
Düzenli Çay Tüketimi, Atardamarları Yumuşatarak Kalp ve Damar Hastalığı Riskini Düşürüyor!

- ScinceAlert
- Qing-fei Lina, Chang-sheng Qiu MD, PhDb, Sai-lan Wang MDc, Li-fang Huang MDc, Zhi-yuan Chen MDc, Yun Chen MDc & Gang Chen MD, PhDd A Cross-sectional Study of the Relationship Between Habitual Tea Consumption and Arterial Stiffness Journal of the American College of Nutrition Published online: 28 Dec 2015 DOI:10.1080/07315724.2015.1058197
İnternet Bağımlısı Gençler de, Madde Bağımlıları Gibi Yokluk Krizi Semptomları Gösteriyor!

- Michela Romano, Lisa A. Osborne, Roberto Truzoli, Phil Reed Differential Psychological Impact of Internet Exposure on Internet Addicts PLOS One Published: February 7, 2013DOI: 10.1371/journal.pone.0055162
- Swansea University
İnsan Derisi Hücreleri Beyin Hücrelerine Dönüştürüldü!

- IFLS
- Matheus B. Victor6, Michelle Richner6, Tracey O. Hermanstyne, Joseph L. Ransdell, Courtney Sobieski, Pan-Yue Deng, Vitaly A. Klyachko, Jeanne M. Nerbonne, Andrew S. Yoo Generation of Human Striatal Neurons by MicroRNA-Dependent Direct Conversion of Fibroblasts Neuron Volume 84, Issue 2, p311–323, 22 October 2014 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2014.10.016
Saç İncelmesi ve Dökülmesi Kök Hücre Yaşlanması ile İlişkilendirildi
Yaşlanma sırasında dokubilimsel olarak, birçok organda doku atropisi ve fibroz gözlemlenir. Konu ile ilgili henüz incelenmemiş araştırılmamış başlıkların içinde dokuların bileşenleri olan hücrelerin dinamiklari, hücresel kaderleri, yaşlanma sürecinde hücrelerin aldığı hasarlar ve hangi hücre tiplerinin yaşlandıkça veya hasar gördükçe biriktiği gibi alanlar bulunuyor. Organizmal yaşlanma çeşitli teoriler ile açıklanmaktadır; örneğin reaktif oksijen türleri, hücresel yaşlanma, telomer kısalması ve metabolizma değişmesi gibi; ancak bunların içinde hücresel veya dokusal dinamikler yönünden bir bakış açısı yoktur.
Kök hücre sistemleri hücre ve doku değişimini -birçok memeli organında- uyararak yenilenmeyi ve sağlığı korumayı sağlar. Ancak somatik kök hücrelerin ; yani doku ve organların hücre havuzunun; kesin kaderlerini deneysel olarak test etmek çok zor bir süreç. Bu durum da dokuların ve organların yaşlanması ve de memelii organlarında var olan yaşlanma programı ile ilgili algılarımızı ve kavrayışımızı sınırlıyor.
Saç kökü veya kıl folikülü (eng. hair follicle – HF- ) olarak bilinen mini-organlar, derimizde bulunan ve döngüsel olarak yeniden kıl uzamasını ve saç uzamasını tekrarlanan saç döngüleri ile uyaran yapılardır. Saç azalması ve incelmesi de uzun yaşayan birçok memelide yaşlanma belirtisidir ve genomik instabilizasyonun prematüre uyarımı ve gerçekleşmesi ile ilişkilendirilir.
Saç zayıflaması, incelmesi ve saç kaybı önde gelen yaşlılık fenotiplerindendir ancak altlarında yatan mekanizmalar iyi derecede bilinmiyor. Science dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada normal genetiğe sahip insan ve farelerde, kıl folikülü kök hücrelerinin (HFSC) yaşlanmasının, kıl köklerinin aşamalı olarak minyatürizasyonuna ve sonunda da saç / kıl kaybına neden olduğu tespit edildi.
Canlı vücudunda bu kök hücrelerin geleceğine dair yapılan analizler, kıl folikülü kök hücrelerinin DNA bozulması ile tip XVII kollajen proteinlerini (COL17A1/BP180) yıktığı veya sindirdiğini ortaya çıkardı. Kıl folikülü kök hücrelerinin sağlığı ve korunması için çok önemli bir molekül olan bu proteinin yıkımı ile kök hücrelerin yaşlanma süreci tetiklenmiş oluyor.
