Klorofitum

Sinonim: Kurdele çiçeği, Kordela, Spider Plant, Chlorophytum 

Kurdele Çiçeği Bakımı 

Kurdele çiçeği uzun ve güzel yapraklarıyla bulunduğu ortama farklı bir hava katar. Doğada birçok çeşidi vardır. Ev, ofis ve işyerleri gibi yaşam alanlarımızı süsleyen bitkilerdir. Uzun ömürlü ve dayanıklıdır.

  • Kurdele çiçeği direk gün ışığına maruz kalmamalıdır. Aydınlık yerleri sever. Gün ışığı aldığı yöne doğru eğilim gösterebilir. Gün ışığı almayan yönü belirli aralıklarla gün ışığına çevirilmelidir.Böylece çiçeğin bir yöne doğru eğilimi engellenebilir.
  • Kurdele çiçeği az ışık aldığı zaman yeteri kadar beslenemez bunun için yapraklarında solma ve kararma meydana gelir.

  • Kurdele çiçeği, yazın haftada en az 2 kere, kış aylarında ise haftada 1 kere saksı üstten sulanmalıdır. Suyun tüm toprağa ulaşması gerekmektedir. Yazın sulama tekniğinde Pazartesi ve Perşembe günleri tercih edilebilir. Kışın ise sulama tekniğinde Pazartesi günleri tercih edilebilir. Sulama esnasında kullanılan su kabı ölçeği hep aynı olmalı ve çiçeğe dökülen su saksının dibinde en fazla akşam sulamış isek, sabahleyin tabakda biriken su dökülmelidir. Böylelikle bitkinin toprağında koku ve haşerelerin oluşmasına engel olunacaktır.Sulamada temel kural bitkinin toprağı kurudukça su verilmeli, toprağının kuru yada sulu olduğunu anlamamız için, toprağına parmağımızı batırarak kuru veya ıslak olduğunu anlayabiliriz. Islak ise bitkimiz topraktaki suyu henüz bitirememiş olduğundan sulamamızı bir sonraki sulama gününe bırakmalıyız.

  • Kurdele çiçeği rüzgar akımı alan yerlerden uzak tutulmalıdır. Kış aylarında çiçeğin bulunduğu ortam sıcaklığı 14 ile 15 derecenin altına düşmemelidir. Rüzgar çiçeğimizi salladığı için bitkinin sapında oynamalar ve toprağın köküne hava akımın girmesine sebep vermektedir. Buda çiçeğimizin ömrünü azalttığı gibi çiçeklerin yapraklarında sararma ve çiçeklerinde solmalara sebep verir. Örneğin : Kapı ağzı ve pencere gibi açılan ve rüzgar alan yerlerden çiçekler kesinlikle uzak tutulmalıdır.

  • Kurdele çiçeği dallarının üzerindeki çiçekler solup geçtikten sonra bitkimizin bir daha çiçek açması için solan yaprakları kesilerek budanmalı ve kesilen bölgenin içine hava akımının girmesine engel olmak için, üzeri kapatılmalıdır. Örnek: Soğuk silikon, mum yada yakıcı olmayan yapışkanlarla  kapatılabilir.

  • Kurdele çiçeğinin toprak değişimi çiçeğimizin durumuna bağlı olarak 2 yılda bir kere sıcak ayların başlangıcı olan Nisan ayında yapılmalıdır. Toprak seçiminde humuslu ve lifli toprak kullanmak gelişimini iyi yönde etkiler. Toprak değiştirirken dikkat edilmesi gereken husus, değiştirmek istediğiniz çiçeğin saksısının en fazla bir numara büyüğüne dikilmelidir.

  • Kurdele çiçeğimize, vitamin kullanırken dikkat edilmesi gereken husus, çiçeğimiz yaprakları ve çiçekleri sağlıklı ise bu dönem içerisinde vitamin kullanmak zorunda değiliğiz. Çiçeğimizin çiçekleri solmuş ve budamasını yapmış isek bu dönemde bitkimizin hem çiçek açması hemde gelişmesi için seralar ve mağazalarda satılan çiçek vitaminlerini kullanma koşullarına uyarak bitkimize besin desteği verebiliriz. Örnek: Genelde besinler 1LT suya bir kapak ölçeğinde vitamin dökülür, iyicene karıştırılan suyla vitamin bulunduğu ortamdaki çiçeklere sulamadaki standart ölçeğimizle ilaçlı suyu bitkilerimize onbeş günde bir yada ayda bir uygulayabiliriz.

