İlk Yaşayan Süperbilgisayar Geliştirildi

Alışıldık süperbilgisayarlar gerçekten hayranlık uyandırıyor. Akıllara durgunluk verecek denli karmaşık hesaplamaları nispeten kısa sürede gerçekleştirebiliyorlar; fakat çok pahalılar, çok fazla güç tüketiyorlar, çalışırken aşırı derecede ısınıyorlar ve çoğu zaman evinizden daha büyük boyutlarda oluyorlar. Bu dezavantajlardan varolan teknolojik yaklaşımla kurtulmak da mümkün değil.

Acaba günümüzün elektriksel devrelere dayalı teknolojisinden tümüyle farklı bir hesaplama yaklaşımı olabilir mi? İşte yeni biyolojik süperbilgisayar modelinin ardında yatan düşünce buydu. Uluslararası bir bilim ekibi tarafından gerçeğe dönüştürülen bu fikir, dünyanın ilk nefes alan süperbilgisayarının doğmasını sağladı. Biyolojik süperbilgisayar bizimle aynı enerji kaynaklarını kullanıyor. Yaşayan bir mikroçipin etrafında enformasyon iletimi yapmak için elektronların yerine proteinleri kullanıyor.

Araştırmacıların tasarladığı çip minicik; sadece 1,5 santimetre karelik bir yüzölçümüne sahip. Ama yakından baktığınızda, üzerinde kalabalık bir şehri andıran yollar olduğunu görebilirsiniz. Protein zincirleri bu küçük metropolün caddeleri boyunca; yani devreye eklemlenmiş çok çok ince kanallarda ilerliyorlar. “Çok küçük bir alanda, çok karmaşık bir ağ yaratmayı başardık,” şeklinde açıklıyor Kanada McGill Üniversitesi’nden biyomühendis Dan Nicolau Sr.

Video Player

Normal bir mikroçipte elektronların yaptığı işi, biyolojik bilgisayarda protein zincirleri yerine getiriyor. Tüm canlı organizmalarda hücre düzeyinde enerji aktarımından sorumlu olan ATP (adenozin trifosfat) kimyasalı, biyolojik süperbilgisayarın proteinlerine de güç sağlıyor.

Yaşayan bilgisayar devrinin başlamasına henüz çok var. Ama araştırmacıların dediğine göre boyutlarının küçüklüğü, son derece verimli olmaları ve çalışırken çok az ısı yaymaları dolayısıyla, günün birinde paralel hesaplama yapabilen (aynı anda sayısız hesaplamayı gerçekleştirebilen) yeni nesil süperbilgisayarların üretilmesini sağlayabilirler.

Proceedings of the National Academy of Sciences  dergisinde yayımlanan makalelerinde, araştırmacılarbiyobilgisayarı bir matematiksel problemle sınadıklarını belirtiyor. Çipin içinde bulunan biyolojik ajanların, devre içinden yönetilen hareketleri sayesinde hesaplamayı gerçekleştirdiğini ifade ediyorlar. Bu da modelin çalıştığını ve yaşayan bilgisayarların ileride süperbilgisayarların önemli bir parçası olacağını ortaya koyuyor. Hatta belki bildik silikon makinelerle bile kaynaştırılabilirler.

Dan Nicolau Sr. şöyle değerlendiriyor: “Problemlerden birini bu model ile başarılı bir şekilde çözebildiğimizi gördük. Bunu pek çok başkaları izleyecektir. Örneğin, farklı biyolojik ajanlar deneyeceğiz. Tam anlamıyla çalışabilir durumda bir biyosüperbilgisayarı ne zaman görebileceğimizi söylemek ise güç. Belki elimizdeki cihazı normal bir bilgisayar ile birleştirip, hibrit bir makine ile karmaşık problemleri çözmeyi deneyerek ilerleyebiliriz. Araştırmamızı ilerletmek için pek çok farklı yöntem denemekteyiz.”

Video Player


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • McGill Üniversitesi, “Building living, breathing supercomputers“, <http://www.mcgill.ca/newsroom/channels/news/building-living-breathing-supercomputers-259294>
  • Science Alert, “Scientists have developed the world’s first living, breathing supercomputer“, <http://www.sciencealert.com/scientists-have-developed-the-world-s-first-living-breathing-supercomputer>

İlgili Makale: Dan V. Nicolau, Jr. Mercy Lardc, Till Kortend, Falco C. M. J. M. van Delft, Malin Perssong, Elina Bengtssong, Alf Månssong, Stefan Diez, Heiner Linke, and Dan V. Nicolau Parallel computation with molecular-motor-propelled agents in nanofabricated networks  proceedings of the national academy of sciences January 18, 2016 Dan V. Nicolau Jr., doi: 10.1073/pnas.1510825113

Aptalca Hatalar Yapmanın Psikolojisi

Zaman zaman hepimiz aptalca hatalar yaparız. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Efsaneye göre, Truvalılar, Yunanların devasa bir tahta attan oluşan “hediyesini” kabul ettiler ve Yunan savaşçıların dolu olduğu atın içerisinden bir ordu çıktı. Pisa Kulesi henüz tamamlanmadan eğik olduğu fark edilmişti. Daha yakın zamana gelindiğinde, Fransız Devleti 1300 istasyon için oldukça büyük olan yeni tren filosuna 15 milyar dolar harcadı.

Bu hadiseleri kolaylıkla aptalca hatalar olarak tanımlayabiliriz. Daha gündelik seviyede ise, şans kuponlarına paralar yatırıyor, çok hızlı araç kullanıyor ve sosyal medyada daha sonra pişman olacağımız şeyler paylaşıyoruz. Peki bu eylemlerimizi kötü şansın aksine aptalca hatalar olarak adlandıran algımızı tam olarak şekillendiren nedir? Görünüşte akılsızca eylemler olması mı? Sonuçlarının ciddiyeti mi? Bu hatalara dahil olan insanların sorumlulukları mı? İşte bilim bize bu soruların cevabını bulmamızda yardımcı oluyor.

