Heyecanlandığımızda Neden Midemizde Kelebekler Uçuşur?

Aşık olduğunuz birisinin, birden karşınıza çıktığını düşünün. Ne hissedersiniz? Kalbiniz muhtemelen hızla atmaya başlar, heyecanlanırsınız, avuçlarınız terler ve karnınızda tatlı bir sızı hissedersiniz. Peki, karnınızda hissettiğiniz bu sızının ya da vücudunuzda hissettiğiniz bu değişimlerin sebebi nedir?

Vücudumuzdaki Değişimlerin Duygularımızla Bağlantısı

Ünlü bir filozof ve psikolog olan William James, 1884 yılında oldukça radikal bir hipotez sundu. Sağduyuya göre, şansız bir olay yaşadığımızda üzülüp ağlarız ve bir ayıyla karşılaştığımızda da korkup kaçarız. Ayrıca bir rakibimiz tarafından hakarete uğradığımızda sinirleniriz ve kavga ederiz. Fakat James bu görüşü eleştiriyor. Bu tanımlamada, örneğin kaçma durumuna yol açan etmek korkmaktır. Yani, kaçmamız için gerekli olan zihinsel güdü korkmaktır. Ayrıca yine bu görüşten, kaçma hali olmadan da korkmanın gerçekleşebileceği çıkartılabilir. James’e göre; neden sonuç ilişkisi olarak kurduğumuz bu durumların sıralaması aslında doğru değil (üzülmek-ağlamak, korkmak-kaçmak ve sinirlenmek-kavga etmek gibi). James’e göre, yalnızca fizyolojik nedenler güdüleyici olabilir. Yani ağladığımız için kendimizi üzgün hissederiz, kavga ettiğimiz için sinirleniriz ya da titrediğimiz için korkarız. Ayrıca, yine James’in öne sürdüğüne göre; bu fizyolojik sonuçları ortaya çıkartan da duygunun bilincidir. Yani James’in kendi betimlemesiyle: ‘’Uyaran olgunun yarattığı algıyı takip eden bedensel değişimler ve ortaya çıkan bu değişimlerin hissedilmesi duygudur.‘’

Duygular ve vücudumuzdaki bu etkinin bağlantısının incelenmesi için, çok detaylı çalışmalar gerekiyor.

Journal of Neuroscience’da yayımlanan bir çalışmada, aslında tam olarak da bizim sorduğumuz soruya cevap aranmış.

Bilim insanları yaptıkları çalışmada, araştırmaya dahil olan katılımcılara rahatsız edici videolar izlettiler ve aynı zamanda da katılımcıların mide, kalp ve beyin aktivitelerini gözlemlediler. Videoların bir kısmı iğrenmeyi tetikleyecek açık ameliyat videolarından oluşuyordu. İkinci set videolar ise, insanların yedikleri tiksindirici yiyeceklerle iğrenmeyi tetikliyordu. Bu iki grup video da, aynı duygu yoğunluğunun üretilmesine sebep oldu. Fakat bu videolara verilen vücut reaksiyonları farklıydı. Örneğin ameliyat videoları daha çok kalp atış hızınıartırırken, tiksindirici yiyeceklerin yendiği videolar daha çok mide bulantısına sebep oldu.

Araştırmacılar katılımcıların beyinlerini incelediklerinde ise, iki grup videonun beyinde etkilediği bölgelerin birbirlerinden yalnızca çok az farklı olduğunun bulgularına ulaştılar. Bu küçük farklılıklar, vücut üzerinde oluşan etkinin değişmesiyle doğrudan ilişkili. Daha da detaylandıracak olursak, iki tip video da izlenirken beynin ön kısmındaki insüler korteksin farklı ve belirli bölgeleri aktif hale getirdi. Bu deneylerin önermesine göre de; iç organlarımızın değişen durumları beynimizde anlık olarak/an ve an gözlemlenebilir.

Fakat hala bu açıklamalar sorumuzun cevabı değil. Yani ‘’Yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar’’ sorusunun benzeri, ‘’Beynin aktivesi mi vücuttaki değişiklikleri oluşturuyor yoksa vücuttaki değişiklikler mi duyguyu ve beyin aktivitesini oluşturuyor?’’

Ya da diğer bir soru; beyin ve vücut arasındaki bir geri besleme mekanizması mı duygularımızı oluşturuyor olabilir mi? Belki de bu durum, bazen duygularımızın kontrolden çıkmasının bir açıklamasıdır.

