Yetişkin Beynindeki Yeni Nöron Oluşumları Çevreye Adaptasyon Sağlıyor

 İnsan beyninin yetişkinlikte de yeni nöronlar üretmeye devam edebilmesi sinirbilimin temel dogmalarını yerle bir etti ama bu nöronların davranış ve bilişsel alandaki görevleri henüz bilinmiyor. Daha önce Ekim ayında Trends in Cognitive Sciences ‘da yayımlanan çalışmada yetişkin hipokampüslerinde (beynin öğrenme ve hafıza ile ilgili en çok aktiviteye sahip bölgesi ) yeni nöron oluşumlarının gözlendiği bildirilmişti.

 Araştırmacılar bu tip yeni nöron oluşumunun, hayvan türlerinde çevreye , çevredeki değişimlere ve adaptasyonüzerine nasıl yardımcı olduğunu tartışmaya devam ediyorlar. Bu fikirleri test etmek için mümkün olduğunca doğal deneyler dizayn edildi, laboratuar kemirgenleri daha doğal ve sosyal ortamlarına benzer kurgular içinde gözlemlendi. Burada amaç sosyal statünün yeni nöron yapımını nasıl etkilediğini gözlemlemekti.

Yeni nöronlar hipokampüsü muhtemel çevresel değişikliklere adapte etmeye yarıyor. Spesifik olarak ödül ve stress mekanizmalarıyla ilgili deneyler bireyin beynini optimize etmesini sağlıyor. Yine de adaptif önemin anlaşılması için daha doğala özdeş deney dizaynları gerekli bir adım olarak görülüyor.

Son yıllarda, her geçen gün daha da kesinleşen bir bilgi var  ki ; memeli beyni değişen çevresel şartlardan son derece etkilenmektedir. Stres yaratıcı günlük tecrübeler, hipokampüs bölgesinde oluşan yeni nöron sayısını son derece azaltıyor. Aksine, ödül mekanizmasını harekete geçiren tecrübeler ile (fiziksel egzersiz, çiftleşme, sosyal paylaşım) yeni hipokampüs nöronlarının oluşumunu dramatik oranda artırıyor.

Yetişkinlikte yeni nöronların oluşması çok önemli davranışsal ve bilişsel sonuçlar ortaya çıkarabilir. Strese bağlı yeni nöron oluşumunun azalması, hipokampüse üzeri bilişsel aktivite (obje hafızası, uzamsal yön bulma ve öğrenme gibi) yapılmamasına bağlanıyor. Stres sebebi olan yaşantıların hipokampüse bağlı anksiyete davranışlarını artırdığı da biliniyor. Buna karşın ödül mekanizmaları anksiyete davranışlarını da düşürüyor ki bu da bilişsel görevlerin başarısına bağlanıyor.

Nöronların adaptif önemi konusunda bir anlaşmazlık olsa da , bilimciler günlük aktivitenin beyni değiştirdiğinekanaat getiriyor. Geleceği kestirmenin en iyi yolu geçmişe bakmak olduğu için stres yaratıcı bir ortamda adaptasyon stres ile modellenmiş bir beyinden anlaşılabiliyor.

Gel gelelim, bu yöndeki stres üzerinden yapılan deneyler ödül deneylerinden çok daha az olduğu için, sistem yanlış adaptasyon sonuçları , şiddeti ve sıklığı ortaya çıkarabiliyor.

Genel olarak tüm çalışmalar kurulmuş laboratuvar ortamlarında yapıldığından gerçek dünyadaki iz düşümler kestirilemiyordu. Açık izlenebilir bir oyuklar sistemi kullanmak ve içine açık alanlar geçitler ve tüpler kurmak, araştırmacılar için baskınlık hiyerarşisini gözlemleyebilecekleri doğal bir ortam yaratılmasını sağladı. Burada sıçanların doğal ortamlarındaki stres, ödül mekanizmaları ve gerçek sosyallik durumları kolaylıkla ve doğal olarak ortaya çıktı.

Daha doğal ve gerçekçi dizaynlar ile dominant yetişkinlerde , ortalama erkek sıçanlara oranla daha fazla yeni nöron üretimi olduğu görüldü. Kompleks sosyal etkileşimleri, bireysel farkları maksimum düzeyde ölçmeyi sağlayacak set uplardan laboratuvar hayvanlarını alıp, insanları bu alana koymak deneyleri ve algımızı bir adım öteye taşıyacaktır.