Intelligence ‘da yayımlanan bir çalışmada, Balazs Aczel ve beraberindeki araştırma ekibi “yapılacak aptalca şeyler” cümlesini aratarak The Huffington Post ve TMZ gibi kaynaklardan aptalca hataları anlatan hikayelerin bir derlemesini oluşturdular. Hikayenin birisinde eve giren bir hırsızın, televizyon çaldığı ancak kumandasını evde unuttuğunu fark edince geri döndüğü anlatılıyor. Bir diğerinde ise; cep telefonu çalmak maksadıyla bir mağazaya giren hırsızların cep telefonu yerine açık GPS cihazlarını çaldığı ve polise tam konumlarını bildirmelerine sebep oldukları anlatılıyor. Araştırmacılar, üniversite öğrencilerinden oluşan bir katılımcı gruptan her hikayeyi; insanların sorumlulukları, durumun etkisi, sonuçların ciddiyeti ve diğer faktörleri göz önüne alarak oylamalarını istedi.

Katılımcıların verdikleri oyların analiz edilmesinin ardından aptalca hatalara dair üç çeşit ortaya çıktı. Bunlardan ilki; kişinin güveninin yeteneklerinin önüne geçmesi. Pitssburgh’dan bir adam herhangi bir kılık değişimi yapmadan yüzüne sürdüğü limon suyu ile güvenlik kameralarına yakalanmayacağına inanarak güpegündüz iki bankayı soydu.

Güven-beceri bağlantısızlığı, sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger’in bir çalışmasından sonraDunning-Kruger Etkisi olarak isimlendirildi. Dunning ve Kruger ikilisi yürüttükleri araştırmada Cornell Üniversitesi’nden lisans öğrencilerini; mizah, mantık ve dil bilgisi testlerine soktular ve daha sonra öğrencilerden diğer konulara kıyasla hangisinde daha başarılı olduklarını düşündüklerini oylamalarını istediler. En kötü puanların elde edildiği testlerde öğrenciler %12’lik dilimin içerisinde yer almalarına rağmen kendilerinin %62’lik başarı elde ettikleri tahmininde bulundular. Sonuçların değerlendirildiği aşamada, Dunning şöyle diyor:

“Kötü sonuç elde edenler –ki hepimiz bir şeylerde mutlaka kötüyüzdür– düşüncelerinin kusurlarını görmede ya da cevaplarının yetersizliğini görmeden başarısızlar.” Yani en kötü performans sergilediğimiz şeylerde bazen en iyi performansı sergilediğimizi düşünüyoruz.

Sayısız politik skandalın da gösterdiği üzere, ikinci tip aptalca hatalar; düşüncesizce hareket etmekten kaynaklanıyor. Amerikalı bir milletvekili Anthony Weiner facebookta tanıştığı bir kadına çıplak fotoğraflarını ve sapkın mesajlar göndermişti. (İstifasının ardından Weiner, Carlos Danger takma ismiyle siber sapıklıklarına devam etti. 2013 yılında New York belediye başkanlığı seçimlerindeki desteğini abartan Weiner tam burada Dunning-Kruger Etkisinin ağına düştü.)

Aptalca hataların son çeşidi ise; dikkat boşlukları — Homer Simpson’ın “D’oh” anlarını bilirsiniz. Bir anlık dikkatsizlikle yapılan aptalca hatalar. Böylesi durumlarda kişi dikkatini yoğunlaştırdığı şeye dair odaklanmasını bir anlık kaybetmesiyle, üzerinde yoğunlaştığı işi tamamen berbat etmesi olarak ortaya çıkar. Gole giden topu kurtaran kalecinin, oyuna sokacağı topu tribünlere doğru vurması gibi. Ancak Aczel ve beraberindeki ekibin analizleri katılımcıların böyle hataları görece daha az aptallıklar kategorisinde gördüklerini ortaya koyuyor.

Elbette ki, insan hatasını tamamen ortadan kaldırmanın mümkün olabileceğini düşünmek gerçekçi bir düşünüş değildir. İnsan daima hata yapacaktır. Ancak, bu araştırma; hatalarımıza ve aptallıklarımıza dair daha iyi bir kavrayış sağlamamıza olanak sunuyor ve hatalarımızı en aza indirme noktasında düşünmeye nereden başlamamız gerektiğine dair ipuçları veriyor. Araştırma aynı zamanda da bizlerin ortak zaafları olduğunu ortaya koyuyor. Hepimiz yeteneklerimizi abartmaya, düşüncesizce hareket etmeye ve dikkat boşluklarına düşmeye meyilliyizdir.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Hambrick. D. The Psychology of the Breathtakingly Stupid Mistake. Scientific American MIND. (2016, February 23)
  3. Kruger, Justin; Dunning, David Unskilled and unaware of it: How difficulties in recognizing one’s own incompetence lead to inflated self-assessments. Journal of Personality and Social Psychology, Vol 77(6), Dec 1999, 1121-1134. http://dx.doi.org/10.1037/0022-3514.77.6.1121
  4. Balazs Aczela, Bence Palfia, Zoltan Kekecs What is stupid?: People’s conception of unintelligent behavior Intelligence Volume 53, November–December 2015, Pages 51–58 doi:10.1016/j.intell.2015.08.010

Yatay Gen Aktarımı: Evrim Ağacı Üzerinde Gezinen Antibakteriyel Genler!

