Gerçek Kahraman James Harrison: Kanı Sayesinde 2 Milyondan Fazla İnsanın Hayatını Kurtardı!

Avusturalyalı James Harrison, sıradışı bir kan karışımına sahip olmasından ötürü “altın kollu adam” olarak anılıyor. Harrison’ın kanında Rho(D) İmmün-globülin adı verilen bir antikor bulunuyor. Bu antikor, Rhesus hastalığı denen ve hamile annelerin kanındaki antikorların rahimdeki yavrunun kan hücrelerini parçalaması olarak bilinen hastalığın tedavisinde kullanılıyor.

James Harrison eğer ki 1949 yılında 13 yaşındayken ciddi bir göğüs ameliyatı geçirmek zorunda kalmasaydı, belki de kanındaki bu önemli unsurdan asla haberdar olmayacaktı. Bu ameliyat yaklaşık 13 litre kan transferi gerektiriyordu. Hastanede iyileşmek için geçirdiği 3 ay boyunca kendisine kan verenlere minnet duydu ve yasal yaş olan 18 yaşına eriştiği andan itibaren o da kan bağışında bulunmaya karar verdi. Böylece kendisinin kullandığın kanı bağışlayan yabancıların iyiliğini geri ödeyebilecekti.
1954 yılında Harrison 18 yaşına girdi ve kan vermeye başladı ve kısa sürede kanında çok nadir ve çok değerli, Rhesus hastalığına faydalı olması bakımından yaşam kurtarabilecek bir antikorun olduğu fark edildi.
O zamanlarda Rhesus hastalığı her yıl on binlerce bebeği öldürüyordu (sadece ABD’de bile yılda 10.000 çocuğu öldürüyordu). Öldürmediklerinin de ciddi doğum sorunlarına sahip olmasına neden oluyordu. Birçok insanın (insanların yaklaşık %85’inin) kanında Rh faktörü denen özel bir protein bulunur. Bu şekilde kana sahip olanlara Rh+ deniyor. Geri kalan insanlardaysa Rh proteini yoktur ve bu insanlara Rh- deniyor. Eğer okurlarımız arasında hamilelik geçirmiş olanlar varsa, Rh kan testini hatırlıyor olabilirler. Bu test, bebekle anne arasındaki uyumsuzluğu test eder ve tanımı şöyledir:
“Eğer anne Rh- ise ve bebek de Rh+ ise, annenin vücudu çocuğun kanındaki Rh faktörü isimli yabancı maddeye tepki gösterecektir. Annenin vücudu bebeğin Rh+ kanına karşı antikor proteinler üretecektir. Rh uyumsuzluğu genellikle 2. ve daha sonraki hamileliklerde sorun yaratır. Çünkü Rh antikorları plasentayı geçerek bebeğin kırmızı kan hücrelerine hücum edebilir. Bu da, bebekte hemolitik anemiye neden olur.”
 
Neyse ki eğer ki bu uyumsuzluk erken fark edilirse, doğum öncesi tedaviler mümkündür. Bu tedavilerde Rh imün-globülin kullanılır ve problemler başlamadan önüne geçilir. Bu yöntem, Rh+ kırmızı kan hücrelerine takılacak antikorların vücuda sunulmasıyla çalışır. Böylece annenin savunma sistemi bebeğin Rh faktörlerini hiç fark edemez ve yok etmeye çalışamaz.
Harrison’ın kanıyla ilgili keşif yapıldığında, detaylı testlerden ve deneylerden geçmeyi kabul etti. Böylece bugün Anti-D adı verilen aşı icat edilebildi. Harrison yardım etmeye çok istekli olsa da, testler sırasında başına bir şey gelmesin diye hastanede bazı önlemler de alındı. Harrison, 2010’da yapılan bir röportajda şöyle söylüyor:
“Bana 1 milyon dolar değerinde sigorta yaptılar; böylece eşim Barbara’ya iyi bakılacağını biliyordum. Korkmuyordum. Yardım edebildiğime mutluydum.”
 
Anti-D’nin üretiminde araştırmaların deneği olmayı kabul etmesi bir yana, Harrison inanılmaz miktarda plazma bağışında bulundu. 6 haftada 1 defa verilmesi tavsiye edilen tüm kanın aksine plazma 2-3 haftada 1 defa verilebilir. Bu sayede Harrison, 2011 senesine kadar 1000 defa plazma bağışında bulunabildi ve bu plazmaları 2-2.5 milyon insanın yaşamını kurtardı. Bu sayı içerisinde kendi kızı Tracey de, kendi oğlunu doğururken bu aşıyla aşılanabildi.
 
Teşekkür: AA (Evrim Ağacı)
 
Kaynak: Gizmodo

”D Vitamini” Hormon Mudur, Vitamin Mi?

Her ne kadar adı D Vitamini olarak bilinse ve yaygın olarak bir vitamin olduğu öğretilse de, D Vitamini’nin kimyasal olarak bir vitamin mi yoksa hormon mu olduğu uzun bir süredir tartışılmakta olan bir konudur. Aslında bilim insanları arasında tartışma pek de ateşli olmasa da, ara sıra yayımlanan bazı raporların D Vitamini’ni bir vitaminden ziyade hormon olarak tanıtması anlaşmazlıkları arttırmaktadır. Bu yazımızda, ola ki böyle bir tartışmaya denk gelirseniz temel bazı bilgilere sahip olabilmeniz için konuyu aydınlatmaya çalışacağız.