 

Referans     :

  1. Bilimfili,
  2. Maya Opendak, Elizabeth Gould. Adult neurogenesis: a substrate for experience-dependent change. Trends in Cognitive Sciences, 2015; DOI:10.1016/j.tics.2015.01.001

Tek Kaşlılık, Sakal Kalınlığı ve Saç Beyazlaması Genetiğe Bağlı

Saçlarınızın neden beyazladığını hiç merak ettiniz mi? Araştırmacılar uzun zamandır, saçlardaki beyazlamanın temel sebebinin, kıl folikülleri olarak bilinen köklerdeki melanin üretiminin azalması veya durması olduğunu biliyorlar. Melanin pigmenti, derimize de, saçımıza da, gözlerimize de rengini veren pigmenttir. Dolayısıyla da ilk dikkati çeken bu proteinin sentezlenmesi ve mekanizmaları olmaktadır.

Yine de bilim insanları üretimdeki bu azalmanın asıl sebebini veya popülasyonlar arasındaki farklılıkların ardında yatan mekanizmaları tam olarak tespit edebilmiş değil. Ancak şimdi Nature Communications’da yayımlanan yeni bir çalışmada, Latin Amerika’dan 6000’den fazla bireyin genomları incelendi, ve 18 ayrı genin saç özelliklerini ve fenotiplerini etkilediği tespit edildi. Bu genlerden birisi de saçların beyazlaması ile ilgili olarak keşfedilen ilk gen olma özelliğini taşıyor.

Saç beyazlaması ile ilişkilendirilen gen, yalnızca Avrupalı atalardan gelen bireylerde bulunuyor ve genin daha önceki verilere dayanarak açık saç rengi ile de ilişkili olduğu biliniyor. Tespit edilen diğer genlerin içinde tek kaşlılık, sakal kalınlığı, kaş kalınlığı ile ilişkili genler de bulunuyor.

Araştırmaya dahil edilen katılımcıların içerisinde ise, Afrikalı, Avrupalı ve Yerli Amerikalı ataları olan , dolayısıyla birbirinden farklı genetik miraslara sahip insanlar bulunuyor. Bu çeşitlilik sayesinde genler ile saç özellikleri arasındaki, popülasyondan popülasyona değişebilen bağıntıların keşfini gerçekleştirmek mümkün oldu.

Araştırmacılara göre buradaki genetik keşiflerin, olay mahallerinde bulunan DNA’lardan şüphelilerin tahmin edilmesi noktasında çok önemli rol oynayabilir. Ayrıca yapılacak kök hücre müdahaleleri ve genetik modifikasyonlar ile saç beyazlamasını geciktirmek de mümkün olacaktır.

Not : Araştırmada saç beyazlaması ile ilgili olarak keşfedilen gen PRSS53 kodu ile biliniyor. İleri okuma yapmak okuyucularımız için genin açılımı Protease Serine S1 family member 53’nin özel olarak Q30R substition formu.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Science magazine, http://www.sciencemag.org/news/2016/03/study-finds-first-genetic-links-gray-hair-beard-thickness-and-unibrows
  • Kaustubh Adhikari, Tania Fontanil, Santiago Cal, Javier Mendoza-Revilla, Macarena Fuentes-Guajardo, Juan-Camilo Chacón-Duque, Farah Al-Saadi, Jeanette A. Johansson, Mirsha Quinto-Sanchez, Victor Acuña-Alonzo, Claudia Jaramillo, William Arias, Rodrigo Barquera Lozano, Gastón Macín Pérez, Jorge Gómez-Valdés, Hugo Villamil-Ramírez, Tábita Hunemeier, Virginia Ramallo, Caio C. Silva de Cerqueira, Malena Hurtado A genome-wide association scan in admixed Latin Americans identifies loci influencing facial and scalp hair features Nature Communications 7, Article number: 10815 doi:10.1038/ncomms10815 Received 13 July 2015 Accepted 25 January 2016 Published 01 March 2016

Scott Kelly Uzayda Neden 5 Santimetre Uzadı?