Yatay gen transferi, bir tür içinde gerçekleşen ve atalardan yavrulara doğru gerçekleşen ‘dikey’ (anne-babadan yeni nesile doğru olan) gen aktarımından farklı bir DNA aktarım mekanizmasıdır. DNA’nın, aynı veya farklı türler arasında atasal olmayan biçimde, bir bireyden bir diğerine ya da bir türden bir diğerine geçişine ‘yatay gen aktarımı’ adı verilmektedir. Evrim mekanizmalarından biri kabul edilen Yatay Gen Aktarımı sayesinde, örneğin bir bakterinin DNA’sı, yakınındaki bir bitki hücresine geçerek bitkinin DNA’sı içine yerleşebilir. Bitki kendi DNA’sını kopyalayıp yeni nesillere aktarırken, bakteriden yatay olarak aktarılmış gen bölgesini de kopyalayarak, yeni nesil bitkilere aktarabilir. Eğer bakteriden bitkiye aktarılmış bir gen, bitki için “faydalı” ise, Doğal Seçilim tarafından ayıklanmadan korunabilir. Bu araştırmada da, bu mekanizmanın ilginç örneklerinden birisi görülüyor.
Bilim insanları, antibakteriyel bir gen ailesinin, yaşam ağacının tüm dalları arasında yatay gen aktarımı/transferi yoluyla “dolaştığını” gösterdiler. Çalışma, yeni antibiyotik ilaçların keşfi için, yaşam ağacının gözardı edilmiş mikropları olan arkelerden yararlanılabileceğini öneriyor.
Zararlı bakterilerin, antibiyotiklere dirençli soylara evrimleşeceğini dikkate almadan, sürekli ve dikkatsiz antibiyotik kullanımı nedeniyle, insanların yakın gelecekte büyük sorunlarla karşılaşacağından endişe ediliyor. Doğa ile iç içe olan farklı canlı türleri ise, görünüşe bakılırsa, antibiyotikleri, türümüzden çok daha tutarlı bir strateji ile kullanıyorlar.
eLife dergisinde 2014 Kasım ayında yayınlanan bir çalışmada, antibiyotik etki gösteren bir gen/enzim ailesinin, bakterilerden, Evrim Ağacı’nın diğer iki dalına sıçradığı gösterilmişti.
Yatay gen aktarımı, günümüzde oldukça iyi tanınan moleküler bir olaydır. Bu çalışma ise, bir gen ailesinin, Evrim Ağacı’nın bir dalından diğer iki dalına ilgili genin antibiyotik işlevi korunarak atladığını göstermesi bakımından önemli bir ilk örnek.
Bakteriden Bitki ve Böceklere “Atlayan” Genler
Bakteride bulunan lizozim ailesine ait bir enzim, bakteri bölünürken hücre duvarında aktif olup, yeni nesil bakteri hücrelerini ayırmakla görevli. Fakat ilgili genin ürünü olan enzim yüksek miktarda ortamda bulunursa, bakteri hücre duvarını parçalayıp bakterileri öldürmekte – yani antibakteriyel özellik göstermekte.
İlgili antibakteriyel gen, evrimsel tarih içinde, bakteri kaynağından, bitkilere, böcek türlerine, ve tek hücreli bir mikrop alemi olan arkelerden geçmiş (ana görselde görülüyor).
Daha önce, birçok çalışmada yatay gen aktarımının izleri gösterilmiş olsa da, aktarılan genler genellikle yeni evsahibi türde işlevsiz hale gelerek eleniyordu. Bu çalışma, ilgili genin bitki ve arkea türlerine yatay olarak aktarılmış kopyalarında, antibakteriyel işlevlerin korunduğunu gösteriyor.
Bakteriden arke türlerine aktarılmış bu genin, günümüz antibiyotiklerine dirençli olan Staphylococcus aureus ve Bacillus anthracis bakterilerini de öldürdürdüğü gösterildi.
Arkeler Yeni Antibiyotik İlaç Keşfi İçin Kaynak Olabilir Mi?
Birçok arke türü, volkanlar gibi sıradışı ortamlarda yaşadığı için, bakteriler ve arkelerin genelde birlikte yaşamadığı düşünülmekteydi. Dolayısıyla arkelerde, bakterilere karşı antibiyotik evrimleşmiş olabilecekleri hesaba katılmıyordu.
Çalışmanın pratik önemi bu noktada ortaya çıkıyor: Antibakteriyel ilaçlar araştırılırken, arkeler daha önce dikkate alınmıyordu. Bu çalışma sonrasında, arke türlerinin de bilim insanları tarafından, antibakteriyel ilaç keşfi için taranmaya başlanacağını tahmin edebiliriz.
Yine de, aşırı antibiyotik tüketimi sonucunda bizleri bekleyen tehlikeyi, sadece arkelere bakarak keşfedeceğimiz yeni antibiyotikler ile çözmemiz mümkün görünmüyor.
Antibiyotiklerin ömrü kısa: Yeni keşfedilen antibiyotiklere karşı bakterilerde direnç evrimleşmesi, sonunda bu antibiyotiklerin etkisiz hale gelmeleri, bugünün antibiyotik kullanım pratikleri ile, 5-15 yıl gibi çok kısa sürelerde gerçekleşiyor. İlaç şirketlerinin ve hastanelerin kar hırsı ile yaptığı hataları, ne yazık ki, yine insanlar, özellikle de alt-gelir grubunda bulunanlar ödemeye devam edecekler.
Sonuç olarak, doğaya bakarken, doğanın çeşitliliğini insan için bir araç olarak kullanmak yerine, doğanın işleyişini, ve arkea gibi mikropların başarılı stratejilerini, bir yöntem olarak kavramak çok daha değerli dersler verecektir.
Hazırlayan: Gönensin Ozan Bozdağ
Görsel: Antibakteriyel genler yaşam ağacının tüm dallarına işlevlerini yitirmeden aktarılmakta. Çalışmada antibakteriyel lizozim enzimini sentezleyen gen ailesinin bakterilerden -yatay gen aktarımı ile- arkelere (kırmızı), bitkiye (yeşil), mantar türlerine (turuncu), ve bir böcek türüne (lacivert) aktarıldığı gösterilmekte. Çalışma, bu derece çok yönlü ve uzak türler arasında gerçekleşen yatay gen aktarımını göstermesi bakımından bir ilk.
Yazının Orijinali: Bilimsol
Kaynak: Jason A Metcalf Lisa J Funkhouser-Jones Kristen Brileya Anna-Louise Reysenbach Seth R Bordenstein Antibacterial gene transfer across the tree of life DOI: Published November 25, 2014 Cite as eLife 2014;3:e04266 http://dx.doi.org/10.7554/eLife.04266

Beynimizin Bir Cinsiyeti Var mı?

İç ve dış genital (üreme) organlarımızın yadsınamaz derecede farklı olmasından yola çıkarak, bu farklılığın diğer biyolojik özelliklerimizi ne yönde etkilediğini hep merak etmişizdir. Erkek gözü, kadın kulağı gibi tanımlamalarla karşılaşmasak da, önem sırası olarak cinselliğimizle yarışan ve cinsel bir kimlik kazandırmak için can attığımız bir organımız var; beynimiz…

Erkekler ve kadınlar, beyinlerine bir cinsiyet kazandırmak için eşit derecede hevesli bence; “iyi veya güzel” olarak gördükleri duygu, düşünce ve davranışları, en kolay ve belirgin ortaklık kurabildiklerine, hemcinslerine atfederken, “kötü veya zayıf” olduğunu düşündüklerini karşı cinse yüklemek bunun en basit nedeni olabilir. Ne çeşit bir güdüyle yapılırsa yapılsın, böyle bir ayrımın, en azından bir farklılığın varlığını incelemek için yapılan bir çalışmanın sonucu, beyin cinsiyetçileri için biraz hayal kırıklığı yaratacak gibi.