En temel düzeyde vitaminler ile hormonlar arasındaki fark, sentezlenebilirlikten ileri gelir. Vitaminler vücut tarafından sentezlenemezler ve diyet dahilinde besinlerden alınmak zorundadır. En klasik örneklerden biri, C Vitamini’nde karşımıza çıkmaktadır. Asıl adı askorbik asit olan C Vitamini, modern insan (Homo sapiens) türü için bir vitamindir, çünkü sentezlenemez. Evrimsel süreçte, primatların neredeyse tamamında C Vitamini sentezini sağlayan mekanizma körelmiştir. Biz de, bir primat ve maymun türü olarak, bu vitaminin sentezinden yoksunuz. Öte yandan primatlar, gine domuzları, teleost balıklar ve bazı kuşlar haricinde birçok hayvan türünde C Vitamini normal şekilde vücutta üretilebilir. Dolayısıyla bu canlılar için askorbik asit bir vitamin değildir. Canlılar, vitaminlere genellikle düşük miktarlarda ihtiyaç duyarlar. Hormonlar ise hücreler tarafından sentezlenebilen kimyasallardır. Çok az miktarda hormoın bile, bir kimyasal tepkimeyi köklü bir şekilde değiştirebilir. Bu özellikleri bakımından hormonlar, düzenleyici rol oynarlar.
Şimdi gelelim D Vitamini’ne… Bazı dikkatsizce kaleme alınan çalışmalar ve hem Avrupa hem de Amerika beslenme komisyonu D Vitamini’nin (ya da Vitamin D’nin) bir besin maddesinden çok hormona benzediğini söylemektedir. Ancak bu, maalesef sık rastlanan bir kavram hatasıdır ve bunun sebebi Vitamin D benzeri bileşenlerin (ergocalciferol, cholecalciferol, 1,25-dihydroxyvitamin D, 25-hydroxy-VitaminD ile, aşağıda farkları açıklanan kısaltmalar calcitiriol ve calcidiol) doğasını ve fonksiyonunu ayırt edememekten kaynaklanır.
Dünyanın önde gelen Vitamin D araştırmacılarından ve günümüz Vitamin D teorisinin “baba”larından biri olan, Toronto Üniversitesi’nden Ronald Vieth, çığır açan makalesi “Vitamin D Neden Hormon Değildir?”de bu konuyu titizlikle aydınlatmıştır. Biz de, bu makaleden yola çıkarak kavramları daha açık ve net bir şekilde izah edeceğiz ve bu konuyu aydınlatmaya çalışacağız. Kendisinin analizi ne kadar kesin olsa da bu tartışmayı bitirmeden önce Vitamin D’nin anlamını daha kapsamlı ve klinik olarak gerçekçi şekilde anlatan, önemsiz olmayan bir anlaşmazlık noktasından bahsedeceğiz.
Önce, Vitamin D3 (cholecalciferol) ya da D2 (ergocalciferol)‘nin kastedildiği Vitamin D var. Vitamin D, bir ya da daha fazla hormon ya da ön-hormonun (bunlara “prehormon” denir; öncül hormonlar olan “prohormon”lar ile karıştırılmamalıdır), yapısal ana maddesidir ve vitamin tanımına tam anlamıyla uyar, yani;  doğal yiyeceklerde az miktarda bulunan, normal metabolizma için gerekli olan ve diyetteki azlığı rahatsızlıklarına sebep olan organik maddeler. Vitamin D’nin kendisi (D2 ya da D3) bir hormon değildir. Yani, bir organda üretilen, diğer organlara kan aracılığı ile taşınan ve gittiği yerdeki başka bir hedef organın aktivitelerini etkileyen madde tanımına uymaz. Ayrıca cholecalciferol (Vitamin D3) molekülünden türetilen bileşimlere sekosteroidler denir.
Vitamin D’nin işlenmesi kabaca şöyle olur;
1. Karaciğer, sitokrom P450 enzimlerini kullanarak Vitamin D’yi kolayca 25(OH)D’ye hidroksile eder, bu da Vitamin D’nin dolaşımda olan ana formudur.
2. Sonra böbrekler 25(OH)D’yi, aktif hali olan 1,25-dihidroksivitamin D’ye hidroksile eder. Bu yeni maddeye aynı zamanda 1,25(OH)2D de denir ve bu da, serumdaki kalsiyumun emilimi ile salnımına doğrudan etki ederek ve serumdaki fosfat ve paratiroit hormonu arasındaki bir dizi kompleks ilişkiye etki ederek serum kalsiyumunu normal seviyesinde tutar.
Fakat iki tane, (yağda çözünen) sekosteroid olarak adlandırılan, ve hormonal olarak aktif maddeler vardır . Bunlar Vitamin D (D2 ya da D3)’den gelirler fakat belirli bir şekilde ondan farklıdırlar. Bu farklılıklar:
1. Bir kalsiyum düzenleyici hormon olan 1,25-dihidroksivitamin D (kalsitriol). Bu hormon kalsiyum yetersizliğine karşılık olarak üretilir ve diğer steroid hormonlar gibi etki eder, yani kendisiyle aynı kökenli vitamin D reseptörü (VDR) ile etkileşerek.
2. Bir prehormon olan 25-hidroksi-VitaminD. Bu ise bir salgı bezinden salgılanan, kendinden hiç veya çok az biyolojik gücü olan, periferide aktif bir hormona dönüştürülen bir maddedir.
Ancak Vitamin D’nin metabolik ürünü olan 1,25-dihidroksivitamin D (kalsitriol)’ün kendisi potent, pleyiotropik tamir ve bakımda çeşitli dokularda iki yüzden fazla geni hedef alan moleküler bir anahtar  görevi gören ve adaptif bir hormon olarak da işlevi olan bir secosteroid hormondur.
Kalsitriol’ün etkileri Vitamin D Reseptörü (VDR) aracılığı ile gerçekleşir. Bu reseptör ligand tarafından aktive edilen, gen ifadesini kontrol ederek bir çok genin transkripsiyonal düzenleyicisi görevini gören bir transkripsiyon faktörüdür. Yeni bilgiler gösteriyor ki 1,25 dihidroksivitaminD tarafından (1.25(OH)2D) aktive edilen VDR hem tek gen lokasyonunda hem de gen ağları seviyesinde gen ekspresyonunu ayarlar.
1. Vitamin D’nin vitamin olduğu,
2. 25-hidroksi-VitaminD’nin bir prehormon olduğu (aktif hormon olan kalsitriole periferde dönüşen bir glandüler sekresyon),
3. 1,25-dihidroksivitamin D (kalsitriol)’ün  bir sekosteroid hormon olduğu  ve iki yüzden fazla insan genini etkileyen bir moleküler anahtar görevi gördüğü, dolayısıyla transkripsiyonel gen düzenleyicisi olarak çalıştığı
göz önünde tutulursa,
Vitamin D’nin kendisini vitaminden fazla, fakat katı tanımıyla hormondan (bu işlev 1,25-dihydroviaminD (calcitiriol)’e aittir)  farklı  olarak ele almak  gerekir. Gen transkripsiyonu düzenleme fonksiyonlarını da yansıtabilmek için Vitamin D yi basit bir vitamin gibi değil; moleküler düzeyde gen transkripsiyonu düzenlemesi yapan bir vitamin, bir biyomodülatör (biyolojik düzenleyici) vitamin olarak tanımlamak daha doğru olur.
Düzenleyen: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. ResearchGate
  2. Vieth R. Why “Vitamin D” is not a hormone, and not a synonym for 1,25-dihydroxy-vitamin D, its analogs or deltanoids. J Steroid Biochem Mol Biol 2004; 89-90(1-5):571-
  3. Cannell JJ, Hollis BW, Zasloff M, Heaney RP. Diagnosis and treatment of vitamin D deficiency. Expert Opin Pharmacother 2008; 9(1):107-18.
  4. Pike JW, Meyer MB. The vitamin D receptor: new paradigms for the regulation of gene expression by 1,25-dihydroxyvitamin D(3). Endocrinol Metab Clin North Am 2010; 39(2):255-69.
  5. Pike JW, Meyer MB, Martowicz ML, et al. Emerging regulatory paradigms for control of gene expression by 1,25-dihydroxyvitamin D3. J Steroid Biochem Mol Biol 2010; 121(1-2):130-5.
  6. Sutton AL, MacDonald PN. Vitamin D: more than a “bone-a-fide” hormone. Mol Endocrinol 2003; 17(5):777-91.

Milyonlarca Yıllık Evrimin Meyvesi : Beyin üzerine birkaç not

Picture 009

‘İnsan beyninin bu hale gelebilmesinde evrimsel süreçlerin rolü ne oldu?’ diyecek olursak bunu bir yazıda özet halinde bile ancak tek bir yönüyle inceleyebiliriz. Çünkü biyolojik evrim çok yönlü ve bu nedenle çok farklı bilim disiplinleri tarafından incelenen bir olgudur. Biz konumuz dâhilinde insan beyninin evrimine göz atalım.

Afrika, insanın evrimsel sürecinde rolü çok büyük olan bir kıta… Çünkü görünüşe bakılırsa insan evrimi açısından Afrika’da geçen süreç oldukça zengin olmuş. Burada evrimini sürdürürken, insan ve insanlar erken dönemlerinde Afrika dışına çıksa da, bu türler (Homo erectus ve neanderthalensis gibi) zamanla yok oldu[1]. Homo sapiens’in –günümüzde varlığını devam ettiren tek insan türü, yani bizler- ise yaklaşık 60 bin yıl kadar önce kadar Afrika dışına göç etti[2].

Afrika’da yapılmaya sistematik bir şekilde devam edilen –hiçbir bölge atlanmayacak şekilde sıralı ve programlı- kazılarda[3] insanın yakın dönemdeki ataları olan cinslerden çok fazla mesaj edinebiliyoruz: Gerek iskeletler, gerekse de aletler… Yapılan bu aletleri takip ederek insan beyninin gelişmesinin takip edilebileceğini düşünebiliriz. Zaten böyle düşünen bilim insanları da bu konuda çalışmalar yapmış, bu alet kullanım dönemlerini dönemlendirerek insan gelişimini incelemek istemişlerb. Alet kullanımını incelemeyen araştırmaları paleontolojik olarak yapılan kafatası incelemeleriyle pekiştirerek insan beyninin evrimi konusunda yeni bulgular bulmaya başlamışlar.

İnsansılar, 6 milyon yıl önce şempanzeler ile olan ortak atalarından, yani Hominini oymağını oluşturan soydan, Hominina alt oymak soyu oluşacak biçimde ayrıldı. Bu soydaki ortaya çıkan bazı türler sürekli iki ayak üzerinde (bipedal) hareket ve alet kullanmaya yatkın uzuvlara sahipti ki, bu durumun oluşması için şempanzeler ve Hominina’ların bu farklı özellikler için seçilimsel ve/veya nişsel farklılıklar içeriyor olması gerektiğini varsayabiliriz. Bunun yanında Hominina ve insan soyunun diyetinin farklılaşmasıyla beyin yapısı da gelişmeye devam etti. Bu gelişim et yemesi ile –son 3 milyon yıldır ise bu diyete nişasta eklenmesinin de etkili olduğu düşünülüyor[4]– oldukça hızlandı. Aynı zamanda genetik olarak yapılan çalışmalar ise primatların beyinlerinin diğer memeli soylarından daha hızlı gelişebilmesini bazı pozitif seçilimler sonucu oluşan genetik materyallere yoruyorlar[5].

Diğer türlerinkinden farklı olmayan evrimsel mekanizmalarla geçen süreçte -mutasyon, rekabet, seçilim, adaptasyon vs.- insan evrimleşerek günümüze geldi. Fakat diğer türlerden farklı olarak beyin fonksiyonları diğer türlere göre çok farklıydı. Çevreye uyumunda onu benzersiz kılan düşünsel süreçlere sahipti. Aletler yapıyor, gruplarını koordineli tutabilecek ve sosyalliğine yol açacak iletişim yolları öğreniyordu.

