Bir Dil Bir İnsan, İki Dil İki İnsan Mı?

Lancaster Üniversitesinde Prof. Panos Athanasopoulos’un yürüttüğü bir çalışmada “İki dil iki insan mı?” sorusunun cevabı arandı. Anadili Almanca olan bir grup ile anadili İngilizce olan diğer bir gruba, içinde bir kadının bir arabaya doğru yürüdüğü ya da bir adamın süpermarkete doğru bisiklet sürdüğü video parçaları gösterildi ve onlardan bu sahneleri anlatmaları istendi. Almanca konuşanlar eylemle birlikte eylemin amacını da söyleme eğilimindeyken (örneğin, “Bir kadın arabaya doğru gidiyor”), İngilizce konuşanlar sadece eylemin kendisinden bahsediyorlardı (“Bir kadın yürüyor”).
Aynı aktivite hem Almancayı hem İngilizceyi akıcı konuşabilen çift dil bilenlerle yapıldığında, katılımcılar videodaki eylemi Almanca anlattıkları zaman sahneyi başlangıcı ve sonu ile birlikte “Kadın evinden çıktı ve arabasına doğru gidiyor” şeklinde bir bütün olarak, İngilizce konuştuklarında ise sadece eylemi söyleyerek anlatma eğilimindeydiler.
Anlaşılan, dilin dünyayı nasıl algıladığımız üzerine büyük bir etkisi var ve bu, düşünüş tarzımızı da şekillendiriyor.
Hazırlayan: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)
 
Görsel: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak:  EMANUEL BYLUND and SCOTT JARVIS L2 effects on L1 event conceptualization Bilingualism: Language and Cognition / Volume 14 / Special Issue 01 / January 2011, pp 47-59Copyright © Cambridge University Press 2010 DOI: http://dx.doi.org/10.1017/S1366728910000180 (About DOI), Published online: 29 July 2010

Düzenli Çay Tüketimi, Atardamarları Yumuşatarak Kalp ve Damar Hastalığı Riskini Düşürüyor!

Yapılan bir araştırma, düzenli çay tüketiminin atardamar sertleşmesini önlediğini gösteriyor. Kalpteki atardamar sertleşmelerinin ömrün kısalmasına ve kalp – damar hastalıklarına sebep verdiği biliniyor.
Çin’de yürütülen ve düzenli veya düzensiz bir şekilde çay tüketen insanlar üzerinde yürütülen çalışmada, 6 yıldan fazla süredir düzenli çay tüketen insanlarda atardamar duvarı kalınlaşmasının ve esneklik kaybının en az düzeyde olduğu gözlemlendi. Çay tüketiminin kalp sağlığına yararını gösteren verilere bu da eklendi.
Çin’deki Wuyishan Belediye Hastanesi’nden kardiyolog Qing-fei Lin gözetiminde çalışan bir doktor grubu, Fujian vilayetinde yaşları 40-75 arasında değişen 5,006 kişiyi inceledi. Düzenli içiyor olma kriteri, son 12 ay içinde haftada en az 1 kez çay içmiş olmak olarak belirlendi. 5,006 kişiden 1,564’ü bu kritere uyduklarını belirtti. Denekler, 10 yıldan uzun süredir düzenli olarak çay içenler, 6 – 10 yıldır düzenli içenler, 1 – 5 yıldır düzenli içenler ve düzenli içmeyenler olarak 4 gruba ayrıldı.
Araştırmacılar, kalbin çevresel ve ana atardamarında sertleşmeyi belirlemek için ba-PWV (atardamar sertliği ölçümü) ölçtü. Ölçümlerde farklı yaşam tarzlarına göre düzenlemeleri yaptıktan sonra, düzenli çay tüketimi arttıkça ortalama ba-PWV’nin azaldığını, yani atardamar sertliğinin azaldığını gözlemlediler.
Atardamar sertliği, kalp yetmezliği ve kalp krizi dahil, birçok kalp-damar hastalığının ve hatta erken ölümün habercisi olarak biliniyor. Kalbin normal koşullarda yorulmadan çalışabilmesi kan akışının kolaylığına bağlı; bunun için de atardamarların mümkün olduğunca yumuşak olması gerekli. Araştırma ekibinin Journal of the American College of Nutrition’daki yorumları şöyle:
“Düzenli çay tüketimi, özellikle 6 yıldan uzun süredir günde 10 gramdan fazla tüketen kişilerde atardamar sertleşmesine karşı koruyucu bir etki oluşturuyor.”
Araştırmacılar, bu koruyucu etkinin atardamarlardaki endotel hücrelerinin çayda bolca bulunan kateşin (bir flavonoid türü) isimli kimyasallarla tepkimeye girmesiyle oluştuğunu düşünüyor. Northwestern Üniversitesi’nden önleyici kardiyolog Stephen Devries, Quartz’dan Deena Shanker’a şöyle bir yorumda bulundu:
“Çayda bulunan flavonoidler damarları rahatlatmaya yardımcı oluyor. Kateşinler, azot oksit salarak atardamarların daha yumuşak olmasını sağlıyor.”
Journal of the American College of Nutrition’da yayınlanan çalışma, bölgesel oluşuyla ve deneye katılanların dürüstlüğüyle kısıtlanmış da olsa, dünyanın dört bir yanından çalışmalarla paralel sonuçlar veriyor. Bu konuda Virginia Sağlık Üniversitesi’nden Angela Taylor’un Shanker’a söyledikleri şöyle:
“Bir toplum için faydalı olan bir şey, başka bir toplum için olmayabilir, fakat çayla ilgili çalışmalar neredeyse tüm etnik kökenlerle yapıldı.”
2014’ün başlarında, Tayvanlı araştırmacılar bir yıl boyunca günde bir bardak çay içmenin atardamar sertleşmesini azalttığını PLOS ONE’da sundu. American Journal of Clinical Nutrition tarafından 2013’te yürütülen bir çalışma, düzenli çay tüketiminin kalp krizi riskini düşüreceği sonucuna vardı. 2007’de Amerikalı araştırmacılar yaptıkları çalışmada çay bazlı kateşinlerin kalp yapısını 2 saat gibi bir sürede bile düzenleyebildiği sonucuna vardı. Yakın zamanda European Journal of Epidemiology’de yayınlanan ve 856,206 kişiyi kapsayan 24 çalışmayı ele alan bir meta analizin sonuçları şöyle oldu:
“Çay tüketimindeki artış; koroner kalp hastalıkları, kardiyak ölüm, kalp krizi, serebral enfarktüs, intraserebral kanama ve toplam ölüm risklerinde düşüşü beraberinde getiriyor.”
Besinlerdeki farklı flavonoid türlerinin sağlığımızı nasıl etkilediği konusunda bilmediğimiz pek çok şey var. Ancak kalbiniz için iyi bir şeyler yapmak istiyorsanız haftada bir veya iki bardak çay, gayet iyi bir seçenek olacaktır.
 
