Dilimlenmiş Et İnsan Evrimini Nasıl Yönlendirdi?

Bir şempanzenin hayatının en sıkıcı kısmı herhalde çiğnemektir. Primat kuzenlerimiz, günde 6 saatlerini yedikleri meyveleri gıcırdatarak çiğnemeye ayırıyor ve tabii ki bunu da daha eski atalarımızın da benzeri olan büyük dişleri ve koca çene yapıları ile yapıyorlar. Madem durum bu, o halde neden bizim dişlerimiz ve çenelerimiz çok daha küçük? Yeni bir çalışma basit taş aletlerin et kesmek ve dilimlemek, veya sert sebze köklerini ezmek üzere geliştirilmesine dikkatleri çekerek, bu yolla son dönem atalarımızın sonunda konuşma yeteneği kazanmaya varacak şekilde çene ve ağız yapılarının evrimleştiğini öne sürüyor.

Harvard  Üniversitesi’nden evrimsel antropolog Daniel Lieberman’a göre, modern insanların çiğneme işine çok az zaman ayırmasının sebebi atalarımıza göre çok daha kaliteli diyetlere sahip olmamızdır. Şempanzeler çoğunlukla meyve tüketerek hayatta kalırken, insanlar daha fazla besin değeri ve enerjiyi içinde barındıran eti daha yoğunlukla tüketmektedir. (Şempanzeler de et tüketebilmektedir ancak temel beslenme listelerinde insanlarınkine benzer biçimde et bulunmamaktadır.) Bugüne geldiğimizde ise, pişirme işlemleri sayesinde eti hem yemek hem de sindirmek çok daha kolaylaşmıştır ancak Lieberman’a göre atalarımız pişirmeyi öğrenmelerinden çok daha önce et tüketimine başlamışlardı. Örneğin atalarımızın ─dik duran apeler, homininler─ et yediğine dair kanıtlar2.5 milyon yıl öncesine dayanıyor ne var ki pişirme işlemlerinin yaygınlaşmasına dair kalıntılar 500.000 yıldan daha öteye geçemiyor.

Pişirmeyi Öğrenmeden Önce İnsanlar Ne Yapıyorlardı?

Bu sorunun cevabı başka bir evrimsel inovasyonun geliştirilmesine dayanıyor olabilir: Taş aletler. Çünkü basit taş aletlerin geliştirilmeye başlanması ile, homininlerin et tüketimine adapte olması yaklaşık olarak aynı zamana denk geliyor. Lieberman, yine Harvard’dan başka bir evrimsel antropolog olan Katherine Zink ile işbirliği yaparak, bahsi geçen taş aletlerin homininlerin yiyebildikleri yemek çeşitlerini nasıl etkilemiş olabileceğini incelemeye koyuldu.

Zink’e göre, düşünebildiğimiz en basit formuyla besinleri işlemeye başladık. Patates ve pancar gibi kökleri, püre haline gelecek biçimde ezdik; etleri ise dilimledik ya da daha basitçe keserek parçalara ayırdık. Araştırmacılar buna dayanarak, gönüllü olan insanların yüzlerine elektrotlar bağlayarak; farklı biçimlerde hazırlanmış et ve sebzeleri çiğnemeye harcadıkları zaman ve enerjiyi ölçtü : çiğ ve işlem geçirmemiş, çiğ ve bahsi geçen yöntemlerle işlenmiş ve son olarak pişmiş et ve sebzeler.

Araştırma ile ilk sırada keşfedilen şey; çiğ eti yemenin insan ve hatta şempanze benzeri dişler ile neredeyse imkansız olduğuydu. Modern büyükbaş hayvanlar üretilirken, etlerinin daha yumuşak olması tercih edildiğinden buna göre üretiliyorlar. Bu sebepten dolayı araştırmacılar, ilk homininlerin yediği sertlikteki eti taklit edebilmek için çiğ et olarak keçi eti kullandılar. Metodu kendi üzerinde de deneyen Lieberman keçi etini çiğ yemenin hiç de hoş olmayan bir deneyim olduğunu belirtiyor ve ekliyor : “Çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz ve çiğniyorsunuz ancak hiçbir şey olmuyor.” Esprili de olsa bu açıklama insan dişlerinin çiğ eti yutabileceğimiz küçüklükte parçalara ayırmak için yeterli olmadığını gözler önüne seriyor. Şempanze dişleri de et çiğnemek için benzer şekilde yetersiz. Doğal olarak, şempanze benzeri diş ve ağız yapıları olan erken dönem atalarımız için de et yemek bu denli zaman ve enerji kaybına sebep olan bir süreçti.

Dilimleme, ister bir bıçak ile ister keskin bir taşla gerçekleştirilsin, tüm bu olumsuz durumu tersine çevirebiliyor. Bu aletler ile, homininler bir anda esnek iskelet kaslarını küçük parçalara ayırarak ağızlarına atmaya ve onları daha kolay çiğneyerek yutmaya ve hatta daha kolay sindirmeye başladılar diyebiliriz. Ezmek de, yüksek lifli kök sebzeler için benzer bir etki yaratıyor. Zink’in yaptığı açıklamaya göre; en basit haliyle etleri dilimlemek ve sebzeleri ezmek, bir hominin için gerçekleştirdiği çiğneme sayısını %17 oranında azaltmaya yetiyordu. Evrimsel anlamda önemine bakılacak olursa, bu denli bir kazancın, bir sene içinde neredeyse 2.5 milyon daha az çiğneme hareketine ihtiyaç duyulması anlamına geldiği görülecektir.

Araştırmalarının detaylarını ve bulgularını Nature dergisinde yayımlayan Zink ve Lieberman, yukarıda bahsi geçen azalmanın, cinsimiz olan Homonun ilk üyelerinin daha küçük çene ve dişler geliştirmeye başlamaları için yeterli olduğunu açıklıyor. Bir kere bu süreç başladığında ve çiğnemeye bu kadar çok zaman-enerji harcamaya gerek kalmadığında, uzun çeneler ve büyük dişler bir avantaj olmaktan çıkmaya başladı. Bununla birlikte işlemekte olan doğal seçilim başka özellikleri öne çıkarmaya ve üretmeye başladı.