Genetik araştırmalar, sinir sisteminin oluşumunda beyin gelişiminde zenginleşen gen ifadelerine sebep olan gen duplikasyonlarında (bir genin ikinci bir kopyasının oluşması, çiftlenme) insana özgü olanlarını ortaya koymuş durumda. Bununla birlikte bu gen ifadelerinin sonuçlarının beyinde nasıl işlevlendiği hala bilinmiyor. Bir örnek vermek gerekirse, insana özgü olan SLIT–ROBO Rho GTPase-activating protein 2(SRGAP2) geni kortikal (beyin kabuğuna bağlı) gelişimle alakalı bir gen. Araştırmacıların iddiasına göre bu gen memeli atalarımızın genlerine antagonist (karşılıklılığı tamamlayıcı) çalışıyor. Böylece bu genin ifadesinin artması insan nöronlarındaki sinirsel iletimin girdilerin sayısını arttırarak, nöronlara (sinir hücreleri) girdi almada ve bilgi işlemede daha esnek olmalarını sağlıyor. Bu değişim bilinç, öğrenme ve hafıza üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Not düşmek gerekir ki, bu duplikasyon etkinliğinin zamanı ile insan evriminde neokorteks (beynin en dış tabakası) oluşumu ve insanın davranışlarının değişikliğe uğradığı zamanlar birbirleriyle bağlantılı.[6]

Ersin ErsözlüBeynimizi bedenimizden ayrı düşünemeyeceğimize göre; insan evriminde, türün bedeninde olan değişiklerin beynin evrimine olan etkilerine de örnek vermek gerekiyor. Beslenme biçiminin (diyet) beynin gelişiminde rol aldığını söyledik, peki ya bedenin buna verdiği tepkiler nasıl olmuştu ve bu tepkiler beynin evrimini nasıl etkiledi? Soruyu cevaplamak için diyeti şimdilik bir kenara bırakalım, insanın diğer primatlarda daha fazla yağ dokusuna sahip oluşu, deri yapısının ve oranının farklı oluşu bazı araştırmacıların hipotezine göre[7], türün kıtlık koşullarında dahi yaşamasına izin vermiştir. Kas dokusu açısından ise bonobolar en önde geliyorlar. Özellikle ağaçlara tırmanmada ve ağaçta sallanmada gerekli olan vücudun üst bölümündeki kaslar incelendiğinde, bu kasların insanın iki ayaklı hareketinin gerekliliğini oldukça azaltmış bir kas grubu olduğunu söyleyebiliriz. Bu yeni bulgular ile biliminsanları, beynin ve alet kullanmanın türü şekillendirmesinden bile önce doğal seçilimin H. Sapiens’in yumuşak dokularını –yağ, kas- şekillendirdiği görüşünde. Yumuşak dokular hakkında fosillerden bilgi alınamadığından farklı yöntemler izlenmesi gerekmiş. Bize genetik olarak en çok benzeyen cins olan Pan (bonobo ve şempanze türlerini içerir) ile yapılan araştırmada, insan ile bonoboların yumuşak dokularının karşılaştırmasına bakarak beden işlevi ve kompozisyonuna bakarak insanın evrimi üzerine yeni bir kavrayış geliştirmek amaçlanmış.[8] Bu bulguların, çalışmaya göre, Homo cinsine etkileri ise şu şekilde olmuş: Deride ter bezleri oluşması sonucu uzun süreli fiziksel kondisyon kazanmış, derideki –palmar bölgedeki- kıllarını kaybetmesiyle ise duyusal (sensöryal) kapasitesinin arttırarak çevresiyle iletişimini arttırmıştır. Aynı zamanda Homo’nun yağ oranının artmasıyla, dişinin gebelik döneminde plasentasında gelişen emriyonun daha büyük beyin geliştirebilme kapasitesine sahip olması sağlanmıştır.[9]

Başka bir tartışma da beynin yapısını oluşturan nöronlar üzerine yapılabilir. Beyin, böbrek ve kas dokusundaki beş binden fazla lipidi (yağ molekülü) karşılaştıran bir araştırmaya kadar insan beyninin lipit yapısının diğer memeli türlerinden farklı olduğu bilinmiyordu. Lipitler özellikle beyinde oldukça işlevsel çünkü hücre zarının lipit yapısında olduğu ve hücresel iletimi hücre zarının gerçekleştirdiğini biliyoruz. demiştik yazının başında. Araştırmacılar insan ve şempanze soylarının 6 milyon yıl önce ortak bir atadan ayrılmasına dayanarak beyin yapısının farklılaşmasının bu iki türde aynı olmasını beklediler. Sonuçta ise insan beyninin ilkel (primitif) bir parçası olarak görülen beyincikdeki (Cerebellum) lipit yapıları –bu araştırmada yoğunluk incelenmiş- tüm omurgalılarda olduğu gibi bu iki türde de benzer çıktı. Fakat insan ve şempanzenin neokortekslerindeki lipit yapısının ortak ata ile karşılaştırılması sonucunda insanlarda, şempanzelerden üç kat daha fazla farklılık olduğunu gördüler.[10]

Bu mekanizmaları anlamak beynin evrimini anlamak için tek başına yeterli olmayacaktır. Atalarımızın evrimini bütünsel bir şekilde; bedenini, çevresini ve sosyal yapılarını göz önüne alırsak insan bilincini oluşturan ve geliştiren etmenleri daha iyi anlayabiliriz.

 

Yazar: Ersin Ersözlü, İTF ÇAPA, Bilimin Sesi

Düzelti ve yayına hazırlayan: Umut Can Yıldız, Boğaziçi Ü., Bilimin Sesi

 

Yazardan notlar:

a:Bir örnekle bu kazılardan güncel olan birini inceleyebileceğiniz bağlantı:http://www.theatlantic.com/science/archive/2015/09/homo-naledi-rising-star-cave-hominin/404362/

b:Bu konu yazımızın konusu dışına çıktığından daha fazla açmaya gerek yok. Fakat bu konuda ileri okuma yapmak isteyen arkadaşlar Bilim ve Gelecek Dergisi’nin Şubat 2016 sayısının kapak konusunu (Araçların Evrimi) inceleyebilirler.

* Geçtiğimiz hafta sonu ODTÜ’de yapılan 10. Aykut Kence Evrim Konferansı’da çok değerli sunumlar yapıldı. Orada, İTF Nöroloji ABD’den Hakan Gürvit hocamız ‘insan beyninin evriminde plastisite’ konulu bir sunum yaptı. Sanıyorum konferansta yapılan sunumları yakın zamanda evrimagaci.org adresinden bulabilirsiniz. İlgilenen arkadaşlara öneririm.

*Yazının konusu hakkında kapsamlı bir belgesel önerisi: http://www.youtube.com/watch?v=cgg0bhfNjo0

 

Kaynakça:

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Early_human_migrations

[2] https://en.wikipedia.org/wiki/Recent_African_origin_of_modern_humans

[3] http://biliminsesi.org/paleo-diyeti/

[4] http://biliminsesi.org/paleo-diyeti/

[5] http://www.nature.com/nrn/journal/v6/n2/full/nrn1620.html

[6] http://www.nature.com/nrg/journal/v13/n7/full/nrg3266.html

[7] http://www.sciencemag.org/news/2015/06/why-humans-are-fat-primate

[8] http://www.pnas.org/content/112/24/7466.full

[9] http://www.pnas.org/content/112/24/7466.full

[10] Andrea Alfano Big Role for Fat in Brain Evolution Scientific American Mind 26, 17 (2015) Published online: 11 June 2015 | doi:10.1038/scientificamericanmind0715-17

Babunlar Sosyal İlişkilerini Tıpkı İnsanlar Gibi Düzenliyorlar

Yeni yapılan bir araştırma; Güney Afrika babunlarının vakit geçirmek için kendilerine benzer karakterdeki, aynı yaştaki ve topluluktaki baskınlık derecesine göre akranlarını seçtiklerini ortaya çıkardı. Bu durum; “homofili”ya da “aynıların sevgisi” olarak biliniyor.

University of Cambridge ‘den bir araştırma ekibi; daha önce yaptıkları bir çalışmada belirli bir karakter tipi ve yaştaki –daha cesur ve genç– babunların yiyecek bulma sorunlarına dair çözüm üretmede “bilgi geliştirici”olmaya daha yatkın olduklarını ortaya koymuşlardı. Ekip; bu durumun yeni sosyal bilginin geniş topluluğa aktarımına dair bir bariyer özelliği gösterebileceğini söylüyor.

“Bilgi geliştiriciler” zamanlarının büyük çoğunluğunu topluluktaki benzer babunlarla geçiriyorlar. Araştırmacılar bu durumun bir riske sahip olduğunu ve zamanla elde edilen bilginin diğer bilgi üreticilerle sınırlı kalacağını ve bu yüzden de bilginin geniş topluluğa yayılması ihtimalini düşüreceğini söylüyorlar.

Araştırma ekibi; 2009’dan 2014 yılına kadar her yıl birkaç ay boyunca Namibya Tsaobis Doğal Parkı‘ndaki iki babun topluluğunun davranış biçimlerini gözlemledi. Babunların sosyal bağ yapılarını gözlemleyen çalışma Royal Society Open Science ‘da yayımlandı.

University of Cambridge Zoology Bölümünden Dr. Alecia Carter:

“Bu iki büyük grup içerisindeki zamanla oluşan sosyal bağlar genellikle yaş, baskınlık derecesi, karakter gibi özelliklere göre şekilleniyor. Bu durum insanlarda da böyle gerçekleşiyor. İnsanlar da kendi gelir seviyesindeki, aynı inançtaki, eğitim seviyesi vb. parametrelere uygun insanlarla takılıyorlar. Bu durum özellikle de babunlardaki ile aynı diyor.