Yaşlanan kıl folikülü kök hücreleri döngüsel biçimde ve terminal epidermal farklılaşma yoluyla deriden atılmakta ve bundan dolayı epidermal keratinositlere dönüşerek kıl foliküllerinin minyatürizasyonuna sebep olmaktadır. Yaşlanma süreci de proteinin Col17a1 kısmındaki bozulmalar ile özetlenebiliyor ve kıl folikülü kök hücrelerindeki COL17A1 geninin zarar görmesinin istemli biçimde engellenmesi ile de engellenebiliyor. Tüm bu veriler HFSC’lerdeki COL17A1’nin bu epitelyal mini-organlardaki kök hücre merkezli yaşlanmayı yönettiğine işaret ediyor.
Dinamik kıl folikülü yaşlanma programı, organ ve doku büzüşmesi; birçok organda yaşlanma esnasında yaygın biçimde gözlemlenen fonksiyon düşüşleri için son derece iyi bir model oluşturuyor. Bu paradigma sonunda, potansiyel olarak yaşlanma karşıtı stratejilerin yaşlanmayı engellemek, geciktirmek veya bir oranda tedavi etmek için geliştirilmesi yolunda yeni kapıları açabilir.
Kaynak :
- Bilimfili,
- Matsumura, Hiroyuki; Hair follicle aging is driven by transepidermal elimination of stem cells via COL17A1 proteolysis , Science 05 Feb 2016, DOI: 10.1126/science.aad4395
Gözlükler ve Lensler Yakın Gelecekte Tarih Olabilir!

Parkinson Hastalığı’nın Erken Teşhisi İçin Tükürük Bezi Biyopsisi İşe Yarayabilir

Çalışmalar, Parkinson hastalığının erken dönemde tükürük bezi testi ile tayin edilebileceğini gösteriyor. Günümüzde, Parkinson hastalığı için herhangi hassas bir diagnostik test bulunmamaktadır. Fakat araştırmacılar, transkutan submandibuler bez biyopsisi olarak adlandırılan yöntemin ihtiyaç duyulan hassasiyeti sağlayacağına inanıyorlar. Bu test, çene altından submandibuler beze(tükürük bezi) bir iğne batırılması ve içeriden bez dokusunu elde etmek için geri çekilmesinden ibaret. Araştırmacılar Parkinson hastalığının erken döneminde olanların hücrelerinde bir protein arayarak ve bunu hasta olmayan sübjelerle(denek) karşılaştırıyorlar.
Arizona Mayo Klinik Nöroloji Bölümü Profesörü Charles Adler “Bu çalışma submandibuler bezden alınan parçanın test edilerek ,yaşayan erken dönemdeki Parkinson hastalarının teşhisini sağlayan ilk çalışmadır.Hastada erken teşhisin sağlanması hastalığı anlamamız ve daha iyi tedavi edebilmemiz için ileriye dönük çok büyük bir adımdır.” diyor.
Bu çalışmada beş yıldan az bir süredir Parkinson hastalığına sahip 25 hasta ve Parkinson hastası olmayan 10 kontrol deneği yer almaktaydı. Biyopsiler tükürük üreten submandibuler bezden alındı. Biyopsi dokularının anormal Parkinson proteini içerdiğinin ispat edilmesi için Banner Sun Health Enstitüsünden nöropatolojist Thomas Beach tarafından test edildi. Dr. Beach: “Bu prosedür Parkinson hastalığında mevcut yöntemlerden çok daha hassas bir teşhis sağlayacaktır.”diyor.
Anormal Parkinson proteini, yeterli doku örneği olan 19 hastanın 14’ünde saptandı ki bu da ileriki çalışmalar için yeterli pozitif sonucu sağlamış oldu. Araştırma grubu daha önce hastalığı ilerlemiş 12 kişinin 9’unda biyopsinin proteini tespit edebileceğini göstermişti.
Dr.Adler: “Bu çalışma, yaşayan hastalarda Parkinson hastalığının erken döneminde tanı testi için submandibuler bez biyopsisinin ilk doğrudan kanıt olarak kullanılabileceğini kanıtlıyor.” , “ Bu buluş Parkinson hastalığının erken döneminde olan kişilerde oldukça kullanışlı olabilecektir. Erken dönem hastalarında hassasiyeti olduğu için, bu tanı 10 yıldan fazla hastalığa sahip kişilerde o kadar iyi sonuç vermeyecektir.” diyor.