Mevcut araştırma; diş ve çene yapılarındaki değişimi yönlendiren şeyin pişirme olduğunu öne süren hipoteze de bir anlamda meydan okuyor. Zink ve Lieberman, makalelerinde; bilinen ilk pişirme işlemlerine dair arkeolojik kanıtların bir milyon yıllık olduğunu ve ancak 500.000 yıl öncelere gelindiğinde yaygınlaştığını gösteren araştırmalara atıfta bulunuyor. Ancak aynı üniversitede biyolojik antropolog olarak görev yapan Richard Wranghman; arkeologların pişirme izleri veya ateş yakma düzenekleri keşfedememiş olmalarının bilinenden daha önce de ilk homininlerin ateşi pişirme için kullanmadıklarını göstermediğini belirtiyor. Yine bununla birlikte Wranghman, 1.9 milyon yıl öncesinde görülmeye başlanan bir özellik olan daha küçük çiğneme araçlarının (diş ve çene) ve özellikle daha küçük sindirim sisteminin evrimleşmesinin açıklanmasında tek başına dilimleme ve ezmenin yeterli olmayacağını düşünüyor.

Lieberman ve Zink genel anlamda pişirmenin önemini göz ardı etmediklerini, onun yerine daha çok süreci iki aşamalı olarak gördüklerini açıklıyor: Ezmek ve dilimlemek evrimsel olarak daha küçük çene, diş ve sindirim sistemi gelişimini uyardı ve pişirme işlemi de bu süreci devam ettirip, geliştirdi. Her şeye rağmen kesin olan bir şey var, modern insanlar olarak bizler çiğ keçi eti ile hayatta kalamayız, eninde sonunda onu dilimlememiz gerekecek.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Katherine D. Zink & Daniel E. Lieberman Impact of meat and Lower Palaeolithic food processing techniques on chewing in humans Nature (2016) doi:10.1038/nature16990 Received 07 August 2015 Accepted 11 January 2016 Published online 09 March 2016

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En çok bağımlılık yapan uyuşturucu maddeler nelerdir?

Soru oldukça basit görünebilir fakat cevap kime sorduğunuza göre değişiyor. Yapılan farklı araştırmaların ve sokaktaki insanların farklı bakış açılarıyla değerlendirdiğimizde; bir maddenin bağımlılık yapıcılık sırasında üst sıralara taşınması için verdiği zararların, beyindeki dopamin sistemi üzerinde olan etkilerinin, insanlara verdiği keyfin, yarattığı etkinin ne kadar sürede geçtiğinin ve maddenin ne kadar kolay bağımlılık yaptığının önemi var. Tabii ki başka etkenler de bağımlılık değerlendirmesi yaparken dikkate alınmalıdır.

Bazı bilim insanlarına göre de: ‘’bağımlılık yapmayacak uyuşturucu madde yoktur’’

Bu yazıda da, David Nutt ve çalışma arkadaşlarının konuda uzman bilim insanlarının görüşlerinden derlediği en çok bağımlılık yapan 5 maddeyi okuyabilirsiniz.

    1. Eroin

Bütün uzmanlar aynı fikirde olmasalar da, sıralamada ilk sırayı 3 üzerinden 2.5 puanla eroin alıyor. Bu uyuşturucu maddenin beyindeki dopamin seviyesini hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda %200’e kadar yükselttiğinin bulgularına ulaşıldı. Buna ek olarak da, hem bireye hem topluma en çok zarara sebep olan uyuşturucu maddelerden birinin eroin olduğunu söylemek mümkün. Çünkü eroin, uyuşmaya sebep olabilecek dozun yalnızca 5 katıyla ölüme sebebiyet verebiliyor.  Ayrıca 2009 yılı değerlendirmelerine göre eroinin dünya çapında 69 milyar dolarlık yasadışı pazarı mevcut.

    2. Alkol

En çok bağımlılık yapan ikinci uyuşturucu madde konu üzerine çalışma yapan araştırmacılara göre 3 üzerinden 2.2 oyla alkol. Yapılan laboratuar deneylerinin sonuçlarına göre, alkol kullanımı beyindeki dopamin seviyesini %40 ila %360 artırıyor. Ayrıca alkolün beyin üzerinde de birçok etkisi bulunuyor.

Alkol almış insanların %22’sinde, hayatlarının bir bölümünde alkol bağımlılığı görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2002 yılında yaklaşık 2 milyar insan alkol kullanırken 2012 yılında 3 milyondan fazla insanın alkol sebebiyle hayatını kaybettiği biliniyor. Bazı uzmanlar tarafından da alkol, en çok zarar veren uyuşturucu madde olarak gösteriliyor.

    3. Kokain

Kokain doğrudan bir nörondan diğerine mesaj iletmek için beynin dopamin kullanımını etkiler. Esas itibarıyla kokain, beynin dopamin sinyallerini kapatmasını engelleyerek beynin ödül mekanizmasında anormal aktivasyon oluşturur. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylere göre, kokain kullanımı ile beyindeki dopamin seviyesi üç katına çıkabilir. Tahminlere göre dünya çapında 14 ila 20 milyon insan kokain kullanıyor.

Taş kokain uzmanlar tarafından en çok zarar veren 3. uyuşturucu madde ve toz kokain de 5. en çok zarar veren uyuşturucu madde olarak değerlendiriliyor. Kokaini deneyen insanların %21’i hayatlarının bir döneminde kokain bağımlısı oluyorlar.

    4. Barbitürat

Anksiyete ve uyku sorunlarını tedavide kullanılan bu madde, çeşitli beyin bölgelerinin aktivasyonlarını durduruyor. Küçük dozları zindelik hissi ve mutluluk verirken aşırı dozları solunumu durdurduğu için ölümcül olabiliyor. Bu maddeye bağımlılık da oldukça yaygın, çünkü kolaylıkla elde edilebiliyor. Fakat son yıllarda tedavide kullanımı azaldığı için, ilaca olan bağımlılık da azalmaya başladı. Bu durum da, bağımlılığın iç yüzüne daha çok ışık tutuyor olabilir. Bir maddeye ulaşım ne kadar zorsa, yarattığı bağımlılık ve zarar da o kadar az oluyor.