Aslında yukarıda sorulan sorunun çevresinde verdiğimiz bilgiler, duyguların kontrol edilebilmesi açısından da bir ipucu verebilir. Karanlıkta ıslık çalmak, duygusal bir şiir okumaktan daha faydalı olabilir; ıslık çalmanın yaratacağı etki, korkunun vücut üzerindeki göstergelerinin açığa çıkmasını engelleyebilir. Benzer şekilde ve hep önerildiği gibi, ona kadar saymak ve derin nefes almak panik ya da kızgınlık duygularının uzaklaşmasını sağlayabilir. James’in öne sürdüğü bu fikrin uygulaması için kendi hayatınızdan da birçok örnek bulabilirsiniz tabii ki.

Midemizde Kelebekler Uçuşmasının Anatomisi

Önemli bir sınavdan önce, aşık olduğumuz kişiyle karşılaştığımızda, bir haber beklediğimizde, ormanda yürüyüş yaparken bir ayıyla karşılaştığımızda kısacası bizi heyecanlandıracak her durumda midemizin içerisinde kelebekler uçtuğu hissine kapılabiliriz. Peki vücudumuzun içerisinde ne oluyor da böylesi bir hisse kapılıyoruz?

Tabii ki cevap kelebeklerle, midenizdeki ayaklanmış bakteriler ya da parazitlerle ilgili değil. Bu durum tamamen mide çevresinde meydana gelen kas kasılmalarının değişmesiyle ilgili.

Midemizde kelebekler uçuşması hissine kapılmamızın birçok sebebi olabilir fakat bunlar içinde en yaygın olanıstrestir. Ayıyla karşılaşmanın yarattığı negatif stres ya da hoşlanılan kişinin yanında yaşanılan pozitif stresolması fark etmez vücudumuz bütün pozitif ve negatif streslere benzer tepkiler verir.

Stres yaratan durum, beynin hipokampüs bölgesinde aktivasyona sebep olur. Hipokampüs, hipotalamushormon salgı bezine sinyal yollar. Bu sinyale cevap olarak hipotalamustan diğer bir salgı bezi olan hipofiz beziyle haberleşen CRH gibi belirli hormonlar salgılanır. Daha sonra hipofiz bezi de kan içerisine ACTH gibi hormonları salgılayarak böbrek üstü bezlerine sinyal iletip stres hormonları salgılanmasını sağlar. Beyin ayrıca böbrek üstü bezleriyle sempatik sinir sistemi vasıtasıyla da haberleşip, hormon salgılanmasını sağlayabilir. Üç ana stres hormonu vardır:

  • Adrenalin
  • Noradrenalin
  • Kortizol

Bu hormonların vücut üzerinde birçok etkisi vardır. Bu etkiler, hayati tehlikemiz olan stresli durumlarla karşılaştığımızda hayatta kalma şansımızı artırır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, vücudumuz hayati tehlike yaratan stresli durumlar ile hayati tehlike yaratmayan stresli durumlar arasında ayrım yapmaz.

Stres hormonlarının vücudumuzda yarattığı etkilerden birisi, intestinal kaslara giden kanın yönünün kaçmak ya da savaşmak için kullanacağımız bölgelere doğru çevrilmesidir. Çünkü bir kaplandan ya da ayıdan kaçmanız gereken durumda, acil ve kuvvetli olarak kullanmanız gereken kaslarınız bağırsaklarınızda ya da midenizde değildir. Kanın bu bölgelerden yönlendirilmesi anındaki kan damarlarının hareketinden kaynaklı, karnınızda kelebekler uçtuğu hissine kapılabilirsiniz.

Bu his aynı zamanda intestinal kasların stres hormonları tarafından etkilenmesinden de kaynaklanıyor olabilir. Çünkü bu bölgedeki kasların bazıları, kan damarlarının büzülmesinde görevli kaslar ile aynı yapıdadır yani düz kaslardır. Burada bir ek bilgi daha verelim; ”korkudan altına kaçırma” olayı da hem kanın yönünün değişmesinden hem de vücut biran önce ağırlıklarından kurtulup daha hızlı tehlike bölgesinden uzaklaşmayı hedeflediği için bir efsane değildir. Bu sebeple stresli durumlarda tuvaletinizin gelmesi normaldir.