Parkinson hastalığı, sinir sisteminin ilerleyen bir bozukluğudur ve uyuma, yürüme, denge, kan basıncı ve koku alma gibi hareketleri etkilemektedir. Yavaş yavaş ilerler ve bazen zar zor farkedilen elde bir titremeyle (tremorla) başlar. Titreme, Parkinson’un en bilinen işareti olsa da bu bozukluk yaygın olarak gerginlik ve hareketlerin yavaşlamasına neden olur. Günümüzde tanı,medikal geçmişe dayanarak belirti ve semptomların incelenmesi ile, nörolojik muayene ve diğer koşulların göz ardı edilmesi ile gerçekleştirilirmektedir. Bir önceki çalışmada, Dr. Adler ve Dr.Beach hastaların %45’inin erken döneminde yanlış tanı konulmuş olabileceğini bulmuştur. Parkinson hastalığı tam olarak tedavi edilemese de, ilaç tedavisi semptomları önemli derecede iyileştirebilir.
Referans:
- GerçekBilim
- ScienceDaily
- Charles H. Adler, Brittany N. Dugger, Joseph G. Hentz, Michael L. Hinni, David G. Lott, Erika Driver-Dunckley, Shyamal Mehta, Geidy Serrano, Lucia I. Sue, Amy Duffy, Anthony Intorcia, Jessica Filon, Joel Pullen, Douglas G. Walker, Thomas G. Beach. Peripheral Synucleinopathy in Early Parkinson’s Disease: Submandibular Gland Needle Biopsy Findings. Movement Disorders, 2016; DOI: 10.1002/mds.26476
Retina Körlüğüne Çare Olabilecek Yeni Bir Kimyasal Bulundu!

Görme yeteneğini kaybetmiş kişilere şimdiye kadar kök hücre tedavisi ve retinaya chip yerleştirme gibi kısmen başarılı olan metotlar uygulanıyordu. Yeni keşfedilen basit ama etkili bir kimyasal madde görme yeteneğini kaybetmiş kişilere büyük umut vaad ediyor.
Retina körlüğüne çare olacağı tahmin edilen bu kimyasal madde, şimdilik farelerde denendi ve olumlu sonuçlar verdi.
Retina körlüğü bulunan farelerin gözüne damlatılan Acrylamide-Azobenzol-Quaternär-Ammonium(AAQ) adındaki bu kimyasal madde, retina hücrelerini birkaç gün içerisinde ışığa duyarlı hale getiriyor.
Göze birkaç damla damlatılan AAQ, retinada bulunan iyon kanallarına yerleşerek onların açılmasına ve elektrik yüklerinin değişmesine sebep oluyor. Değişen elektrik yükü, sinir hücreleri üzerinde elektriksel impulslar oluşturarak retinaya gelen görüntünün beyne ulaşmasına ve orda görüntüye dönüşmesine olanak sağlıyor.
AAQ belirli bir süre etkili oluyor.
AAQ, göze damlatıldıktan belirli bir süre sonra etkisini kaybediyor, bu yüzden işlemin belirli aralıklarla tekrarlanması gerekiyor. Konu hakkında yapılan açıklamada, AAQ nin yeni bir versiyonu üzerinde çalışıldığı ve yeni versiyonunun hem çabuk hem de uzun süreli etkili olmasının hedeflendiği belirtildi.
Fareler ile yapılan araştırmalar bittikten sonra insanlarda klinik çalışmalar geçilecek.
Bu tedavinin yaşlılığa bağlı makula(sarı nokta) dejenerasyonu* ile ileri derece retina hasarının tedavisinde iyi sonuçlar vereceği tahmin ediliyor.
Makula(sarı nokta)* : Retina tabakasının ortasında ve keskin görmeden sorumlu çok küçük bir alanıdır.
Makula dejenerasyonu, sarı noktanın hasar görmesi veya ilerleyen yaşa bağlı olarak fonksiyon kaybıdır. Yüksek tansiyon, sigara ve genetik nedenler, makula dejenerasyonuna sebep olan diğer önemli risk faktörleridir.
