight Club,” by David Fincher, Brad Pitt, Edward Norton, Chuck Palahniuk; Fox, 1999.
  2. MH Education

Kinsey Skalası: Düzcinsellikten, Eşcinselliğe Yelpaze

Her ne kadar halen halk arasındaki baskın kanı cinsiyetlerin “erkek” ve “dişi”, cinsel yönelimin ise “erkek dişiyi sever” ile “dişi erkeği sever”den ibaret olduğu ise de, bilimsel camia giderek bu fikirden uzaklaşmaktadır. Hem doğayı giderek daha iyi tanımamız, buna bağlı olarak kendimizi daha iyi anlamamız, hem evrimsel biyoloji gibi bilim dallarının bilimsel algı ufkumuzu katlayarak arttırması sayesinde, bazı “kategorik tanımlamalarımızın” hatalı olduğu sonucuna varmaya başladık.

Bu değişim yeni başlamadı. Cinsel yönelimin tek yönlü ve katı bir kategorizasyona sahip olamayacağına dair seslerini yükseltip, bilim camiasının dikkatini çekmeyi başaran bilim insanlarının tarihi yüzlerce yıl geriye gidiyor. Bunlardan birisi, 1948 yılında yayınlanan“İnsan Erkeklerinde Cinsel Davranışlar”, 1953 yılında yayınlanan “İnsan Dişilerinde Cinsel Davranışlar” isimli kitapların yazarı olan Alfred Charles Kinsey’dir. Bu iki kitap, bilim tarihindeki ve insandaki seks davranışlarındaki önemli başyapıtlardan birisi olması bakımından toplu bir şekilde Kinsey Raporları olarak anılmaktadır.1894-1956 yılları arasında yaşamış ünlü biyolog, psikolog, entomolog, zoolog ve seksolog Kinsey, bu iki kitabında cinsel yönelimlerin sadece “erkek dişiyi, dişi erkeği sever” şeklinde kategorize edemeyeceğimizi net bir şekilde ispatlamış, bilim camiasını bu antik yaklaşımdan uzaklaştırmak konusunda en büyük adımlardan birini atmış isimdir. Hatta Kinsey, bir adım daha öteya giderek “düzcinsellik” ve “eşcinsellik” kategorizasyonunu da bu kadar katı bir şekilde yapamayacağımız gerçeğini görmüş, insanlardaki cinsel yönelimleri geniş bir yelpazeye bölmüştür.
Görseldeki, Kinsey’in bu kitaplarda ileri sürdüğü ve günümüzdeki çok sayıda psikolog tarafından yeterince kapsamlı olduğuna kanaat getirilen Kinsey Skalası‘dır. Skalada, bir erkeğin veya bir dişinin yaşamı boyunca cinsel olarak çekildiği cinsiyetlere göre belli bir değer yer alır. Buradan da anlaşılacağı üzere, bir insan illa tam eşcinsel veya tam düzcinsel olmak zorunda da değildir. Yapılan araştırmalar, erkeklerde ve dişilerde hayatın ezici bir çoğunluğunda düzcinsellik görülürken, arada sırada da olsa eşcinsellik görülebildiğini göstermiştir. Benzer şekilde, kendilerini tamamen eşcinsel olarak tanımlayan bazı kişilerin aslında arada sırada (veya dikkate değer miktada da olabilir) düzcinsel davranışlar sergileyebildiği de gösterilmiştir. Kinsey, kitaplarında bu skalanın doğruluğunu gösteren çok fazla sayıda araştırmaya yer vermektedir.
Kinsey Raporları ile ilgili çok fazla şey söylenebilir; ancak 2 önemli bilgiye yer vermek istiyoruz: ilki, Kinsey’in yaptığı kapsamlı araştırmaların bir özeti:
Araştırmalarına göre 20-35 yaş arası erkeklerin %11.6’sı, bu yaş aralığında kendilerini skalada 3 değerinde görüyor. Araştırmaya katılan Amerikalı deneklerin %10’u, 16-55 yaşları arasında kendilerini 5-6 skalasında görüyorlar. Dişilerde de durum benzer: 20-35 yaş arasında evli olmayan kadınların %7’si ve daha önceden evli olup boşanan kadınların %4’ü kendilerini bu yaş aralığındayken skalada 3 değerinde görüyorlar. 20-35 yaş arası kadınların %2-6 arası 5 değerinde, evlenmemiş kadınların %1-3 arası ise kendilerini 6 değerinde görüyor. Dolayısıyla popülasyon içerisinde eşcinsellik-heteroseksüellik yelpazesinin farklı noktalarında yer alan çok sayıda insan bulunuyor.
İkinci ve son olaraksa, Kinsey’in bu skalayı ilk kitabında ilk defa tanımlarken kullandığı ve günümüzde halen geçerli olan cümlelere yer vermek istiyoruz:
“Erkeklere baktığımızda heteroseküel ve homoseksüel olarak iki gruba bölünmediklerini görüyoruz. Dünya, koyunlar ve keçiler olarak ikiye bölünemez. Doğanın temel sınıflandırması çok nadiren katı kategorilere yer verir… Yaşadığımız dünya, her bir açısı bakımından bir süreklilik halindedir. 
 