Karında kelebekler uçuşması hali, sadece stres hormonlarından da kaynaklanmıyor olabilir. Stresli durumlarda vücudun mutluluk hormonu olarak da bilinen seratonin dengesi değişeceğinden, intestinal kasların kasılma durumlarında değişiklik olabilir. Bu da aynı hissi yaratabilir.


Kaynaklar:

  1. Bilimfili,
  2. ”What is an Emotion?” William James, published in Mind, 9, 188-205 on 1984
  3. Disgust trait modulates frontal-posterior coupling as a function of disgust domain” Soc Cogn Affect Neurosci (2013) 8(3): 351-358.doi: 10.1093/scan/nss006 
  4. The Embodiment of Emotional Feelings in the Brain” The Journal of Neuroscience, 22 September 2010,30(38): 12878-12884; doi: 10.1523/JNEUROSCI.1725-10.2010
  5. ”Stress Effects on the Body” American Psychological Association retrieved from http://www.apa.org/helpcenter/stress-body.aspx

Öfkenin Kökeni ve Kontrolü: Farelerin Öfkesi!

28 Gün Sonra isimli filmi izleyenler hatırlayacaktır (izlemeyenlerse endişelenmesin, bu yazımız “spoiler” sayılmaz): Film, üzerlerinde “rage” (öfke) virüsüyle deneyler yapılan şempanzelerin bir grup hayvan hakları aktivisti tarafından “özgür bırakılmasıyla” başlar, virüs birdenbire tüm şehri sarar ve olaylar gelişir…
2016’nın Şubat ayında yayımlanan bir çalışma, öfkenin beyinlerimizde halihazırda mevcut olduğunu (yani virüse filan ihtiyaç duymadığımızı) ve hatta onu bir lambayla oynar gibi açıp kapamamızın imkansız olmadığını ortaya koyuyor.
New York Üniversitesi Langone Tıp Merkezinden araştırmacıların yayımladığı makale, erkek fareler üzerinde yapılan (ve virüs gibi çoğu varyasyonu çabucak bulaşabilen bir tetikleyicidense daha güvenli bir yöntemle gerçekleştirilen) bir deneyin sonucu.
Birçok hayvanın beyinlerinin merkez kesitinde duvara benzer bir yapı bulunur: yanal septum. Araştırmacılar, bu duvarın hasara uğraması veya etkisiz hale getirilmesi durumunda farelerin beyinlerinin diğer bölgelerinde de birbiri ardına birtakım faaliyetlerin gerçekleştiğini keşfettiler. Ani gelişen şiddet saldırıları halinde baş gösteren ve yanal septumu hasar görmüş başka kemirgenlerle bazı kuş türlerinde de uzun süredir rastlanan bu olaya “septal öfke” adı veriliyor.
Araştırmacıların son bulguları, yanal septumun nasıl bir bekçi görevi görüp hayvanları frenlediğine dair bilgiler içeriyor. Yanal septum, beyinde duyguları ve öğrenmeyi kontrol eden alan olan hipokampus ve genel itibariyle saldırganlıkla hormon üretiminden sorumlu olan hipotalamusla sıkı ilişkiler içinde; bunlardan daima elektrik sinyalleri alıyor.  Farelerin kafataslarındaki seçilmiş bir bölgeye delik açan araştırmacılar, beynin bu bölgesini ışıkla uyarıyor ve farelerin saldırgan davranışlarını tetikleyip bitirebiliyor.
Bu çalışmanın ilginç yanlarından bir diğeri de doğuştan gelen iki davranış olan saldırganlık ve cinselliğin ayrı ayrı ele alınıp uyarılabildiğini ve durdurulabildiğini gösteriyor olması. Yanal septum ve alt orta hipotalamus arasındaki bağlantıyı (yani öfke/saldırganlık duvarını) bozan araştırmacılar, bunun farenin cinsel davranışlarında hiçbir değişime yol açmadığını bildiriyor.
Ekibin şimdiki hedefi ise yanal septumdaki hangi spesifik nöronların saldırganlık ve öfke davranışlarını tetiklediğini, teşvik ettiğini ve durdurduğunu tespit etmek. Ekip lideri ve makalenin baş yazarı Dr. Payu Lin, nihai hedefinin “başka toplumsal veya bilişsel işlevlere zarar vermeden saldırganlığın iyileştirilip iyileştirilemeyeceğini veya en azından kontrol altına alınıp alınamayacağını bulmak” olduğunu söylüyor.
Eklemeden geçmeyelim: Septal öfke bugüne dek insanlarda gözlemlenebilmiş bir olgu değil. Fakat bu araştırmayı yürüten ekibin sorduğu sorular içerisinde insanlarda öfke kontrolüne nasıl çözüm bulunabileceği de yer alıyor.
Kaynak:
  • Neuroscience News
  • Abstract for “Effective Modulation of Male Aggression through Lateral Septum to Medial Hypothalamus Projection” by Li Chin Wong, Li Wang, James A. D’Amour, Tomohiro Yumita, Genghe Chen, Takashi Yamaguchi, Brian C. Chang, Hannah Bernstein, Xuedi You, James E. Feng, Robert C. Froemke, and Dayu Lin in Current Biology. Published online February 11 2016 doi:10.1016/j.cub.2015.12.065