++++++++++++++++++++++++++ Dipl. Biologe Mehmet Saltuerk Institute for Genetics University of Cologne ++++++++++++++++++++++++++ Kaynak: Aleksandra Polosukhina, Jeffrey Litt, Ivan Tochitsky, Joseph Nemargut, Yivgeny Sychev, Ivan De Kouchkovsky, Tracy Huang, Katharine Borges, Dirk Trauner, Russell N. Van Gelder, Richard H. Kramer Photochemical Restoration of Visual Responses in Blind Mice Neuron Volume 75, Issue 2, p271–282, 26 July 2012 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2012.05.022Y Kromozomuna Sahip Olmayan Erkek Fareler Yetiştirildi
Son araştırmalar, Y kromozomundan tamamen yoksun erkek fareler üreterek cinsiyet belirlenmesini anlamada kayda değer bir ilerleme sağladı. Bu erkekler testisler de dahil olmak üzere tüm temel erkek özelliklerine sahiptir ve hatta bazı bilimsel müdahalelerle üreme yeteneğine de sahiptir. Science* dergisinde yayınlanan çalışma, babadan gelen X kromozomunun dişi yavrulara, Y kromozomunun ise erkek yavrulara yol açtığı şeklindeki temel biyolojik kavrama meydan okuyor. Bu keşif, milyonlarca yıllık insan evrimi boyunca küçülme belirtileri gösteren Y kromozomunun uzun vadeli geleceğine ilişkin soruları gündeme getirmektedir.
Arka Plan ve Çalışma Hedefleri
Geleneksel olarak, Y kromozomu memelilerde erkek kimliğinin temel taşı olarak görülmüştür. Erkek cinsiyet gelişimini başlatan SRY (Cinsiyet Belirleyici Bölge Y) ve sperm üretimi için çok önemli olan Eif2s3y gibi genleri taşır. Bununla birlikte, Y kromozomunun genetik materyalini yavaş yavaş kaybedebileceğini ve zaman içinde potansiyel olarak yok olabileceğini düşündüren kanıtlar bilim insanlarının ilgisini çekmiştir. Bunun üzerine Hawaii Üniversitesi’nden Monika Ward liderliğindeki bir ekip, bir erkek organizmanın bu anahtar Y kromozomu genleri olmadan da gelişip üreyip üreyemeyeceğini araştırdı.
Temel Bulgular: Erkek Farelerin Genetik Manipülasyonu
Araştırmacılar bunu test etmek için Y kromozomu olmayan fareler yetiştirmiş ve bunun yerine SRY ve Eif2s3y’nin işlevlerini çoğaltmak için X kromozomu üzerinde değiştirilmiş genler kullanmışlardır:
- SRY Yerine Geçme: X kromozomu üzerinde, testis gelişimini başlatmak için genellikle SRY’nin talimatlarını takip eden bir geni aktive ettiler. SRY’yi atlayarak ve bu geni doğrudan aktive ederek, Y kromozomunun yokluğunda testis oluşumunu tetiklemeyi başardılar.
- Eif2s3y Değiştirme: Ekip ayrıca Eif2s3y’nin sperm üretimini tetiklemedeki rolünü kısmen taklit edebilen X’e bağlı bir geni aşırı eksprese etti. Sonuç, kuyrukları olmayan ve dolayısıyla yüzemeyen yapısal olarak anormal spermlerin üretilmesiydi.
Genetiği değiştirilmiş bu erkeklerin küçük testisleri olmasına ve dişiler için doğal olarak çekici olmamalarına rağmen, araştırmacılar kuyruksuz spermlerini kullanarak yavru üretmek için suni tohumlama tekniklerini kullandılar. Üreme konusunda yaşadıkları zorluklara rağmen deney, Y kromozomu olmadan da erkek özelliklerinin ve belli bir düzeyde doğurganlığın elde edilebileceğini kanıtladı.
Üreme ve Evrim için Çıkarımlar
Bu araştırma, Y kromozomunun potansiyel geleceğine dair ilgi çekici bilgiler sunuyor:
- Üreme Canlılığı: Y kromozomundan yoksun erkekler kısır erkek yavrular üretirken, dişi yavruları normal şekilde üreyebilmiştir. Bu dişiler çiftleştiklerinde, tamamen üreyebilen erkekler doğurdular; bu da bir erkeğin Y kromozomu olmadan da var olabileceğini, ancak doğal doğurganlığın büyük ölçüde tehlikeye girdiğini gösteriyor.