Tamamen eşcinsel ve tamamen düzcinsel insanlar arasındaki süreklilikten bahsederken, kişilerin kendi tarihlerine bakarak yelpazede göreli bir noktada bulunduklarını fark edebilecekleri bir çeşit skala oluşturmak gerekti. Bir birey, ömrünün her bir kısmında bu skalada farklı bir noktada yer alabilir. Bu 7 parçalı skalada gerçekten farklı noktalarda bulunan insanlar keşfetmek, bu tür bir sürekliliğin gerçekten de var olduğunu göstermeye yaklaştığımızın işaretidir.”
 
Günümüzde 10 parçalı bazı diğer skalalar bulunuyor olsa da, Kinsey Skalası tek başına yeterince geniş bir aralığı kapsamakta ve sürekliliği göstermeye yetmektedir. Bu nedenle Kinsey’in bu skalası, seksoloji alanında önemli bir dönüm noktası olarak kabul görmektedir.
Cinsiyetler, cinsel yönelimler, eşcinsellik ve evrim ile ilgili daha fazla bilgi almak için buraya tıklayabilir, aseksüellik için daha fazla bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz. Eğer Kinsey Skalası’nda nereye düştüğünüzü öğrenmek istiyorsanız buraya tıklayarak örnek bir testi yapabilir ve sonucu görebilirsiniz. Bu sayfanın en altında, testin Türkçeye çevrilmiş halini görebilirsiniz. Adım adım takip ederseniz, kolaylıkla dil bariyerini aşabilirsiniz.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Kinsey Skalası Testinin Türkçesi:
 
  1. Yaşınız kaç? (Kutuya giriniz)
  2. Cinsiyetiniz nedir? (Erkek, Kadın)

    Lütfen aşağıdaki soruları “Doğru” (True) ya da “Yanlış” (False) olarak cevaplandırınız (yukarıda verdiğiniz cinsiyet cevabına bağlı olarak, aşağıdaki sorularda göreceğiniz “erkeksem” ve “dişiysem” kalıpları otomatik olarak ayarlanacaktır; biz genel olarak yazdık):

  3. Asla cinsel istek/haz duymadım.
  4. Hangi cinsiyete daha fazla ilgi duyduğuma karar veremiyorum.
  5. Kendi cinsiyetimden biriyle seks yapmayı itici/iğrenç buluyorum.
  6. Hem erkekler, hem kadınlarla seks deneyimi yaşamadan ölmek istemezdim.
  7. Kimseyle hiçbir cinsel ilişki isteğim yok.
  8. Bir toplu sekse dahil olanların cinsiyet dağılımları benim katılıp katılmayacağıma karar vermemde önemsizdir.
  9. Erkeksem “gay”, dişiysem “lezbiyen” pornosu izlemekten kaçınırım.
  10. Doğru şartlar sağlandığında herhangi birine cinsel ilgi duyabilirim.
  11. Cinsel yönelimimle ilgili olarak her zaman çok rahat olmuşumdur.
  12. Erkeksem erkekleri, dişiysem dişileri diğer cinsiyetten daha çekici bulurum.
  13. Bir çiftle 3 kişilik seks (threesome) yapmayı tuhaf bulurum, çünkü kendi cinsiyetimden biri de bulunacaktır.
  14. Dişiysem sadece dişilere, erkeksem sadece erkeklere ilgi duyarım.
  15. Seks sırasında partnerime teslim olurum.
Sonrasında SCORE (Puanla) tuşuna basabilirsiniz. Çıkan sonuç, ana görselimizdeki tabloyla paralel olacaktır ve cinsel yöneliminizi buna göre öğrenebilirsiniz. Unutmayın ki bu oldukça kısıtlı bir testtir ve doğru sonuçları yansıtmayabilir. Sizin kendi hissiyatınız, spesifik olarak bu sitedeki, bu testin sonuçlarından daha güvenilirdir.