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:
  1. ScinceAlert
  2. Qing-fei Lina, Chang-sheng Qiu MD, PhDb, Sai-lan Wang MDc, Li-fang Huang MDc, Zhi-yuan Chen MDc, Yun Chen MDc & Gang Chen MD, PhDd A Cross-sectional Study of the Relationship Between Habitual Tea Consumption and Arterial Stiffness Journal of the American College of Nutrition Published online: 28 Dec 2015 DOI:10.1080/07315724.2015.1058197

İnternet Bağımlısı Gençler de, Madde Bağımlıları Gibi Yokluk Krizi Semptomları Gösteriyor!

PLOS One dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, Swansea Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Phil Reed, aynı üniversitenin Tıp Fakültesi’nden Dr. Lisa A. Osborne ve Milan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Roberto Truzoli ve Michela Romano, internet kullanımının anlık olumsuz psikolojik etkilerini gösterdiler. Bilim insanları, interneti aşırı uzun süreli kullanan gençlerin madde bağımlısı olan gençlerin gösterdiği yokluk krizi semptomlarına benzer belirtiler gösterdiğini ortaya koydular.
Araştırmalarının gösterdiğine göre internet başında uzun zaman geçiren insanlarda, bu aktivitenin bırakılması sonrasında olumsuz duygularda artış meydana geliyor. Bu da, bu olumsuz duygulardan kurtulmak için onların tekrardan internet başına dönmesine neden oluyor. Prof. Reed şöyle söylüyor:
“Her ne kadar internet bağımlılığının ne olduğunu tam olarak bilmiyor olsak da, üzerinde çalıştığımız genç insanların yarısının internette o kadar çok vakit geçirdiklerini tespit ettik ki, bu davranışarı onların ömür boyunca olumsuz etkilenmesine neden olacak. Bu kişiler internet başından kalktıklarında, olumsuz duygular ortaya çıkmaya başlıyor. Tıpkı ekstasi gibi yasadışı ilaçları kullanmayı bırakanlarda olduğu gibi… Bu ön sonuçlar ve beynin çalışmasıyla ilgili diğer ilgili araştırmalar, interneti aşırı kullanmanın insanlar üzerinde hiç beklenmedik olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.”
 
Araştırma, yayınlanır yayınlanmaz müthiş bir ilgi gördü ve tepki de çekti… Araştırmada, internet bağımlısı olan ve çok az kullanan insanlar bir arada incelendi. 60 gönüllü (27 erkek, 33 dişi; yaş ortalaması: 24) üzerinde yapılan çalışmada internet bağımlılığı, duygusal hal, telaşlılık, depresyon, şizyotipi ve otizm özellikleri araştırıldı. Kişiler 15 dakika boyunca internet başında kaldıktan sonra tekrardan bu özellikleri ölçüldü.
İnternet bağımlılığı, uzun dönem depresyon, takıntılı rahatsızlık ve otizm ile ilişkilendirildi. Aşırı internet kullanan kişiler aynı zamanda internet kullanımını bırakma sonrasında olumsuz duygular yaşadılar. Bu araştırmanın sonuçları sayesinde, internet kullanımını azaltmak isteyen kullanıcılara daha etkili bir şekilde yardım edilebilmesi umuluyor.
Araştırma, aynı zamanda aşırı internet kullanan kişilerin daha depresif ve daha yüksek oranlarda otizm gösterdiklerini ortaya koydu. Prof. Reed şöyle söylüyor:
“Bu çalışmamız, bundan önce internet kullanıcılarının psikolojik karakteristikleri ve özellikleri ile ilgili yapılan araştırmaları destekliyor. Ancak onların ötesine de geçiyor. Çünkü internete bağımlı olanların bu bağımlılıklarını bıraktıkları anda meydana gelen anlık etkileri göstermeyi başardık.”
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma: 
  1. Michela Romano, Lisa A. Osborne, Roberto Truzoli, Phil Reed Differential Psychological Impact of Internet Exposure on Internet Addicts PLOS One Published: February 7, 2013DOI: 10.1371/journal.pone.0055162
  2. Swansea University