    5. Nikotin

Bu listeyi okurken, eminiz ki, birçok insanın gözü nikotini daha üst sıralarda aramıştır. Fakat nikotin listeye 5. sıradan dahil oluyor.

Nikotin tütün içerisindeki bağımlılık yapıcı ana maddedir. Tütün kullanımı sırasında nikotin akciğerlerden çok hızlı şekilde absorbe edilerek beyne iletilir. Nikotin her ne kadar listemizde 5. Sırada olsa da, çok güçlü bağımlılık yapıcı madde olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Yapılan araştırmalarda, tütün ürünlerini denemiş Amerikalıların 3’te 2’sinin hayatları boyunca nikotin bağımlısı olduğunun bulgularına ulaşılmış. Ayrıca 2030 yılı itibarıyla da, yıllık 8 milyon kişinin tütün kullanımından dolayı hayatını kaybedeceği öngörülüyor. Nikotin, beyindeki dopamin seviyesini %25 ila %40 arttırıyor.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. The Conversation, ”The five most addictive substances on Earth – and what they do to your brain”Retrieved from https://theconversation.com/the-five-most-addictive-substances-on-earth-and-what-they-do-to-your-brain-54862
  3. David Nutt, FMedSci, Leslie A King, PhD, William Saulsbury, MA, Prof Colin Blakemore, FRS Development of a rational scale to assess the harm of drugs of potential misuse Volume 369, No. 9566, p1047–1053, 24 March 2007 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S0140-6736(07)60464-4
  4. Roy A. Wise, Paola Leone, Robert Rivest and Kira Leeb Elevations of nucleus accumbens dopamine and DOPAC levels during intravenous heroin self-administration Synapse Article first published online: 12 OCT 2004 DOI: 10.1002/syn.890210207
  5. Hugh O. Pettit, Joseph B. Justice Jr Effect of dose on cocaine self-administration behavior and dopamine levels in the nucleus accumbens Brain Research Volume 539, Issue 1, 18 January 1991, Pages 94-102 doi:10.1016/0006-8993(91)90690-W
  6. Catalina Lopez-Quinteroa, José Pérez de los Cobosb, Deborah S. Hasina, c, Mayumi Okudaa, Shuai Wanga, Bridget F. Grantd, Probability and predictors of transition from first use to dependence on nicotine, alcohol, cannabis, and cocaine: Results of the National Epidemiologic Survey on Alcohol and Related Conditions (NESARC) Drug and Alcohol Dependence Volume 115, Issues 1–2, 1 May 2011, Pages 120–130 doi:10.1016/j.drugalcdep.2010.11.004
  7. Colin D Mathers , Dejan Loncar Projections of Global Mortality and Burden of Disease from 2002 to 2030 Plos  Published: November 28, 2006DOI: 10.1371/journal.pmed.0030442
  8. Daniele Lecca, Fabio Cacciapaglia, Valentina Valentini, Janne Gronli, Saturnino Spiga, Gaetano Di Chiara Preferential increase of extracellular dopamine in the rat nucleus accumbens shell as compared to that in the core during acquisition and maintenance of intravenous nicotine self-administration Psychopharmacology February 2006, Volume 184, Issue 3, pp 435-446 First online: 06 January 2006 DOI: 10.1007/s00213-005-0280-4
  9. F Weiss, M T Lorang, F E Bloom and G F Koob Oral alcohol self-administration stimulates dopamine release in the rat nucleus accumbens: genetic and motivational determinants. Pharmacology JPET October 1993 vol. 267 no. 1 250-258

Türkiye’de Doktora Öğrencileri…

Haritada, Avrupa Birliği ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği’ne üye olan ülkelerle birlikte Türkiye’nin de 20-29 yaş arası nüfusu içerisindeki doktora öğrencilerinin oranı gösteriliyor. Bilimin ve teknolojinin itici gücü olan doktora öğrencilerinin oranı, bir ülkenin bilime ne kadar ağırlık verdiğini ve bilimsel araştırmaları teşvik ettiğinin de tek olmayan ama faydalı olan ölçütlerinden birisi…

Kahverengi Şeker, Beyaz Şekerden Daha mı Sağlıklı?

Son zamanlarda birçok insanın farkındalığının arttığı gibi, rafine beyaz şeker tüketimi, insan sağlığını olumsuz etkileyebilir. Şu ana kadar yapılmış yüzlerce araştırmada da, rafine beyaz şekerin vücudumuza olan etkileri incelenmiştir. Bu araştırmaların neredeyse hepsi, düzenli şeker tüketiminin etkileri ile ilgili olumsuz bir resim çizmektedir. Rafine beyaz şeker; obezite, kalp rahatsızları, hipertansiyon ve kanser gibi rahatsızlıklarla bağlantılıdır. Hatta bazı bilim insanları ve diyetisyenler rafine beyaz şekeri zehirli olarak tanımlarlar.

Beyaz şekerden kaçınmak için, çogumuz kahverengi şeker türevlerini tercih ederiz. Kahverengi şeker, daha az rafine olduğundan ve nispeten az işlem gördüğünden daha sağlıklıdır değil mi? Ki aynı durum pirinç ve ekmek için de geçerlidir, neden şeker için de olmasın?

Süpriz! Aslında kahverengi şeker beyaz şekerden daha fazla işlem görür. Her ikisi de aynı refine etme sürecinden geçerler, fakat işlemin sonuna doğru beyaz şeker az miktarda melas(pekmez-molasses) karıstırılarak kahverengi şeker elde edilir. Aksi durumda, her iki şeker kimyasal olarak birbirine eş sayılabilirdi. İki şeker çeşidi de çoğunlukla sükrozdan oluşur (beyaz şeker yüzde 99.9 Sükrozdan oluşurken, kahverengi şekerde bu oran yüzde 96’dır), ve her çay kaşığı kahverengi şeker, içeriğindeki melastan ötürü fazladan bir kalori içerir.