  • Kurdele çiçeklerimizin yaşam alanlarımızda bulunmasını istiyor ama koyacağımız ortam gün ışığından uzak kalıyor ise bitkilerimizin yapraklarının dökülmesine, çiçeklerinin de açmasına ve sağlıklı kalması için bizlerin bitkilerimize yardımcı olmamız gerekir. Bunun için çiçeklerimizi doğal ortamlarına uygun hale getirmek ve ışık alması için üstünden aydınlatıcılarla destekleyebiliriz. Saksı çiçeklerinin büyük bir bölümü aydınlığı sever, bu gün ışığı olmalı, olmayan bölgelerde ise, aydınlatıcılar ile desteklenmeli. Karanlıkta kalan bitkiler yapraklarını döker, sararmalar ve solmalar oluşur. Daha az ışık alan bitkilere, daha az su verilmelidir.

  • 1 – Bitkinin aşırı derecede sulanması
    2 – Bitkimizin saksı deliklerinin kapalı olması ve suyun deliklerden tabağına çıkmaması
    3 – Hastalanmış bitkinin diğer bitkilere yakın olması
    4 – Toprağının kalitesiz olması veya vitaminin yetersiz kalması
    5 – Bitkimizin yapraklarında oluşan hastalıklar ve mantarlar Sinek, solucan veya yapışkan gibi pamuksu hastalıklar bitkimize zarar vermektedir.
    Bu gibi hastalıkları ve haşereleri bitkimizde gördüğümüzde, ziraat ilaçları satan firmalardan bitkimizden bir yaprak veya toprak götürerek oluşan hastalıkları göre ona uygun ilaçları alıp kullanma klavuzuna uyarak kullanınız.

  • Kurdele çiçeğinin çoğaltılması bitkinin köklerinden ayırma yöntemiyle olur. Bitki köklerinden ayrılıp ufak bir saksıya dikilip sulama ve bakımına devam edilmelidir.

Kaynak: Çiçeklerin bakımı

Melanezyalı Bireylerde Neandertal ve Denisovan Genomu İzleri Bulundu

Avustralya’nın kuzeydoğusunda ve Yeni Zelanda’nın kuzeyinde kalan takım adaları ve de Fiji, Salomon Adaları, Vanuatu, Yeni Kaledonya, Papua Yeni Gine gibi ülkeleri kapsayan bölge Melanezya adı ile bilinmektedir. Bölgenin yerlileri olan Melanezyalı’ların bu takım adalara nasıl yerleştikleri, bu kısıtlı habitatlarda ve kapalı ekosistemlerde yaşamlarını nasıl devam ettirdikleri uzunca bir süredir bilimin de konusu olagelmiştir.

Dokuz ayrı araştırma enstitüsü ve üniversitenin dahil olduğu yeni bir araştırmada (Vernot et. al, 2016) 1523 insandan alınan DNA’lar analiz edildi ve verileri karşılaştırıldı. Geçtiğimiz yıl içinde yayımlanan bir araştırmada da tespit edildiği gibi, modern Avrasyalı bireylerin genomunda Neandertal DNA sekansları (dizileri) bulunduğu biliniyor.

Buna karşılık, bir karşılaştırma yapıldığında insan atalarının Neandertaller ile hibridize olduğu (çiftleşerek ürediği) ancak hem Neandertaller hem de Denisovan insanları ile hibrid olan insan atalarına dair verilerin eksik olduğu görülüyordu. Bunun üzerine bir yaklaşım geliştiren paleontologlar, arkaik hominin atalarından (bu araştırma için birbiri ile kuzen olan insan ataları kastediliyor) kalıtılmış olan DNA dizilerini tespit etmeye girişti.

Araştırmada kullanılan DNA’lar, içinde 35 Melanezyalı genomunda bulunduğu 1523 adet (coğrafi olarak birbirinden ayrı bölgelerde yaşayan) bireyden elde edildi ve bu DNA’lar tüm genom dizisine bakılarak incelendi.

melanezya-bireylerinde-denisovan-neandartel-izleri1-bilimfilicom
DNA’larının alındığı bireylerin yaşadıkları coğrafi konumlar ve Melanezya bölgesi adaları .