Bin dört yüz beynin boz ve ak maddeleri ile bunlar arasındaki bağlantıları, veri kümeleri aracılığıyla manyetik rezonans görüntüleme kullanarak beynin çeşitli anatomik alanlarına göre inceleyen bu çalışma, görülen farklılıkların en fazla olduğu bölgeler üzerinde yoğunlaşmış, adeta farklılıkların altını çizmek için yapılmış olsa da, bir “erkek veya kadın beyninden” bahsetmemize izin vermeyecek sonuçlar ortaya çıktı. Veri kümelerine verilen tepkilerin her iki cinsiyette çoğunlukla örtüşen manyetik rezonans görüntülerine neden olduğu, erkek veya kadın beynine atfedilebilecek sonuç desenlerinin de çevresel ve gelişimsel farklılıklardan kaynaklanabileceği düşünüldü.

Bu araştırmaya göre beyin cinsiyeti konusunda “kadın beyninin varsayılan, erkek beyninin ise varsayılandan sapma” olduğunu öne süren tuhaf görüş tamamen boşa çıkmış oluyor. Ötesinde, erkek ve kadın beyinleri arasındaki farklılıklar aynı cins beyinlerde izlenen farklılıklardan daha keskin değil, yani cinsiyet ortak parantezinin dışında bile her insanın beyni ilgi, davranış, tutum ve karakter özellikleri açısından bir mozaik olarak nitelendirilebilir. Beyinlerine göre kadın veya erkek olarak sınıflandırabileceğimiz insanların sayısı önemsenmeyecek kadar az olarak görünüyor.

Cinsel organlarımızla paket olarak gelmeyen beyinlerimiz, bazı durumlarda maskülen (eril) tepkiler veren kadınları veya feminen (dişil) tepki veren erkekleri, hatta her türlü tepkiyi verebilen her iki cinsiyetteki kişilerin de aslında sıra dışı olmadığının sağlam bir kanıtı.

Ancak skalanın erkek veya kadın uçlarına düşen bölümleri daha dikkatli incelemek için yeterli klinik kanıtımız var; kimi ruhsal hastalıkların görülme sıklığının belirgin bir cinsiyet farkı gözetmesi. Bu konuda derinleşecek kimyasal temelli “beyin cinsiyeti” araştırmaların, hastalığa öze tedavilerin geliştirilmesi konusunda çığır açıcı olabileceği akılda tutulmalıdır.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Daphna Joel, Zohar Berman, Ido Tavor, Nadav Wexlerd, Olga Gabera, Yaniv Steind, Nisan Shefi, Jared Poole, Sebastian Urchse, Daniel S. Marguliese, Franziskus Lieme,f, Jürgen Hänggif, Lutz Jänckef, and Yaniv Assaf Sex beyond the genitalia: The human brain mosaic  proceedings of the national academy of sciences vol. 112 no. 50 > Daphna Joel, 15468–15473, doi: 10.1073/pnas.1509654112

Robotikçiler Robotlara Nasıl Öğreteceklerini Çocuklardan Öğreniyor

Bebekler ellerinin havadaki hareketlerine bakarak, eşyaları masadan aşağı iterek ve yetişkinlerin yaptıklarına bakıp, onları taklit ederek dünyayı keşfederler. Fakat robotikçiler robotlara birşey öğretmek istediklerinde, tipik olarak ya kod yazarlar ya da eylemi nasıl gerçekleştirebileceğini göstermek için robotun ilgili uzvunu fiziksel olarak hareket ettirirler.

Washington Üniversitesi’nden gelişimsel psikologlar ile bilgisayar bilimcilerin ortaklaşa yürüttüğü bir çalışmanın sonucunda ise robotların, çocuklara çok benzer biçimde öğrenebilecekleri ortaya koyuldu. Bir veri yığınını tarayıp keşfederek, bir insanın nasıl yaptığına bakarak ve kendisinin en rahat nasıl yapabileceğini belirleyerek öğrenme sürecine girebilirler. “Bu çalışmayı, tıpkı çocukların yetişkinlerden birşeyler öğrenişi gibi insanlardan yeni şeyler öğrenebilen robotların yapılandırılması yönünde atılmış bir adım olarak görebiliriz,” diyor ekipten Prof. Rajesh Rao.

“Eğer bilgisayar programlama hakkında hiçbir şey bilmeyen insanların robotlara birşeyler öğretebilmesini istiyorsanız, bunun yolu göstermekten geçer. Robota bulaşıkları nasıl yıkayacağını, giysileri nasıl katlayacağını, ev işlerini nasıl yapacağını göstermek gerekir. Ama bunu başarabilmek için de robotun o eylemleri anlayabilmesi ve kendi kendine yapabilmesi gerekir,” diye ekliyor Rao.

Çocuk gelişim araştırmalarını makine öğrenimi ile harmanlayan çalışmanın ayrıntıları PLOS ONE dergisinin Kasım sayısında yayımlanan bir makale ile paylaşıldı. Makalede, ekibin geliştirdiği yeni bir olasılıksal model sunuluyor. Modelin amacı robotikteki temel problemlerden biri olan bu zorluğa çözüm bulmak; yani insanları izleyerek ve taklit ederek öğrenebilen bir robot yapmak.

Robotikçiler, araştırmalarını psikoloji profesörü Andrew Meltzoff ile ortaklaşa yürütmüş. Meltzoff’un, 18 aylık kadar küçük çocukların, bir yetişkinin eyleminin amacını anlayarak, o amaca kendi başlarına ulaşmalarını sağlayacak farklı yollar geliştirebileceklerini gösteren bir çalışması bulunuyor.

Örneklerden birinde çocuk, bir yetişkinin çan biçimli bir oyuncağın parçalarını ayırmaya çalıştığını görüyor. Yetişkin bunu başaramıyor, çünkü parçalar birbirine çok sıkı geçmiş ve elleri kayıyor. Çocuk dikkatlice izliyor ve alternatif metodlar kullanmaya karar veriyor. O minicik parmaklarını oyuncağın uçlarına doluyor ve güçlü bir şekilde bir anda asılıyor. Yani yetişkinin yapmaya çalıştığı, ama elleri kaydığı için yapamadığını yapıyor.