Liselerde tıp fakültesine bakış açısı

Tıp fakültesi, lise öğrencileri arasında en önemli gelecek planlarından biridir. Araştırmamızın amacı, liselerdeki öğrencilerin bu tercihi yaparken tıp fakültelerindeki eğitim ve hekimlik mesleği hakkında ne kadar bilgileri olduğunu ölçmektir.

Araştırma için 15 adet çoktan seçmeli sorudan oluşan bir anket hazırlandı. Anketin 7. ve 8. sorularına birden fazla cevap verilebileceği katılımcılara söylendi. Anket 161 fen lisesi öğrencisine uygulandı. Anket cevaplama işi öğrencilerin rehberlik saatlerinde rehberlik öğretmenlerinin gözetiminde yapıldı.

Katılımcıların dağımı

77 erkek ve 84 bayan katılımcı anketi cevapladı.

Katılan öğrencilerin 36’ sı 9. Sınıf, 50’ si 10. Sınıf, 38’ i 11. Sınıf ve 37’ si 12. Sınıf öğrencisiydi.

Katılan öğrencilerin 36’ sı 9. Sınıf, 50’ si 10. Sınıf, 38’ i 11. Sınıf ve 37’ si 12. Sınıf öğrencisiydi.

Genel bilgi edinme sorularının ardından 6. soruda öğrencilere tıp fakültesini tercih edip etmeyecekleri ve bu tercihlerinin nedeni soruldu. 6. soruya evet yanıtını verenlerden 7. soruda, hayır yanıtını verenlerden ise 8. soruda bunun nedenini seçmeleri istendi.

lise-tip-anketi-tip-tercih-dagilimi

Öğrencilerin sorulardaki şıklarla sınırlı kalmaması için sorulara diğer seçeneği eklendi ancak istatistiki çalışma kolaylığı açısından bu seçeneğin ardından açık uçlu yanıt alanı bırakılmadı. 81 kişi tıp fakültesini tercih etmeyi düşündüğünü, 80 kişi ise tercih etmeyi düşünmediğini söyledi.

9. soruda tıp fakültelerine yerleşmede uygulanan yüksek puan barajlarının öğrencilerin tercihlerini nasıl etkilediğini görmek için puan sınırlaması olmasaydı tıp fakültesini tercih eder miydiniz şeklinde bir soru yönetildi. 10. soruda fen lisesi öğrencilerinin tıp fakültelerinde okumak hakkındaki düşüncelerini öğrenmek amaçlandı.

lise-tip-anketi-tip-tercih-sebebi

lise-tip-anketi-tip-tercih-etmeme-sebebi

lise-tip-anketi-puan-sinirlamasi

lise-tip-anketi-tip-okumak-kazanmak

11, 12 ve 13. sorularda ise hekimlik mesleğinin lise öğrencileri arasında nasıl bir intiba bıraktığını anlayabilmek amacı vardı. Öğrencilerin çoğunun hekimlik mesleğinin maddi ve manevi tatmininin olduğunu düşünmesine rağmen doktorların mutlu bir yaşam sürdürmediklerine kanaat getirdikleri gözlendi.

lise-tip-anketi-manevi-tatmin

lise-tip-anketi-maddi-tatmin

lise-tip-anketi-mutlu

Son iki soruda ise hekimlik mesleğinin medyada ve sosyal ortamlarda nasıl işlendiği araştırıldı. Öğrencilerin çoğu yerli ve yabancı medyada çizilen doktor portresinin gerçek hayattakini yansıtmadığına karar verdi. Bu çalışma araştırmanın yapılabilirliğini kontrol etmek amacıyla bir ön çalışma olarak planlandı.

lise-tip-anketi-dizi-tv-profil

lise-tip-anketi-yabanci-dizi-tv-profil

Sorular arasında bağımlı istatistik incelemeleri yapılmadı, sorular tek tek analiz edilerek grafikler hazırlandı. İlerleyen dönemde araştırmanın çok daha fazla öğrenciyi kapsayacak şekilde ve sorular arasında bağımlı istatistikler yapılarak daha anlamlı veriler elde edilecek şekilde genişletilmesi planlandı.

Kaynak: Bilim

Uyumadan Önce Akıllı Telefon Kullanımı Nelere Sebep Oluyor?

