Koklama modeli ile otizm tespiti yapılabiliyor

   Bir gülü nasıl kokladığınızı düşünün. Tatlı ve derinde olan çiçek kokusunu almak için güzel ve derin bir nefes alırsınız. Dışarıda bir umumi tuvalete gittiğinizde ise içine çektiğiniz hava miktarını azaltarak tam tersini yaparsınız. Araştırmacıların  Cell Press dergisi Current Biology’de yayınladığı araştırmanın sonuçlarına göre otizm spektrum bozukluğu (ASD) hastalığına sahip kişiler diğer insanların yapabildiği nefeslerindeki bu düzenlemeyi yapamıyor. Otizmli çocuklar kokunun ne kadar güzel ya da çirkin olduğundan bağımsız olarak hep aynı miktarda havayı soluyorlar.

Bu sonuçlar, koku ile ilgili sözel olmayan testlerin otizm spektrum bozukluğunun (ASD) erken teşhisi için kullanışlı bir araç olacağını öne sürüyor.

“Normal gelişimini sürdüren çocuklar ile otizmli çocuklar arasındaki koklama modeli farkı en kaba haliyle bunaltıcıydı.” diyor araştırma ekibi üyesi Weizmann Institute of Science’tan Noam Sobel.

Daha önceki araştırmalar otizmli insanların duyu ve hareketlerimizi gizli bir şekilde koordine eden “iç etki modelleri”nde bozukluklar olduğunu göstermekteydi. Ancak bu bozukluğun koklamaya karşı olan tepkide de kendini gösterip göstermediği belli değildi.

Bunu bulabilmek için Sobel ve ekibi her bir grupta 17 erkek, 1 kız çocuk olmak üzere yaş ortalaması 7 olan 18 otizmli çocuk ve 18 sağlıklı çocuğa  hoş ve kötü kokular sunarak koklama tepkilerini ölçtü.Sağlıklı çocuklar nefes miktarını 305 milisaniye içerisinde kokuya göre değiştirebilirken otizmli çocuklar böyle bir değişiklik yapmamaktaydı.

Sağlıklı ve otizmli çocuklar arasındaki koklama tepkisindeki bu fark çocukların otizmli olup olmadığının doğru teşhisini % 81 oranında doğru yapmaktaydı.  Dahası, araştırmacılar şiddetli otizm semptomlarının artan anormal koklama tepkisi ile ilişkili olduğunu öne sürmekte.

Her ne kadar araştırmacılar testin kullanılmaya henüz hazır olmadığını belirtse de araştırma sonuçları testinin klinik uygulamada çok kullanışlı olacağını gösteriyor.

Sobel, otizm ve derecesinin anlamlı bir kesinlikle 10 dakikadan daha az bir sürede tamamen sözel olmayan ve takip gerektirmeyen bir yolla belirleyebildiklerini belirtiyor ve “Bu da birkaç aylık bebeklerde bile uygulanabilecek bir tanı aracının geliştirilmesi için temel oluşturabileceği umudunu ortaya çıkarıyor. Böyle bir erken teşhis daha etkili tedaviler geliştirilmesini sağlayacak” şeklinde ekliyor.

Araştırmacılar şimdi de, gözlemledikleri koku-tepki modelinin otizme has bir durum olup olmadığını veya başkanörolojik rahatsızlıklara sahip insanlarda da ortaya çıkıp çıkmadığını test etmek üzere yeni çalışmalar yapmayı planlıyorlar. Ayrıca, böyle bir testin yaşamın erken dönemlerinde de kulanılıp kullanılamayacağı da merak konusu. Ne var ki Sobel için en acil sorulması gereken soru şu: ” Otizmdeki sosyal bozukluğun tam kalbinde, koku bozukluğu mu yer alıyor?”