“Cesaret” gibi karakteristik bir özelliği test etmek için, araştırmacılar babunlar için alışılmadık türdeki yiyecekleri iki topluluğun ortak kullandığı bir bölgeye yerleştirdiler. Bu uyaran (yiyecekler); haşlanmış yumurta ve kırmızı ya da yeşil renge boyanmış küçük ekmek parçaları içeriyordu. Ekip daha sonra yeni yiyecekleri araştırmaya harcanan zamanı ölçtü ve babun topluluklarının üyelerinin cesaret derecelerini belirlemek için yiyecekleri yeyip-yemediklerini gözlemlediler.

Araştırmacılardan Dr. Guy Cowlishaw:

“Analizlerimiz ilk olarak daha cesur ve daha korkak babunların bu karakterlere sahip diğer babunlarla ilişki kurmaya daha yatkın olduklarını gösterdi. Şempanzelerden lepisteslere kadar diğer hayvanlar arasında yapılan geçmiş çalışmalar; topluluktaki benzer karakterleri gösteren diğer bireylerle vakit geçirmenin bireyler arası işbirliğini geliştirebildiğini ortaya ortaya koymuştu” diyor.

Dr. Carter:

“Babunların cesaret için neden homofili gösterdikleri belirsiz, ancak kalıtsal bir özellik olabilir ve gözlemlediğimiz örnekler aile birlikteliklerini yansıtıyor” diyor.

Dişilerin “damat” tercihlerinde cinsiyet, sosyal etkileşimde belirli bir engel teşkil etmiyordu. Bu, kısmen, üremek için yapılan cinsel birleşmelerin nedenidir, fakat aynı zamanda da, dişilerin yavrularının hatrına belirli erkeklere yaranmalarındaki bir taktiktir.

Dr. Carter:

“Güney Afrika babunu erkekleri genellikle rakiplerinin yeni doğan bebeklerini öldürürler (infantiside). Dolayısıyla dişi babunlar baba tanımlaması noktasında olabildiğince kafa karışıklığı yaratmak için ortalıkta dolaşırlar ve önüne gelenle cinsel ilişkiye girerler, böylelikle de erkekler kendi bebeklerini mi yoksa rakiplerinin bebeklerini mi öldürmeye teşebbüs ettikleri noktasında müthiş bir karmaşa yaşarlar” diyor.

Ve ekliyor:

“Aynı zamanda da dişiler; bebeklerini koruyacakları ve bebeklerin verimli bölgelerde besin aramalarına müsaade edecekleri umuduyla belirli erkeklerle bağ kurmaya çalışırlar. Her ne kadar, konu besin arayışı olduğunda erkekler oldukça tembel olsalar da, iyi besin için erkekleri takip edip etmemek de bebeklerin tercihine kalmıştır.”


Araştırma Referansı: Alecia J. Carter , Alexander E. G. Lee , Harry H. Marshall , Miquel Torrents Ticó , Guy Cowlishaw. Phenotypic assortment in wild primate networks: implications for the dissemination of information. Royal Society Open Science, 2015 DOI: 10.1098/rsos.140444
Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. University of Cambridge, “Baboons prefer to spend time with others of the same age, status and even personality”, http://www.cam.ac.uk/research/news/baboons-prefer-to-spend-time-with-others-of-the-same-age-status-and-even-personality

İnsan Gibi Öğrenen Makineler

Nesne tanıma sistemleri oldukça ilerledi; hele Facebook’un yüz tanıma algoritmaları korkutucu derecede iyi. Bu sistemler, insanların nesneleri tanımayı öğrenişinden farklı biçimde, tipik olarak milyonlarca görsel örnekkullanılarak geliştirilir. Bir insan ise bir nesnenin iki-üç resmini gördüğünde, genellikle o nesnenin yeni örneklerini tanıyabilir duruma gelir.

Dört yıl önce, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Beyin Araştırma Bölümü’nden Tomaso Poggio’nun ekibi, görsel temsil için yeni bir bilgisayar modeli üzerinde çalışmaya başladı. Amaçları, beynin tam olarak ne yaptığınıanlayabilmekti. Ekip, Theoretical Computer Science dergisinde yayımlanması için geçtiğimiz günlerde hazırladıkları makalelerinde, geliştirdikleri modeli temel alan bir makine öğrenimi sisteminin, sadece birkaç örneğe dayanarak son derece başarılı nesne tanımlamaları yapabildiğini gösteriyor.

Araştırmacılar ayrıca hem bu son makalelerinde, hem de geçtiğimiz Ekim ayında PLOS Computational Biologydergisinde yayımladıkları makalelerinde, beynin işleyişine ilişkin eldeki kanıtların modelleri ile gayet uyumlu olduğunu da belirtiyorlar.

“Eğer bana yüzünüzün belli bir uzaklıktan çekilmiş bir resmini gösterseler ve daha sonra ben sizi farklı bir uzaklıktan görsem, görüntü resimdekinden farklı olur ve basit karşılaştırma yöntemleri işe yaramaz. Bu durumda ya çok fazla sayıda örnek resme gerek vardır; yani yüzünüzü tüm olası pozisyonlarda görmüş olmalıyımdır ya da nesnenin değişmez bir temsilini bulmak gerekir,” diyor Prof. Poggio.

Bir nesnenin değişmez temsilinin boyut değişimine, konum değişimine ve dönmeye karşı bağışıklı olması, bu değişimlerden etkilenmemesi gerekir. Bilgisayar görüş araştırmacıları değişmez nesne temsili için çeşitli teknikler önermişti, fakat Poggio’nun grubunun çalışması beynin işleyiş mekanizması ile uyumlu bir değişmez temsil bulması bakımından ayrıca önem taşıyor.

Sinirler Neyi Hesaplıyor?

Sinir hücreleri, yani nöronlar uçları dallanan uzun ve ince yapılı hücrelerdir. Görsel işlemenin yapıldığı beyin kabuğunda (İng. cerebral cortex), herbir nöronun her ucunda yaklaşık 10.000 dallanma bulunur.

Böylece iki kabuk nöronu (İng. cortical neuron) birbirleri ile sinir kavşağı (sinaps [İng. synapse]) adı verilen 10.000 ayrı kimyasal eklem üzerinden iletişim kurar. Her sinir kavşağının kendi “ağırlığı” (gelen sinyalin gücünü katlayan bir çarpan) vardır. 10.000 sinir kavşağının hepsinden geçen sinyaller, nöronun bedeninde biraraya getirilir. Uyarım desenleri ve elektriksel etkinlik, zaman içinde sinir kavşaklarının ağırlıklarını değiştirir; bu kökleşmiş alışkanlıkları ve anıları oluşturan mekanizmadır.

Öte yandan, matematiğin lineer cebir dalındaki anahtar işlemlerden biri nokta (skaler) çarpımdır. Bu işleme girdi olarak iki sayı dizisi (veya iki vektör) verilir, bunların elemanları belli bir düzende çarpılır ve ortaya tek bir sayıbiçiminde bir sonuç çıkar. Dolayısıyla, beyin kabuğunda bulunan tek bir nöral devrenin çıktısını, 10.000 değişkenli iki vektörün nokta çarpımı olarak düşünebiliriz. Bu büyük çaplı işlemi, beyindeki her bir nöron her an yapar.

Poggio’nun grubu, nokta çarpımlara dayanan değişmez nesne temsilleri geliştirmiş bulunuyor. Bir düzlemde 360 derecelik dönme yapan bir nesnenin minik bir dijital filmini çektiğinizi varsayın. Örneğin 24 karelik olsun ve herbir kare bir öncekinden birazcık daha dönmüş durumu göstersin. Filmi 24 tane fotoğraf biçiminde depolamış oluyorsunuz.

Ardından tanımadığınız bir nesnenin dijital resmini size gösterdiklerini farz edin. Söz konusu resim piksellerin renk değerlerine karşılık gelen bir dizi sayı (bir vektör) olarak yorumlanabileceğinden, filminizin karelerinin herbiri ile nokta çarpımlarını alabilir ve sonuçta 24 sayılık bir dizi elde edebilirsiniz.

Değişmezlik

Şimdi de aynı nesnenin bir öncekine göre 90 derecelik dönme yapmış halinin resmini alın. Elinizdeki 24 kare ile bunun nokta çarpımını hesaplayın. Yine aynı 24 sayıyı elde edersiniz, fakat sıralamaları farklı olur. Örneğin ilk kare ile yapılan çarpımdan elde edilen sonuç, bu kez altıncı kare ile yapılan çarpımın sonucu olarak çıkabilir. Ama sonuçta elde aynı 24 sayı olur.

O halde bu sayı listesi, yeni nesnenin dönme altından değişmezliği olan bir temsilidir. Bir nesneyi dönerken değil de boyutu değişirken veya konumu değişirken filme alarak elde edeceğiniz film kareleri de, sırasıyla boyut ve konum değişmezliği olan nokta çarpım listeleri verecektir.