Vücudunuzda Gözlemleyebileceğiniz Evrimsel Kanıtlar

Garip gelebilir ancak vücudunuz kimsenin artık ihtiyaç duymadığı antik kalıntılarla dolu bir müze gibidir. Yirmilik dişlerinizden tutun da bazılarımızın garip bir şekilde yapabildiği kulak oynatma hareketine kadar, insanlarda son bulmuş ancak hayvan atalarımız için yaşamsal düzeyde öneme sahip birçok kalıntı görebilirsiniz. Milyonlarca yıl boyunca ortadan kalkmamış olan bu garip kalıntıları ancak doğal seçilim tarafından sürdürülen evrim çerçevesinde açıklayabilmek mantıklıdır.

İşte hemen kendi vücudunuzda gözlemleyebileceğiniz bir tanesi: Eğer kolunuzu dirseğiniz üzerinde avuçlarınız yukarıya bakacak şekilde bir masaya uzatırsanız ve baş parmağınızı serçe parmağınıza dokundurursanız, bileğinizin ortasında bir tendonun ortaya çıktığını göreceksiniz. Ne alaka diyeceksiniz :) Ancak şöyle ki; eğer bu tendon sizde çıkmıyorsa, şanslısınız demektir çünkü insanların %10 ila 15’i bir kolunda ya da iki kolunda birden bu çıkıntı olmadan dünyaya geliyorlar. Bu tendon; birçoğumuzda bulunan palmaris longus isimli kolun ön yüzündeki yüzeyel aksesuar bir kastır, fakat bu kasın burada bulunuyor olmasının herhangi bir sebebi yoktur. Araştırmacılar, kolumuzun ön yüzeyindeki bu kasın varlığının bize; bu kası olmadan doğan insanlardan farkedilebilir bir güçlülük ya da kavrama yetisi sağlamadığı bulgusuna eriştiler. Ve aslında, oldukça gereksiz bir kas. Cerrahlar genellikle bu kası çıkarırlar ve vücudun herhangi bir yerindeki plastik cerrahi operasyonları ya da yeniden şekillendirmelerde kullanırlar.

Peki neden böylesi bir kullanışsız kasa sahibiz?

Bilim insanları, palmaris longusun günümüzdeki birçok memeli türünde varolduğunu ve özellikle de hareket için ön kolunu kullanan lemur ve maymunlar gibi hayvanlarda daha gelişmiş olduğu bulgusuna eriştiler.
Ve bir tane daha: Kulağınızın etrafında bulunan üç kası hareket ettirerek kulağınızı hafifçe oynatabileceğinizi biliyor musunuz? Oynatabildiniz mi? Eğer başardıysanız bravo, çünkü hayvan atalarımız için hayati önemde ancak insanlarda herhangi bir işe yaramayan evrimsel bir kalıntıyı kullanabildiniz demektir –ne işinize yarayacaksa.–

Günümüzde de geceleri ortaya çıkan birçok hayvan –örneğin; tavşanlar, ceylanlar, kediler vb.– kulağındaki bu kaslara büyük oranda ihtiyaç duyar, böylelikle kulaklarını oynatarak, sağa sola çevirerek, sesin kaynağını daha iyi saptayabilirler. Evrimleştiğimiz canlılar milyonlarca yıl önce aynı tekniği kullanmış olabilirler ve biz atalarımızın bir zamanlar kullandığı bu “ekipmanı” tamamen kaybetmiş değiliz.