İnsan vücudu beyaz ve kahverengi şekeri aynı işlemden geçirir. Sükroz, yarı glükoz ve yarı fruktoz olan bir disakkarittir. İnsan vücudu normalde glükozu verimli bir şekilde enerjiye çevirebilir, fakat glükoz fruktoza bağlandığında, vücut tarafından bu işlemin gerçekleştirilmesi zorlaşır. Sükroz yalnızca sınırlı miktarda vitamin ve besleyici öğe içerir. Bundan dolayı da sindirim sistemi bu süreci gerçekleştirmez- şeker ince bağırsağın ilk kısmı olan onikiparmakbağırsağı boyunca ilerler ve burada glükoz ve fruktozo çevrilerek kan dolaşımına katılır. Glükoz bütün vücutta metabolize edilirken, fruktoz karaciğerde metabolize edilir. Eğer karaciğer bu fruktozun üstesinden gelemezse, karaciğer fruktozu yağa çevirmeye başlar. Araştırmalara göre, karaciğerdeki bu yağlanma birçok rahatsızlıklıkla da bağlantılıdır.

Aslında, hem beyaz hem de kahverengi şeker “saf” haldedir, – eğer içinde ek maddeler ve koruyucular yoksa ve şeker kamışı doğal kaynaklardan geliyorsa – fakat bu saflık hali şekerin sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Her iki şeker türü de temel olarak aynı olduklarından, herhangi bir yemek tarifinde birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Kısaca, kahverengi şekerin daha sağlıklı olduğunu düşünmek bir yanılgıdan ibarettir.

 

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Alison Cooper, Is Brown Sugar Healthier Than White Sugar?,HowStuffWorks Retrieved 27 June 2015 from http://health.howstuffworks.com/wellness/food-nutrition/healthy-eating/brown-sugar-healthier-than-white-sugar.htm

Erkeklerin Parmak Uzunlukları Kadınlarla İlişkilerini Belirliyor

Belki de erkek arkadaşınızın parmaklarına, özellikle yüzük takmadan önce daha dikkatli bakmalısınız. İşaret parmağı kısa olan ve yüksük parmakları uzun olan erkekler, kız arkadaşlarına karşı ortalama derecede iyi davranışlar sergiliyorlar ki bu beklenmedik bir durum ve anne karnında maruz kalınan hormon etkilerinden kaynaklanıyor.  Araştırma MCGill Universitesi araştırmacıları tarafından yürütüldü ve Personality and Individual Differences dergisinde yayımlandı. Bulgular bu erkeklerin daha çok çocuk sahibi olmaya meyilli olduklarını destekler nitelikte. Araştırma fetüs dönemindeki hayatla yetişkin davranışları arasındaki bağları açıklıyor.

Erkeklerin işaret parmakları genellikle yüksük parmaklarında kısadır. Bu fark kadınlarda pek görülmez. Bu uzunluk oranı, fetüs döneminde başta testosteron olmak üzere erkek hormonlarına ne kadar maruz kaldığına göre değişebiliyor. Oran küçüldükçe, erkek hormonu oranı artış göstermektedir. Bu durumda erkeklerin -özellikle de kadınlara karşı olan davranışlarını- belirliyor.

Fetüs döneminde maruz kalınan hormonların erkek yetişkin davranışlarında seçici etkiler yaratması son derece şaşırtıcı görünüyor.

Gülüşler ve Tamamlamalar

Yetişkin davranışlarının parmak uzunluğu oranına göre belirlenmeye çalışıldığı bir çok çalışma bir araya getirildi. İlk kez bu çalışma ile cinsiyete bağlı olarak karşı cinse karşı olan davranışları etkilendiği gösterildi. Kadınlarla beraberken, daha düşük orana sahip erkekler kadınları daha dikkatli dinleme , tamamlama ve gülümseme davranışı gösteriyorlar. Bu davranış şekli hem cinsel ilişkilerde  hem de kadın arkadaş ilişkilerinde ortaya çıkıyor. Ayrıca bu erkekler kadınlara karşı , erkeklere olduğundan daha az kavgacı davranıyorlar; buna karşın daha yüksek oranlı erkekler iki cinse de karşı kavgacı davranıyorlar. Kadınlar için ise bu oran davranışları etkiliyormuş gibi görünmüyor.

155 katılımcı, 5 dakikadan daha uzun süren sosyal etkileşimlerine dayanarak 20 gün boyunca bir anketi her gün doldurdular. Bir önceki çalışmaya dayanarak araştırmacılar davranışları , ‘kabul edilebilir’ ve ‘kavgacı (agresif) ‘ olarak sınıflandırdılar.  Daha düşük uzunluk oranına sahip erkeklerin, yüksek oranlılara nazaran üçte bir oranda daha az dominant davranış , kadınlara karşı kötü davranış ve erkeklere karşı da daha az kavgacı tutum sergiliyorlar.

Daha önceki bir çalışmada daha düşük orana sahip erkeklerin daha fazla çocuğa sahip olduğu ortaya koyulmuştu. Bu araştırma ise bu erkeklerin kadınlarla daha iç içe uyumlu bir yaşam sürdüğünü ve sürebileceğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda kadınlarla ilişki kurulmasını ve ilişkinin daha rahat yürütülmesini sağlıyor. Daha çok çocuk sahibi olmanın sebebi de bu olabilir.

Araştırmacılar istatistiksel olarak dominant davranışlarla, uzunluk oranı arasında tutarlı bağlar bulamamaktan dolayı son derece şaşkınlar. İleri ki araştırmaların daha spesifik dominant davranış şekilleri ile  bir ilişki bulmaya yarayacağını öngörüyorlar.