Poggio ve meslektaşları son makalelerinde dönme, boyut ve konum değişmezliği olan bir nesne temsili üretmek amaçlandığında, en uygun kalıbın Gabor filtreleri olarak bilinen görüntüler kümesi olduğunu gösterdi. Beyin kabuğundaki görsel işleme hücreleri tarafından yapılan görüntü işleme operasyonları için de Gabor filtreleri iyi bir tanım sunuyor.

Üç Boyut

Bu teknik bir düzlem üzerindeki görsel değişimlerde iyi çalışsa da, üç boyutlu dönme olduğunda pek iyi iş görmüyor. Yani bir arabanın karşıdan çekilmiş fotoğrafı ile yandan çekilmiş fotoğraflarının ortaya çıkaracağı sonuçlar çok farklı oluyor.

Bununla birlikte araştırmacılar, eğer yeni nesne olarak filmdeki ile aynı tip nesne kullanılırsa , nokta çarpımların yeterince değişmez tanımları hala verebildiğini de gösterdiler. Bu gözlem, Nancy Kanwisher ve başka araştırmacılar tarafından yapılmış olan ve görsel işleyen beyin kabuğu bölümlerinin , belli nesne sınıfları için uzmanlaşan bölümleri olduğuna işaret eden araştırmaları ile örtüşüyor.

Ekip, PLOS Computational Biology dergisinde yayımlanan makalelerinde, nokta çarpım algoritmasını kullanarak binlerce rastgele nesneyi sınıflandırmayı öğrenen bir bilgisayar sistemi tasarladıklarını anlatıyor. Öğrendiği her nesne sınıfı için sistem bir şablonlar kümesi üretiyor. Bu şablonlar, insan beyninin görsel işleyen bölümünde karşılık gelen sınıflara ayrılan bölgelerin boyutunu ve çeşitliliğine ilişkin öngörü yapıyor. Bu da, araştırmacalara göre, beyin ile kendi yapılandırdıkları sistemin benzer birşeyler yaptığına işaret ediyor.

Ekibin değişmezlik hipotezi, Caltech profesörlerinden Christof Koch’a göre geleneksel makine öğrenimi ile primat görsel sistemi arasındaki büyük boşluğa kurulan güçlü bir köprü. “Eğer varolan doğal zeki sistemleri anlayacaksak, güçlü yapay zeka sistemlerinin yapılandırılmasına giden yolda bu gibi zarif matematiksel çerçeveler gerekecek,” diye ekliyor.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, “Machines that learn like people”
    < http://news.mit.edu/2015/algorithms-recognize-objects-few-examples-1223 >

Referans Makaleler:

  • Fabio Anselmi et al. Unsupervised learning of invariant representations, Theoretical Computer Science (2015). DOI: 10.1016/j.tcs.2015.06.048
  • Joel Z. Leibo et al. The Invariance Hypothesis Implies Domain-Specific Regions in Visual Cortex, PLOS Computational Biology (2015). DOI: 10.1371/journal.pcbi.1004390

Evrimsel “Ses/Testis” Takası

Derinden gelen erkek sesi, sadece insanlarda değil, benzer türlerde de dişilere çekici gelen bir özelliktir. Ama bazı erkekler için derin ses evrimsel açıdan pahalıya mâl olabiliyor.

Düşük frekanslı, derin ve etkileyici bir sese sahip erkek uluyan maymun türleri (Alouatta türleri) üzerinde yapılan bir araştırma, evrimsel süreçte her şeyin bir bedeli ve olasıdır ki bir nedeni olduğunu gösteriyor, hem de erkekler için akılda kalıcı bir şekilde.

Değişik uluyan maymun türlerinin, yaşadıkları farklı bölgeler ve çevrelere göre değerlendirildiklerinde, içinde bulundukları toplum alışkanlıklarının da üzerinde oldukça etkili olduğu anatomik varyasyonlara (farklılık) sahip oldukları biliniyor. Karada yaşayan en güçlü sese sahip hayvanlardan biri olan bu maymun türünün erkekleri, seslerini diğer erkekleri haremlerinde uzak tutmak için bir silah gibi kullanırlar. On klasik Alouatta türünün dokuzu üzerinde yapılan çalışmadan elde edilen ölçümlerde, birden çok dişiyi kontrol etme ve çiftleşme alanında tutma zorunluluğu olan topluluklarda, sesin derinliğini sağlamak için büyük bir hiyoide (dil kemiği) ve larinkse (gırtlak) sahip olan erkek uluyan maymunların testislerinin (er bezleri) daha küçük olduğu görüldü. Testis büyüklüğünün,sperm (erkek üreme hücresi) üretim kapasitesiyle doğrudan ilintili olduğu düşünüldüğünde, düşük frekanslı sesiyle daha çok dişiyi etkileyen ve dölleme şansını arttıran bir erkeğin, soyunu devam ettirmek için yeterince avantaj sağladığı ve çok fazla sperm üretecek büyük testislere gereksinimi olmadığı şeklinde yorumlanabilir. Öte taraftan, dişilerin birden çok erkekle çiftleştiği uluyan maymun topluluklarındaki erkeklerin daha küçük hiyoid ve larinkse sahipken, hatırı sayılır boyutlarda testislere sahip olmaları şaşırtıcı değildir. Ele geçirdikleri tek şanslarını fazla sayıda sperm ile verimli kullanarak dişinin, kendi soyundan yavrular doğurmasını sağlamaya çalışırlar.

Çiftleşme öncesi ses özelliklerine yatırım yaparak çiftleşme sonrası sperm rekabetinden uzak durmayı seçenlerle, tam tersini yapanların hedefinde aynı üreme içgüdüsü yatsa da, aralarındaki bu farkı, evrimin haksız rekabeti önleyici bir düzenlemesi olarak düşünebiliriz. Birinden birini özellikle tercih etme durumunda hissedenler için de; her tercihin, iktisat terimiyle, bir fırsat maliyeti olduğunu hatırlatırız.

Karşılaştırabileceğimiz başka insan türleri olmaması nedeniyle, bu çalışmanın türümüze uyarlanabilir bir yanı yok, dolayısıyla ses ölçer veya başka bir ölçüm aleti bulmanıza da gerek yok şu an için.  Ancak benzer şekilde, kadınlar tarafından etkileyici bulunan düşük perdeli erkeksi sese sahip olanların, olmayanlara göre daha az sperm ürettikleri yönünde bir araştırmanın varlığından da bahsedelim.

Yüksek frekanslı sese ancak küçük testislere sahip Alouatta seniculus türüne kulak verin :

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.

Bir de düşük frekanslı sese ancak büyük testislere sahip Alouatta caraya türünü dinleyin :

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.


Kaynak: 

  1. Bilimfili,
  2. Leigh W. Simmons , Marianne Peters, Gillian Rhodes Low Pitched Voices Are Perceived as Masculine and Attractive but Do They Predict Semen Quality in Men? Published: December 21, 2011DOI: 10.1371/journal.pone.0029271
  3. Dunn JC, Halenar LB, Davies TG, Cristobal-Azkarate J, Reby D, Sykes D, Dengg S, Fitch WT, Knapp LA. Evolutionary trade-off between vocal tract and testes dimensions in howler monkeys. Curr Biol. 2015 Nov 2;25(21):2839-44. doi: 10.1016/j.cub.2015.09.029. Epub 2015 Oct 22.

Yetişkin Beynindeki Yeni Nöron Oluşumları Çevreye Adaptasyon Sağlıyor

 İnsan beyninin yetişkinlikte de yeni nöronlar üretmeye devam edebilmesi sinirbilimin temel dogmalarını yerle bir etti ama bu nöronların davranış ve bilişsel alandaki görevleri henüz bilinmiyor. Daha önce Ekim ayında Trends in Cognitive Sciences ‘da yayımlanan çalışmada yetişkin hipokampüslerinde (beynin öğrenme ve hafıza ile ilgili en çok aktiviteye sahip bölgesi ) yeni nöron oluşumlarının gözlendiği bildirilmişti.

 Araştırmacılar bu tip yeni nöron oluşumunun, hayvan türlerinde çevreye , çevredeki değişimlere ve adaptasyonüzerine nasıl yardımcı olduğunu tartışmaya devam ediyorlar. Bu fikirleri test etmek için mümkün olduğunca doğal deneyler dizayn edildi, laboratuar kemirgenleri daha doğal ve sosyal ortamlarına benzer kurgular içinde gözlemlendi. Burada amaç sosyal statünün yeni nöron yapımını nasıl etkilediğini gözlemlemekti.

Yeni nöronlar hipokampüsü muhtemel çevresel değişikliklere adapte etmeye yarıyor. Spesifik olarak ödül ve stress mekanizmalarıyla ilgili deneyler bireyin beynini optimize etmesini sağlıyor. Yine de adaptif önemin anlaşılması için daha doğala özdeş deney dizaynları gerekli bir adım olarak görülüyor.

Son yıllarda, her geçen gün daha da kesinleşen bir bilgi var  ki ; memeli beyni değişen çevresel şartlardan son derece etkilenmektedir. Stres yaratıcı günlük tecrübeler, hipokampüs bölgesinde oluşan yeni nöron sayısını son derece azaltıyor. Aksine, ödül mekanizmasını harekete geçiren tecrübeler ile (fiziksel egzersiz, çiftleşme, sosyal paylaşım) yeni hipokampüs nöronlarının oluşumunu dramatik oranda artırıyor.