NASA astronotu Scott Kelly, 340 gün süren Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) görevinin ardından Kazakistan bozkırına iniş yaptığında, onu bekleyenler sadece yorgun ama gülümseyen bir astronot değil, aynı zamanda Dünya’yı terk ettiğinden birkaç santimetre daha uzun bir insanla karşılaştıklarını fark ettiler. Ölçümlere göre Kelly, görevi boyunca yaklaşık 5 cm kadar “uzamıştı”.

Bu haber manşetlere “Uzaya gitti, uzun döndü” şeklinde yansıdı. Fakat perde arkasında olan biten, insan vücudunun yerçekimsiz ortama verdiği incelikli ve geri dönüşümlü bir uyum yanıtıydı; yani gerçek bir “bilimsel süper güçten” çok, omurgamızın fizik kurallarıyla oynayan geçici bir numarası.


Uzayda 5 santimetre: Gerçekte ne oldu?

Scott Kelly, Mart 2015’te Soyuz TMA-16M ile UUİ’ye ulaşıp yaklaşık 340 gün boyunca yörüngede kaldı ve 2016’nın başında Dünya’ya döndü. Bu görev, “ISS year-long mission” olarak tarihe geçti ve uzun süreli uzay uçuşunun insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmak için özel olarak tasarlandı.

NASA sözcüleri ve çeşitli haber kaynakları, Kelly’nin uzayda geçirdiği süre zarfında yaklaşık 5 cm kadar uzadığını bildirdi.(ABC) Bilimsel ölçümlerde bazen 3,8 cm (1,5 inç) civarı değerler de geçiyor; yani farklı kaynaklar arasında küçük sayısal farklar olsa da büyüklük aynı: birkaç santimetrelik geçici bir uzama.

Bu değişim, astronotlarda daha önce de gözlenen bir fenomen. UUİ’de uzun süre kalan astronotlar genellikle kendi boylarının yaklaşık %3’üne kadar uzayabiliyorlar. Örneğin 175 cm boyundaki bir astronot teorik olarak 5 cm’ye yakın bir artış yaşayabiliyor. Scott Kelly’nin medyaya “5 cm” olarak yansıyan hikâyesi, bu çerçevede aslında hiç de istisnai değil; sadece ilk kez bu kadar uzun süreli bir görevle, yoğun bilimsel takip altında izlenmiş oldu.


Omurgamız Dünya için tasarlanmışken uzayda ne oluyor?

Önce omurganın normal şartlarda nasıl davrandığına bakmak iyi olur. Dünya’da, yerçekimi vücudumuzun tamamını sürekli aşağı doğru çeker. Omurgamız 33 omurdan ve bunların arasında yer alan disklerden oluşur. Bu diskler jel kıvamında bir çekirdek (nükleus pulpozus) ve onu çevreleyen daha sert bir halka (annulus fibrosus) içerir.

Ayakta dururken ya da otururken bu diskler, tıpkı üst üste konmuş süngerler gibi, vücut ağırlığımız tarafından sıkıştırılır. Gün içinde boyumuzun sabah-akşam arasında yaklaşık 1–2 cm değişmesinin nedeni de budur: disklerdeki sıvı yük altında kısmen dışarı çıkar, akşamları biraz “kısalırız”; gece yatarak dinlendiğimizde ise diskler tekrar sıvı toplar ve sabaha karşı boyumuz hafifçe uzamış olur.

Uzayda ise tablo tamamen değişir. UUİ’deki yerçekimi, Dünya’dakinin çok küçük bir kısmına denk geldiği için astronotlar pratikte “mikro yerçekimi” ortamındadır. Vücut ağırlığını taşıyan bir iskelet yükü yoktur; omurlar üzerindeki baskı belirgin ölçüde azalır. Diskler bu kez aşağıdan yukarıya doğru sıkıştırılmak yerine, adeta serbest bırakılmış bir yay gibi genişleme fırsatı bulurlar.

Sonuçta:

  • Disklerin içine daha fazla sıvı dolar,
  • Omurlar arası mesafe artar,
  • Omurganın doğal eğrilikleri (özellikle bel ve boyun lordozu) bir miktar düzleşir,
  • Tüm omurga eksen boyunca uzar.

Toplamda bu etki, boyda birkaç santimetrelik bir artışa yol açabilir. Scott Kelly’nin görevi sırasında gözlenen de tam olarak buydu: yerçekimsiz ortamda omurgası gevşeyip açıldı, diskler genişledi, omurga eğrilikleri kısmen düzleşerek onu daha “uzun” hale getirdi.