İnsan Derisi Hücreleri Beyin Hücrelerine Dönüştürüldü!

Bilim insanları, Huntington hastalarında görülen, özel beyin hücrelerindeki azalmayı insan derisi hücrelerini kullanarak nasıl doğrudan dönüştüreceklerini buldular.
Günümüzdeki bazı tıbbi tedavilerde, bir insan hücresi tipi bir diğerine dönüştürülebiliyor, kök hücrelerin deri hücrelerine dönüştürülmesi gibi. Bu işlem sırasında, orijinal hücrelerin tek ve istenen tipe dönüşmesi yerine, birden fazla hücre tipine dönüşmesi riski taşıyan bir kök hücre evresi vardır. Ancak Washington Üniversitesi(ABD)’ nde bulunan bilim insanlarından oluşan bir ekip, kök hücre evresini nasıl atlayacaklarını çözdü ve deri hücrelerini doğrudan kullanılabilir beyin hücrelerine dönüştürdü.
Ekip, orta boy çatallı nöron (medium spiny neuron) denen temel gangliyon bölgesinde bulunan belli bir beyin hücresi tipi üretti. Bu sinir hücreleri vücut hareketini kontrol etmede önemli bir role sahip olup ve hastalarında zarar gören ana hücre tipidir.
Neuron dergisi’nde yayınlanan bulgularda, hücrelerin fare beyinlerine yerleştirildiği ve en az altı ay boyunca varlığını sürdürdüğü raporlandı.
Çalışmanın baş yazarı ve gelişim biyoloğu Andrew S. Yoo, basın açıklamasında şunları söyledi:
“Nakledilmiş bu hücreler fare beyninde varlığını sürdürmekle kalmayıp asıl hücrelerinkine benzer işlevsel özellikler de gösterdi. Bu hücrelerin belli beyin bölgelerine uzantılar yaptığı biliniyor. Biz insandan nakledilmiş hücrelerin de fare beynindeki bu uzak hedeflere ulaştığını bulduk. Bu makalenin önemi buradan kaynaklanmaktadır.”
Ekipteki bilim insanları, insan derisi hücrelerini beyin hücrelerininkine benzeyen bir ortamda yetiştirdiler. Daha sonra beyin hücreleri için gerekli DNA’yı açığa çıkarmak üzere üretilen hücrelere, iki mikroRNA (DNA’da okunmayan küçük moleküller) verdiler. Bir sonraki zorluk, hücreleri belirli orta boyda çatallı nöronlar haline getirmekti. Bu işlemi de hücrelere transkripsiyon faktörleri (genin faaliyetini kontrol eden moleküller) vererek yaptılar.
Ekip şimdi Huntington hastalarından alınan hücreleri bu yöntemi kullanarak orta boyda çatallı nöronlar haline getirmeye çalışıyor.
Bu yeni yaklaşım, yenileyici (rejeneratif) tıpta hastanın kendi hücrelerini kullanarak, bağışıklık sisteminin hücreleri reddetme riskini önemli ölçüde azaltma olanağı sunuyor.
Kaynak:
  1. IFLS
  2. Matheus B. Victor6, Michelle Richner6, Tracey O. Hermanstyne, Joseph L. Ransdell, Courtney Sobieski, Pan-Yue Deng, Vitaly A. Klyachko, Jeanne M. Nerbonne, Andrew S. Yoo Generation of Human Striatal Neurons by MicroRNA-Dependent Direct Conversion of Fibroblasts Neuron Volume 84, Issue 2, p311–323, 22 October 2014 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2014.10.016

Saç İncelmesi ve Dökülmesi Kök Hücre Yaşlanması ile İlişkilendirildi

Yaşlanma sırasında dokubilimsel olarak, birçok organda doku atropisi ve fibroz gözlemlenir. Konu ile ilgili henüz incelenmemiş araştırılmamış başlıkların içinde dokuların bileşenleri olan hücrelerin dinamiklari, hücresel kaderleri, yaşlanma sürecinde hücrelerin aldığı hasarlar ve hangi hücre tiplerinin yaşlandıkça veya hasar gördükçe biriktiği gibi alanlar bulunuyor. Organizmal yaşlanma çeşitli teoriler ile açıklanmaktadır; örneğin reaktif oksijen türleri, hücresel yaşlanma, telomer kısalması ve metabolizma değişmesi gibi; ancak bunların içinde hücresel veya dokusal dinamikler yönünden bir bakış açısı yoktur.