Çocuklar, niyet okuma becerisini kısmen onların fizik yasalarının farkına varmalarını sağlayan kendi keşifleri yoluyla kazanırlar. Sonuç olarak başkalarından öğrenebilirler ve başkalarının niyetlerine ilişkin yorum yapabilirler. Meltzoff ayrıca bebeklerin o denli çabuk öğreniyor olma nedenlerinin çok oyuncu olmaları olduğunu düşünüyor.“Bebekler öylesine oynuyorlarmış gibi görünebilir, ama onların gelecekte öğrenecekleri için bu çok önemli. Yeni bir oyuncakla nasıl oynanacağını anlamaya çalışırken, diğer oyuncaklarla oynarken edindiği bilgiyi kullanıyorlar. Oyun esnasında kendi eylemlerinin fiziksel dünya üzerinde yarattığı etkinin zihinsel modelini öğreniyorlar. Bir kez bu modele sahip olursanız, basit problemleri çözmeye başlayabilir ve başkalarının niyetlerine ilişkin öngörüler yapabilirsiniz,” diyor.

Rao’nun ekibi bebekler üzerinde yaptıkları bu çalışmayı, bir robotun kendi eylemlerinin nasıl sonuçlar doğuracağını keşfetmesine izin verecek makine öğrenimi algoritmaları geliştirmek için kullanıyor. Ardından bu öğrenilmiş olasılıksal modeli, bir insanın ne yapmak istediğini çıkarsamak ve görevi tamamlamak ve eğer kendi başına tamamlayabilmesi kesin değilse yardım istemek için kullanılacak.

Araştırmacılar, robotik modellerini iki farklı senaryo ile sınamış. Biri, robotun insanın bakışlarını izleyerek öğrendiği bir bilgisayar simülasyonu deneyi; diğer deney de gerçek bir robotun insan davranışlarını taklit ederek oyuncak yiyecekleri bir masanın üzerinde gezdirmesi ile ilgili. Bakış deneyinde robot kendi kafa hareketlerinin bir modelini öğreniyor ve insanın kafasının da aynı kurallara göre işlediğini varsayıyor. Robot, insan odanın değişik yerlerinde göz gezdirirken, insan kafasının hareketlerinin başlangıç ve bitiş noktalarını izliyor. Bu bilgiyi kullanarak, insanın nereye bakmakta olduğunu anlıyor. Ardından kafa hareketlerine ilişkin öğrendiği modeli, insanla aynı konumda sabitlemek için kullanıyor.

Ekip ayrıca Meltzoff’un, bebeklerin görsel engeller ve göz bağı olan yetişkinlerin nereye baktıkları ile ilgilenmediklerini, çünkü onların aslında göremediklerini anladıklarını gösteren bir testini de yeniden tasarlamış. Robota, gözleri bağlı olmanın sonuçlarını bir kez öğrettiklerinde, robot insanın kafa hareketlerini izlemeyi bırakmış.“Bebekler kendi deneyimlerine dayanarak ötekilerin davranışlarını yorumlar; bizim robotumuzun yaptığı da bu,”diyor Meltzoff.

İkinci deneyde ekip bir robotun farklı nesneleri bir masada alıp bırakmasına izin vermiş. Robot bu modeli kullanarak, nesneleri masada gezdiren veya aşağı atan bir insanı taklit etmiş. Her seferinde insanın eylemlerini birebir taklit etmek yerine, robot bazen aynı sonuca ulaştıracak farklı yollar kullanmış. “Eğer insan bir nesneyi yeni bir konuma iterse, robot için itmek yerine kaldırıp koymak o nesneyi oraya götürmek için daha kolay ve güvenli bir yol olabilir. Ama bunun için amacın ne olduğunun bilinmesi gerekir ki, çalışmamızın ele aldığı zor robotik problemi de işte bu,” diyor başyazar Michael Jae-Yoon Chung.

Robotik masa üstü düzenleme görevi düzeneği. (a) Robot çalışma alanının sol tarafında bulunuyor ve Kinect (hareket algılayıcı) robotun görüş açısından bakıyor. Önceden tanımlanmış üç farklı alan var: Sol, sağ ve masa dışı. (b) Masanın üstündeki nesneler. Robot, kendi geometrisi için en uygun hareketin ne olduğunu seçerek, insanın hareketinin amacını saptayıp, kendine uygun yolla aynısını yapıyor. Telif: University of Washington

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Washington University, “UW roboticists learn to teach robots from babies”
    < http://www.washington.edu/news/2015/12/01/uw-roboticists-learn-to-teach-robots-from-babies/ >

Referans Makale: Michael Jae-Yoon Chung et al. A Bayesian Developmental Approach to Robotic Goal-Based Imitation Learning, PLOS ONE (2015). DOI: 10.1371/journal.pone.0141965

Bulunan 400,000 Yıllık Dişlerin Tartarında İnsan Kaynaklı Kirliliğin İlk Delillerine Ulaşıldı!

Tel Aviv yakınlarındaki Qesem Cave kazısında, 400,000 yıllık dişler bulundu. Bu dişler, ev içi barbekünün en eski doğrudan delillerini içeriyor ve dolaylı olarak da insan yapımı ilk kirliliği anlatıyor.

Tel Aviv University’den Ran Barkai:

‘’Bir yandan teknolojiye bağımlıyız, fakat diğer bir taraftan da teknolojinin kirliğini soluyoruz. Gelişmenin bir bedeli var. ‘’

Geçtiğimiz 200,000 yıl boyunca mağaranın mühürlü olmasından kaynaklı, dişlerin üzerindeki tartar alışılmadık biçimde korunabilmişti. Modern dişle ilgili uygulamalar ve ultrasonik aletler olmadan da, bu homininlerin (bizleri ve bizim soyu tükenmiş atalarımızı içeren gruba verilen isim) dişlerinde tartar toplanıyordu.

Araştırmacılar halihazırda Qesem Cave sakinlerinin avlandığını, yakaladıkları hayvanları kestiklerini ve pişirdiklerini biliyorlardı. Ayrıca Qesem Cave sakinleri hayvanlardan çıkarttıkları kemikleri çekiç olarak kullanarak taş aletlerine şekiller veriyorlardı.