- Y Kromozomunun Sperm Üretimindeki Rolü: Çalışma, X’e bağlı bazı genlerin aşırı ekspresyonunun sperm üretebildiğini, ancak verimliliğin Y’ye bağlı muadillerine kıyasla önemli ölçüde daha düşük olduğunu ortaya koydu. Y kromozomundan Eif2s3y’nin tek bir kopyası milyonlarca sağlıklı sperm üretebilirken, X kromozomu versiyonu kusurlu sperm bile oluşturmak için birden fazla kopyada aşırı ekspresyon gerektirir. Bu da Y kromozomunun üreme başarısını sağlamadaki rolünün altını çizmektedir.
Y Kromozomunun Geleceği: Tartışma ve Perspektifler
Araştırma, Y kromozomunun gerçekten de yok olma yolunda olup olmadığı konusunda süregelen tartışmalara katkıda bulunuyor. La Trobe Üniversitesi’nde genetikçi olan Jenny Graves, evrimsel zaman içinde Y kromozomundaki genlerin sürekli olarak kaybolduğuna işaret ediyor. Mevcut dejenerasyon oranlarına dayanarak, Y kromozomunun birkaç milyon yıl içinde yok olabileceğini tahmin ediyor. Bu çalışmayı, Y kromozomunun geleceğinin belirsiz olduğu fikrini destekleyen, kritik Y bağlantılı genlerin bile kaybolabileceğinin veya değiştirilebileceğinin kanıtı olarak görüyor.
Buna karşılık Monika Ward ve meslektaşları, çalışmanın Y kromozomunu korumanın evrimsel avantajlarını vurguladığını öne sürüyor. Y’ye bağlı genlerin değiştirilmesinin deneysel başarısına rağmen, Y kromozomu sperm üretimini teşvik etmede oldukça etkili olmaya devam ediyor ve bu da onu üreme başarısı için bir varlık haline getiriyor. Ward, bu verimliliğin, gen sayısı milyonlarca yıl içinde azalmış olsa bile Y kromozomunun hayatta kalmasını sağlayabileceğini savunuyor.
Hayvanlar Aleminde Daha Geniş Bağlam
Bulgular aynı zamanda hayvanlar alemindeki cinsiyet belirleme mekanizmalarının çeşitliliğine de ışık tutuyor. Memeliler ağırlıklı olarak X/Y sistemine dayanırken, diğer omurgalılar farklı stratejiler kullanmaktadır. Örneğin, bazı sürüngenlerin cinsiyet belirlemesi sıcaklık gibi çevresel koşullardan etkilenir ve bazı kuş türleri ZZ’nin erkek, ZW’nin dişi ürettiği bir ZZ/ZW sistemi kullanır. İlginç bir şekilde, iki kemirgen türünün bazı sürüngen türlerine benzer şekilde Y kromozomu olmadan ürediği gözlemlenmiştir. Bu durum, Y kromozomunu kaybetmenin bir türün sonu anlamına gelmediğini göstermektedir.
İleri Okuma
- “Scientists have bred male mice with no Y chromosomes – and they can still reproduce”, http://www.sciencealert.com/scientists-have-bred-male-mice-with-no-y-chromosomes-and-they-can-still-reproduce
- Graves, J. A. M. (2006). “The rise and fall of SRY-dependent sex determination in mammals.” Annual Review of Genomics and Human Genetics, 7, 311-332.
- Hughes, J. F., Rozen, S. (2012). “Genetic and evolutionary features of the Y chromosome.” Nature Reviews Genetics, 13(2), 113-124.
- Sado, T., et al. (2013). “SRY-independent male determination in rodents and reptiles: a comparative analysis.” Genetics and Development, 23(7), 441-449.
- Yamauchi, Y., Riel, J. M., Stoytcheva, Z., Ward, M. A. (2014). “Two Y genes can replace the entire Y chromosome for assisted reproduction in the mouse.” Science, 343(6166), 69-72.
- Yasuhiro Yamauchi, Jonathan M. Riel, Victor A. Ruthig, Eglė A. Ortega, Michael J. Mitchell, Monika A. Ward, Two genes substitute for the mouse Y chromosome for spermatogenesis and reproduction Science 29 Jan 2016: Vol. 351, Issue 6272, pp. 514-516 DOI: 10.1126/science.aad1795
- Marshall Graves, J. A. (2019). “Evolution of vertebrate sex chromosomes and dosage compensation.” Nature Reviews Genetics, 20, 55-70.