Yetişkinlikte yeni nöronların oluşması çok önemli davranışsal ve bilişsel sonuçlar ortaya çıkarabilir. Strese bağlı yeni nöron oluşumunun azalması, hipokampüse üzeri bilişsel aktivite (obje hafızası, uzamsal yön bulma ve öğrenme gibi) yapılmamasına bağlanıyor. Stres sebebi olan yaşantıların hipokampüse bağlı anksiyete davranışlarını artırdığı da biliniyor. Buna karşın ödül mekanizmaları anksiyete davranışlarını da düşürüyor ki bu da bilişsel görevlerin başarısına bağlanıyor.

Nöronların adaptif önemi konusunda bir anlaşmazlık olsa da , bilimciler günlük aktivitenin beyni değiştirdiğinekanaat getiriyor. Geleceği kestirmenin en iyi yolu geçmişe bakmak olduğu için stres yaratıcı bir ortamda adaptasyon stres ile modellenmiş bir beyinden anlaşılabiliyor.

Gel gelelim, bu yöndeki stres üzerinden yapılan deneyler ödül deneylerinden çok daha az olduğu için, sistem yanlış adaptasyon sonuçları , şiddeti ve sıklığı ortaya çıkarabiliyor.

Genel olarak tüm çalışmalar kurulmuş laboratuvar ortamlarında yapıldığından gerçek dünyadaki iz düşümler kestirilemiyordu. Açık izlenebilir bir oyuklar sistemi kullanmak ve içine açık alanlar geçitler ve tüpler kurmak, araştırmacılar için baskınlık hiyerarşisini gözlemleyebilecekleri doğal bir ortam yaratılmasını sağladı. Burada sıçanların doğal ortamlarındaki stres, ödül mekanizmaları ve gerçek sosyallik durumları kolaylıkla ve doğal olarak ortaya çıktı.

Daha doğal ve gerçekçi dizaynlar ile dominant yetişkinlerde , ortalama erkek sıçanlara oranla daha fazla yeni nöron üretimi olduğu görüldü. Kompleks sosyal etkileşimleri, bireysel farkları maksimum düzeyde ölçmeyi sağlayacak set uplardan laboratuvar hayvanlarını alıp, insanları bu alana koymak deneyleri ve algımızı bir adım öteye taşıyacaktır.

 

Referans     :

  1. Bilimfili,
  2. Maya Opendak, Elizabeth Gould. Adult neurogenesis: a substrate for experience-dependent change. Trends in Cognitive Sciences, 2015; DOI:10.1016/j.tics.2015.01.001

Tek Kaşlılık, Sakal Kalınlığı ve Saç Beyazlaması Genetiğe Bağlı

Saçlarınızın neden beyazladığını hiç merak ettiniz mi? Araştırmacılar uzun zamandır, saçlardaki beyazlamanın temel sebebinin, kıl folikülleri olarak bilinen köklerdeki melanin üretiminin azalması veya durması olduğunu biliyorlar. Melanin pigmenti, derimize de, saçımıza da, gözlerimize de rengini veren pigmenttir. Dolayısıyla da ilk dikkati çeken bu proteinin sentezlenmesi ve mekanizmaları olmaktadır.

Yine de bilim insanları üretimdeki bu azalmanın asıl sebebini veya popülasyonlar arasındaki farklılıkların ardında yatan mekanizmaları tam olarak tespit edebilmiş değil. Ancak şimdi Nature Communications’da yayımlanan yeni bir çalışmada, Latin Amerika’dan 6000’den fazla bireyin genomları incelendi, ve 18 ayrı genin saç özelliklerini ve fenotiplerini etkilediği tespit edildi. Bu genlerden birisi de saçların beyazlaması ile ilgili olarak keşfedilen ilk gen olma özelliğini taşıyor.

Saç beyazlaması ile ilişkilendirilen gen, yalnızca Avrupalı atalardan gelen bireylerde bulunuyor ve genin daha önceki verilere dayanarak açık saç rengi ile de ilişkili olduğu biliniyor. Tespit edilen diğer genlerin içinde tek kaşlılık, sakal kalınlığı, kaş kalınlığı ile ilişkili genler de bulunuyor.

Araştırmaya dahil edilen katılımcıların içerisinde ise, Afrikalı, Avrupalı ve Yerli Amerikalı ataları olan , dolayısıyla birbirinden farklı genetik miraslara sahip insanlar bulunuyor. Bu çeşitlilik sayesinde genler ile saç özellikleri arasındaki, popülasyondan popülasyona değişebilen bağıntıların keşfini gerçekleştirmek mümkün oldu.

Araştırmacılara göre buradaki genetik keşiflerin, olay mahallerinde bulunan DNA’lardan şüphelilerin tahmin edilmesi noktasında çok önemli rol oynayabilir. Ayrıca yapılacak kök hücre müdahaleleri ve genetik modifikasyonlar ile saç beyazlamasını geciktirmek de mümkün olacaktır.

Not : Araştırmada saç beyazlaması ile ilgili olarak keşfedilen gen PRSS53 kodu ile biliniyor. İleri okuma yapmak okuyucularımız için genin açılımı Protease Serine S1 family member 53’nin özel olarak Q30R substition formu.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Science magazine, http://www.sciencemag.org/news/2016/03/study-finds-first-genetic-links-gray-hair-beard-thickness-and-unibrows
  • Kaustubh Adhikari, Tania Fontanil, Santiago Cal, Javier Mendoza-Revilla, Macarena Fuentes-Guajardo, Juan-Camilo Chacón-Duque, Farah Al-Saadi, Jeanette A. Johansson, Mirsha Quinto-Sanchez, Victor Acuña-Alonzo, Claudia Jaramillo, William Arias, Rodrigo Barquera Lozano, Gastón Macín Pérez, Jorge Gómez-Valdés, Hugo Villamil-Ramírez, Tábita Hunemeier, Virginia Ramallo, Caio C. Silva de Cerqueira, Malena Hurtado A genome-wide association scan in admixed Latin Americans identifies loci influencing facial and scalp hair features Nature Communications 7, Article number: 10815 doi:10.1038/ncomms10815 Received 13 July 2015 Accepted 25 January 2016 Published 01 March 2016

Scott Kelly Uzayda Neden 5 Santimetre Uzadı?

NASA astronotu Scott Kelly, 340 gün süren Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ) görevinin ardından Kazakistan bozkırına iniş yaptığında, onu bekleyenler sadece yorgun ama gülümseyen bir astronot değil, aynı zamanda Dünya’yı terk ettiğinden birkaç santimetre daha uzun bir insanla karşılaştıklarını fark ettiler. Ölçümlere göre Kelly, görevi boyunca yaklaşık 5 cm kadar “uzamıştı”.

Bu haber manşetlere “Uzaya gitti, uzun döndü” şeklinde yansıdı. Fakat perde arkasında olan biten, insan vücudunun yerçekimsiz ortama verdiği incelikli ve geri dönüşümlü bir uyum yanıtıydı; yani gerçek bir “bilimsel süper güçten” çok, omurgamızın fizik kurallarıyla oynayan geçici bir numarası.


Uzayda 5 santimetre: Gerçekte ne oldu?

Scott Kelly, Mart 2015’te Soyuz TMA-16M ile UUİ’ye ulaşıp yaklaşık 340 gün boyunca yörüngede kaldı ve 2016’nın başında Dünya’ya döndü. Bu görev, “ISS year-long mission” olarak tarihe geçti ve uzun süreli uzay uçuşunun insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmak için özel olarak tasarlandı.

NASA sözcüleri ve çeşitli haber kaynakları, Kelly’nin uzayda geçirdiği süre zarfında yaklaşık 5 cm kadar uzadığını bildirdi.(ABC) Bilimsel ölçümlerde bazen 3,8 cm (1,5 inç) civarı değerler de geçiyor; yani farklı kaynaklar arasında küçük sayısal farklar olsa da büyüklük aynı: birkaç santimetrelik geçici bir uzama.

Bu değişim, astronotlarda daha önce de gözlenen bir fenomen. UUİ’de uzun süre kalan astronotlar genellikle kendi boylarının yaklaşık %3’üne kadar uzayabiliyorlar. Örneğin 175 cm boyundaki bir astronot teorik olarak 5 cm’ye yakın bir artış yaşayabiliyor. Scott Kelly’nin medyaya “5 cm” olarak yansıyan hikâyesi, bu çerçevede aslında hiç de istisnai değil; sadece ilk kez bu kadar uzun süreli bir görevle, yoğun bilimsel takip altında izlenmiş oldu.


Omurgamız Dünya için tasarlanmışken uzayda ne oluyor?

Önce omurganın normal şartlarda nasıl davrandığına bakmak iyi olur. Dünya’da, yerçekimi vücudumuzun tamamını sürekli aşağı doğru çeker. Omurgamız 33 omurdan ve bunların arasında yer alan disklerden oluşur. Bu diskler jel kıvamında bir çekirdek (nükleus pulpozus) ve onu çevreleyen daha sert bir halka (annulus fibrosus) içerir.