Qesem Cave'de bulunan yanmış hayvan kemikleri. Credit: Ruth Blasco
Qesem Cave’de bulunan yanmış hayvan kemikleri. Credit: Ruth Blasco

Tartar içerisindeki biyomoleküllerin kimyasal parmak izleri incelendikten sonra elde edilen bulgular gösteriyor ki, erken yontma taş çağı homininleri bitkileri ve nişasta ürünlerini de içeren bir beslenme şeklinden hoşlanıyorlardı.  Tartar içerisinde bulunan küçük esansiyel yağ asidi kalıtılarından da anlaşılıyor ki, ayrıca kabuklu yemiş ve tohum da tüketiyorlardı.

Araştırmanın öncüsü Universitat Autònoma de Barcelona’dan Kevin Hardy’e göre bu araştırma ile: alt paleolitik homininlerin,  hayatta kalma olasılıklarını arttıracak bir beslenme şekline sahip oldukları anlaşılıyor. Alt paleolitik homininler geniş besin kaynaklarından hangi miktarda tüketmeleri gerektiğinin bilincindelerdi. Tartar içlerinde ayrıca küçük bitki lifleri de bulundu, bu da belki yine ham maddelerin kalıntıları olabilir ya da daha da ilginç olarak belki de dişlerini temizlemek için kullandıkları şeylerin kalıntıları olabilir.

Yiyeceklere ve tarih öncesi kürdanlara ek olarak, araştırmacılar tartar içerisinde solunum yolları tahrişine ait direkt deliller de buldular. Bu kalıntılar, içeride yakılan ateşten duman solumanın bir sonucu olabilecek, diş içerisinde kömürün izlerini içeriyordu. Solunan bu çevresel kirliliğin atalarımızın sağlığına ciddi etkileri olmuş olabilir.

Ran Barkai’nin açıklamasına göre:

‘’ Bulgular, dünyanın ilk sağlıkla alakalı sonuçlarıyla beraber ev içi barbeküsünün delili niteliği taşıyor. Qesem’de yaşayan insanlar yalnızca ateşin faydalarının tadını çıkartmıyorlardı, ayırca ateşle beraber yaşamak için onu kontrol etmenin yollarını bulmak zorundaydılar.’’

 

Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Janet Fang (June 20,2015), Earliest Evidence of Man-Made Pollution Found in Tartar on 400,000-Year-Old Teeth ,IFLscience Retrieved on 21 June 2015 from http://www.iflscience.com/plants-and-animals/earliest-evidence-manmade-pollution-found-tartar-400000-year-old-teeth
  3. Karen Hardya, Anita Radini, Stephen Buckleb, Rachel Sarig, Les Copelande, Avi Gopherf, Ran Barkaif Dental calculus reveals potential respiratory irritants and ingestion of essential plant-based nutrients at Lower Palaeolithic Qesem Cave Israel Quaternary International Available online 18 June 2015 doi:10.1016/j.quaint.2015.04.033

Kapak fotoğrafı: Qesem Cave’de bulunan dişler, credit: Israel Hershkovitz/Tel Aviv University

Parkinson Hastalığı ve El Titremesi Geni Bulundu

Bilim insanları Parkinson hastalığı ve esansiyel tremor gelişiminden sorumlu geni buldular. Bu buluş ile insanlarda en sık gözüken iki farklı hareket bozukluğunun ortak sebebi ilk kez tanımlanıyor. Yeni tedavilerin önü açılabilir.

Özellikle bir iş yaparken ellerin titremesi (esansiyel tremor) insanlarda görülen en sık hareket bozukluğu. Ciddi bir maluliyet sebebi. Tüm dünyada yaklaşık yüzde 1, yaşlı gruplarda yüzde 4 gibi sık oranlarda olduğu biliniyor. Avrupa Birliği’nde yaklaşık 14 milyon, ABD’de 10 milyon esansiyel tremor hastası olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde ise bu sayının en az 1,5-2 milyon kişi düzeyinde olması bekleniyor.

Parkinson hastalığı ise hareket bozuklukları listesinde ikinci sırada bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde binde 30, 60 yaş üzerinde yüzde 1 ve 80 yaş üzerinde yüzde 4 gibi oranlara ulaşabiliyor. Tüm dünyada yaklaşık 7 milyon Parkinson hastası olduğu hesaplanıyor.

Klinisyenler 1800’lerin sonlarından beri el titremesi olan insanların bir bölümünün daha sonra Parkinson hastalığına yakalandıklarını biliyorlardı. Ama bu ilişkinin temeli nörolojinin bilinmeyenleri arasında yerini koruyordu.

Bilkent Üniversitesi ve University of Washington araştırmacıları, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nden klinisyenlerle yaptıkları ortak araştırma kapsamında yaklaşık 400 yıldır Orta Anadolu’da yaşadığı bilinen bir ailede bu sorunun yanıtını buldular.

Araştırma ekibi aralarında akrabalık bulunan, bunun yanında el titremesi ve Parkinson hastalığı görülen bu büyük ailenin altı nesline ulaşarak tüm genom dizilemesi yaptılar. Kapsamlı aile ağacı çizimleri ve nörolojik incelemeler yürüttüler. Yaklaşık 5 yıl süren, bu aile yanında 55 adet farklı büyük ailenin de karşılaştırmalı incelemesi sonucunda mitokondrilerde görev yapan bir serin proteaz olan HTRA2 geninin her iki hastalığın da ortak nedeni olduğunu gösterdiler.

HTRA2 geninde bulunan mutasyonun farelerde de Parkinson hastalığına benzer bulgulara neden olması güçlü ve bağımsız bir delil olarak dikkat çekti.

Hastalık geninin hem anne hem de babadan birlikte kalıtılması durumunda el titremeleri 10-20’li yaşlardabaşlayıp yaklaşık 30 yıl içinde Parkinson hastalığı ile sonuçlanıyor. Her iki hastalığın da beyin hücrelerinin ve özellikle dopamin üreten hücrelerin dejenerasyona uğramasından kaynaklandığı, dopamin maddesinin insanların hareket kabiliyetleri ve bunun yanında ruh halleri ile ilgili oldukları daha önce yapılan araştırmalarda ortaya konmuştu.