 


Referans : 

Gerçek fonksiyonlu yapay nöron üretildi

Görünüşe göre, laboratuarda üretilen minyatür beyin modelleri sinirbilimciler için yeterli değildi çünkü şimdi bir araştırma grubu tarafından gerçek gibi çalışabilen ‘yapay nöron‘ üretildi. Asıl ilginç olan şey, bu yapay nöronların temel sinyal-iletim fonksiyonunu yerine getirmeleri ve gerçek insan hücreleri ile iletişime geçmeleri oldu, üstelik hiçbir canlı parça bulundurmadan..

Ekip araştırma dahilinde topladığı verilere dayanarak, gelecekte bu ‘yapay nöron – cihazların’ hastalıkların veya sakatlıkların tedavisinde, zarar görmüş nöronların yerine yerleştirerek kullanılabileceğini öne sürüyor. Bu cihazlar ayrıca protez endüstrisi içinde de kendisine bir yer bulabilir. Operatör doktorlar, hareket kontrolünü geliştirmek amacıyla; yapay nöronları bir insan dokusu ile yapay organı (protez) arasında köprü görevi görecek şekilde kullanabilir.

Nöronlar veya ‘sinir hücreleri’; bilgiyi işlemek ve/veya diğer hücrelere iletimini sağlamak üzere özelleşmiş hücre grubudur. Sinir hücreleri, iletişim kurabilmek için iki sinir arasında bulunan küçük hücrelerarası boşluklar olan “sinaps“lara kimyasal sinyaller yada diğer bir değişle nörotransmitter salınımı gerçekleştirirler. Bu kimyasallar daha sonra ardı sıra gelen sinir hücresi tarafından tutulup veya alınıp, elektrik sinyal üretimi gerçekleştirilir. Bu elektrik sinyal voltajına aksiyon potansiyeli denmektedir. Aksiyon potansiyeli, nöronun ince aksonu boyunca ilerlemeye devam eder ve hücrenin diğer ucuna ulaştığında yeniden bir kimyasal salınımını uyararak sıradaki sinapsa nörotransmitter salgılanmasını sağlar.

Bu devreyi taklit etmek üzere İsveç’teki Karolinska Institutet’ten bilim insanları, iletken moleküller (polimerler) kullanarak bir nöron inşa etti ve enzim-temelli biyosensörler, organik biyoelektroniklere bağlandı. Sensörler çevrelerinde oluşan ve araştırmacılar tarafından suni şekilde yaratılan kimyasal değişimi ayırt ederek, yüklü iyonların akışını kontrol eden ‘elektronik pompa‘lar sayesinde elektriksel sinyal üretimini sağlıyor. Benzer pompalar, nöronların zarlarının üzerinde de çokça bulunmaktadır. Sonuçta, elektrik sinyal tekrar kimyasal sinyale dönüşerek, nörotransmitter salınımı gerçekleşiyor ve bu sinyal ile insan hücreleri uyarılabiliyor.

Araştırmacılar, daha ileri gelişme ve minyatürizasyon ile bu yapay hücrelerin laboratuvar dışında da bir yere sahip olabileceğini hatta insan vücuduna yerleştirilebileceğini düşünüyorlar.

Baş araştırmacı Agneta Richter-Dahlfors konu ile ilgili; ” Gelecekte, kablosuz iletişim konsepti eklenerek biyosensörlerin vücudun bir parçasına yerleştirilebileceğini ve vücudun çok uzak noktalarında nörotransmitter salınımını uyarabileceğini görebiliyoruz. Kendi kendini düzenleyebilen bir algılama ve ulaştırma -belki uzaktan kontrol da edilebilecek – sistemini kullanmak, gelecek araştırmalar için, nörolojik hastalıkların yok edilmesi veya kontrol altına alınabilmesi için yeni ve heyecan verici fırsatlar yaratabilir” açıklamasını yaptı.

Kaynak:

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Görsel : Yukarıdaki görselde 1.8 milyon yıl önce Doğu Afrika’daki ilk homininlerin yaşamı verilere dayanarak sanatçı tarafından resmedilmiş. Telif : M.Lopez-Herrera via The Olduvai Paleoanthropology and Paleoecology Project and Enrique Baquedano.