TÜm detayları, grafikleri ve haritaları ile Science dergisinde yayımlanan araştırmada yapılan teknik incelemelerin sonunda 1.34 Gb (milyar baz) Neandertal ve 303 Mb (milyon -mega- baz) Denisovan genomu dizisi elde edildi. Bu verilere ve arkaik sekanslara dayanarak, Afrika dışı farklı popülasyonlarda birçok kez gerçekleşmiş olması muhtemel olan Neandertal karışımı (hibridizasyonu) haritalandı.

Böylelikle genom üzerindeki arkaik sekansların önemli ölçüde silindiği ve/veya yok olduğu bölgeler de tespit edilerek, davranışsal çıkarımlar ve adaptif  geri melezleme işaretleri karakterize edildi.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Benjamin VernotSerena Tucci, Janet KelsoJoshua G. Schraiber , Aaron B. Wolf, Rachel M. GittelmanMichael DannemannSteffi GroteRajiv C. McCoyHeather NortonLaura B. ScheinfeldtDavid A. Merriwether George KokiJonathan S. FriedlaenderJon WakefieldSvante PääboJoshua M. Akey,  Excavating Neandertal and Denisovan DNA from the genomes of Melanesian individualsScience  17 Mar 2016:  DOI: 10.1126/science.aad9416

Lokantalarda Pahalı Yemekleri Satmak İçin Kullanılan 3 Hile

Bir lokantaya gidip domates soslu bir makarnaya veya mevsim salatasına çok para ödediğiniz, ancak gayet halinizden memnun bir şekilde oradan ayrıldığınız olmuştur. Yapılan araştırmalar lokantaların yemekleri daha pahalıya satmak için bazı psikolojik hilelere başvurduğunu gösteriyor.

Cornell Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, bir menüde yemeğin anlatımı ne kadar detaylıysa yemek, müşterilere daha ucuz ve verdikleri parayı hak ediyormuş gibi geliyor.

Lokantaların kullandığı bir başka hile, pahalı yemekleri menünün üst kısmına sıralamak ve böylece müşterilere menünün alt kısmında olan yemeklerin daha ucuz olduğunu düşündürmek. Örneğin, yine Cornell Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, aynı yemek müşterilere 8$ ve 4$’a satıldı. Araştırmanın sonucunda 8$ ödeyen müşterilerin %11’inin yemeği daha lezzetli bulduğu görüldü.

Lokantalarda çalışanların özel yemekleri sözlü olarak anlattığına denk gelmişsinizdir. Bu da işletmecilerin kullandıkları bir başka hile. Çünkü bu şekilde, özel bir yemek yemek isteyen müşteri, yemeğin fiyatıyla ilgileniyormuş gibi görünmeyi tercih etmiyor.

Kaynak:
  • nBeyin
  • The Independent
  • David R. Just, Özge Sığırcı, Brian Wansink. Lower Buffet Prices Lead to Less Taste Satisfaction. Journal of Sensory Studies, 2014; DOI:10.1111/joss.12117
  • Wansink, Brian, James Painter, and Koert van Ittersum (2001), “Descriptive Menu Labels’ Effect on Sales,” Cornell hotel and Restaurant Administration Quarterly, (December 42:4,68-72.

Heyecanlandığımızda Neden Midemizde Kelebekler Uçuşur?

Aşık olduğunuz birisinin, birden karşınıza çıktığını düşünün. Ne hissedersiniz? Kalbiniz muhtemelen hızla atmaya başlar, heyecanlanırsınız, avuçlarınız terler ve karnınızda tatlı bir sızı hissedersiniz. Peki, karnınızda hissettiğiniz bu sızının ya da vücudunuzda hissettiğiniz bu değişimlerin sebebi nedir?

Vücudumuzdaki Değişimlerin Duygularımızla Bağlantısı

Ünlü bir filozof ve psikolog olan William James, 1884 yılında oldukça radikal bir hipotez sundu. Sağduyuya göre, şansız bir olay yaşadığımızda üzülüp ağlarız ve bir ayıyla karşılaştığımızda da korkup kaçarız. Ayrıca bir rakibimiz tarafından hakarete uğradığımızda sinirleniriz ve kavga ederiz. Fakat James bu görüşü eleştiriyor. Bu tanımlamada, örneğin kaçma durumuna yol açan etmek korkmaktır. Yani, kaçmamız için gerekli olan zihinsel güdü korkmaktır. Ayrıca yine bu görüşten, kaçma hali olmadan da korkmanın gerçekleşebileceği çıkartılabilir. James’e göre; neden sonuç ilişkisi olarak kurduğumuz bu durumların sıralaması aslında doğru değil (üzülmek-ağlamak, korkmak-kaçmak ve sinirlenmek-kavga etmek gibi). James’e göre, yalnızca fizyolojik nedenler güdüleyici olabilir. Yani ağladığımız için kendimizi üzgün hissederiz, kavga ettiğimiz için sinirleniriz ya da titrediğimiz için korkarız. Ayrıca, yine James’in öne sürdüğüne göre; bu fizyolojik sonuçları ortaya çıkartan da duygunun bilincidir. Yani James’in kendi betimlemesiyle: ‘’Uyaran olgunun yarattığı algıyı takip eden bedensel değişimler ve ortaya çıkan bu değişimlerin hissedilmesi duygudur.‘’