Kaynak: Bilimfili

Referans : D.S. Moskowitz, Rachel Sutton, David C. Zuroff, Simon N. Young. Fetal exposure to androgens, as indicated by digit ratios (2D:4D), increases men’s agreeableness with women. Personality and Individual Differences, 2015; 75: 97 DOI: 10.1016/j.paid.2014.11.008

Un Kurtları Plastikleri Tüketebiliyor

Çöpler büyük bir sorundur. Pek çoğumuz geri dönüştürmeye yardım etmek için üzerimize düşeni yapsak da, sadece ABD’deki geri dönüştürülemeyen ve atılmış plastik miktarı, tek kullanımlık kahve bardakları gibi şeyler yüzünden (Amerikalılar tarafından her yıl bunlardan 2.5 milyar tane atılıyor) yıllık 30 milyon tona yaklaşıyor.

Araştırmacılar şimdi ilk kez, bir hayvanın bağırsağında bulunan bakterinin, biyolojik öğelerin yardımıyla plastiği güvenli bir şekilde çözebileceğini ve muhtemelen katı atık sahasındaki veya başka herhangi bir yerdeki plastiğin çevreye olan etkisini azaltmaya yardımcı olabileceğini, detaylı kanıtlar elde ederek keşfettiler. Söz konusu hayvan kim mi? Naçizane un kurdu..

ABD’deki Stanford Üniversitesi ve Çin’deki Beihang Üniversitesi’nin liderlik ettiği araştırmacılar, un kurdunun (Tenebrionidae böceğinin larva hali) Strafom ve diğer polisitren türleri ile beslenerek güvenli bir şekilde hayatını devam ettirebileceğini, çünkü kurdun bağırsaklarında bulunan bakterinin, sindirim işleminin parçası olarak plastiği biyolojik olarak çözdüğünü buldular. Bulgular önemli çünkü daha önce bu maddelerin biyolojik olarak çözünemeyeceği düşünülüyordu ve bu da sonunda atık sahasına atıldıkları anlamına geliyordu (veya daha kötüsü, okyanuslara atılarak on yıllar boyunca birikiyorlardı).

Tezin eş yazarı, Stanford Üniversitesi’nde İnşaat ve Çevre Mühendisliği Bölümü’nde kıdemli bir araştırma mühendisi olan Wei-Min Wu, bir ifadesinde şöyle söyledi: “Elde ettiğimiz bulgular, küresel plastik kirlenmesi sorununu çözmede yeni bir kapı açtı.”

Çalışmada, 100 un kurdu her gün 34 ile 39 miligram arası Strafom yedi ve bunların yaklaşık yarısını karbondiokside, boşalttıkları diğerlerini de biyolojik olarak çözünmüş gübreye dönüştürdü. Plastik ile beslenirken sağlıklı kaldılar ve görünüşe göre dışkıları, mahsuller için gübre olarak kullanılmak üzere güvenliydi.

İnsanların her yıl tükettiği plastik miktarıyla karşılaştırıldığında, un kurtlarının atık ürünlerimizi işleme verimi kulağa fazla gibi gelmeyebilir, fakat ileride yapılacak araştırmalar sayesinde plastikleri çözmek için daha güçlü enzimler üzerinde mühendislik yapabilir ve polipropilen, mikroboncuklar ile biyoplastikler dahil diğer dayanıklı plastik türlerini işleyebiliriz.

Araştırmacılar ayrıca un kurdunun denizde yaşayan bir benzerinin olup olmadığını bulmaya çalışıyorlar, çünkü dünya okyanuslarındaki yüz binlerce plastik, şu an bir çevre endişesine sebep oluyor.

Araştırmayı idare eden inşaat ve çevre mühendisliği profesörü Craig Criddle, şöyle söylüyor: “Gerçekten önemli araştırmaların tuhaf yerlerden çıkma ihtimali var. Bazen bilim bizi şaşırtıyor.”

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Yu Yang, Jun Yang, Wei-Min Wu, Jiao Zhao, Yiling Song, Longcheng Gao, Ruifu Yang, and Lei Jiang Biodegradation and Mineralization of Polystyrene by Plastic-Eating Mealworms: Part 1. Chemical and Physical Characterization and Isotopic Tests Environ. Sci. Technol., 2015, 49 (20), pp 12080–12086 DOI: 10.1021/acs.est.5b02661 Publication Date (Web): September 21, 2015

Bütün İnsanların, Yarasaların, Kedilerin, Balinaların ve Farelerin Son Ortak Atasıyla Tanışın!