Kök hücre sistemleri hücre ve doku değişimini -birçok memeli organında- uyararak yenilenmeyi ve sağlığı korumayı sağlar. Ancak somatik kök hücrelerin ; yani doku ve organların hücre havuzunun; kesin kaderlerini deneysel olarak test etmek çok zor bir süreç. Bu durum da dokuların ve organların yaşlanması ve de memelii organlarında var olan yaşlanma programı ile ilgili algılarımızı ve kavrayışımızı sınırlıyor.

Saç kökü veya kıl folikülü (eng. hair follicle – HF- ) olarak bilinen mini-organlar, derimizde bulunan ve döngüsel olarak yeniden kıl uzamasını ve saç uzamasını tekrarlanan saç döngüleri ile uyaran yapılardır. Saç azalması ve incelmesi de uzun yaşayan birçok memelide yaşlanma belirtisidir ve genomik instabilizasyonun prematüre uyarımı ve gerçekleşmesi ile ilişkilendirilir.

Saç zayıflaması, incelmesi ve saç kaybı önde gelen yaşlılık fenotiplerindendir ancak altlarında yatan mekanizmalar iyi derecede bilinmiyor. Science dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada normal genetiğe sahip insan ve farelerde, kıl folikülü kök hücrelerinin (HFSC) yaşlanmasının, kıl köklerinin aşamalı olarak minyatürizasyonuna ve sonunda da saç / kıl kaybına neden olduğu tespit edildi.

Canlı vücudunda bu kök hücrelerin geleceğine dair yapılan analizler, kıl folikülü kök hücrelerinin DNA bozulması ile tip XVII kollajen proteinlerini (COL17A1/BP180) yıktığı veya sindirdiğini ortaya çıkardı. Kıl folikülü kök hücrelerinin sağlığı ve korunması için çok önemli bir molekül olan bu proteinin yıkımı ile kök hücrelerin yaşlanma süreci tetiklenmiş oluyor.

Yaşlanan kıl folikülü kök hücreleri döngüsel biçimde ve terminal epidermal farklılaşma yoluyla deriden atılmakta ve bundan dolayı epidermal keratinositlere dönüşerek kıl foliküllerinin minyatürizasyonuna sebep olmaktadır. Yaşlanma süreci de proteinin Col17a1 kısmındaki bozulmalar ile özetlenebiliyor ve kıl folikülü kök hücrelerindeki COL17A1 geninin zarar görmesinin istemli biçimde engellenmesi ile de engellenebiliyor. Tüm bu veriler HFSC’lerdeki COL17A1’nin bu epitelyal mini-organlardaki kök hücre merkezli yaşlanmayı yönettiğine işaret ediyor.

Dinamik kıl folikülü yaşlanma programı, organ ve doku büzüşmesi; birçok organda yaşlanma esnasında yaygın biçimde gözlemlenen fonksiyon düşüşleri için son derece iyi bir model oluşturuyor. Bu paradigma sonunda, potansiyel olarak yaşlanma karşıtı stratejilerin yaşlanmayı engellemek, geciktirmek veya bir oranda tedavi etmek için geliştirilmesi yolunda yeni kapıları açabilir.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Matsumura, Hiroyuki; Hair follicle aging is driven by transepidermal elimination of stem cells via COL17A1 proteolysisScience  05 Feb 2016, DOI: 10.1126/science.aad4395

Gözlükler ve Lensler Yakın Gelecekte Tarih Olabilir!

Yeni biyonik lens sayesinde görüşünüz olağanüstü biçimde gelişebilir. Ocumetics Biyonik Lens, görüşünüzü normal görüş için evrensel ölçüt kabul edilen 20/20’den 3 kat daha iyi bir seviyeye çıkarma sözü veriyor. Bu lensler takılıp çıkarılmıyor, 10 dakikadan daha kısa süren ağrısız bir işlemle göze takılıyor. Bu işlem, katarakt ameliyatına benziyor. Ne kadar yaşarsanız yaşayın lensler zamanla aşınmıyor, bu yüzden katarakt ve göz bozulması sorunu da olmuyor.
Ocumetics Biyonik Lens, minyatör bir optik düzeneğin patentini aldı ve küçük bir dijital kamera gibi çalışıyor: vücuttan güç alıyor, yakın mesafe nesnelerden uzaktaki nesnelere kadar insan gözünün yapabildiğinden daha hızlı şekilde odak değiştirebiliyor. Böyle bir teknoloji tabii ki bir günde icat edilmedi, sekiz yıldır yapılıyordu ve 3 milyon dolar harcandı. Yetkililerin aktardığına göre bu görüş artırması dünyanın daha önce hiç görmediği türden. Eğer saati 3 metreden zar zor görüyorsanız, güvenli ve uzun ömürlü Biyonik Lens ile 9 metre uzaktan görebileceksiniz.
Takılan lens doğal hissettiriyor ve başağrısı veya herhangi bir göz yorulmasına neden olmuyor. Yine de pazara çıkması için biraz zaman var: geniş klinik denemelerden sonra 2017’de piyasaya çıkmayı deneyecek.
Eğer lens piyasaya çıkmayı başarırsa, sadece gözlük ve lens takmanın değil, aynı zamanda bir sürü görüş sorununun da üstesinden gelebilir. Klinik denemeler şu anda hayvanlar ve görmeyen insanlarda denenmeye başlanacak.
Lensin geliştiricileri aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerde göz ameliyatı yapan örgütlere yardımcı olması için bir bağış derneği kurdu. Ödenekler ayrıca dünya çapında göz araştırma kurumları için ayrıldı.
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. CBC