Duygular ve vücudumuzdaki bu etkinin bağlantısının incelenmesi için, çok detaylı çalışmalar gerekiyor.

Journal of Neuroscience’da yayımlanan bir çalışmada, aslında tam olarak da bizim sorduğumuz soruya cevap aranmış.

Bilim insanları yaptıkları çalışmada, araştırmaya dahil olan katılımcılara rahatsız edici videolar izlettiler ve aynı zamanda da katılımcıların mide, kalp ve beyin aktivitelerini gözlemlediler. Videoların bir kısmı iğrenmeyi tetikleyecek açık ameliyat videolarından oluşuyordu. İkinci set videolar ise, insanların yedikleri tiksindirici yiyeceklerle iğrenmeyi tetikliyordu. Bu iki grup video da, aynı duygu yoğunluğunun üretilmesine sebep oldu. Fakat bu videolara verilen vücut reaksiyonları farklıydı. Örneğin ameliyat videoları daha çok kalp atış hızınıartırırken, tiksindirici yiyeceklerin yendiği videolar daha çok mide bulantısına sebep oldu.

Araştırmacılar katılımcıların beyinlerini incelediklerinde ise, iki grup videonun beyinde etkilediği bölgelerin birbirlerinden yalnızca çok az farklı olduğunun bulgularına ulaştılar. Bu küçük farklılıklar, vücut üzerinde oluşan etkinin değişmesiyle doğrudan ilişkili. Daha da detaylandıracak olursak, iki tip video da izlenirken beynin ön kısmındaki insüler korteksin farklı ve belirli bölgeleri aktif hale getirdi. Bu deneylerin önermesine göre de; iç organlarımızın değişen durumları beynimizde anlık olarak/an ve an gözlemlenebilir.

Fakat hala bu açıklamalar sorumuzun cevabı değil. Yani ‘’Yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar’’ sorusunun benzeri, ‘’Beynin aktivesi mi vücuttaki değişiklikleri oluşturuyor yoksa vücuttaki değişiklikler mi duyguyu ve beyin aktivitesini oluşturuyor?’’

Ya da diğer bir soru; beyin ve vücut arasındaki bir geri besleme mekanizması mı duygularımızı oluşturuyor olabilir mi? Belki de bu durum, bazen duygularımızın kontrolden çıkmasının bir açıklamasıdır.

Aslında yukarıda sorulan sorunun çevresinde verdiğimiz bilgiler, duyguların kontrol edilebilmesi açısından da bir ipucu verebilir. Karanlıkta ıslık çalmak, duygusal bir şiir okumaktan daha faydalı olabilir; ıslık çalmanın yaratacağı etki, korkunun vücut üzerindeki göstergelerinin açığa çıkmasını engelleyebilir. Benzer şekilde ve hep önerildiği gibi, ona kadar saymak ve derin nefes almak panik ya da kızgınlık duygularının uzaklaşmasını sağlayabilir. James’in öne sürdüğü bu fikrin uygulaması için kendi hayatınızdan da birçok örnek bulabilirsiniz tabii ki.

Midemizde Kelebekler Uçuşmasının Anatomisi

Önemli bir sınavdan önce, aşık olduğumuz kişiyle karşılaştığımızda, bir haber beklediğimizde, ormanda yürüyüş yaparken bir ayıyla karşılaştığımızda kısacası bizi heyecanlandıracak her durumda midemizin içerisinde kelebekler uçtuğu hissine kapılabiliriz. Peki vücudumuzun içerisinde ne oluyor da böylesi bir hisse kapılıyoruz?

Tabii ki cevap kelebeklerle, midenizdeki ayaklanmış bakteriler ya da parazitlerle ilgili değil. Bu durum tamamen mide çevresinde meydana gelen kas kasılmalarının değişmesiyle ilgili.