190 ton ağırlığında olup yüzmeye harikulade uyum sağlamış olan mavi balinalar, plasentaya sahip memelilerdir. “Memeli” olması, annelerin bebekleri doğduktan sonra onları sütle beslediği; “plasentaya sahip” olması ise, annelerin, bebekleri doğmadan önce onları bir plasenta aracılığıyla beslediği anlamına gelir. Plasenta, bir taraftan oksijenin ve besinlerin karşılıklı olarak alınıp verilmesini sağlarken diğer taraftan kan değiş tokuşunun önüne geçer.
1.5 gram ağırlığında olup uçmak için güzel bir şekilde uyum sağlamış olan yabanarısı yarasası da plasentalı bir memelidir. Tıpkı bizim gibi. Ayılar, karıncayiyenler, zürafalar, sincaplar, armadillolar, gergedanlar, tavşanlar, deniz ayıları ve pangolinler de öyle.
Harika boyut ve şekil çeşitliliklerine sahip tüm bu canlılar, dinozorların çoğunu bitiren kıyametten birkaç yüz bin yıl sonra yaşamış olan küçük, sessiz, hızlı bir şekilde kaçan ve böcek yiyen bir canlıdan evrimleşmişlerdir.
ABD’li bilim insanlarından oluşan bir ekip, bu atasal plasentalı hayvanın modelini, olağanüstü bir detay seviyesinde, yakın bir zamanda yeniden inşa ettiler. Ağırlığının ne kadar olduğunu, ağzında bulunan öğütücü diş sayısını, sperminin şeklini ve boynundaki atardamarın gittiği yolu tahmin ettiler. Canlının herhangi bir fosili olmamasına rağmen yapılan tahminler, o hayvanın neslinden gelen ve bazıları hâlâ hayatta olup bazılarının soyu tükenen 80 adet canlıdan elde edildi.
Bu arada, kaynaklarımdan birinin bana göndermiş olduğu (Oldenburg Üniversitesi’nden Olaf Bininda-Emonds) ve bu iş için tam olarak ne kadar çaba harcandığını anlatan bir açıklamayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
İnceleme yapmak için ekip, 86 farklı türün iskeletini 4.500’den fazla anatomik özelliğe göre değerlendirdi. Onların doldurmak zorunda oldukları o kocaman tabloyu bir düşünün. İşte Bininda-Emonds’un açıklaması:
“Çalışmayı kesinlikle müthiş buluyorum. Topladıkları özelliklerin veri düzeyi inanılmaz ve DNA dizilim verisiyle birleştirildiği zaman, günümüze değin olan plasentalı memeliler içindeki evrimsel ilişkilere dair, şüphesiz, en iyi tahminlerden birini sağlıyor.”
Yaklaşık 90 farklı tür için 4.500’den fazla özelliği kodlamanın ne kadar inanılmaz bir iş yükü olduğunu farklı bir açıdan anlatmam gerekirse, bir keresinde (yüksek lisans projem için) 35 türün “sadece” 200 tane özelliğine bakmıştım ve bu, çeşitli tarih müzelerinde 6 hafta boyunca günde sekiz saatten fazla aralıksız oturmamı gerektirmişti. Epey meşakkatli ve bir o kadar da sıkıcı bir işti.
Buna rağmen sonuçlarda görünmeyen şey, öncelikle, 4.500 özelliğe ulaşılırken ortaya konan gayret. Sadece özellik listesinin kendisine ulaşmanın bile ne kadar uzun yıllar sürdüğüne dair hikayeler duymuştum. Bu inanılması zor görünüyor fakat onların, bir özellik listesine ve bir yabanarası yarasasından bir mavi balinaya ve aradaki tüm tuhaf ve harika şekillere (örneğin kunduzlara, fillere, ayıbalıklarına, tembel hayvanlara, mirketler hatta insanlara) kadar her şeye uyan özellik tanımlarına ulaşmış olduklarını unutmamanız lazım. Bunlar, denenecek ve özetlenecek pek çok çeşitlilik demek.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, çoğu kez birçok dedektif işi yapmaları gerekiyordu çünkü aynı yapı, genelde belirli bir taksonomik gruba özgü olan isim/tanımlama ile birlikte yeri geldiğinde yarım düzine başka adla bilinebiliyordu. Bu yüzden, deniz aygırına benzeyen bir hayvandaki bir kalça kemiğinin üzerinde bulunan belirli bir çıkıntının, bir yerdomuzunun kalça kemiğindeki benzer bir konumda bulunan bir yükseltiyle, evrimsel olarak,  aynı yapı olup olmadığına karar vermeye çalışırken de ortada epey bilim dönüyordu! Ve eğer aynı yapılarsa, onu ne olarak adlandırmak lazımdı?”
 
 
Düzenleyen: AŞ (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. NatGeo
  2. O’Leary MA, Bloch JI, Flynn JJ, Gaudin TJ, Giallombardo A, Giannini NP, Goldberg SL, Kraatz BP, Luo ZX, Meng J, Ni X, Novacek MJ, Perini FA, Randall ZS, Rougier GW, Sargis EJ, Silcox MT, Simmons NB, Spaulding M, Velazco PM, Weksler M, Wible JR, Cirranello AL. The placental mammal ancestor and the post-K-Pg radiation of placentals. Science. 2013 Feb 8;339(6120):662-7. doi: 10.1126/science.1229237.

Kanserin ‘zayıf noktası bulundu’

Bilim insanları, bağışıklık sistemini kanseri yok etmeye yönlendirecek bir metod bulduklarına inanıyorlar.

Londra Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, tümörlerin en zayıf noktalarını oluşturan “tümör belirteçlerini” saptamanın yolunu buldu.

Araştırmacılar bu belirteçleri ortaya çıkararak bağışıklık sistemine “hedef göstermeyi” planlıyor.

Böylece, her bir hastaya özel aşılar geliştirerek kanserle mücadelenin mümkün olacağına inanıyorlar.

Ancak ayrıntıları Science dergisinde yayınlanan bu yöntemin pahalı olacağı ve henüz hastalar üzerinde denenmediği bildiriliyor.

Araştırmacılar iki yıl içinde hastalar üzerinde denemelere başlamayı umuyor.

Nasıl işleyecek?

Kemoterapiden farklı bir yöntem olan bağışıklık tedavisi (immunoterapi) bir süredir uygulanan ve farklı ilaçları geliştirilen bir yöntem.

Bazı immunoterapi yöntemleri ile bazı hastalarda mucizevi sonuçlar alındığı, kanserin tamamen kaybolduğu biliniyor.

Bu yöntemler genelde bağışıklık sisteminin işini yapmasını engelleyen unsurları ortadan kaldırarak, kanserle vücudunun kendisinin savaşmasına imkan tanıyor.

Image copyrightReuters
Image captionSutton’daki Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nde alınan protein örnekleri üzerinde yapılan çalışmalar.(Arşiv)

BBC’nin sağlık muhabiri James Gallagher bunu “bağışıklık sistemine fren etkisi yaratan unsurları ortadan kaldırmak” olarak özetliyor.

Muhabirimize göre yeni yöntem ise “bağışıklık sisteminin direksiyonunu ele geçirmeye” benzetilebilir.

Araştırmacılar hem fren mekanizmasını ortadan kaldırıp hem de direksiyonu ele geçirirlerse, pekçok kişinin hayatını kurtarabileceklerine inanıyorlar.

Çalışmaya mali destek sağlayan Cancer Research UK vakfından Profesör Peter Johnson, laboratuvar deneylerinde etkileyici sonuçlar gördüklerini, şimdilik çok karmaşık ve yeni bir teknoloji olsa da, kullanıma girdiğinde ucuzlayacağını söylüyor.