Bilim insanları ilk insanlarının yaşam alanlarının parçalarını eldeki tüm verilere dayanarak birleştirdi ve 1.8 milyon yıl önce yaşamın bir piknik yeri olmadığını açığa çıkardı.

Tanzanya’daki Olduvai Gorge bölgesindeki insan atalarımız, yemek ve suya erişimi olan, hatta gölgelik sığınakları olan varlıklardı ve apelerle modern insanların çaprazlanmış haline benzer bir görünüme sahiplerdi. Bununla birlikte birçok iş için kullanabildikleri uçları keskin taş aletleri de çokça mevcuttu.

Rutgers Üniversitesi, Department of Earth and Planetary Sciences’da profesör olan Gail M. Ashley’in açıklamasına göre bu imkanlara rağmen yaşam çok da zordu. Çünkü, diğer etçillerle, yemek için sürekli bir rekabet devam etmekteydi ve bu da ciddi bir stres kaynağıydı.

Ashley ve diğer araştırmacılar yıllar süren çalışmanın sonunda, dönemin insan yaşamı ve yaşam alanı manzarasını dikkatli biçimde yeniden yapılandırdı. Sözü geçen alandan toplanmış bitki ve diğer kanıtlarla uygun boyutlarda oluşturulan yeni yapı ile ilgili detaylar Proceedings of the National Academy of Sciences‘da yayımlandı.

Bu manzara yapılandırılmasının paleoantropologlara, ilk insanların yaşam biçimlerine, neye benzediklerine, fiziksel özelliklerine, nasıl avlandıklarına ve yiyip içme davranışlarına dair fikir ve modelleri geliştirmeleri için çok yardımcı olacağı düşünülüyor. Tanzanya’daki bu örnek alan 1959 yılında ünlü paleoantropolog Mary Leakey tarafından keşfedildi. Leakey bu alandan binlerce hayvan kemiği ve taş alet toplamıştı.  Geçtiğimiz 10 yıl içinde süren yorucu kazılar boyunca Ashley ve diğer bilimciler ile öğrenciler sayısız toprak örneği toplayarak karbon izotopu analizi ile inceledi. İncelemeler sonucunda bu alanın, o dönemde kaynak suyuna sahip olduğu, nemli ve ıslak toprakla birlikte, yeşillik ve ağaçlık alanların da bulunduğu anlaşıldı.

Ashley yaptığı açıklamada, manzara dahilinde insanların ve taş aletlerin bulunmuş olduğu yerler referans alınarak bitkilerin olduğu noktaların haritalandığını ve bunun ilk kez yapıldığını belirtti. Haritalama işlemine referans alınan yer örneklerinin elde edildiği jeolojik yatak aynı zamanda iki ayrı hominin türüne ait kalıntıları da barındırıyordu. Bu ilk insan türleri, daha sağlam yapılı ancak küçük beyinli Paranthropus boisei ile daha zayıf kemikli Homo habilis idi. Homo Habilis hem daha büyük beyinli hem de takip eden evrimsel sürecimiz ile en senkronize olan türdü. İki tür de 1.35 metre ile 1.65 metre boylarındaydı ve iki türün de ortalama yaşam süreleri 30 ila 40 yıl arasındaydı.

Araştırmaları sırasında araştırmacılar, ağaçlık alanlarda akasya ve palmiye ağaçlarının bulunduğunu tespit etti. Homininler’in bu alanlarda kamp yapmadıkları düşünülüyor ancak bulunan kemik yoğunluklarına bakılarak atalarımızın başka yerde avlanıp güvenlik için avlarını bu alanlarda tükettikleri öne sürülüyor.

Araştırmanın yürütüldüğü alanda kalıntıların iyi korunmuş olmasının sebebi olarak, bir noktada alan yüzeyinin volkanik kül ile kaplanmış olduğu gösteriliyor. Alanda yine, zürafa, fil ve antilop ailesinin hızlı üyesi olan afrika antiloplarına ait binlerce kemik bulundu. Homininler bu hayvanları etleri için öldürmüş olabileceği gibi, ölmüş olan hayvanların etlerini toplamaya çalışmış da olabilirler. Bu etler için rekabet halinde oldukları diğer etçiller olan aslanlar, leoparlar ve sırtlanlar aynı zamanda homininler’in kendileri için de tehdit unsuru oluşturuyordu.