Neden kalıcı değil? Kelly neden “ömür boyu uzun” kalmadı?

Bu sorunun cevabı, aslında Dünya’ya döndüğü ilk günlerde yaşananlara saklı. Kelly ve ikiz kardeşi Mark Kelly, Houston’da kucaklaştıklarında, Mark kardeşinin—en azından göz kararı—pek de farklı görünmediğini, çok geçmeden de tekrar aynı boya geldiklerini anlattılar.

Yerçekimi, Dünya’ya döndüğünüz andan itibaren eski rolünü geri alır. Omurlar yeniden vücut ağırlığını taşımaya başlar, diskler sıkışır, omurga eğrilikleri (Dünya şartları için “ekonomik” olan) fizyolojik formuna geri döner. Astronotlar genellikle inişten sonraki ilk birkaç gün içinde uzayda kazandıkları santimetreleri hızla kaybederek, görev öncesi boylarına yaklaşırlar.

Scott Kelly’nin boyundaki artış da kalıcı değildi. Yerçekiminin yeniden devreye girmesiyle, birkaç gün ila birkaç hafta içinde boyunun büyük ölçüde eski değerine döndüğü bildirildi.(ABC) Omurganın yapısında geri dönüşümsüz bir uzama, kemiklerin kalıcı olarak “uzaması” veya büyüme plaklarının çocuklardaki gibi yeniden aktif hale geçmesi söz konusu değil. Yani bu fenomen, bir büyüme atağından çok, esnek bir yapının farklı yük koşullarındaki mekanik cevabı gibi düşünülebilir.


NASA İkizler Çalışması: Scott Kelly bir “yaşayan deney” olarak

Kelly’nin görevi, sadece boy uzaması gibi ilginç ama sınırlı bir fenomeni gözlemek için tasarlanmamıştı. NASA, tarihte ilk kez, aynı genetik altyapıya sahip iki yetişkin insanı—Scott ve Mark Kelly ikizlerini—kullanarak uzun süreli uzay uçuşunun vücut üzerindeki etkilerini çok boyutlu olarak inceleyen bir “İkizler Çalışması” yürüttü.

Bu kapsamda araştırmacılar, Scott Kelly’yi uçuş öncesi, uçuş sırasında ve uçuş sonrasında; Mark Kelly’yi ise aynı dönem boyunca Dünya’da olmak üzere takip ettiler. İncelenen başlıca alanlar şunlardı:

  • Gen ifadesi (hangi genlerin ne kadar “açık” ya da “kapalı” olduğu),
  • DNA hasarı ve onarım mekanizmaları, telomer (kromozom uçları) dinamikleri,(Science)
  • Bağışıklık sistemi yanıtları,
  • Kardiyovasküler sistem,
  • Kemik yoğunluğu ve kas kütlesi,
  • Görme, sinir sistemi ve bilişsel fonksiyonlar,
  • Mikrobiyom (bağırsak bakterileri) kompozisyonu.

Sonuçlar, uzay uçuşunun vücutta gerçekten geniş kapsamlı, fakat büyük oranda geri dönüşümlü değişiklikler oluşturduğunu gösterdi. NASA’nın yayımladığı veriler, Scott Kelly’nin gen ifadesindeki değişikliklerin yaklaşık %93’ünün Dünya’ya dönüşten sonraki 6 ay içinde eski haline yaklaştığını, geri kalan yaklaşık %7’lik kısmın ise daha kalıcı olabilecek uyum süreçlerine işaret ettiğini bildiriyor.(NASA)

Boy uzaması bu büyük tablonun küçük ama sembolik bir parçasıydı: omurganın mekanik uyumu. Ancak diğer sistemlerde olanlar, gelecekteki Mars uçuşları ve daha uzun misyonlar açısından belki de çok daha kritik.


Uzayda sadece boy mu değişiyor? Kemikler, kaslar ve görme

Uzun süreli uzay görevlerinde astronotların karşılaştığı fizyolojik değişiklikler, tek bir sistemle sınırlı değil. Boy uzaması, yerçekimsiz ortamın hemen fark edilen, ilgi çekici bir sonucu; fakat derinde, daha sessiz ilerleyen başka süreçler de var.