Bundan önce neden aşı bulunamadı?

Bilim adamları bağışıklık sistemi üzerinde uzun bir süredir çalışıyor — ancak bu yolla tam etkili bir kanser aşısı henüz bulunamadı.

Bunun bir sebebi, vücut savunmasının yanlış hedeflere yönlendirilmesi olabilir.

Sorun, kanser hücrelerinin birbiriyle aynı olmaması.

Büyük ölçüde mutasyona uğrayan hücreler, tümörün farklı bölümlerinden alınan örneklerde tamamen farklı görünüp, farklı hareket edebiliyor.

Bir bakıma gövdesinde mutasyon olan, daha sonra da bu mutasyonların dört bir yana doğru dallanıp budaklandığı bir ağaç gibi büyüyor kanser.

Buna “kanserde heterojenlik” deniyor.

Araştırmada bu “ağacın gövdesi”nde, bir başka deyişle kanserin merkezinde antijenleri, yani kanser hücrelerinin yüzeyinden çıkıntı yapan proteinleri değiştiren mutasyonları belirlemenin yolu bulundu.

Image copyrightScience Photo Library

‘Heyecan verici gelişme’

Londra Üniversitesi Kanser Enstitüsü’nden Prod Charles Swanton, “Bu çok heyecan verici. Artık tedavi önceliklerini belirleyebilir ve her hücredeki tümör antijenlerini hedef alabiliriz” diyor.

Mutasyonların merkezini hedef almak için iki yöntem öneriliyor:

Bunlardan biri her hastaya özel hazırlanacak, bağışıklık sistemlerinin kanser hücrelerini “görebilmesini” sağlayan aşılar yapmak.

Diğeri de zaten bu mutasyonlarla mücadele etmekte olan bağışıklık hücrelerinden örnek alıp, bunların sayılarını çoğaltarak vücuda geri vermek şeklinde.

Başarılı olabilir mi?

Ancak bazı uzmanlar tedavinin sonuçlarını öngörmek için henüz erken olduğunu, uygulamada zorluklar çıkabileceğini belirtiyorlar.

Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nden Dr Marco Gerlinger “Değişip evrilebilen kanserler, başlangıçtaki antijeni kaybedebilir veya maskeleyebilir. Bunlar sürekli değişen hedefler, o yüzden kontrolleri güç olabilir” diyor.

Edinburgh Üniversitesi’nden Dr Stefan Symeonides ise, özellikle de zamana karşı yarışılan durumlarda kişiye özel aşı geliştirmenin güçlüklerine dikkat çekiyor.

Doktor Symeonides “Bu araştırma bize hangi hastaların immunoterapi ilaçlarına cevap vereceğini, hangilerinin vermeyeceğini anlama ve bu tedavileri geliştirme çabalarımızda yıllar boyunca kullanabileceğimiz veriler sunuyor.” diyor.

Kaynaklar:

  • BBC
  • Nicholas McGranahan, Andrew J. S. Furness, Rachel Rosenthal, Sofie Ramskov, Rikke Lyngaa, Sunil Kumar Saini, Mariam Jamal-Hanjani, Gareth A. Wilson, Nicolai J. Birkbak1, Crispin T. Hiley, Thomas B. K. Watkins, Seema Shafi, Nirupa Murugaesu, Richard Mitter, Ayse U. Akarca, Joseph Linares, Teresa Marafioti4,6, Jake Y. Henry, Eliezer M. Van Allen, Diana Miao, Bastian Schilling, Dirk Schadendorf, Levi A. Garraway, Vladimir Makarov, Naiyer A. Rizvi, Alexandra Snyder, Matthew D. Hellmann, Taha Merghoub, Jedd D. Wolchok, Sachet , Shukla, Catherine J. Wu, Karl S. Peggs, Timothy A. Chan, Sine R. Hadrup, Sergio A. Quezada, Charles Swanton, Clonal neoantigens elicit T cell immunoreactivity and sensitivity to immune checkpoint blockade Science 03 Mar 2016: pp. DOI: 10.1126/science.aaf1490

Sabah Ereksiyonu Nedir ve Erkekler Sabahları Neden Erekte Olarak Uyanırlar?

Birçoğumuz için, sabah çalan alarm sesi, sabahları duyulan en sevimsiz seslerden birisi olabilir. Fakat yetişkin erkeklerde ve hatta küçük erkek çocuklarında bile bu sevimsiz alarm sesine, oldukça rahatsızlık verici üteral bir fenomen de eşlik eder: Nocturnal penile tumescence (NPT) yani gecesel penis sertleşmesi.

Henüz her şey tamamen açıklığa kavuşturulmuş olmasa da, erkeklerin sabahları uyandıklarında neden böyle bir durumu tecrübe ettiklerine dair cevaplar arayan bilimsel ve bilimsel olmayan çalışmalar mevcut. Fakat gerçek şu ki; sabah ereksiyonu son derece yaygın, normal ve doğal bir hâl. Peki bu durumun sebepleri nelerdir? Eğer sabahları erekte olmuyorsanız, bundan endişe duymalı mısınız?

Sabah Ereksiyonu Nedir? 

Sabah ereksiyonu, birçok erkeğin hayatı boyunca deneyimlediği, sabah uyanıldığında peniste meydana gelen sertleşme ve dikleşme halidir. Bu durum tamamen normal, sağlıklı bir fizyolojik tepkidir ve erkeklerin gece boyunca birkaç defa yaşadığı bir dizi ereksiyonun sonuncusudur. Sağlıklı erkekler –ortalama olarak– tam bir gece uykusu boyunca üç ila beş defa ereksiyon olabilirler ve her bir ereksiyon süresi 25-35 dakika boyunca sürebilir.

Sabah Ereksiyonunun Sebepleri Nelerdir?