Uyumadan önce elektronik cihaz kullanımının iyi bir gece uykusu için iyi olmadığını hepimiz biliyoruz, fakat yine de birçoğumuz bu alışkanlıktan vazgeçemiyor. Çünkü günü bitirmenin en cazip yollarından birisi; o gün arkadaşlarınızın ne yaptığını sosyal medya hesapları aracılığıyla kontrol etmektir. Peki bu davranış; vücudumuzda ve beynimizde tam olarak nelere sebep oluyor?

Ve daha önceki yazılarımız ve çevirilerimizde de belirttiğimiz gibi sorunların kaynağında; ışığa maruz kalma ile kontrol edilen, vücudunuzun hormon salgılamasını belirleyen sirkadiyen ritmleri var. Geceleri telefonunuzu elinize aldığınızda, telefonunuzun ekranından tam gözlerinize doğru bir foton demeti (mavi ışık) gönderilir ve bu durum beyninize yorgun hissetmenizi sağlayan melatonin hormonunu salgılamaması uyarısı yapar.

Bu da şu anlama geliyor; ta ki beyniniz “yeter artık” diyene kadar uyanık kalıyorsunuz. Ancak beyniniz bu uyarıyı yapana kadar arzu ettiğiniz uyku saatiniz üzerinden birkaç saat geçmiş oluyor. Ve ertesi gün işe ya da derse gitmek için uyanmak zorundaysanız ve bu durumu sürekli hale getirdiyseniz, her gece uykunuzdan birkaç saat kaybetmiş oluyorsunuz.

Öte yandan araştırmacılar; uykunun neden önemli olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Her gece 7 ve 9 saat arasındaki bir uyku; aktif nöronlarımızın yalnızca dinlenmesini sağlamıyor, aynı zamanda gün boyunca beynimizde oluşan nörotoksinlerin temizlenmesinde önemli olan santral sinir sistemindeki gliyal hücreleri de destekliyor. Yeteri kadar uyku alamadığımızda, gliyal hücrelerimiz doğru şekilde çalışamıyor ve sonucunda da odaklanma (dikkat) süremizde bozulmalar, hafıza problemleri ve metabolizmamızı düzenleyen insülin seviyesinde düzensizlikler ortaya çıkıyor. Öte yandan University of Berkeley’de yapılan bir araştırmaya göre; uykusuzluk başka insanların yüz ifadelerini doğru algılayabilme yetimizi de köreltiyor. Bu açıdan bakıldığında da; uyumadan hemen önce akıllı telefon kullanımı yalnızca biyolojik anlamda bozulmalara değil, sosyal anlamda da zayıf ilişkiler kurulmasına ya da mevcut ilişkilerin bozulmasına sebep olabilir.

Sonuç olarak; akıllı telefonlarınızı yatak odanıza almamanız için yeterli sebebiniz var.

Kaynak: Bilimfili

Kanserin İlk Kez Tek Bir Hücreden Nasıl Yayıldığı Bir Canlıda Gösterildi

Boston Çocuk Hastanesi araştırmacıları, ilk kez kanserden etkilenen hücreyi görüntülediler ve canlı bir hayvanda yayılışını izlediler.  Science dergisinde  yayınlanan bu çalışmada, bilim insanlarının melanoma ve diğer kanserleri anlama yollarını değiştirecek ve kanser yayılmadan önce yeni , erken tedaviyi sağlayabilecektir.

Makalenin başyazarı, Boston Çocuk Hastanesi Zon Laboratuvarı post-doktora üyesi Charles Kaufman : “Vücutta bazı hücrelerin kanserli hücre mutasyonuna sahip olup da tam olarak kanserli gibi davranmamaları önemli bir gizemdir. Kanserin başlangıcının bir onkogen aktivasyonu veya tümör süpresörün(baskılayıcı)  kaybı sonucu oluştuğunu ve tek bir hücrenin kök hücre durumuna geri dönmesi şeklinde bir dönüşüm gerektirdiğini bulduk.

Kaufman ve meslektaşlarının bulduğu bu dönüşüm, kanserin başlama aşamasında durdurulmasını hedefleyen bir dizi gen içerir. Bu çalışmada, yaşayan zebra balığında zamanla melanoman(cilt kanseri) gelişimi  görüntülendi. Balıkların tümü çoğunlukla benign lekelerde (benlerde) bulunan insan kanser mutasyonu BRAF(V600E)’ye sahip ve ayrıca tümör baskılayıcı gen olan p53 genlerini kaybetmişlerdir.