Midemizde kelebekler uçuşması hissine kapılmamızın birçok sebebi olabilir fakat bunlar içinde en yaygın olanıstrestir. Ayıyla karşılaşmanın yarattığı negatif stres ya da hoşlanılan kişinin yanında yaşanılan pozitif stresolması fark etmez vücudumuz bütün pozitif ve negatif streslere benzer tepkiler verir.

Stres yaratan durum, beynin hipokampüs bölgesinde aktivasyona sebep olur. Hipokampüs, hipotalamushormon salgı bezine sinyal yollar. Bu sinyale cevap olarak hipotalamustan diğer bir salgı bezi olan hipofiz beziyle haberleşen CRH gibi belirli hormonlar salgılanır. Daha sonra hipofiz bezi de kan içerisine ACTH gibi hormonları salgılayarak böbrek üstü bezlerine sinyal iletip stres hormonları salgılanmasını sağlar. Beyin ayrıca böbrek üstü bezleriyle sempatik sinir sistemi vasıtasıyla da haberleşip, hormon salgılanmasını sağlayabilir. Üç ana stres hormonu vardır:

  • Adrenalin
  • Noradrenalin
  • Kortizol

Bu hormonların vücut üzerinde birçok etkisi vardır. Bu etkiler, hayati tehlikemiz olan stresli durumlarla karşılaştığımızda hayatta kalma şansımızı artırır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, vücudumuz hayati tehlike yaratan stresli durumlar ile hayati tehlike yaratmayan stresli durumlar arasında ayrım yapmaz.

Stres hormonlarının vücudumuzda yarattığı etkilerden birisi, intestinal kaslara giden kanın yönünün kaçmak ya da savaşmak için kullanacağımız bölgelere doğru çevrilmesidir. Çünkü bir kaplandan ya da ayıdan kaçmanız gereken durumda, acil ve kuvvetli olarak kullanmanız gereken kaslarınız bağırsaklarınızda ya da midenizde değildir. Kanın bu bölgelerden yönlendirilmesi anındaki kan damarlarının hareketinden kaynaklı, karnınızda kelebekler uçtuğu hissine kapılabilirsiniz.

Bu his aynı zamanda intestinal kasların stres hormonları tarafından etkilenmesinden de kaynaklanıyor olabilir. Çünkü bu bölgedeki kasların bazıları, kan damarlarının büzülmesinde görevli kaslar ile aynı yapıdadır yani düz kaslardır. Burada bir ek bilgi daha verelim; ”korkudan altına kaçırma” olayı da hem kanın yönünün değişmesinden hem de vücut biran önce ağırlıklarından kurtulup daha hızlı tehlike bölgesinden uzaklaşmayı hedeflediği için bir efsane değildir. Bu sebeple stresli durumlarda tuvaletinizin gelmesi normaldir.

Karında kelebekler uçuşması hali, sadece stres hormonlarından da kaynaklanmıyor olabilir. Stresli durumlarda vücudun mutluluk hormonu olarak da bilinen seratonin dengesi değişeceğinden, intestinal kasların kasılma durumlarında değişiklik olabilir. Bu da aynı hissi yaratabilir.


Kaynaklar:

  1. Bilimfili,
  2. ”What is an Emotion?” William James, published in Mind, 9, 188-205 on 1984
  3. Disgust trait modulates frontal-posterior coupling as a function of disgust domain” Soc Cogn Affect Neurosci (2013) 8(3): 351-358.doi: 10.1093/scan/nss006 
  4. The Embodiment of Emotional Feelings in the Brain” The Journal of Neuroscience, 22 September 2010,30(38): 12878-12884; doi: 10.1523/JNEUROSCI.1725-10.2010
  5. ”Stress Effects on the Body” American Psychological Association retrieved from http://www.apa.org/helpcenter/stress-body.aspx

Öfkenin Kökeni ve Kontrolü: Farelerin Öfkesi!