Kemik yoğunluğu kaybı
Yerçekimsiz ortamda kemikler, özellikle de ağırlık taşıyan kemikler (kalça, femur, tibia gibi), normalde maruz kaldıkları mekanik yüke maruz kalmıyor. Bu, vücudun “kullanılmayan dokuyu azaltma” eğilimini tetikliyor. Uzun süreli uzay uçuşlarında astronotlar, ilgili bölgelerde ayda %1–1,5 civarında kemik mineral yoğunluğu kaybı yaşayabiliyor.(New York Post) Dünya’ya dönüş sonrası yoğun egzersiz ve rehabilitasyonla bu kaybın önemli bir kısmı geri kazanılabiliyor, ancak sürecin uzun vadeli etkileri hâlâ araştırma konusu.

Kas atrofisi
Kaslar da benzer şekilde, yerçekimine karşı çalışmadıkları için zayıflamaya meyilli. Bacak kasları ve gövde kasları, özellikle de postür kasları, mikro yerçekiminde daha az aktif olduklarından hızla eriyebiliyorlar. Bu nedenle Scott Kelly de dahil olmak üzere astronotlar, UUİ’de günde yaklaşık 2 saate varan düzenli egzersiz yapmak zorunda.(New York Post)

Görme ve beyin: SANS
Son yıllarda uzay uçuşu tıbbında en çok tartışılan konulardan biri de “Spaceflight-Associated Neuro-ocular Syndrome (SANS)” olarak adlandırılan durum. Mikro yerçekiminde vücut sıvılarının gövde ve bacaklardan üst kısma doğru yeniden dağılması, kafa içi basıncını ve göz çevresindeki basıncı etkileyebiliyor. Bazı astronotlarda göz küresinin hafifçe yassılaşması, görme bozulmaları ve optik sinirde şişme gibi bulgular bildirildi.(New York Post) Scott Kelly’nin de görev sonrası görme keskinliğinde değişiklikler rapor edildi; bu da boy uzaması gibi, uzayın vücut üzerindeki çok boyutlu etkilerinin bir başka örneği.(The Guardian)


Kalp, damarlar, denge sistemi ve genler: Bütün beden yeniden ayarlanıyor

Kalp-damar sistemi de yerçekimsiz ortama uyum sağlamak zorunda. Mikro yerçekiminde kan, bacaklardan yukarıya doğru yeniden dağıtılır; bu durum baş ve göğüs bölgesinde sıvı birikimi hissi yaratır. Zamanla kalp hacmi küçülebilir, damar tonusu değişebilir; astronotlar Dünya’ya döndüklerinde ani ayağa kalkma sırasında tansiyon düşmesi ve baş dönmesi yaşayabilirler.(New York Post)

Denge organı olan iç kulak (vestibüler sistem) de uzayda “şaşkınlığa” uğrar; çünkü otolitler (yerçekimini algılayan küçük kristaller) bekledikleri çekimi hissetmez. Bu nedenle astronotlar ilk günlerde sık sık yönelim bozukluğu, baş dönmesi ve hareket hastalığı (space motion sickness) yaşarlar; Dünya’ya dönüşte ise yeniden “yerçekimine alışma” sürecinden geçerler.

İkizler Çalışması, genetik ve moleküler düzeyde de kayda değer değişiklikler gösterdi. Scott Kelly’nin telomerlerinin (kromozom uçlarındaki koruyucu yapılar) uzaydayken beklenmedik biçimde uzayıp, Dünya’ya dönüşte tekrar kısaldığı; bağışıklık sistemi, DNA onarımı, kemik oluşumu ve oksijen-karbondioksit dengesi (hipoksi – hiperkapni) ile ilgili gen ağlarında kalıcıya aday değişiklikler görüldüğü bildirildi.(Science)


Bütün bunlar neden önemli? Mars ve ötesi

Scott Kelly’nin 340 günlük uçuşu, insan bedeninin nereye kadar esneyebileceğini, nerede zorlanmaya başladığını ve bu zorlanmadan nasıl dönebileceğini anlamamız için bir tür “genel prova” niteliğinde.