Kaufman ve meslektaşları ,kök hücrelerin karakteristik genetik programında işaret belirticinin aktivasyonu ile krestin  adı verilen gen açıldığında floresan yeşil ışıyabilecek balık tasarladılar. Bu program normalde embriyonik gelişimden sonra kapanır, ancak  sebebi anlaşılmamış bir şekilde bu programdaki krestin ve diğer genler belli hücrelerde ara sıra aktif hale gelir.

Boston Çocuk Hastanesi Kök Hücre Araştırma Programı Yöneticisi ve bu çalışmada üst düzey araştırmacı Leonard Zon: “Sık sık balıklarda yeşil nokta göreceğiz. Onları izlediğimizde zamanla %100 ihtimalle tümöre dönüşecektir.”

Melanomaya sebep olan hücre

Kaufman, Zon ve meslektaşları ,erken kanser hücrelerinde neyin farklı olduğunu görmek için baktıklarında zebra balığının embriyonik gelişimi boyunca açık olan genlerin krestin ve diğer aktiflenmiş genlerle aynı olduğunu buldular. Özellikle melanositler olarak bilinen pigment hücrelerini oluşturan kök hücrelerde nöral krest olarak adlandırılan yapıya rastlandı.

Ayrıca Harvard Kök Hücre Enstitüsü üyesi ve Howard Hughes Tıbbi Enstitüsü Araştırmacısı Zon: “Bu grup genlerle ilgili iyi olan,onların insan melanomasında da aktif olmasıdır. Nöral krest durumuna dönmek, hücrenin kaderidir.” diyor.

Kanseri başlatan bu hücreleri bulmak yorucudur. Kaufman, koruyucu gözlük ve floresan filtreli mikroskop kullanarak, balıkları yüzerken videoya çekerek muayene etti.50 balığı taramak iki veya üç saatini alabiliyordu. Kaufman, 30 balıkta Sharpie marker’ın ucu büyüklüğünde yeşil parlayan küçük kümeler gördü ve bunlar 30 vakada da melanomaya dönüştü. İki vakada tek bir yeşil parlayan hücreyi ve bu hücrenin bölünüp sonunda tümör haline gelişini görebildi.

Kaufman : “Bir lekede (bende) bulunan onlarca veya yüzlerce milyon hücreden sadece bir tanesinin nihayetinde melanomaya yol açtığı hesaplandı. Çünkü biz etkin bir şekilde birçok balık yetiştirebilir ve bu nadir olayı araştırabiliriz. Bu nadirlik insan ve balıklarda çok benzerdir ki bu da melanoma oluşumunun asıl prosesinin büyük olasılıkla insanlarda da aynı olduğunu gösterir.”diyor.

Zon ve Kaufman, kök hücre programının açık olduğunu belirten nöral krest hücreleri olarak davranıp davranmadığını görebilecekleri buluşlarının şüpheli benler için yeni bir genetik test sağlayacağına inanıyorlar.Ayrıca bu genetik programı aktifleştiren düzenleyici faktörleri de araştırmaktadırlar. Bu DNA faktörleri insan ve zebra balığında benzer epigenetik fonksiyona sahiptir ve potansiyel hedeflenmiş ilaçlarla benin kansere dönüşmesine engel olabilecektir.

Bu kansere yaklaşımda köklü bir değişim midir?

Zon ve Kaufman, kanser oluşumu için onlarca yıllık eski ‘bölge kanserleşmesi’ modeli yerine yeni bir model önermekteler. Onlar, normal bir dokuda kanserin onkogenler aktifleştiğinde ve tümör süpresör genler sessizleştiğinde oluştuğunu ileri sürmektedir ancak bu kanser dokudaki sadece tek bir hücrenin daha ilkel bir hali olan embriyonik haline dönüşümü ve bölünmeye başlaması ile gelişmektedir.

Bu çalışma; Ulusal Sağlık Enstitüsü Ulusal Artrit ve Kas-İskelet ve Cilt Hastalıkları Enstitüsü, Ellison Kurumu, Melanoma Araştırma Birliği, V Kurumu ve Howard Hughes Tıp Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.