28 Gün Sonra isimli filmi izleyenler hatırlayacaktır (izlemeyenlerse endişelenmesin, bu yazımız “spoiler” sayılmaz): Film, üzerlerinde “rage” (öfke) virüsüyle deneyler yapılan şempanzelerin bir grup hayvan hakları aktivisti tarafından “özgür bırakılmasıyla” başlar, virüs birdenbire tüm şehri sarar ve olaylar gelişir…
2016’nın Şubat ayında yayımlanan bir çalışma, öfkenin beyinlerimizde halihazırda mevcut olduğunu (yani virüse filan ihtiyaç duymadığımızı) ve hatta onu bir lambayla oynar gibi açıp kapamamızın imkansız olmadığını ortaya koyuyor.
New York Üniversitesi Langone Tıp Merkezinden araştırmacıların yayımladığı makale, erkek fareler üzerinde yapılan (ve virüs gibi çoğu varyasyonu çabucak bulaşabilen bir tetikleyicidense daha güvenli bir yöntemle gerçekleştirilen) bir deneyin sonucu.
Birçok hayvanın beyinlerinin merkez kesitinde duvara benzer bir yapı bulunur: yanal septum. Araştırmacılar, bu duvarın hasara uğraması veya etkisiz hale getirilmesi durumunda farelerin beyinlerinin diğer bölgelerinde de birbiri ardına birtakım faaliyetlerin gerçekleştiğini keşfettiler. Ani gelişen şiddet saldırıları halinde baş gösteren ve yanal septumu hasar görmüş başka kemirgenlerle bazı kuş türlerinde de uzun süredir rastlanan bu olaya “septal öfke” adı veriliyor.
Araştırmacıların son bulguları, yanal septumun nasıl bir bekçi görevi görüp hayvanları frenlediğine dair bilgiler içeriyor. Yanal septum, beyinde duyguları ve öğrenmeyi kontrol eden alan olan hipokampus ve genel itibariyle saldırganlıkla hormon üretiminden sorumlu olan hipotalamusla sıkı ilişkiler içinde; bunlardan daima elektrik sinyalleri alıyor.  Farelerin kafataslarındaki seçilmiş bir bölgeye delik açan araştırmacılar, beynin bu bölgesini ışıkla uyarıyor ve farelerin saldırgan davranışlarını tetikleyip bitirebiliyor.
Bu çalışmanın ilginç yanlarından bir diğeri de doğuştan gelen iki davranış olan saldırganlık ve cinselliğin ayrı ayrı ele alınıp uyarılabildiğini ve durdurulabildiğini gösteriyor olması. Yanal septum ve alt orta hipotalamus arasındaki bağlantıyı (yani öfke/saldırganlık duvarını) bozan araştırmacılar, bunun farenin cinsel davranışlarında hiçbir değişime yol açmadığını bildiriyor.
Ekibin şimdiki hedefi ise yanal septumdaki hangi spesifik nöronların saldırganlık ve öfke davranışlarını tetiklediğini, teşvik ettiğini ve durdurduğunu tespit etmek. Ekip lideri ve makalenin baş yazarı Dr. Payu Lin, nihai hedefinin “başka toplumsal veya bilişsel işlevlere zarar vermeden saldırganlığın iyileştirilip iyileştirilemeyeceğini veya en azından kontrol altına alınıp alınamayacağını bulmak” olduğunu söylüyor.
Eklemeden geçmeyelim: Septal öfke bugüne dek insanlarda gözlemlenebilmiş bir olgu değil. Fakat bu araştırmayı yürüten ekibin sorduğu sorular içerisinde insanlarda öfke kontrolüne nasıl çözüm bulunabileceği de yer alıyor.
Kaynak:
  • Neuroscience News
  • Abstract for “Effective Modulation of Male Aggression through Lateral Septum to Medial Hypothalamus Projection” by Li Chin Wong, Li Wang, James A. D’Amour, Tomohiro Yumita, Genghe Chen, Takashi Yamaguchi, Brian C. Chang, Hannah Bernstein, Xuedi You, James E. Feng, Robert C. Froemke, and Dayu Lin in Current Biology. Published online February 11 2016 doi:10.1016/j.cub.2015.12.065

Vücudunuzda Gözlemleyebileceğiniz Evrimsel Kanıtlar

Garip gelebilir ancak vücudunuz kimsenin artık ihtiyaç duymadığı antik kalıntılarla dolu bir müze gibidir. Yirmilik dişlerinizden tutun da bazılarımızın garip bir şekilde yapabildiği kulak oynatma hareketine kadar, insanlarda son bulmuş ancak hayvan atalarımız için yaşamsal düzeyde öneme sahip birçok kalıntı görebilirsiniz. Milyonlarca yıl boyunca ortadan kalkmamış olan bu garip kalıntıları ancak doğal seçilim tarafından sürdürülen evrim çerçevesinde açıklayabilmek mantıklıdır.