Parkinson Hastalığı’nın Erken Teşhisi İçin Tükürük Bezi Biyopsisi İşe Yarayabilir

Çalışmalar, Parkinson hastalığının erken dönemde tükürük bezi testi ile tayin edilebileceğini gösteriyor. Günümüzde, Parkinson hastalığı için herhangi hassas bir diagnostik test bulunmamaktadır. Fakat araştırmacılar, transkutan submandibuler bez biyopsisi olarak adlandırılan yöntemin ihtiyaç duyulan hassasiyeti  sağlayacağına inanıyorlar. Bu test, çene altından submandibuler beze(tükürük bezi) bir iğne batırılması ve içeriden bez dokusunu elde etmek için geri çekilmesinden ibaret. Araştırmacılar Parkinson hastalığının erken döneminde olanların hücrelerinde bir protein arayarak ve bunu hasta olmayan sübjelerle(denek)  karşılaştırıyorlar.

Arizona Mayo Klinik Nöroloji Bölümü Profesörü Charles Adler “Bu çalışma submandibuler bezden alınan parçanın test edilerek ,yaşayan erken dönemdeki Parkinson hastalarının teşhisini sağlayan ilk çalışmadır.Hastada erken teşhisin sağlanması hastalığı anlamamız ve daha iyi tedavi edebilmemiz için ileriye dönük çok büyük bir adımdır.” diyor.

Bu çalışmada beş yıldan az bir süredir Parkinson hastalığına sahip 25 hasta ve Parkinson hastası olmayan 10 kontrol deneği yer almaktaydı. Biyopsiler tükürük üreten submandibuler bezden alındı. Biyopsi dokularının anormal Parkinson proteini içerdiğinin ispat edilmesi için Banner Sun Health Enstitüsünden nöropatolojist  Thomas Beach  tarafından test edildi. Dr. Beach: “Bu prosedür Parkinson hastalığında mevcut yöntemlerden çok daha hassas bir teşhis  sağlayacaktır.”diyor.

Anormal Parkinson proteini, yeterli doku örneği  olan 19 hastanın 14’ünde saptandı ki bu da ileriki çalışmalar için yeterli pozitif sonucu sağlamış oldu. Araştırma grubu daha önce hastalığı ilerlemiş 12 kişinin 9’unda biyopsinin proteini tespit edebileceğini  göstermişti.

Dr.Adler: “Bu çalışma, yaşayan hastalarda Parkinson hastalığının erken döneminde tanı testi için submandibuler bez biyopsisinin ilk doğrudan kanıt olarak kullanılabileceğini kanıtlıyor.” , “ Bu buluş Parkinson hastalığının erken döneminde olan kişilerde oldukça kullanışlı olabilecektir. Erken dönem hastalarında hassasiyeti olduğu için, bu tanı 10 yıldan fazla hastalığa sahip kişilerde o kadar iyi sonuç vermeyecektir.” diyor.

Parkinson hastalığı, sinir sisteminin ilerleyen bir bozukluğudur  ve uyuma, yürüme, denge, kan basıncı ve koku alma gibi hareketleri etkilemektedir. Yavaş yavaş ilerler ve bazen zar zor farkedilen elde  bir titremeyle (tremorla) başlar. Titreme, Parkinson’un en bilinen işareti olsa da bu bozukluk yaygın olarak gerginlik  ve hareketlerin yavaşlamasına neden olur. Günümüzde tanı,medikal geçmişe dayanarak belirti ve semptomların incelenmesi  ile, nörolojik muayene ve diğer koşulların göz ardı edilmesi ile gerçekleştirilirmektedir. Bir önceki çalışmada, Dr. Adler ve Dr.Beach hastaların %45’inin erken döneminde yanlış tanı konulmuş olabileceğini bulmuştur. Parkinson hastalığı tam olarak tedavi edilemese de, ilaç tedavisi semptomları önemli derecede iyileştirebilir.

Referans:

  1. GerçekBilim
  2. ScienceDaily
  3. Charles H. Adler, Brittany N. Dugger, Joseph G. Hentz, Michael L. Hinni, David G. Lott, Erika Driver-Dunckley, Shyamal Mehta, Geidy Serrano, Lucia I. Sue, Amy Duffy, Anthony Intorcia, Jessica Filon, Joel Pullen, Douglas G. Walker, Thomas G. Beach. Peripheral Synucleinopathy in Early Parkinson’s Disease: Submandibular Gland Needle Biopsy Findings. Movement Disorders, 2016; DOI: 10.1002/mds.26476

Retina Körlüğüne Çare Olabilecek Yeni Bir Kimyasal Bulundu!