Referans:

  1. GerçekBilim,
  2. ScienceDaily  
  3. K. Kaufman, C. Mosimann, Z. P. Fan, S. Yang, A. J. Thomas, J. Ablain, J. L. Tan, R. D. Fogley, E. van Rooijen, E. J. Hagedorn, C. Ciarlo, R. M. White, D. A. Matos, A.-C. Puller, C. Santoriello, E. C. Liao, R. A. Young, L. I. Zon.A zebrafish melanoma model reveals emergence of neural crest identity during melanoma initiation.Science, 2016; 351 (6272): aad2197 DOI: 10.1126/science.aad2197

Susuz Kaldığımızda Vücudumuzda Neler Oluyor?

İnsan yaşamı için su olmazsa olmazdır. Vücut ağırlığımızın %50 ila 70’nin su olması ve vücut fonksiyonlarımızın birçoğunda [1] suyun önem arzediyor olması da; bu olmazsa olmazlığın bir göstergesi olsa gerek. Vücudumuzun normal su oranındaki—susuzluktan, hastalıktan, egzersizden ya da ısıl gerilmeden kaynaklı— herhangi bir eksiklik zayıf hissetmemize sebebiyet verir. Önce susarız ve bitkinlik hissederiz ve dahası ciddi bir baş ağrısına maruz kalabiliriz. Bu durum da gerilmemize ve mental ve fiziksel olarak zayıflamamıza sebep olur.

Gün içerisinde sürekli olarak su kaybederiz, örneğin; nefes alıp verirken, dışkılama ve terleme yoluyla. Sağlıklı birçok insan iştah ve susama durumunun kontrolünde beslenme ve içme alışkanlığına bağlı olarak vücudunun su seviyesini önemli oranda düzenler. Fakat bebekler, hastalar, yaşlılar, atletler ve yorucu fiziksel mesleklerde çalışanlar için bu durumu kontrol etmek daha zordur [2].

Susuz Kaldığınızda Neler Olur?

Öncelikle susama mekanizmamız gerçek hidrasyon seviyemizin daima gerisindedir. Yani susadığınızı hissetmenizden önce vücudunuz aslında zaten susuz kalmıştır.

Araştırmalar; %1 gibi küçük bir düzeydeki dehidrasyonun (susuzluğun), insanın duygu durumunu, dikkatini, hafızasını ve motor koordinasyonunu olumsuz şekilde etkilediğini [3] ortaya koyuyor. İnsanlara dair veriler sınırlı ve çelişkili ancak görünen o ki; susuzluk beyin doku sıvısında azalmaya [4] sebep oluyor ve böylece de beyin hacmi küçülüyor ve hücre fonksiyonları geçici olarak etkileniyor.

Vücudunuzdaki suyu kaybettikçe [5], kanınız daha yoğun (derişik) hale gelir ve bir noktaya ulaştığında da, bu durum böbreklerinizin su tutmasına sebep olur, sonuç ise: idrar atımında azalma görülür.

Yoğun bir kan; kardiyovasküler sisteminizin kan basıncınızı korumak amacıyla kalp atış hızınızı artırabilmesini güçleştirir.

Susuz vücudunuz sizi — örneğin egzersiz yaptığınızda ya da ısıl gerilme ile karşılaştığınızda– bitkin ve yorgun olmaya sürükler. Bu durum da; örneğin; çok hızlı ayağa kalktığınızda, bayılmanıza sebep olabilir. [6]

Öte yandan, su yetersizliği; vücudunuzun sıcaklığı düzenlemesini engeller. Bu durum da hipertermiye sebep olabilir –vücut sıcaklığının normalin aşırı üzerine çıkması.–

Hücresel düzeyde ise, su, kan gibi diğer fonksiyonlar tarafından alındığı için hücrelerde büzülme meydana gelir. Beyin bu durumu hisseder ve susama hissini oluşturur.

Ne Kadar Su İçmeliyiz?

Normal su isteği; vücut yapısı, metabolizma, diyet, iklim ve giyim biçimi gibi birçok etkene bağlı olarak değişkenlik gösterir. [1]

Su alımına dair ilk resmi açıklama 2004 yılında yapıldı. Institute of Medicine ‘a göre; yetişkin bir erkek birey için yeterli su alımı hergün 3.7 litre, yetişkin bir kadın birey için ise 2.7 litre olmalıdır. [7]

Günlük toplam su alımının yaklaşık %80’i  herhangi bir sıvı içecekten (su, kahve, çay, alkol vb.) ve kalan %20’si ise yiyeceklerden alınmalıdır.