Ayakta dururken ya da otururken bu diskler, tıpkı üst üste konmuş süngerler gibi, vücut ağırlığımız tarafından sıkıştırılır. Gün içinde boyumuzun sabah-akşam arasında yaklaşık 1–2 cm değişmesinin nedeni de budur: disklerdeki sıvı yük altında kısmen dışarı çıkar, akşamları biraz “kısalırız”; gece yatarak dinlendiğimizde ise diskler tekrar sıvı toplar ve sabaha karşı boyumuz hafifçe uzamış olur.

Uzayda ise tablo tamamen değişir. UUİ’deki yerçekimi, Dünya’dakinin çok küçük bir kısmına denk geldiği için astronotlar pratikte “mikro yerçekimi” ortamındadır. Vücut ağırlığını taşıyan bir iskelet yükü yoktur; omurlar üzerindeki baskı belirgin ölçüde azalır. Diskler bu kez aşağıdan yukarıya doğru sıkıştırılmak yerine, adeta serbest bırakılmış bir yay gibi genişleme fırsatı bulurlar.

Sonuçta:

  • Disklerin içine daha fazla sıvı dolar,
  • Omurlar arası mesafe artar,
  • Omurganın doğal eğrilikleri (özellikle bel ve boyun lordozu) bir miktar düzleşir,
  • Tüm omurga eksen boyunca uzar.

Toplamda bu etki, boyda birkaç santimetrelik bir artışa yol açabilir. Scott Kelly’nin görevi sırasında gözlenen de tam olarak buydu: yerçekimsiz ortamda omurgası gevşeyip açıldı, diskler genişledi, omurga eğrilikleri kısmen düzleşerek onu daha “uzun” hale getirdi.


Neden kalıcı değil? Kelly neden “ömür boyu uzun” kalmadı?

Bu sorunun cevabı, aslında Dünya’ya döndüğü ilk günlerde yaşananlara saklı. Kelly ve ikiz kardeşi Mark Kelly, Houston’da kucaklaştıklarında, Mark kardeşinin—en azından göz kararı—pek de farklı görünmediğini, çok geçmeden de tekrar aynı boya geldiklerini anlattılar.

Yerçekimi, Dünya’ya döndüğünüz andan itibaren eski rolünü geri alır. Omurlar yeniden vücut ağırlığını taşımaya başlar, diskler sıkışır, omurga eğrilikleri (Dünya şartları için “ekonomik” olan) fizyolojik formuna geri döner. Astronotlar genellikle inişten sonraki ilk birkaç gün içinde uzayda kazandıkları santimetreleri hızla kaybederek, görev öncesi boylarına yaklaşırlar.

Scott Kelly’nin boyundaki artış da kalıcı değildi. Yerçekiminin yeniden devreye girmesiyle, birkaç gün ila birkaç hafta içinde boyunun büyük ölçüde eski değerine döndüğü bildirildi.(ABC) Omurganın yapısında geri dönüşümsüz bir uzama, kemiklerin kalıcı olarak “uzaması” veya büyüme plaklarının çocuklardaki gibi yeniden aktif hale geçmesi söz konusu değil. Yani bu fenomen, bir büyüme atağından çok, esnek bir yapının farklı yük koşullarındaki mekanik cevabı gibi düşünülebilir.


NASA İkizler Çalışması: Scott Kelly bir “yaşayan deney” olarak

Kelly’nin görevi, sadece boy uzaması gibi ilginç ama sınırlı bir fenomeni gözlemek için tasarlanmamıştı. NASA, tarihte ilk kez, aynı genetik altyapıya sahip iki yetişkin insanı—Scott ve Mark Kelly ikizlerini—kullanarak uzun süreli uzay uçuşunun vücut üzerindeki etkilerini çok boyutlu olarak inceleyen bir “İkizler Çalışması” yürüttü.

Bu kapsamda araştırmacılar, Scott Kelly’yi uçuş öncesi, uçuş sırasında ve uçuş sonrasında; Mark Kelly’yi ise aynı dönem boyunca Dünya’da olmak üzere takip ettiler. İncelenen başlıca alanlar şunlardı:

  • Gen ifadesi (hangi genlerin ne kadar “açık” ya da “kapalı” olduğu),
  • DNA hasarı ve onarım mekanizmaları, telomer (kromozom uçları) dinamikleri,(Science)
  • Bağışıklık sistemi yanıtları,
  • Kardiyovasküler sistem,
  • Kemik yoğunluğu ve kas kütlesi,
  • Görme, sinir sistemi ve bilişsel fonksiyonlar,
  • Mikrobiyom (bağırsak bakterileri) kompozisyonu.

Sonuçlar, uzay uçuşunun vücutta gerçekten geniş kapsamlı, fakat büyük oranda geri dönüşümlü değişiklikler oluşturduğunu gösterdi. NASA’nın yayımladığı veriler, Scott Kelly’nin gen ifadesindeki değişikliklerin yaklaşık %93’ünün Dünya’ya dönüşten sonraki 6 ay içinde eski haline yaklaştığını, geri kalan yaklaşık %7’lik kısmın ise daha kalıcı olabilecek uyum süreçlerine işaret ettiğini bildiriyor.(NASA)

Boy uzaması bu büyük tablonun küçük ama sembolik bir parçasıydı: omurganın mekanik uyumu. Ancak diğer sistemlerde olanlar, gelecekteki Mars uçuşları ve daha uzun misyonlar açısından belki de çok daha kritik.


Uzayda sadece boy mu değişiyor? Kemikler, kaslar ve görme

Uzun süreli uzay görevlerinde astronotların karşılaştığı fizyolojik değişiklikler, tek bir sistemle sınırlı değil. Boy uzaması, yerçekimsiz ortamın hemen fark edilen, ilgi çekici bir sonucu; fakat derinde, daha sessiz ilerleyen başka süreçler de var.

Kemik yoğunluğu kaybı
Yerçekimsiz ortamda kemikler, özellikle de ağırlık taşıyan kemikler (kalça, femur, tibia gibi), normalde maruz kaldıkları mekanik yüke maruz kalmıyor. Bu, vücudun “kullanılmayan dokuyu azaltma” eğilimini tetikliyor. Uzun süreli uzay uçuşlarında astronotlar, ilgili bölgelerde ayda %1–1,5 civarında kemik mineral yoğunluğu kaybı yaşayabiliyor.(New York Post) Dünya’ya dönüş sonrası yoğun egzersiz ve rehabilitasyonla bu kaybın önemli bir kısmı geri kazanılabiliyor, ancak sürecin uzun vadeli etkileri hâlâ araştırma konusu.

Kas atrofisi
Kaslar da benzer şekilde, yerçekimine karşı çalışmadıkları için zayıflamaya meyilli. Bacak kasları ve gövde kasları, özellikle de postür kasları, mikro yerçekiminde daha az aktif olduklarından hızla eriyebiliyorlar. Bu nedenle Scott Kelly de dahil olmak üzere astronotlar, UUİ’de günde yaklaşık 2 saate varan düzenli egzersiz yapmak zorunda.(New York Post)

Görme ve beyin: SANS
Son yıllarda uzay uçuşu tıbbında en çok tartışılan konulardan biri de “Spaceflight-Associated Neuro-ocular Syndrome (SANS)” olarak adlandırılan durum. Mikro yerçekiminde vücut sıvılarının gövde ve bacaklardan üst kısma doğru yeniden dağılması, kafa içi basıncını ve göz çevresindeki basıncı etkileyebiliyor. Bazı astronotlarda göz küresinin hafifçe yassılaşması, görme bozulmaları ve optik sinirde şişme gibi bulgular bildirildi.(New York Post) Scott Kelly’nin de görev sonrası görme keskinliğinde değişiklikler rapor edildi; bu da boy uzaması gibi, uzayın vücut üzerindeki çok boyutlu etkilerinin bir başka örneği.(The Guardian)


Kalp, damarlar, denge sistemi ve genler: Bütün beden yeniden ayarlanıyor

Kalp-damar sistemi de yerçekimsiz ortama uyum sağlamak zorunda. Mikro yerçekiminde kan, bacaklardan yukarıya doğru yeniden dağıtılır; bu durum baş ve göğüs bölgesinde sıvı birikimi hissi yaratır. Zamanla kalp hacmi küçülebilir, damar tonusu değişebilir; astronotlar Dünya’ya döndüklerinde ani ayağa kalkma sırasında tansiyon düşmesi ve baş dönmesi yaşayabilirler.(New York Post)

Denge organı olan iç kulak (vestibüler sistem) de uzayda “şaşkınlığa” uğrar; çünkü otolitler (yerçekimini algılayan küçük kristaller) bekledikleri çekimi hissetmez. Bu nedenle astronotlar ilk günlerde sık sık yönelim bozukluğu, baş dönmesi ve hareket hastalığı (space motion sickness) yaşarlar; Dünya’ya dönüşte ise yeniden “yerçekimine alışma” sürecinden geçerler.