Paleoantropologlar ise bu konu üzerine – yani homininlerin hayvanları etleri için mi öldürmüş olduğu yoksa aslan, sırtlan gibi hayvanlar tarafından öldürülmüş olan hayvanların etleri için bir anlamda leşçilik mi yaptıkları üzerine – daha ciddi anlamda düşünmeye ve hipotezler üretmeye başladılar.

Homininler’in yiyeceklerinin içinde sulak arazilerdeki eğrelti otları, kabuklular, salyangozlar ve sümüklü böcekler bulunuyordu. Bilimciler, homininlerin bu alanı yüzlerce yıl boyunca kullanmış olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bu alanda yaşamadıkları, ancak temiz ve kullanılabilir sudan ve sulak alanlardan yararlanmak için kullandıkları öne sürülüyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Clayton R. Magill, Gail M. Ashley, Manuel Domínguez-Rodrigo, Katherine H. Freeman. Dietary options and behavior suggested by plant biomarker evidence in an early human habitat. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016; 201507055 DOI:10.1073/pnas.1507055113

Takım Elbise Giymek Beyninizin Çalışma Biçimini Değiştiriyor

Takım elbise içerisine girmek yalnızca görünüşünüzü değiştirmiyor. Yeni bir araştırmaya göre; aynı zamandaDünya’yı kavrayış biçiminizi değiştirebiliyor ve daha geniş bir çerçeveden bakmanızı sağlayabiliyor. Dolayısıyla“How I Met Your Mother” (Annenizle Nasıl Tanıştım) dizisindeki Barney Stinson karakterinin resmi giyinişin gücü hakkında başından beri haklıymış.

Social Psychological & Personality Science’ da 9 Temmuz’da yayımlanan bir araştırmada; insanların resmi kıyafet şekilleriyle düşünüş biçimlerinin ilişkisini test ettikten sonra, araştırmacılar; takım elbise giyenlerin daha etkili (kuvvetli, güçlü, keskin) oldukları ve bu durumun onlara detaylara takılı kalmak yerine büyük resmi görmeleri noktasında cesaret verdiği sonucuna ulaştılar. Ya da psikoloji kavramlarıyla ifade edersek, takım elbise maskesine bürünmek; beyinde “somut işlemler –concrete processing–“den ziyade “soyut işlemler–abstract processing–“ noktasında teşviki artırıyor.

Araştırmacılar; resmi kıyafet giymenin insanları daha kudretli hissettirdiğini ve Dünya’ya bakışı temelden değiştirdiğini söylüyorlar.

Çalışmada yapılan iki deneyin ilkinde, araştırmacılar öğrencilerden, o gün ne giydiyseler o kıyafetle gelmelerini istediler, bu şekilde kıyafetlerin resmiliğini oyladılar ve ardından soyut işlemleri (abstract processing) mi yoksa somut işlemleri (concrete processing) mi yürüttüklerini ölçen bilişsel testler uyguladılar. Bu işlemlerin her ikisi de önemli iken; soyut işlemler (abstract processing) daha geniş, büyük resmi düşünmeyle –liderlikte aranan bir tür– ilişkilendirilir. Öte yandan, somut işlemler (concrete processing) ise; detaylara takılıp kalmayı ve Dünya’ya daha dar bir çerçeveden bakmayı içerir.

Testler sonucunda, giyinişi daha resmi (formal) olarak oylanan kişilerin, giyinişi daha gündelik (casual) olarak oylanan kişilere oranla soyut düşünmeye daha meyilli oldukları sonucuna ulaşıldı. Fakat, araştırma kampus içerisinde yapıldığı için takım elbise giymeye dair bir ölçümün yapılacağı kadar katılımcı yoktu.