Fakat elbette ki; bu öneriler yaklaşık seviyededir. İşte kendi hidrasyonunuzu nasıl gözlemleyebileceğiniz [2]:

  1. Vücut ağırlığınızı takip edin ve normal taban seviyenizin %1’inde kalın. Taban seviyenizi; üç sabah üst üste (yataktan kalkıp kahvaltıya kadar olan sürede) ortalama vücut ağırlığınızın ortalamasını alarak bulabilirsiniz.
  2. İdrarınızı gözlemleyin. Düzenli olarak idrar yapmalısınız (günde 3-4 kereden fazla) ve idrarınız açık sarı renkte ya da soluk saman sarısı renginde olmalı ve yoğun bir kokusu olmamalı. Eğer ki; idrar sıklığınız az ise, koyu renkli ise ya da aşırı keskin kokuluysa, daha fazla sıvı tüketmelisiniz.
  3. Yeteri kadar sıvı tüketmeye özen gösterin. Sıvı tüketiminiz susama hissinizi önlemelidir.

Kaynaklar:
[1]Sawka MN1, Cheuvront SN, Carter R 3rd. Human water needs. Nutr Rev. 2005 Jun;63(6 Pt 2):S30-9. PMID: 16028570
[2] Lawrence E. Armstrong PhD, FACSMa Assessing Hydration Status: The Elusive Gold Standard Journal of the American College of Nutrition Volume 26, Supplement 5, 2007 pages 575S-584S DOI:10.1080/07315724.2007.10719661
[3] Lieberman HR. Hydration and cognition: a critical review and recommendations for future research. J Am Coll Nutr. 2007 Oct;26(5 Suppl):555S-561S. PMID: 17921465
[4] Biller A, Reuter M, Patenaude B, Homola GA, Breuer F, Bendszus M, Bartsch AJ. Responses of the Human Brain to Mild Dehydration and Rehydration Explored In Vivo by 1H-MR Imaging and Spectroscopy. AJNR Am J Neuroradiol. 2015 Dec;36(12):2277-84. doi: 10.3174/ajnr.A4508. Epub 2015 Sep 17. PMID: 26381562
[5] Samuel N. Cheuvront, Robert W. Kenefick Dehydration: Physiology, Assessment, and Performance Effects Comprehensive Physiology Published Online: 10 JAN 2014 DOI: 10.1002/cphy.c130017
[6] JEFFREY B. LANIER, MD; MATTHEW B. MOTE, DO; and EMILY C. CLAY, MD Evaluation and Management of Orthostatic Hypotension Am Fam Physician. 2011 Sep 1;84(5):527-536. DOI: 10.1111/jch.12062
[8] National Academies 

  • Bilimfili,
  • Fiona Macdonald, “Here’s what happens to your body when you’re dehydrated,” http://www.sciencealert.com/here-s-what-happens-to-your-body-when-you-re-dehydrated

Alıştırma Yönteminin Değiştirilmesi ile İki Kat Hızlı Öğrenme Mümkün Olabilir

Yeni bir motor becerinin –piyano çalmayı öğrenmek ya da yeni bir sporda uzmanlaşmak gibi– öğrenilmesinin püf noktası egzersiz yapmaya ne kadar saat ayırdığınız olmayabilir. Yapılan bir araştırma; yeni bir motor becerinin kazanılmasındaki anahtar etmenin, pratiğe harcanan süre değil de pratiğin yapılış biçimi olduğunu öne sürüyor.

Araştırmacıların bulgularına göre; yeni bir beceriyi kazanmak için yapılan alıştırmaları/görevi farklılaştırmak, öğrenme süreci boyunca beynin daha aktif olmasını sağlıyor ve istenilen duruma gelmek için harcanılan zamanı yarı yarıya azaltıyor.

Yapılan bu çalışma aslında, çok uzun zamandır yaygın olan; bir motor beceride uzmanlaşmak için onu sürekli tekrar etmelisin, savının aksini iddia ediyor. Örneğin; bir bilgisayar oyunundaki seviyeyi geçemediğinizi çünkü bu seviyeyi geçmek için oyunda uzmanlaşmanız gerektiğini düşünelim. Yaygın inanış, bu oyunda uzmanlaşmanın en iyi yolunun oyunu tekrar tekrar oynamaktan geçtiğini öne sürer. Fakat araştırmacılar, bu seviyeyi geçebilmeniz için çok daha hızlı (ve belki de eğlenceli) bir yöntem sunuyorlar.