- Ward, M. A., et al. (2023). “Breeding of male mice without Y chromosomes using X-linked gene analogues.” Science, 382(6651), 1047-1053.
Senkronize Beyin Dalgaları Hafızaları Birleştiriyor
İnsanlar farklı hafızaların bilgilerini birleştirmekte ve indirek ilişkilerden veya bağıntılardan çıkarım yapmakta ciddi yeteneklere sahiptir. Bu önemli fonksiyonu beyinlerimiz nasıl destekliyor olabilir? Radboud University’ye ait Donders Institute’ten sinirbilimciler yeni bir araştırma ile ritmik beyin dalgalarının yani ‘teta salınımları’nın hafızanın toparlanmasına destek veren beyin bölgelerini birbirine bağladığını ve senkronize ettiğini gösterdi. Sonuçlar Current Biology dergisinde yayımlandı.
Beyindeki aktivite sabit olarak düşük veya yüksek değildir, bunun yerine gelip giden uyarıların dalgaları olarak artma ve azalma gösterir. Teta gibi belli bir tip dalga için, aktivite saniyede bir kaç defa gel-git gerçekleştirir. Araştırmanın yazılarından Christian Doeller : ” Daha önceki çalışmalarımızdan bildiğimiz üzere teta ritimleri hafıza için çok önemli. Ayrıca anılarımızı, hafızamızı birleştirirken temporal ve frontal beyin bölgeleri etkileşime giriyor. Araştırmada bu iki gözlemi birleştirerek, teta salınımlarının hafıza birleşimi için hayati derecede önemli olduğu sonucunu çıkarıyoruz. ”
Konu ile ilgili bir problem var: sağlıklı bireylerde beyin salınımları ancak beynin dışından ölçülebiliyor. Bu durum da, beynin derinlerinde gömülü olan – hipokampus gibi hafıza için kilit rol oynayan bölgeler de dahil- bölgelerden gelen sinyallerin ölçümlerinin karmaşıklaşmasına sebep oluyor.
Araştırmanın liderlerinden Alexander Backus’un açıklaması ise şöyle : ” Salınım gerçekleştiren sinyalleri yeniden yapılandırabilmek ve bu şekliyle inceleyebilmek için gelişmiş kompütasyonel teknikler kullanmamız gerekiyordu. Bu hipokampal sinyalleri kullanarak bireylerin iki ayrı hafızayı ilişkilendirmeye çalıştıklarında teta salınım sayısının artışını gözlemleyebildik.”
Buna ek olarak araştırmacılar hipokampustan gelen teta salınımlarının mediyal prefrontal korteksten gelenler ile senkronize olduğunu keşfetti. mPFC kısaltması ile tanınan bu bölgenin bilgi ağlarının kaydedilmesi sürecine dahil olduğu biliniyor.
Backus’a göre aralarında mesafe bulunan beyin bölgeleri birbirlerinin teta dalgalarına senkronize olarak iletişim kurabilir ve böylelikle daha önce kaydedilen hafızalardaki bilgileri birleştirebilirler. Bulgular hafıza birleştirme ile ilişkili olan bir takım hastalıklar için ciddi önem taşıyor. Örneğin travma sonrası stress bozukluğunda, geçmiş travmatik olaya dair anılar günlük hayat koşulları ve durumları ile – elbetteki yanlış olarak – ilişkilendirilir. Burada yapılan araştırmalar gibi daha detaylı ve ileri incelemeler ile bu tip durum ve hastalıkların moleküler seviyedeki şemalarına ve dolayısıyla rahatsızlıklara dair daha iyi anlayış geliştirebileceğiz.
Doeller’e göre, araştırmanın kilit gözlemleri daha yüksek bilişsel fonksiyonlara dair kavrayışımız üzerinde de büyük etkilere sahip : ” Farklı anılardan ve hafızalardan bilgileri kombine edebilme yeteneği geçmiş deneyimlerimize dayanarak kararlar almamızın da arkasında yatan temel sebeptir.”
Kaynak :
- Bilimfili,
- Alexander R. Backus, Jan-Mathijs Schoffelen, Szabolcs Szebényi, Simon Hanslmayr, Christian F. Doeller.Hippocampal-Prefrontal Theta Oscillations Support Memory Integration. Current Biology, 2016; DOI: 10.1016/j.cub.2015.12.048

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.