Araştırmanın sorumlu yazarlarından Bilkent Üniversitesi, UNAM Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi öğretim üyesi Dr. Ayşe Begüm Tekinay “Şimdi yaklaşık 100 ailede yeni genleri araştırıyoruz. Bunun için TÜBİTAK tarafından desteklenen bir projemiz bulunuyor” dedi.

genotype-bilimfilicom

‘Araştırmaların açtığı yol’

Akraba evliliklerinin nadir genetik hastalıkların genlerinin bulunmasına katkıda bulunduğu biliniyordu. Ama toplumda sık gözüken nörodejenerasyon, obezite, diyabet gibi kompleks hastalıkların genlerinin bulunmasına da akraba evliliklerinin bu derece güçlü bir katkıda bulunması beklenmiyordu.

Araştırmanın yöneticilerinden olan, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi ve Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi DekanıProfesör Tayfun Özçelik “Kuvvetle inanıyorum ki kompleks hastalıklarla ilgili yeni hastalık genlerini önümüzdeki dönemde aydınlatmaya devam edeceğiz” dedi. Halen Parkinson hastalığı veya el titremesi için kesin bir tedavi metodu bilinmemekte. Bazı ilaçların ve derin beyin uyarısının bazı semptomları azalttığı ise hastalıklardan etkilenen kişiler için yegane ümit kaynağı.

Amerikan Bilimler Akademisi üyesi, University of Washington öğretim üyelerinden ve Lasker ödülü sahibi ünlü genetikçi Professor Mary-Claire King ise “Dr. Tekinay’ın araştırmaları bilim dünyası için yeni bir umut oldu, Bilkent, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi ekiplerinin Parkinson hastalığı ve el titremesi alanlarına çok değerli katkıları olmakta, bunun gelecekte artarak devam edeceğine, tedavinin önünü açacağına inanıyorum” dedi.

Araştırma, Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayınlandı.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Bilkent Üniversitesi, http://www.bilkent.edu.tr/bilkent-tr/information/mbg_genbulusu.html
  3. Hilal Unal Gulsuner, Suleyman Gulsuner, Fatma Nazli Mercan, Onur Emre Onat, Tom Walshb, Hashem Shahine, Ming K. Leeb, Okan Doguf, Tulay Kansug, Haluk Topalogluh, Bulent Elibol, Cenk Akbostancic, Mary-Claire King, Tayfun Ozcelika, and Ayse B. Tekinay Mitochondrial serine protease HTRA2 p.G399S in a kindred with essential tremor and Parkinson disease Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 111 no. 51 > Hilal Unal Gulsuner, 18285–18290, doi: 10.1073/pnas.1419581111

Ustadan Beyin Dalgası Nakliyle Çıraklıktan Çabuk Çıkın

Matrix filminde insanlara yeni beceriler yükleyebilen bir cihaz kurgulanmıştı. Geçtiğimiz günlerde HRL laboratuvarı bilimcileri, bu cihazı gerçeğe dönüştürme yolunda büyük bir adım attı. Araştırmacılar, düşük akımlı elektriksel beyin uyarımının, kişilerin karmaşık gerçek yaşam becerilerini öğrenme düzeylerine etki edebileceğini keşfetti.

HRL’nin Bilgi ve Sistem Bilimleri Laboratuvarı’ndan Dr.Matthew Phillips ve ekibi, öğrenme ve beceri kazanımını yükseltmek için kafatasından doğrudan akım uyarımı (İng. transcranial direct current stimulation – tDCS) yaptı.“Altı farklı ticari ve askeri pilotun beyin aktivite desenlerini ölçtük. Ardından bu desenleri acemi pilotluk öğrencilerine, gerçekçi bir uçuş simülatöründe uçak kullanırlarken naklettik,” diye anlatıyor Phillips.

Sonuçları Frontiers in Human Neuroscience dergisinin Şubat 2016 sayısında yayımlanan çalışma, elektrot yerleştirilmiş başlıklar aracılığıyla beyin uyarımı alan öznelerin, uçak kullanma becerilerini geliştirdiklerini ortaya koydu. “Simüle edilen iniş esnasında uçak üzerindeki ortalama g-kuvvetini ölçtük ve yapay beyin uyarımları alan kontrol grubu özneleri ile karşılaştırdık,” diyor Phillips.

Daha önce yapılan çalışmalarda, tDCS kullanılarak felç geçirmiş hastaların daha çabuk iyileşebildiği ve sağlıklı insanların yaratıcılıklarında yükselme yaratılabildiği gösterilmişti. Fakat HRL laboratuvarının bu son araştırması,uygulamalı işlevlerin öğrenilmesine hız kazandırılabileceğine ilişkin ilk çalışma oldu.

Phillips, beyin uyarımı ile öğrenme kapasitesinin arttırılmasının ileride oldukça yaygınlaşacağını tahmin ediyor.“Beyin uyarım protokollerinin optimize edilmesi, kişiselleştirilmesi ve uyumlandırılması konusunda yeni şeyler keşfettikçe, bu teknolojinin eğitimlerde ve sınıf ortamlarında rutin hale geldiğini görme olasılığımız artıyor. Belki de ileride beyin uyarım teknolojisi kullanmayan sürücü kursu, dershane ve dil kursu kalmayacak,” diye ekliyor.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. HRL Laboratories, “HRL Demonstrates the Potential to Enhance the Human Intellect’s Existing Capacity to Learn New Skills”
    < http://www.hrl.com/news/2016/0210/ >
  3. Jaehoon Choe, Brian A. Coffman, Dylan T. Bergstedt, Matthias D. Ziegler, and Matthew E. Phillips Transcranial Direct Current Stimulation Modulates Neuronal Activity and Learning in Pilot Training Front Hum Neurosci. 2016; 10: 34. Published online 2016 Feb 9. doi: 10.3389/fnhum.2016.00034

İnsan Öncesi Atalarımız Ellerini Modern İnsan Gibi Kullanıyorlardı

Yeni yapılan bir araştırma, Australopithecus africanus gibi insansı atalarımızın düşündüğümüzden çok daha önce bir zamanda ellerini insan gibi kullandığını ortaya koydu.