Johns Hopkins University’den, araştırmacı Pablo Celnik’e göre; başarılmak istenilen görevin çok az miktarda değiştirilmiş versiyonu üzerinde pratik yapmak, aynı versiyon üzerinde tekrar tekrar alıştırma yapmaktan çok daha hızlı öğrenmemizi sağlıyor.

Araştırmacılar bu sonuca ulaşabilmek için, 86 gönüllünün yeni bir yeteneği kazanma süreçlerini çözümlediler. Gönüllü katılımcılar bilgisayar ekranındaki imleci fare yardımıyla kontrol etmek yerine küçük bir cihazı sıkarak hareket ettirdiler.

Gönüllüler üç gruba ayrıldılar ve bilgisayar ekranındaki imleci, bir cihazı sıkarak kontrol etmeyi öğrenmek için 45 dakika çalıştılar. Bu çalışmadan 6 saat sonra, gruplardan birine aynı çalışma tekrarlatıldı, ikinci gruba bu pratiğin çok az değiştirilmiş versiyonu (bu versiyonda cihazın sıkmaya verdiği tepki değiştirilmiş) çalıştırıldı. Son grup ise ilk çalışmadan 6 saat sonra herhangi bir alıştırma yapmadı ve kontrol grubu olarak kullanıldı.

Daha sonra katılımcılar belirli testlere tabi tutularak, cihazı nasıl kontrol ettikleri ölçüldü. Tahmin edersiniz ki, bu testlerde en başarısız olan grup tekrar yapmayan kontrol grubu oldu. Fakat, ilginç bir şekilde, iki kez aynı sistem üzerinde çalışan grup, sistemin çok az değiştirilmiş versiyonu üzerinde ikinci pratiğini yapan gruba göre daha kötü performans gösterdi. Değiştirilmiş versiyon üzerinde ikinci pratiği yapan grubun performansı, aynı sistem üzerinde iki kez pratik yapan gruba göre iki kat daha iyiydi.

Bu başarının sebebi ne olabilir?

Araştırmacılar bu durumun, ‘rekonsolidasyon’ ya da yeniden bir araya getirme olarak bilinen süreçten kaynaklandığını öne sürüyorlar. Bu süreç, hali hazırda var olan hatıraların geri çağrılıp, işlenip, yeni bilgi ile düzeltilmesini içeriyor. Uzunca bir süredir, rekonsolidasyonun motor becerileri güçlendirebileceği öne sürülüyordu. Fakat, yeni yapılan bu araştırma ile bu hipotez ilk defa test edilmiş oldu.

Bu durum, iki alıştırma arasındaki katılımcılara verilen 6 saatlik aranın nedenini de açıklığa kavuşturuyor. Daha önceki sinirbilim araştırmaları, bu sürenin hatıralarımızı rekonsolide etmemiz için geçen zaman olduğunu göstermişti.

Celnik’in belirttiğine göre sonuçlar, daha öncelerde rekonsolidasyonun motor becerilerle ilişkili olarak nasıl çalıştığı ile ilgili çok az şey bilmemizden kaynaklı, oldukça önemli. Fakat, eğer görev üzerindeki değişiklik çok fazla olursa, rekonsolidasyon boyunca herhangi bir kazanım gözlenmiyor. Yani yapılan değişikliklerin bilinçli ve az olması da oldukça önemli. Örneğin, tenis antrenmanlarında topların boyutu az miktarda değiştirilebilir ya da basketbol topunun ağırlığı değiştirilebilir.

Bu araştırma her ne kadar heyecan verici görünse de, yalnızca tek bir beceri gurubu dahil edildiği için yeni yapılacak çalışmalarla bu bulguların desteklenmesi gerekiyor.

Current Biology’de yayımlanan bu çalışma, aslında ilk akla gelen piyano ya da tenis öğrenmenin yanı sıra protez kullanımının öğrenilmesi ve kemik kırılmalarından sonraki fizik tedavi süreçlerinde yeniden becerilerin kazanmasında da etkili olabilir. Aynı zamanda, bu bulgular eğitim sistemine de entegre edilebilir.


İlgili makale: Nicholas F. Wymbs, Amy J. Bastian, Pablo A. Celnik Motor Skills Are Strengthened through Reconsolidation Current Biology 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2015.11.066

Yararlanılan kaynak:
  1. Bilimfili,
  2. Fiona Macdonald (February 4,2016)  ”Scientists have found a way to help you learn new skills twice as fast” Retrieved on 6 February 2016 from http://www.sciencealert.com/scientists-have-found-a-technique-that-helps-you-learn-new-skills-twice-as-fast