Dolayısıyla, üçüncü deneyler için; araştırmacılar, öğrencilerin yarısından bilişsel testleri yapmadan önce takım elbise giymelerini istediler. Testler sonucunda, takım elbise giyen öğrencilerin gündelik (casual) giyen öğrencilerden daha fazla “soyut işlemler” gösterdiği sonucuna ulaşıldı Ayrıca takım elbise giyen öğrencilerin akranlarından daha güçlü ve keskin hissettikleri görüldü.

Makalede araştırmacılar:

“Bulgular şuna işaret ediyor; giyiniş biçimi; nesnelerin, insanların ve olayların çözümleme biçimindeki değişimler olan işleme stilini etkileyerek bilişi genişletiyor” diyorlar.

Öte yandan araştırmacılar; bu etkinin insanların ne sıklıkta takım elbise giydiklerinin bir önemi olmaksızın aynı kalacağına inanıyorlar.

Makalenin yazarlarından Columbia Business School’dan Michael Slepian şöyle diyor:

“Her iş gününde resmi kıyafet giymiş olsanız da ya da yalnızca düğünlerde giyseniz de, benim öngörüm; aynı etkinin tekrar bulunacağı yönünde, çünkü her iki durumda da kıyafet stiliniz resmi hissettiriyor” diyor.

Peki ama, neden takım elbise giymek düşünüş biçimimizi değiştiriyor?

Nasıl giyindiğimizin bilişimize etkilerine dair yapılan araştırmalar henüz ilk aşamalarında, fakat iyi göründüğümüzde; kendimizi daha kontollü hissediyoruz ve bu güçlülük hissi soyut düşünmedeki bir artışa bağlanıyor.

Daha önce yapılan (2012) bir araştırmada, California State University’den Psikoloji Yrd. Doç. Abraham Ruthchick yaptığı açıklamada şöyle demişti;

“Resmi kıyafet giymek, beraberinde bizi diğer insanlarla araya sosyal bir mesafe koyma hissi getiren; güçlü (kudretli) olma duygusu veriyor. Güç ve -beyinde- soyut işlemler yürütme; literatürde, defalarca birbirine bağlantılı olmuştur. Ancak daha soyut düşünmenin yeterince iyi olmak anlamına gelmediği akıldan çıkarılmasın. Soyut düşünmek; daha geniş ve daha yaratıcı ancak detaylara daha az takılan bir biçim anlamına geliyor.”

2012 yılında yapılan bir çalışmada da; kıyafet stili ve düşünüş biçimi arasında benzer bir bağ olduğu bulgusuna ulaşılmıştı; insanlar beyaz beyaz bir doktor önlüğü giydiklerinde, detaylara daha fazla takılma eğiliminde olmuşlardı.


Araştırmanın Makalesi (İleri okuma):

  1. Michael L. Slepian Simon N. Ferber Joshua M. Gold Abraham M. Rutchick The Cognitive Consequences of Formal Clothing Social Psychological and Personality Science March 31, 2015 1948550615579462 Published online before print March 31, 2015, doi: 10.1177/1948550615579462
  2. Hajo Adam, Adam D. Galinsky Enclothed cognition Journal of Experimental Social Psychology Volume 48, Issue 4, July 2012, Pages 918–925 doi:10.1016/j.jesp.2012.02.008

Kaynak:

  • Bilimfili
  • Fiona Macdonald, “Wearing a suit changes the way your brain works, research finds”, http://www.sciencealert.com/research-shows-wearing-a-suit-changes-the-way-you-think

Sövmenin ne tür yararları olabilir?

Image copyrightThinkstock

Araştırmalar çocukların ortalama 6 yaşından itibaren sövmeye başladığını gösteriyor.

Zamanımızın yüzde 0,5 ila 0,7’sini söverek geçirdiğimiz söyleniyor. Bu ise ne kadar konuştuğunuza bağlı olarak günde onlarca kez küfür kelimelerini kullanmak anlamına geliyor.