  • Boyunun geçici olarak 5 cm uzaması, omurganın mikro yerçekimine verdiği tamamen öngörülebilir ama etkileyici bir yanıt.
  • Kemik ve kas kaybı, uzun görevlerde kırık ve zayıflık riskini artırabileceği için mühendislik ve tıp açısından kritik bir sorun.
  • Görme ve nörolojik etkiler, astronotların görev sırasında hatasız çalışabilmesi için yakından izlenmek zorunda.
  • Genetik ve moleküler düzeydeki değişimler ise, kanser riskinden bağışıklık yanıtına kadar daha uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.(NASA)

UUİ’deki bu bir yıllık deney, Mars’a gidiş-dönüş gibi 2–3 yılı bulabilecek görevlerin insan vücudu için ne anlama geleceğini tahmin edebilmek açısından vazgeçilmez bir arka plan sağlıyor. Kelly’nin omurgasında gerçekleşen o birkaç santimetrelik uzama, aslında çok daha büyük bir hikâyenin, vücudumuzun uzaya uyum sağlama kapasitesinin dışa vurumu.

İnsan bedeninin Dünya için evrimleşmiş olması, uzayı bizim için düşman bir ortam yapmıyor; ama her santimetrenin, her genin ve her sinir hücresinin, yeni bir denge noktası bulmak zorunda olduğu gerçeğini hatırlatıyor. Scott Kelly’nin kısa süreli “uzunluğu” da, bu büyük uyum hikâyesinin akılda kalan, çarpıcı bir ayrıntısı olarak tarihteki yerini almış durumda.

İleri Okuma
  1. Eitel, B. (2016, 3 March). US astronaut grows 5cm after year in space. Anadolu Agency. Erişim adresi: https://www.aa.com.tr/en/science-technology/us-astronaut-grows-5cm-after-year-in-space/531238
  2. Ramsey, L. (2016, 3 March). Here’s why astronaut Scott Kelly grew 5 cm during his year in space. ScienceAlert. Erişim adresi: http://www.sciencealert.com/why-astronaut-scott-kelly-grew-5-cm-during-his-year-in-space
  3. ABC News. (2016, 4 March). Scott Kelly: US astronaut ‘grows’ five centimetres after 340 days in space. ABC News. Erişim adresi: https://www.abc.net.au/news/astronaut-scott-kelly-grows-5cm-while-in-space/7222908
  4. Phys.org. (2016, 4 March). Sore – but no taller – astronaut Scott Kelly adjusts to Earth. Phys.org. Erişim adresi: https://phys.org/news/2016-03-sorebut-tallerastronaut-scott-kelly-adjusts.html
  5. Garrett-Bakelman, F. E., Darshi, M., Green, S. J., Gur, R. C., Lin, L., et al. (2019). The NASA Twins Study: A multidimensional analysis of a year-long human spaceflight. Science, 364(6436), eaau8650. https://doi.org/10.1126/science.aau8650
  6. Edwards, M., & Abadie, L. (2019, 11 April). NASA’s Twins Study Results Published. NASA. Erişim adresi: https://www.nasa.gov/humans-in-space/nasas-twins-study-results-published-in-science-journal/
  7. Wikipedia contributors. (güncel sürüm). ISS year-long mission. Wikipedia, The Free Encyclopedia. Erişim adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/ISS_year-long_mission

Hapşırığı Tutmak İnsanı Öldürebilir Mi?

Hapşırığı Tutmanın Tıbbi Sonuçları: Ciddi Riskler ve Olası Komplikasyonlar

Hapşırma, solunum yollarındaki irritanlara karşı organizmanın doğal bir savunma mekanizmasıdır. Ancak sosyal ortamlarda özellikle bastırılmaya çalışılan bu refleks, nadiren de olsa ciddi tıbbi sonuçlara yol açabilir. Hapşırığı tutmak; yani ağzı ve/veya burnu kapatarak hava çıkışını engellemek, vücutta yüksek basınç oluşmasına neden olur. Bu durum başta kulak, sinüs ve damar sistemleri olmak üzere çeşitli organ sistemlerini olumsuz etkileyebilir.