İşte hemen kendi vücudunuzda gözlemleyebileceğiniz bir tanesi: Eğer kolunuzu dirseğiniz üzerinde avuçlarınız yukarıya bakacak şekilde bir masaya uzatırsanız ve baş parmağınızı serçe parmağınıza dokundurursanız, bileğinizin ortasında bir tendonun ortaya çıktığını göreceksiniz. Ne alaka diyeceksiniz :) Ancak şöyle ki; eğer bu tendon sizde çıkmıyorsa, şanslısınız demektir çünkü insanların %10 ila 15’i bir kolunda ya da iki kolunda birden bu çıkıntı olmadan dünyaya geliyorlar. Bu tendon; birçoğumuzda bulunan palmaris longus isimli kolun ön yüzündeki yüzeyel aksesuar bir kastır, fakat bu kasın burada bulunuyor olmasının herhangi bir sebebi yoktur. Araştırmacılar, kolumuzun ön yüzeyindeki bu kasın varlığının bize; bu kası olmadan doğan insanlardan farkedilebilir bir güçlülük ya da kavrama yetisi sağlamadığı bulgusuna eriştiler. Ve aslında, oldukça gereksiz bir kas. Cerrahlar genellikle bu kası çıkarırlar ve vücudun herhangi bir yerindeki plastik cerrahi operasyonları ya da yeniden şekillendirmelerde kullanırlar.

Peki neden böylesi bir kullanışsız kasa sahibiz?

Bilim insanları, palmaris longusun günümüzdeki birçok memeli türünde varolduğunu ve özellikle de hareket için ön kolunu kullanan lemur ve maymunlar gibi hayvanlarda daha gelişmiş olduğu bulgusuna eriştiler.
Ve bir tane daha: Kulağınızın etrafında bulunan üç kası hareket ettirerek kulağınızı hafifçe oynatabileceğinizi biliyor musunuz? Oynatabildiniz mi? Eğer başardıysanız bravo, çünkü hayvan atalarımız için hayati önemde ancak insanlarda herhangi bir işe yaramayan evrimsel bir kalıntıyı kullanabildiniz demektir –ne işinize yarayacaksa.–

Günümüzde de geceleri ortaya çıkan birçok hayvan –örneğin; tavşanlar, ceylanlar, kediler vb.– kulağındaki bu kaslara büyük oranda ihtiyaç duyar, böylelikle kulaklarını oynatarak, sağa sola çevirerek, sesin kaynağını daha iyi saptayabilirler. Evrimleştiğimiz canlılar milyonlarca yıl önce aynı tekniği kullanmış olabilirler ve biz atalarımızın bir zamanlar kullandığı bu “ekipmanı” tamamen kaybetmiş değiliz.

Öte yandan, kulak hareketinden sorumlu bu üç kas kalıntısı yalnızca bir kalıntı değildir. Araştırmalara göre, bu kaslar sese hala tepki veriyor. Her ne kadar kulaklarımızı daha fazla hareket ettirmemize olanak sunmasa da, yapabildiklerinin en iyisini yapıyorlar.

Tüylerin ürpermesinden, kuyruk kemiğine, üçüncü göz kapağı kalıntısına kadar vücudumuz antik atalarımızın yetilerine dair ipuçları veren bolca örnekten yalnızca birkaçı. Aşağıdaki Vox videosu bu örnekleri bize gösteriyor.

Kaynak: Bilimfili

Ölüm fikri bizleri nasıl etkiliyor?

Ölüm fikri bizleri nasıl etkiliyor?

Bugünlerde Türkiye’de ve dünyada art arda meydana gelen terör saldırıları, güvendelik duygumuzu zedelemiş durumda. Geçtiğimiz Pazar günü İstanbul caddelerindeki trafik yoğunluğu, son yıllarda hiç görmediğimiz kadar düşüktü. İstanbul’un en kalabalık caddelerinde dahi in cin top oynuyordu. Esasında evde otururken bile daima belirli bir ölüm riskiyle karşı karşıya olmamıza rağmen, terör saldırıları bir tür bulunabilirlik etkisi yaratarak, hayatımızı ne kadar kolay kaybedebileceğimizi hatırlatıyor bize.

Timur Kuran ve Case Sunstein’in bulunabilirlik silsilesi (ing. availability cascade) olarak adlandırdığı sosyal etki (1), belirli bir olayın art arda gerçekleşmesi halinde o olayın gerçekleşme olasılığının çok yüksek algılanmasına neden olduğunu ifade eder. Terör saldırılarının bu kadar sık gerçekleşmesi ve engellenememesi, doğal olarak kendimizin ve sevdiklerimizden birinin bu gibi hadiselerde hayatlarını kaybetmelerinden ciddi seviyede endişelenmemize neden oluyor. Peki… Öleceğimizi bilmek davranışlarımızı nasıl etkiliyor?