Görme yeteneğini kaybetmiş kişilere şimdiye kadar kök hücre tedavisi ve retinaya chip yerleştirme gibi kısmen başarılı olan metotlar uygulanıyordu. Yeni keşfedilen basit ama etkili bir kimyasal madde görme yeteneğini kaybetmiş kişilere büyük umut vaad ediyor.
Retina körlüğüne çare olacağı tahmin edilen bu kimyasal madde, şimdilik farelerde denendi ve olumlu sonuçlar verdi.

Retina körlüğü bulunan farelerin gözüne damlatılan Acrylamide-Azobenzol-Quaternär-Ammonium(AAQ) adındaki  bu kimyasal madde, retina hücrelerini birkaç gün içerisinde ışığa duyarlı hale getiriyor.

AAQ nasıl çalışıyor1a

Göze birkaç damla damlatılan AAQ, retinada bulunan iyon kanallarına yerleşerek onların açılmasına ve elektrik yüklerinin değişmesine sebep oluyor. Değişen elektrik yükü, sinir hücreleri üzerinde elektriksel impulslar oluşturarak retinaya gelen görüntünün beyne ulaşmasına ve orda görüntüye dönüşmesine olanak sağlıyor.

AAQ belirli bir süre etkili oluyor.

AAQ, göze damlatıldıktan belirli bir süre sonra etkisini kaybediyor, bu yüzden işlemin belirli aralıklarla tekrarlanması gerekiyor. Konu hakkında yapılan açıklamada, AAQ nin yeni bir versiyonu üzerinde çalışıldığı ve yeni versiyonunun hem çabuk hem de uzun süreli etkili olmasının hedeflendiği belirtildi.

Fareler ile yapılan araştırmalar bittikten sonra insanlarda klinik çalışmalar geçilecek.
Bu tedavinin yaşlılığa bağlı makula(sarı nokta) dejenerasyonu* ile ileri derece retina hasarının tedavisinde iyi sonuçlar vereceği tahmin ediliyor.2a

Makula(sarı nokta): Retina tabakasının ortasında ve keskin görmeden sorumlu çok küçük bir alanıdır.

Makula dejenerasyonu, sarı noktanın hasar görmesi veya ilerleyen yaşa bağlı olarak fonksiyon kaybıdır. Yüksek tansiyon, sigara ve genetik nedenler, makula dejenerasyonuna sebep olan diğer önemli risk faktörleridir.

 Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltuerk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++++
Kaynak: Aleksandra Polosukhina, Jeffrey Litt, Ivan Tochitsky, Joseph Nemargut, Yivgeny Sychev, Ivan De Kouchkovsky, Tracy Huang, Katharine Borges, Dirk Trauner, Russell N. Van Gelder, Richard H. Kramer Photochemical Restoration of Visual Responses in Blind Mice Neuron Volume 75, Issue 2, p271–282, 26 July 2012 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2012.05.022 

Y Kromozomuna Sahip Olmayan Erkek Fareler Yetiştirildi

Son araştırmalar, Y kromozomundan tamamen yoksun erkek fareler üreterek cinsiyet belirlenmesini anlamada kayda değer bir ilerleme sağladı. Bu erkekler testisler de dahil olmak üzere tüm temel erkek özelliklerine sahiptir ve hatta bazı bilimsel müdahalelerle üreme yeteneğine de sahiptir. Science* dergisinde yayınlanan çalışma, babadan gelen X kromozomunun dişi yavrulara, Y kromozomunun ise erkek yavrulara yol açtığı şeklindeki temel biyolojik kavrama meydan okuyor. Bu keşif, milyonlarca yıllık insan evrimi boyunca küçülme belirtileri gösteren Y kromozomunun uzun vadeli geleceğine ilişkin soruları gündeme getirmektedir.

Arka Plan ve Çalışma Hedefleri

Geleneksel olarak, Y kromozomu memelilerde erkek kimliğinin temel taşı olarak görülmüştür. Erkek cinsiyet gelişimini başlatan SRY (Cinsiyet Belirleyici Bölge Y) ve sperm üretimi için çok önemli olan Eif2s3y gibi genleri taşır. Bununla birlikte, Y kromozomunun genetik materyalini yavaş yavaş kaybedebileceğini ve zaman içinde potansiyel olarak yok olabileceğini düşündüren kanıtlar bilim insanlarının ilgisini çekmiştir. Bunun üzerine Hawaii Üniversitesi’nden Monika Ward liderliğindeki bir ekip, bir erkek organizmanın bu anahtar Y kromozomu genleri olmadan da gelişip üreyip üreyemeyeceğini araştırdı.

Temel Bulgular: Erkek Farelerin Genetik Manipülasyonu

Araştırmacılar bunu test etmek için Y kromozomu olmayan fareler yetiştirmiş ve bunun yerine SRY ve Eif2s3y’nin işlevlerini çoğaltmak için X kromozomu üzerinde değiştirilmiş genler kullanmışlardır:

  • SRY Yerine Geçme: X kromozomu üzerinde, testis gelişimini başlatmak için genellikle SRY’nin talimatlarını takip eden bir geni aktive ettiler. SRY’yi atlayarak ve bu geni doğrudan aktive ederek, Y kromozomunun yokluğunda testis oluşumunu tetiklemeyi başardılar.
  • Eif2s3y Değiştirme: Ekip ayrıca Eif2s3y’nin sperm üretimini tetiklemedeki rolünü kısmen taklit edebilen X’e bağlı bir geni aşırı eksprese etti. Sonuç, kuyrukları olmayan ve dolayısıyla yüzemeyen yapısal olarak anormal spermlerin üretilmesiydi.