Basınç ve Kulak Yaralanmaları

Hapşırık sırasında oluşan ani hava basıncı yaklaşık 100 mil/saat (yaklaşık 160 km/saat) hızla dışarı atılmak istenir. Eğer bu çıkış yolu engellenirse, bu basınç başta östaki borusu olmak üzere kulak yapıları üzerine yönlenebilir. Tıbbi literatürde hapşırığın bastırılması sonucunda timpanik membranın (kulak zarı) rüptüre (yırtılma) uğradığı vakalar belgelenmiştir. Bu durum ani ve şiddetli kulak ağrısı, işitme kaybı ve vertigo (baş dönmesi) gibi şikâyetlerle kendini gösterebilir.

Kardiyovasküler ve Nörovasküler Riskler

Hapşırığı tutmak, intratorasik (göğüs içi) ve intrakraniyal (kafaiçi) basınçları artırabilir. Bu artış, özellikle arteriyel tansiyonda ani yükselmelere neden olabilir. Bu durum, beyin damarlarında mikrokanamalara, hatta nadiren de olsa damar rüptürüne bağlı inmelere sebebiyet verebilir. Ayrıca bu basınç artışı, sinüs ameliyatı geçirmiş bireylerde orbita (göz çukuru) içine hava kaçışına neden olabilir. Bu durum göz çevresinde ağrı, ödem ve geçici görme bozukluklarına yol açabilir.

Kas-İskelet Sistemi ve Diyafram Hasarları

Hapşırığın engellenmesi, özellikle boyun ve göğüs bölgesindeki ani kas kasılmaları nedeniyle servikal omurga üzerinde anormal kuvvetlerin oluşmasına neden olabilir. Literatürde, bastırılmış hapşırık nedeniyle boyun omurlarında kas zorlanmaları ve hatta servikal disk hernisi vakaları bildirilmiştir. Ayrıca diyaframa binen ani basınç, karın içi organlarda da geçici travmalara yol açabilir.

Ekstrem Durumlar: Kalp Krizi Riski

Hapşırık bastırıldığında vagus sinirinin ani uyarılması sonucu kalp ritminde bozulmalar yaşanabilir. Bu durum bradikardi (kalp hızının yavaşlaması) ya da nadiren kardiyak arrest (kalp durması) ile sonuçlanabilir. Özellikle altta yatan kardiyovasküler hastalıkları olan bireylerde bu risk daha da artmaktadır.


Keşif

İleri Okuma
  • Kahana, L. M., & Kay, T. N. (1981). Sneezing and subarachnoid hemorrhage. Archives of Neurology, 38(9), 613-614.
  • Clarke, R., & Sharma, R. (1993). A case of traumatic rupture of the tympanic membrane caused by suppressed sneezing. The Journal of Laryngology & Otology, 107(11), 1047-1048.
  • Wani, A. A., & Rasool, M. (2003). Orbital emphysema following nose blowing and sneezing. British Journal of Neurosurgery, 17(6), 565-567.
  • Brodsky, J. R., & Lemke, B. N. (2010). Orbital emphysema causing vision loss after sneezing. Ophthalmic Plastic and Reconstructive Surgery, 26(5), 386-388.
  • Mahajan, R. P. (2014). Sneezing: more than a reflex? Journal of the Royal Society of Medicine, 107(9), 374.
  • Tariq, M., & Ahmed, A. (2019). Sneezing-induced cervical disc herniation: a rare case. Cureus, 11(3), e4211.
  • Toh, S. T., & Yuen, H. W. (2020). Dangerous suppression of a sneeze leading to pharyngeal perforation. BMJ Case Reports, 13(1), e232703.
  • Binns, Corey. “Is it safe to hold in a sneeze?” LiveScience. Aug. 19, 2010. http://www.livescience.com/32776-is-it-safe-to-hold-in-a-sneeze.html
  • Hatfield, Heather. “11 Surprising Sneezing Facts.” WebMD. http://www.webmd.com/allergies/features/11-surprising-sneezing-facts
  • University of Arkansas Medical Services. “Can holding in a sneeze cause hearing damage?” http://www.uamshealth.com/holdinginasneeze

İlk Yaşayan Süperbilgisayar Geliştirildi

Alışıldık süperbilgisayarlar gerçekten hayranlık uyandırıyor. Akıllara durgunluk verecek denli karmaşık hesaplamaları nispeten kısa sürede gerçekleştirebiliyorlar; fakat çok pahalılar, çok fazla güç tüketiyorlar, çalışırken aşırı derecede ısınıyorlar ve çoğu zaman evinizden daha büyük boyutlarda oluyorlar. Bu dezavantajlardan varolan teknolojik yaklaşımla kurtulmak da mümkün değil.