Sövmeye karşı olanlar onun kişiyi kaba, eğitimsiz ve güvenilmez gösterdiğini söylüyor. Fakat uzmanlar, sövmenin insanı daha inandırıcı kılma ve acı ve sıkıntıdan kurtulma gibi bazı şaşırtıcı yararları olduğunu ifade ediyor.

Bazı psikologlar söverken beynimizin dil ile ilgili bölümünden farklı bir bölgenin devreye girdiğini söylüyor.

Normalde dilin birçok unsuru kortekste ve beynin sol yarıküresinde yer alırken, sövmenin beynin çok daha eski ve ilkel bir bölümüyle ilgili olabileceği belirtiliyor.

Küfür ifadeleri

Küfür olarak kullandığımız tabu kelimeler ülkeden ülkeye değişir. İngilizcede kullanılan küfür kelimelerinin dinsel kökenleri vardır.

Image captionKüfürün beynin çok daha eski ve ilkel bir bölümüyle ilgili olabileceği belirtiliyor.

Vücudun bazı bölgeleriyle ilgili kelimeler de bugün küfür olarak kullanılıyor. Fakat bu her zaman böyle olmamış, eskiden insan vücuduna daha az tabu işlevi biçilmişti.

Sövme konusunda kitap yazan Melissa Mohr’a göre, Rönesans sırasında her şey değişti ve cinsellik ifade eden kelimeler daha güçlü hale geldi. “Protestan Devrim’in gerçekleşmediği yerlerde dini küfür kelimeleri hala güçlü” diyor Mohr.

Asya ülkelerinde birçok küfür ifadesi sosyal statüye, atalara ve itibara yöneliktir.

Mohr, Japonlarda küfür ifadelerinin olmadığı yönünde yanlış bir algı olduğunu belirtiyor. Oysa seks ve dışkıyla ilgili her tür kelimenin yanı sıra, Japoncada hakaret içeren çok sayıda ifade olduğunu söylüyor.

İşaret dilinde de buruna yönelik işaretler ‘çirkin’, ‘sıkıcı’, ‘kendini beğenmiş’ gibi anlamlar içermek üzere kullanılıyor.

İkna gücü

Image captionBir deneyde, küfür eden insanların ellerini daha uzun süre soğuk suda tutabildiği görüldü.

Fakat son araştırmalar sövmenin birçok yararı olduğunu gösteriyor.

Bunlardan en barizi sövmenin etkili iletişimi sağlaması. Sövme yoluyla bir cümlenin anlamını aktarmanın yanı sıra anlama yönelik duygusal tepkimizi de ifade etmiş oluyoruz.

Ayrıca öfke, tiksinti ya da acı gibi duygularımızı daha etkili ifade etmemizi ya da fiziksel şiddete başvurmadan karşımızdaki kişiye geri durması mesajı iletmemizi sağlıyor.

Araştırmalar sövmenin, verilmek istenen mesajın etkisini ve ikna gücünü artırdığını gösteriyor.

İnsanların internet ortamında daha fazla sövdüğü, örneğin Twitter kullanıcılarının ortalama konuşma sırasında sarf edilenden yüzde 64 daha fazla küfür ifadeleri kullandığı belirtiliyor.

Image captionİnsanların internet ortamında daha fazla küfür ettiği belirtiliyor.

Sövmenin ayrıca acıya dayanma gücünü artırdığı, ellerini buz dolu kovada bekleten deneklerin bu sırada sövmeleri halinde daha uzun süre soğuğa dayandığı görüldü.

Sövmekten ne kadar yarar sağladığınızın ölçüsü ise küfür kelimelerinin sizin için ne kadar tabu olduğuyla ilgili. Bu ise küçükken bu kelimeleri kullandığınızda ne kadar cezalandırılmış olduğunuza bağlanıyor.

Peki, sövmenin böyle yararları olabilirken, söven kişi açısından sövmek nasıl bir gösterge?

Yanlış algılar

Hakkımızda kötü bir izlenim bırakacağı kaygısıyla genellikle çekindiğimiz insanların yanında sövmekten kaçınırız.

Image captionKüfürün insanların temel bir ihtiyacını karşıladığı belirtiliyor.