Ölüm, her ne kadar kimi zaman inkâr etsek de, korkutucu bir hadise. Bilhassa yaşamı sevdiğimizde, uhdelerimiz olduğunda, yapmak isteyip de yapamadıklarımızı beklediğimizde… Aşırı ölüm korkusuna tanatofobi deniyor. Yani ölümden, normal bir hayat sürmenizi engelleyecek kadar korkuyorsanız, evet… Bu bir sorundur ve yüksek olasılıkla tedavi edilmesini gerektirir.

Ancak böyle bir sınıflama, bu sınıflama dışında kalanların ölümü düşündükleri zaman bazı davranış değişiklikleri yaşamayacağı anlamına gelmez. BBC’de yayımlanan bir makaleye göre (2), insanların ölüm anlarını hayal ettiklerinden sonraki davranış değişikliklerini inceleyen 200’dan fazla deney yapılmış.

Bunlardan çarpıcı olanlarından birinde, ABD’deki yargıçlara “kefaletle serbest bırakma” konusunda karar almaları gereken bir senaryo sunulmuş. Ölüm anını hayal etmeleri istenen yargıç grubunun kefalet talebini reddetme oranları, herhangi bir şey istenmeyen yargıçlara göre daha yüksek olmuş.

Yine bu tür deneylerden çıkan bir sonuca göre, ölümü düşünmek görüşlerimizde daha şahinleşmemize neden oluyor. Yani öleceğimizi düşündüğümüz anlardan sonra bir konuda tavır takınmamız gerektiğinde, liberalsek daha liberal, muhafazakârsak daha muhafazakâr davranıyoruz.

Belki intihar bombacısı olabilmek de böyle bir silsilenin sonucudur: Eğer ölümü düşünmek fikirlerimizde şahinleşmemize neden oluyorsa, daha aşırı uçlardaki ideolojilerin kendilerine intihar bombacısı bulabilmeleri kolaylaşıyordur. Zira burada bir döngü ortaya çıkıyor: Ölümü düşünmek fikirlerde şahinleşmeyi, fikirlerde şahinleşmek o fikirler uğruna ölmek istemeyi besliyor.

Elbette ölüm korkusu, toplumsal kurumları ayakta tutan etkenlerden birisi. Mesela ölüm korkusu çocuk sahibi ya da ünlü olma arzularımızı artırıyor (2). Bu da nüfus artışının ya da sanatsal üretimin ölüm korkusundan kaynaklanan bir fenomen olduğu yönünde spekülasyon yapmamıza izin verecek bir bilgidir. Zira aslında gen aktarımı dediğimiz şey, ölmemiz halinde genlerimizin hâlâ yeryüzünde varlığını sürdürme amacı taşırken, sanatsal başarı da kişinin isminin, eserlerinin ya da fikirlerinin kültürel zenginlik içerisinde varkalımının bir garantisidir. Toplumsal bir kurum olarak din, ölümden sonra hayat fikrini sunarak, zaten bireylerin ölüm adlı sonu kolaylıkla kabullenebilmelerini kolaylaştırır (3). Çok eskilerde, Türk hükümdarların fethettikleri yerlerdeki din adamlarını kendilerine uzun ömür dilemeleri halinde affettikleri de düşünülürse (4), dinin sadece bireysel düzeyde değil, politik bir kurum olarak da var olmasının ardında bile güç sahiplerinin ölüm korkularının olduğu iddia edilebilir.

Tevfik Uyar / @tevfik_uyar (HerkeseBilimveTeknoloji)

Kaynaklar

  1. Kuran T., Sunstein C. (1999). Availability cascades and risk regulation. Stanford Law Review. 51 (4), pp. 683-768.https://econ.duke.edu/uploads/assets/People/Kuran/Availability%20cascades.pdf
  2. Jong J. (2016). Why comtemplating death changes how you think. BBC Future.http://www.bbc.com/future/story/20160208-why-contemplating-death-changes-how-you-think
  3. Durkheim, E. (2005). Dini hayatın ilkel biçimleri. İstanbul: Ataç Yayınları.
  4. Roux J. P. (1999). Altay türklerinde ölüm. İstanbul: Kabalcı Yayınları.