Acaba günümüzün elektriksel devrelere dayalı teknolojisinden tümüyle farklı bir hesaplama yaklaşımı olabilir mi? İşte yeni biyolojik süperbilgisayar modelinin ardında yatan düşünce buydu. Uluslararası bir bilim ekibi tarafından gerçeğe dönüştürülen bu fikir, dünyanın ilk nefes alan süperbilgisayarının doğmasını sağladı. Biyolojik süperbilgisayar bizimle aynı enerji kaynaklarını kullanıyor. Yaşayan bir mikroçipin etrafında enformasyon iletimi yapmak için elektronların yerine proteinleri kullanıyor.

Araştırmacıların tasarladığı çip minicik; sadece 1,5 santimetre karelik bir yüzölçümüne sahip. Ama yakından baktığınızda, üzerinde kalabalık bir şehri andıran yollar olduğunu görebilirsiniz. Protein zincirleri bu küçük metropolün caddeleri boyunca; yani devreye eklemlenmiş çok çok ince kanallarda ilerliyorlar. “Çok küçük bir alanda, çok karmaşık bir ağ yaratmayı başardık,” şeklinde açıklıyor Kanada McGill Üniversitesi’nden biyomühendis Dan Nicolau Sr.

Video Player

Normal bir mikroçipte elektronların yaptığı işi, biyolojik bilgisayarda protein zincirleri yerine getiriyor. Tüm canlı organizmalarda hücre düzeyinde enerji aktarımından sorumlu olan ATP (adenozin trifosfat) kimyasalı, biyolojik süperbilgisayarın proteinlerine de güç sağlıyor.

Yaşayan bilgisayar devrinin başlamasına henüz çok var. Ama araştırmacıların dediğine göre boyutlarının küçüklüğü, son derece verimli olmaları ve çalışırken çok az ısı yaymaları dolayısıyla, günün birinde paralel hesaplama yapabilen (aynı anda sayısız hesaplamayı gerçekleştirebilen) yeni nesil süperbilgisayarların üretilmesini sağlayabilirler.

Proceedings of the National Academy of Sciences  dergisinde yayımlanan makalelerinde, araştırmacılarbiyobilgisayarı bir matematiksel problemle sınadıklarını belirtiyor. Çipin içinde bulunan biyolojik ajanların, devre içinden yönetilen hareketleri sayesinde hesaplamayı gerçekleştirdiğini ifade ediyorlar. Bu da modelin çalıştığını ve yaşayan bilgisayarların ileride süperbilgisayarların önemli bir parçası olacağını ortaya koyuyor. Hatta belki bildik silikon makinelerle bile kaynaştırılabilirler.

Dan Nicolau Sr. şöyle değerlendiriyor: “Problemlerden birini bu model ile başarılı bir şekilde çözebildiğimizi gördük. Bunu pek çok başkaları izleyecektir. Örneğin, farklı biyolojik ajanlar deneyeceğiz. Tam anlamıyla çalışabilir durumda bir biyosüperbilgisayarı ne zaman görebileceğimizi söylemek ise güç. Belki elimizdeki cihazı normal bir bilgisayar ile birleştirip, hibrit bir makine ile karmaşık problemleri çözmeyi deneyerek ilerleyebiliriz. Araştırmamızı ilerletmek için pek çok farklı yöntem denemekteyiz.”

Video Player


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • McGill Üniversitesi, “Building living, breathing supercomputers“, <http://www.mcgill.ca/newsroom/channels/news/building-living-breathing-supercomputers-259294>
  • Science Alert, “Scientists have developed the world’s first living, breathing supercomputer“, <http://www.sciencealert.com/scientists-have-developed-the-world-s-first-living-breathing-supercomputer>

İlgili Makale: Dan V. Nicolau, Jr. Mercy Lardc, Till Kortend, Falco C. M. J. M. van Delft, Malin Perssong, Elina Bengtssong, Alf Månssong, Stefan Diez, Heiner Linke, and Dan V. Nicolau Parallel computation with molecular-motor-propelled agents in nanofabricated networks  proceedings of the national academy of sciences January 18, 2016 Dan V. Nicolau Jr., doi: 10.1073/pnas.1510825113