Genetiği değiştirilmiş bu erkeklerin küçük testisleri olmasına ve dişiler için doğal olarak çekici olmamalarına rağmen, araştırmacılar kuyruksuz spermlerini kullanarak yavru üretmek için suni tohumlama tekniklerini kullandılar. Üreme konusunda yaşadıkları zorluklara rağmen deney, Y kromozomu olmadan da erkek özelliklerinin ve belli bir düzeyde doğurganlığın elde edilebileceğini kanıtladı.

Üreme ve Evrim için Çıkarımlar

Bu araştırma, Y kromozomunun potansiyel geleceğine dair ilgi çekici bilgiler sunuyor:

  • Üreme Canlılığı: Y kromozomundan yoksun erkekler kısır erkek yavrular üretirken, dişi yavruları normal şekilde üreyebilmiştir. Bu dişiler çiftleştiklerinde, tamamen üreyebilen erkekler doğurdular; bu da bir erkeğin Y kromozomu olmadan da var olabileceğini, ancak doğal doğurganlığın büyük ölçüde tehlikeye girdiğini gösteriyor.
  • Y Kromozomunun Sperm Üretimindeki Rolü: Çalışma, X’e bağlı bazı genlerin aşırı ekspresyonunun sperm üretebildiğini, ancak verimliliğin Y’ye bağlı muadillerine kıyasla önemli ölçüde daha düşük olduğunu ortaya koydu. Y kromozomundan Eif2s3y’nin tek bir kopyası milyonlarca sağlıklı sperm üretebilirken, X kromozomu versiyonu kusurlu sperm bile oluşturmak için birden fazla kopyada aşırı ekspresyon gerektirir. Bu da Y kromozomunun üreme başarısını sağlamadaki rolünün altını çizmektedir.

Y Kromozomunun Geleceği: Tartışma ve Perspektifler

Araştırma, Y kromozomunun gerçekten de yok olma yolunda olup olmadığı konusunda süregelen tartışmalara katkıda bulunuyor. La Trobe Üniversitesi’nde genetikçi olan Jenny Graves, evrimsel zaman içinde Y kromozomundaki genlerin sürekli olarak kaybolduğuna işaret ediyor. Mevcut dejenerasyon oranlarına dayanarak, Y kromozomunun birkaç milyon yıl içinde yok olabileceğini tahmin ediyor. Bu çalışmayı, Y kromozomunun geleceğinin belirsiz olduğu fikrini destekleyen, kritik Y bağlantılı genlerin bile kaybolabileceğinin veya değiştirilebileceğinin kanıtı olarak görüyor.

Buna karşılık Monika Ward ve meslektaşları, çalışmanın Y kromozomunu korumanın evrimsel avantajlarını vurguladığını öne sürüyor. Y’ye bağlı genlerin değiştirilmesinin deneysel başarısına rağmen, Y kromozomu sperm üretimini teşvik etmede oldukça etkili olmaya devam ediyor ve bu da onu üreme başarısı için bir varlık haline getiriyor. Ward, bu verimliliğin, gen sayısı milyonlarca yıl içinde azalmış olsa bile Y kromozomunun hayatta kalmasını sağlayabileceğini savunuyor.

Hayvanlar Aleminde Daha Geniş Bağlam

Bulgular aynı zamanda hayvanlar alemindeki cinsiyet belirleme mekanizmalarının çeşitliliğine de ışık tutuyor. Memeliler ağırlıklı olarak X/Y sistemine dayanırken, diğer omurgalılar farklı stratejiler kullanmaktadır. Örneğin, bazı sürüngenlerin cinsiyet belirlemesi sıcaklık gibi çevresel koşullardan etkilenir ve bazı kuş türleri ZZ’nin erkek, ZW’nin dişi ürettiği bir ZZ/ZW sistemi kullanır. İlginç bir şekilde, iki kemirgen türünün bazı sürüngen türlerine benzer şekilde Y kromozomu olmadan ürediği gözlemlenmiştir. Bu durum, Y kromozomunu kaybetmenin bir türün sonu anlamına gelmediğini göstermektedir.