İkizler Çalışması, genetik ve moleküler düzeyde de kayda değer değişiklikler gösterdi. Scott Kelly’nin telomerlerinin (kromozom uçlarındaki koruyucu yapılar) uzaydayken beklenmedik biçimde uzayıp, Dünya’ya dönüşte tekrar kısaldığı; bağışıklık sistemi, DNA onarımı, kemik oluşumu ve oksijen-karbondioksit dengesi (hipoksi – hiperkapni) ile ilgili gen ağlarında kalıcıya aday değişiklikler görüldüğü bildirildi.(Science)


Bütün bunlar neden önemli? Mars ve ötesi

Scott Kelly’nin 340 günlük uçuşu, insan bedeninin nereye kadar esneyebileceğini, nerede zorlanmaya başladığını ve bu zorlanmadan nasıl dönebileceğini anlamamız için bir tür “genel prova” niteliğinde.

  • Boyunun geçici olarak 5 cm uzaması, omurganın mikro yerçekimine verdiği tamamen öngörülebilir ama etkileyici bir yanıt.
  • Kemik ve kas kaybı, uzun görevlerde kırık ve zayıflık riskini artırabileceği için mühendislik ve tıp açısından kritik bir sorun.
  • Görme ve nörolojik etkiler, astronotların görev sırasında hatasız çalışabilmesi için yakından izlenmek zorunda.
  • Genetik ve moleküler düzeydeki değişimler ise, kanser riskinden bağışıklık yanıtına kadar daha uzun vadeli sonuçlar doğurabilir.(NASA)

UUİ’deki bu bir yıllık deney, Mars’a gidiş-dönüş gibi 2–3 yılı bulabilecek görevlerin insan vücudu için ne anlama geleceğini tahmin edebilmek açısından vazgeçilmez bir arka plan sağlıyor. Kelly’nin omurgasında gerçekleşen o birkaç santimetrelik uzama, aslında çok daha büyük bir hikâyenin, vücudumuzun uzaya uyum sağlama kapasitesinin dışa vurumu.

İnsan bedeninin Dünya için evrimleşmiş olması, uzayı bizim için düşman bir ortam yapmıyor; ama her santimetrenin, her genin ve her sinir hücresinin, yeni bir denge noktası bulmak zorunda olduğu gerçeğini hatırlatıyor. Scott Kelly’nin kısa süreli “uzunluğu” da, bu büyük uyum hikâyesinin akılda kalan, çarpıcı bir ayrıntısı olarak tarihteki yerini almış durumda.

İleri Okuma
  1. Eitel, B. (2016, 3 March). US astronaut grows 5cm after year in space. Anadolu Agency. Erişim adresi: https://www.aa.com.tr/en/science-technology/us-astronaut-grows-5cm-after-year-in-space/531238
  2. Ramsey, L. (2016, 3 March). Here’s why astronaut Scott Kelly grew 5 cm during his year in space. ScienceAlert. Erişim adresi: http://www.sciencealert.com/why-astronaut-scott-kelly-grew-5-cm-during-his-year-in-space
  3. ABC News. (2016, 4 March). Scott Kelly: US astronaut ‘grows’ five centimetres after 340 days in space. ABC News. Erişim adresi: https://www.abc.net.au/news/astronaut-scott-kelly-grows-5cm-while-in-space/7222908
  4. Phys.org. (2016, 4 March). Sore – but no taller – astronaut Scott Kelly adjusts to Earth. Phys.org. Erişim adresi: https://phys.org/news/2016-03-sorebut-tallerastronaut-scott-kelly-adjusts.html
  5. Garrett-Bakelman, F. E., Darshi, M., Green, S. J., Gur, R. C., Lin, L., et al. (2019). The NASA Twins Study: A multidimensional analysis of a year-long human spaceflight. Science, 364(6436), eaau8650. https://doi.org/10.1126/science.aau8650
  6. Edwards, M., & Abadie, L. (2019, 11 April). NASA’s Twins Study Results Published. NASA. Erişim adresi: https://www.nasa.gov/humans-in-space/nasas-twins-study-results-published-in-science-journal/
  7. Wikipedia contributors. (güncel sürüm). ISS year-long mission. Wikipedia, The Free Encyclopedia. Erişim adresi: https://en.wikipedia.org/wiki/ISS_year-long_mission

Hapşırığı Tutmak İnsanı Öldürebilir Mi?

Hapşırığı Tutmanın Tıbbi Sonuçları: Ciddi Riskler ve Olası Komplikasyonlar

Hapşırma, solunum yollarındaki irritanlara karşı organizmanın doğal bir savunma mekanizmasıdır. Ancak sosyal ortamlarda özellikle bastırılmaya çalışılan bu refleks, nadiren de olsa ciddi tıbbi sonuçlara yol açabilir. Hapşırığı tutmak; yani ağzı ve/veya burnu kapatarak hava çıkışını engellemek, vücutta yüksek basınç oluşmasına neden olur. Bu durum başta kulak, sinüs ve damar sistemleri olmak üzere çeşitli organ sistemlerini olumsuz etkileyebilir.

Basınç ve Kulak Yaralanmaları

Hapşırık sırasında oluşan ani hava basıncı yaklaşık 100 mil/saat (yaklaşık 160 km/saat) hızla dışarı atılmak istenir. Eğer bu çıkış yolu engellenirse, bu basınç başta östaki borusu olmak üzere kulak yapıları üzerine yönlenebilir. Tıbbi literatürde hapşırığın bastırılması sonucunda timpanik membranın (kulak zarı) rüptüre (yırtılma) uğradığı vakalar belgelenmiştir. Bu durum ani ve şiddetli kulak ağrısı, işitme kaybı ve vertigo (baş dönmesi) gibi şikâyetlerle kendini gösterebilir.

Kardiyovasküler ve Nörovasküler Riskler

Hapşırığı tutmak, intratorasik (göğüs içi) ve intrakraniyal (kafaiçi) basınçları artırabilir. Bu artış, özellikle arteriyel tansiyonda ani yükselmelere neden olabilir. Bu durum, beyin damarlarında mikrokanamalara, hatta nadiren de olsa damar rüptürüne bağlı inmelere sebebiyet verebilir. Ayrıca bu basınç artışı, sinüs ameliyatı geçirmiş bireylerde orbita (göz çukuru) içine hava kaçışına neden olabilir. Bu durum göz çevresinde ağrı, ödem ve geçici görme bozukluklarına yol açabilir.

Kas-İskelet Sistemi ve Diyafram Hasarları

Hapşırığın engellenmesi, özellikle boyun ve göğüs bölgesindeki ani kas kasılmaları nedeniyle servikal omurga üzerinde anormal kuvvetlerin oluşmasına neden olabilir. Literatürde, bastırılmış hapşırık nedeniyle boyun omurlarında kas zorlanmaları ve hatta servikal disk hernisi vakaları bildirilmiştir. Ayrıca diyaframa binen ani basınç, karın içi organlarda da geçici travmalara yol açabilir.

Ekstrem Durumlar: Kalp Krizi Riski

Hapşırık bastırıldığında vagus sinirinin ani uyarılması sonucu kalp ritminde bozulmalar yaşanabilir. Bu durum bradikardi (kalp hızının yavaşlaması) ya da nadiren kardiyak arrest (kalp durması) ile sonuçlanabilir. Özellikle altta yatan kardiyovasküler hastalıkları olan bireylerde bu risk daha da artmaktadır.


Keşif

İleri Okuma
  • Kahana, L. M., & Kay, T. N. (1981). Sneezing and subarachnoid hemorrhage. Archives of Neurology, 38(9), 613-614.
  • Clarke, R., & Sharma, R. (1993). A case of traumatic rupture of the tympanic membrane caused by suppressed sneezing. The Journal of Laryngology & Otology, 107(11), 1047-1048.
  • Wani, A. A., & Rasool, M. (2003). Orbital emphysema following nose blowing and sneezing. British Journal of Neurosurgery, 17(6), 565-567.
  • Brodsky, J. R., & Lemke, B. N. (2010). Orbital emphysema causing vision loss after sneezing. Ophthalmic Plastic and Reconstructive Surgery, 26(5), 386-388.
  • Mahajan, R. P. (2014). Sneezing: more than a reflex? Journal of the Royal Society of Medicine, 107(9), 374.
  • Tariq, M., & Ahmed, A. (2019). Sneezing-induced cervical disc herniation: a rare case. Cureus, 11(3), e4211.
  • Toh, S. T., & Yuen, H. W. (2020). Dangerous suppression of a sneeze leading to pharyngeal perforation. BMJ Case Reports, 13(1), e232703.
  • Binns, Corey. “Is it safe to hold in a sneeze?” LiveScience. Aug. 19, 2010. http://www.livescience.com/32776-is-it-safe-to-hold-in-a-sneeze.html
  • Hatfield, Heather. “11 Surprising Sneezing Facts.” WebMD. http://www.webmd.com/allergies/features/11-surprising-sneezing-facts
  • University of Arkansas Medical Services. “Can holding in a sneeze cause hearing damage?” http://www.uamshealth.com/holdinginasneeze