Basitçe, kan, penise doğru yoğun akış gerçekleştirdiğinde ereksiyon hali oluşur. Genellikle ereksiyon halini ortaya çıkaran uyaranlar vardır, ancak görece daha genç erkekler ve erkek çocukları herhangi bir uyaran olmadan da erekte olabilirler. Uyurken erekte halde uyanmanıza sebep olan bir dizi şey söz konusudur.

1. Dolu Bir İdrar Torbası

Sabah “sertleşmesi” kesinlikle bir rahatsızlık olarak düşünülmemelidir; çünkü bu durum erkeğin uyku anında ürinasyonu (idrar atımı) engelleyen fizyolojik bir faydadır. Gece boyunca idrar birikmesi, idrar torbasının dolmasına sebep olur. İdrar, üretraya (idrar atılan yol) doğru doldukça, penis tıkalı hale gelir ve bu durum da sıklıkla penisin sertleşmesine, erekte olmasına sebep olur. Dolu bir idrar torbasının verdiği rahatsızlık hali herhangi birisini derin uykudan bile uyandırabilir, fakat yüzüstü yatan ve yatağa doğru erekte olan bir erkeği düşünün. Bu durum idrar torbasına fazladan bir baskı oluşturacak, kişiyi uyanmaya ve idrar torbasını boşaltmaya zorlayacak.

2. REM Uykusu Anındaki Beyin Aktivasyonları

Sabah ereksiyonları, tıpkı klitoral ereksiyonlar gibi, uykunun REM aşaması ile ilişkilidir. Bu aşamada, beyin, vücudu düzene sokmak maksadıyla bazı nörotransmitterlerin salınımını durdurur ve vücudunuzu rüyalarınızda gördüğünüz hareketleri yapmadan alıkoyar. Ereksiyonların kontrolünde rol alan bir transmitter olannöroepinefrin, penisteki kan damarlarında vazokonstriksiyona (büzüşme) sebep olur ve bu da esasında ereksiyonu engelleyici bir etkidir.

Bu durum penise giden aşırı kan akışını durduran bir tür uyarıcı işaret gibidir. Fakat REM uykusuna girdikçe, nöroepinefrin salınımı azalır ve testosteronla ilgili hareketlenmeler ortaya çıkmaya başlar. Bu da vazodilasyona (damar genişlemesine) ya da kan damarlarındaki kan akış hızının artmasına ve nihayetinde de ereksiyonun ortaya çıkmasına sebep olur. Uyku süresince, bir sistem onarması gibi, ekstradan kan akışı, oksijenlemeyi artırır ve sistemin işler olarak kalmasına yardımcı olur. Yani sabahları erekte halde uyanmak penis fonksiyonlarını arttırıcı bir etkiye sahiptir.

Özetle, sabah ereksiyonları REM uykusunun ikincil etkilerindendir ve bu uykunun erkeklerdeki fizyolojik süreciyle ilgilidir. Tamamen normal olan bu durumun eksikliği nadiren de olsa ereksiyon bozukluğu ile ilişkilendirilir. The Urologic Clinics of North America ‘da yayımlanan bir çalışma; sabah ereksiyonlarını izlemenin psikojenik cinsel iktidarsızlık ile yapısal durum arasındaki ayırt etme sürecine dair müdahalesiz ölçümlerin en iyisi olduğunu ileri sürüyor.

Sabah Ereksiyonu Yaşamıyorsanız Ne Olur?

Geçmişte yapılan çalışmalar; sabah ereksiyonunun yaşlı ve genç erkeklerde kesin bir farklılığı olduğuna dair herhangi bir bulguya erişmedi. Daha güncel çalışmalar erkeklerin yaşlandıkça sabah ereksiyonu frekansında kademeli bir düşüşün olduğunu ortaya koyuyor. Yani daha genç erkekler çok daha sıklıkla sabah ereksiyonu halini deneyimlerken, yaş ilerledikçe bu durumun yaşanma sıklığı azalmaktadır. Bazı çalışmalar; azalan sabah ereksiyonu sıklığının yanı sıra, penisin sertlik oranının ve ereksiyon süresinin uzunluğunun da azaldığını gösteriyor.

Genel olarak ereksiyon sıklığının azalmasına eşlik eden sabah ereksiyonu sıklığının azalması durumunun fizyolojik sebebinden çok fiziksel sebebi olabilir. Örneğin; testosteron seviyelerinin çok düşük olması ya da dalgalanmaların aşırı olması. Eğer ki; sabah ereksiyonlarınızın sıklığında dramatik oranda değişiklikler fark ederseniz, derhal doktorunuza başvurunuz, çünkü ciddi bir sebep de söz konusu olabilir. Ancak unutmayın ki; sabah ereksiyonunuzu etkileyen –özellikle de gece uykunuzun kalitesi ve uzunluğu gibi– çeşitli sebep ve etkenler söz konusudur. Yani sabah ereksiyonlarınızın sıklığının azalması ya da bazen görülmemesi, ciddi bir probleminiz olduğu anlamına gelmez.

Dipnot: Kapak görselinde yer alan kurutma makinasını denemeyin :)


Kaynaklar: Bilimfili,
1- AsapScience. https://www.youtube.com/watch?v=D1et5NgT6bQ
2- New Health Guide. Morning Erection, http://www.newhealthguide.org/Morning-Erection.html
3- Kessler, W. O. “Nocturnal penile tumescence.” The Urologic clinics of North America 15, no. 1 (1988): 81-86.

Beynimiz nereden geliyor?

Scientific American Mind‘den Türkçeleştirdiğimiz bu infografikte insana uzanan soydaki sinir sisteminin başlıca değişikliklerini görebilirsiniz.

Özel olarak insan beyninin evrimi üzerine bir kaç not için şu yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz: Milyonlarca Yıllık Evrimin Meyvesi : Beyin üzerine birkaç not

Scientific American Mind 25, 76 (2014). doi:10.1038/scientificamericanmind0714-76

Scientific American Mind 25, 76 (2014). doi:10.1038/scientificamericanmind0714-76

Görseli Türkçeleştiren: Ersin Ersözlü, İTF Çapa, Bilimin Sesi