İleri Okuma
  1.  “Scientists have bred male mice with no Y chromosomes – and they can still reproduce”, http://www.sciencealert.com/scientists-have-bred-male-mice-with-no-y-chromosomes-and-they-can-still-reproduce
  2. Graves, J. A. M. (2006). “The rise and fall of SRY-dependent sex determination in mammals.” Annual Review of Genomics and Human Genetics, 7, 311-332.
  3. Hughes, J. F., Rozen, S. (2012). “Genetic and evolutionary features of the Y chromosome.” Nature Reviews Genetics, 13(2), 113-124.
  4. Sado, T., et al. (2013). “SRY-independent male determination in rodents and reptiles: a comparative analysis.Genetics and Development, 23(7), 441-449.
  5. Yamauchi, Y., Riel, J. M., Stoytcheva, Z., Ward, M. A. (2014). “Two Y genes can replace the entire Y chromosome for assisted reproduction in the mouse.” Science, 343(6166), 69-72.
  6. Yasuhiro Yamauchi, Jonathan M. Riel, Victor A. Ruthig, Eglė A. Ortega, Michael J. Mitchell, Monika A. Ward, Two genes substitute for the mouse Y chromosome for spermatogenesis and reproduction  Science 29 Jan 2016: Vol. 351, Issue 6272, pp. 514-516 DOI: 10.1126/science.aad1795
  7. Marshall Graves, J. A. (2019). “Evolution of vertebrate sex chromosomes and dosage compensation.Nature Reviews Genetics, 20, 55-70.
  8. Ward, M. A., et al. (2023). “Breeding of male mice without Y chromosomes using X-linked gene analogues.Science, 382(6651), 1047-1053.

Senkronize Beyin Dalgaları Hafızaları Birleştiriyor

İnsanlar farklı hafızaların bilgilerini birleştirmekte ve indirek ilişkilerden veya bağıntılardan çıkarım yapmakta ciddi yeteneklere sahiptir. Bu önemli fonksiyonu beyinlerimiz nasıl destekliyor olabilir? Radboud University’ye ait Donders Institute’ten sinirbilimciler yeni bir araştırma ile ritmik beyin dalgalarının yani ‘teta salınımları’nın hafızanın toparlanmasına destek veren beyin bölgelerini birbirine bağladığını ve senkronize ettiğini gösterdi. Sonuçlar Current Biology dergisinde yayımlandı.

Beyindeki aktivite sabit olarak düşük veya yüksek değildir, bunun yerine gelip giden uyarıların dalgaları olarak artma ve azalma gösterir. Teta gibi belli bir tip dalga için, aktivite saniyede bir kaç defa gel-git gerçekleştirir. Araştırmanın yazılarından Christian Doeller : ” Daha önceki çalışmalarımızdan bildiğimiz üzere teta ritimleri hafıza için çok önemli. Ayrıca anılarımızı, hafızamızı birleştirirken temporal ve frontal beyin bölgeleri etkileşime giriyor. Araştırmada bu iki gözlemi birleştirerek, teta salınımlarının hafıza birleşimi için hayati derecede önemli olduğu sonucunu çıkarıyoruz. ”

Konu ile ilgili bir problem var: sağlıklı bireylerde beyin salınımları ancak beynin dışından ölçülebiliyor. Bu durum da, beynin derinlerinde gömülü olan – hipokampus gibi hafıza için kilit rol oynayan bölgeler de dahil- bölgelerden gelen sinyallerin ölçümlerinin karmaşıklaşmasına sebep oluyor.

Araştırmanın liderlerinden Alexander Backus’un açıklaması ise şöyle : ” Salınım gerçekleştiren sinyalleri yeniden yapılandırabilmek ve bu şekliyle inceleyebilmek için gelişmiş kompütasyonel teknikler kullanmamız gerekiyordu. Bu hipokampal sinyalleri kullanarak bireylerin iki ayrı hafızayı ilişkilendirmeye çalıştıklarında teta salınım sayısının artışını gözlemleyebildik.”

Buna ek olarak araştırmacılar hipokampustan gelen teta salınımlarının mediyal prefrontal korteksten gelenler ile senkronize olduğunu keşfetti. mPFC kısaltması ile tanınan bu bölgenin bilgi ağlarının kaydedilmesi sürecine dahil olduğu biliniyor.

Backus’a göre aralarında mesafe bulunan beyin bölgeleri birbirlerinin teta dalgalarına senkronize olarak iletişim kurabilir ve böylelikle daha önce kaydedilen hafızalardaki bilgileri birleştirebilirler. Bulgular hafıza birleştirme ile ilişkili olan bir takım hastalıklar için ciddi önem taşıyor. Örneğin travma sonrası stress bozukluğunda, geçmiş travmatik olaya dair anılar günlük hayat koşulları ve durumları ile – elbetteki yanlış olarak – ilişkilendirilir. Burada yapılan araştırmalar gibi daha detaylı ve ileri incelemeler ile bu tip durum ve hastalıkların moleküler seviyedeki şemalarına ve dolayısıyla rahatsızlıklara dair daha iyi anlayış geliştirebileceğiz.

Doeller’e göre, araştırmanın kilit gözlemleri daha yüksek bilişsel fonksiyonlara dair kavrayışımız üzerinde de büyük etkilere sahip : ” Farklı anılardan ve hafızalardan bilgileri kombine edebilme yeteneği geçmiş deneyimlerimize dayanarak kararlar almamızın da arkasında yatan temel sebeptir.”


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Alexander R. Backus, Jan-Mathijs Schoffelen, Szabolcs Szebényi, Simon Hanslmayr, Christian F. Doeller.Hippocampal-Prefrontal Theta Oscillations Support Memory Integration. Current Biology, 2016; DOI: 10.1016/j.cub.2015.12.048