London College Üniversitesi, Kent Üniversitesi, Avusturya Vienna Üniversitesi ve Almanya’daki Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology’den araştırmacılar 2-3 milyon yıl öncesine ait fossilerin taş kullanımı noktasında arkeolojik kanıtlar içeren araştırma sonuçlarını yayınladılar.

insan-oncesi-atalarimiz-ellerini-modern-insan-gibi-kullaniyorlardi-1-bilimfilicom

Belirgin bir biçimde insanın anahtar çevirmek gibi ve elle bir şeyi sıkmakta harcadığı güç gibi (bir çekici kullanırken sapını sıkıca tutmamız gibi) keskin yeteneklerinin el kullanımında, ağaca tırmanma yetisinin azalması ve araç-gereç üretimi ve kullanımı gibi evrimsel değişim sürecinin iki önemli noktasıyla bağlantılı olduğu anlaşıldı.  Ancak bu lokomotor ve el becerisine ait bu değişimlerin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmiyor.Dr. Matthew Skinner ve Dr. Tracy Kivell, kemiğin iç sünger yapısı olarak bilinen trabekül denilen yapı üzerinde yaptıkları ölçümlerde fosil türlerinin ellerini nasıl kullandıkları ortaya çıkaran yeni bir teknik kullandılar. Trabekülar kemik yaşam süresi içerisinde çok çabuk bir şekilde biçimini değiştirerek canlının yaşam süresindeki mevcut davranışlarını etkileyebilir.

Araştırmacılar ilk olarak insan ve şempanzelerin el kemiklerindeki trabekül üzerinde ölçümler yaptılar. Ölçümler neticesinde insanların sahip olduğu baş parmak ve diğer parmaklar arasında sıkıştırma yetisinin şempanzelerden belirgin farklılıklar taşıdığını gösterdi. İnsana özgü bu yeteneğin  ağaçlara tırmanmayan ve taşlardan araç gereç yapabilen Neanderthaller gibi insan türlerinde de var olduğu görüldü.

Bu bulgular daha önce yayınlanan australopitlerdeki araç-gereç kullanımına arkeolojik kanıtlar sunuyor. Aynı zamanda da insandan çok önce yaşamış ve ellerini insan gibi kullanabilen atalarımıza da iskeletsel kanıtlar sağlıyor.


Kaynak: University of Kent 

Makale Referansı:

  1. Bilimfili,
  2. M. M. Skinner, N. B. Stephens, Z. J. Tsegai, A. C. Foote, N. H. Nguyen, T. Gross, D. H. Pahr, J.-J. Hublin, T. L. Kivell. Human-like hand use in Australopithecus africanus. Science, 2015; 347 (6220): 395 DOI:10.1126/science.1261735

Ünlü Bilim İnsanlarının Karşılaştıkları Zorlukları Öğrenmek, Fen Dersi Notlarını Artırıyor

American Psychological Association tarafından yayımlanan yeni bir araştırmaya göre; Albert Einstein ve Marie Curie gibi büyük bilim insanlarının karşılaştıkları zorluklar ve başarısız deneyleri hakkında bilgi sahibi olan öğrencilerin, fen derslerindeki başarıları artıyor olabilir.

Araştırma kapsamında, Amerika’da düşük gelir grubundan insanların yaşadıkları bölgelerde 9. ve 10. sınıfta okuyan 402 öğrenci üzerinde çalışma yürütüldü. Araştırmaya katılan öğrenciler; kontrol grubu, ikinci grup ve üçüncü grup olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna Einstein, Curie ve Michael Faraday’ın bilimsel başarıları hakkında yazılmış 800 kelimelik tipik fen kitabı okuması yaptırıldı.

İkinci gruba, Einstein’ın Yahudi olduğu için işkence görme ve belki de öldürülme ihtimalinin olduğu Nazi Almanya’sından nasıl kaçtığı gibi, bilim insanlarının karşılaştıkları kişisel zorluklar hakkında okuma yaptırıldı. Üçüncü gruba ise, Curie’nin başarısız deneyler karşısında nasıl dirençle çalışmaya devam ettiği gibi, bilim insanlarının karşılaştıkları entelektüel zorluklar hakkında okuma yaptırıldı.

Journal of Educational Psychology’de yayımlanan çalışmanın bulgularına göre; bilim insanlarının karşılaştıkları entelektüel ve kişisel zorluklar hakkında bilgi sahibi olan öğrenciler, 6 haftalık notlandırma sürecinin sonrasında, fen derslerindeki notlarını ciddi oranda artırdılar. Kontrol grubundaki öğrenciler ise, yalnızca bilim insanlarının başarıları hakkında bilgi sahibi olmakla yetindiler ve notlarını bu süre zarfında yükseltemediler. Hatta, kontrol grubuna dahil edilen öğrencilerin bazılarının da fen dersi notlarında düşüş gözlemlendi.

Ayrıca bilim insanlarının karşılaştıkları zorluklar hakkında bilgi sahibi olan öğrenciler, büyük bilim insanlarını kendileri gibi birer insan olarak görmeye daha yatkındılar. Yalnızca bilim insanlarının başarıları hakkında okuma yapan öğrenciler ise, büyük bilim insanlarını bilime doğuştan yatkın ve doğuştan yetenekli olarak değerlendirdiler.

Araştırmacılara göre fen kitapları yalnızca bilim insanlarının başarıları hakkında bilgi vermekle kalmamalı. Bu kitaplarda bilim insanlarının karşılaştıkları zorlukları, bu zorlukları yenmek için hangi teknikleri kullandıkları gibi detaylı yazılar da bulunmalı. Bu sayede öğrenciler bilimi ve bilimsel düşünceyi hayatın bir parçası olarak görebilirler. Çünkü öğrenciler bilim insanlarının herkesten farklı olduğu izlenimini kazanırlarsa, bilimi öğrenmek ve bilimsel düşünceyi uygulamak için ‘deha’ olmak gerektiğini düşünebilirler. Bu durum öğrencileri bilime yaklaştırmaktan çok, bilimi zihinlerde daha da ulaşılması güç bir noktaya koyabilir.


İlgili Makale:

  1. Bilimfili,
  2. Xiaodong Lin-Siegler, Janet N. Ahn, Jondou Chen, Fu-Fen Anny Fang, Myra Luna-Lucero. Even Einstein Struggled: Effects of Learning About Great Scientists’ Struggles on High School Students’ Motivation to Learn Science.. Journal of Educational Psychology, 2016; DOI: 10.1037/edu0000092