1970’lerde yapılmış araştırmalar söven insanların daha az güvenilir bulunduğuna işaret ediyordu.

Fakat son araştırmalar söven kişinin alt sınıflardan, eğitimsiz, dil becerisi az gelişmiş olduğuna dair algının doğru olmadığını gösteriyor.

Yani sosyal statü yükseldikçe sövme genel olarak azalsa da, orta sınıfların üst kesimleri alt kesimlerinden daha fazla sövüyor.

Bütün bunlar bizim açımızdan ne gösteriyor?

“Tabu kelimeler evrenseldir. Sövmek, insan olarak herkesin sahip olduğu bir ihtiyacı karşılıyor” diyor Mohr.

Kaynak:

  1. BBC
  2. Kristin L. Jay and Timothy B. Jay A Child’s Garden of Curses: A Gender, Historical, and Age-Related Evaluation of the Taboo Lexicon The American Journal of Psychology Vol. 126, No. 4 (Winter 2013), pp. 459-475 DOI: 10.5406/amerjpsyc.126.4.0459
  3. Wang, W., Chen, L., Thirunarayan, K., & Sheth, A. P. (2014). Cursing in English on Twitter. Proceedings of the 17th ACM Conference on Computer Supported Cooperative Work & Social Computing, 415-424. http://corescholar.libraries.wright.edu/knoesis/590
  4. Vingerhoets, A.J.J.M.; Bylsma, L.; de Vlam, C. Swearing : A biopsychosocial perspective (2013) Psychological Topics, 22(2), 287 – 304. ISSN 1332-0742.
  5. Danette Ifert Johnson Swearing by Peers in the Work Setting: Expectancy Violation Valence, Perceptions of Message, and Perceptions of Speaker Communication Studies Volume 63, Issue 2, 2012 DOI:10.1080/10510974.2011.638411
  6. Nicoletta Cavazza Margherita Guidetti Swearing in Political Discourse Why Vulgarity Works Journal of Language and Social Psychology October 2014 vol. 33 no. 5 537-547 Published online before print May 1, 2014, doi: 10.1177/0261927X14533198
  7. Stephens R, Umland C. Swearing as a response to pain-effect of daily swearing frequency. J Pain. 2011 Dec;12(12):1274-81. doi: 10.1016/j.jpain.2011.09.004. Epub 2011 Nov 11.
  8. J. J. Tomash and Phil Reed The Relationship Between Punishment History and Skin Conductance Elicited During Swearing Anal Verbal Behav. 2013; 29(1): 109–115. PMCID: PMC3659506
  9. Nicola Daly, Janet Holmes, Jonathan Newton, Maria Stubbe Expletives as solidarity signals in FTAs on the factory floor Journal of Pragmatics 36 (2004) 945–964 Received 29 April 2003; received in revised form 2 December 2003; accepted 12 December 2003 doi:10.1016/j.pragma.2003.12.004
  10. Robert N. Bostrom, John R. Baseheart and Charles M. Rossiter Jr. The Effects of Three Types of Profane Language in Persuasive Messages Issue Journal of Communication Volume 23, Issue 4, pages 461–475, December 1973 Article first published online: 7 FEB 2006 DOI: 10.1111/j.1460-2466.1973.tb00961.x
  11. Deborah A. Cobb-Clark, Stefanie Schurer The stability of big-five personality traits Economics Letters Volume 115, Issue 1, April 2012, Pages 11–15 doi:10.1016/j.econlet.2011.11.015
  12. Kristin L. Jay, Timothy B. Jay Taboo word fluency and knowledge of slurs and general pejoratives: deconstructing the poverty-of-vocabulary myth Language Sciences Volume 52, November 2015, Pages 251–259 Slurs doi:10.1016/j.langsci.2014.12.003
  13. Anthony McEnery and Zhonghua Xiao Swearing in Modern British English: The Case of Fuck in the BNC Language and Literature August 2004 vol. 13 no. 3 235-268 doi: 10.1177/0963947004044873