Öte yandan, kulak hareketinden sorumlu bu üç kas kalıntısı yalnızca bir kalıntı değildir. Araştırmalara göre, bu kaslar sese hala tepki veriyor. Her ne kadar kulaklarımızı daha fazla hareket ettirmemize olanak sunmasa da, yapabildiklerinin en iyisini yapıyorlar.

Tüylerin ürpermesinden, kuyruk kemiğine, üçüncü göz kapağı kalıntısına kadar vücudumuz antik atalarımızın yetilerine dair ipuçları veren bolca örnekten yalnızca birkaçı. Aşağıdaki Vox videosu bu örnekleri bize gösteriyor.

Kaynak: Bilimfili

Ölüm fikri bizleri nasıl etkiliyor?

Ölüm fikri bizleri nasıl etkiliyor?

Bugünlerde Türkiye’de ve dünyada art arda meydana gelen terör saldırıları, güvendelik duygumuzu zedelemiş durumda. Geçtiğimiz Pazar günü İstanbul caddelerindeki trafik yoğunluğu, son yıllarda hiç görmediğimiz kadar düşüktü. İstanbul’un en kalabalık caddelerinde dahi in cin top oynuyordu. Esasında evde otururken bile daima belirli bir ölüm riskiyle karşı karşıya olmamıza rağmen, terör saldırıları bir tür bulunabilirlik etkisi yaratarak, hayatımızı ne kadar kolay kaybedebileceğimizi hatırlatıyor bize.

Timur Kuran ve Case Sunstein’in bulunabilirlik silsilesi (ing. availability cascade) olarak adlandırdığı sosyal etki (1), belirli bir olayın art arda gerçekleşmesi halinde o olayın gerçekleşme olasılığının çok yüksek algılanmasına neden olduğunu ifade eder. Terör saldırılarının bu kadar sık gerçekleşmesi ve engellenememesi, doğal olarak kendimizin ve sevdiklerimizden birinin bu gibi hadiselerde hayatlarını kaybetmelerinden ciddi seviyede endişelenmemize neden oluyor. Peki… Öleceğimizi bilmek davranışlarımızı nasıl etkiliyor?

Ölüm, her ne kadar kimi zaman inkâr etsek de, korkutucu bir hadise. Bilhassa yaşamı sevdiğimizde, uhdelerimiz olduğunda, yapmak isteyip de yapamadıklarımızı beklediğimizde… Aşırı ölüm korkusuna tanatofobi deniyor. Yani ölümden, normal bir hayat sürmenizi engelleyecek kadar korkuyorsanız, evet… Bu bir sorundur ve yüksek olasılıkla tedavi edilmesini gerektirir.

Ancak böyle bir sınıflama, bu sınıflama dışında kalanların ölümü düşündükleri zaman bazı davranış değişiklikleri yaşamayacağı anlamına gelmez. BBC’de yayımlanan bir makaleye göre (2), insanların ölüm anlarını hayal ettiklerinden sonraki davranış değişikliklerini inceleyen 200’dan fazla deney yapılmış.

Bunlardan çarpıcı olanlarından birinde, ABD’deki yargıçlara “kefaletle serbest bırakma” konusunda karar almaları gereken bir senaryo sunulmuş. Ölüm anını hayal etmeleri istenen yargıç grubunun kefalet talebini reddetme oranları, herhangi bir şey istenmeyen yargıçlara göre daha yüksek olmuş.

Yine bu tür deneylerden çıkan bir sonuca göre, ölümü düşünmek görüşlerimizde daha şahinleşmemize neden oluyor. Yani öleceğimizi düşündüğümüz anlardan sonra bir konuda tavır takınmamız gerektiğinde, liberalsek daha liberal, muhafazakârsak daha muhafazakâr davranıyoruz.

Belki intihar bombacısı olabilmek de böyle bir silsilenin sonucudur: Eğer ölümü düşünmek fikirlerimizde şahinleşmemize neden oluyorsa, daha aşırı uçlardaki ideolojilerin kendilerine intihar bombacısı bulabilmeleri kolaylaşıyordur. Zira burada bir döngü ortaya çıkıyor: Ölümü düşünmek fikirlerde şahinleşmeyi, fikirlerde şahinleşmek o fikirler uğruna ölmek istemeyi besliyor.

Elbette ölüm korkusu, toplumsal kurumları ayakta tutan etkenlerden birisi. Mesela ölüm korkusu çocuk sahibi ya da ünlü olma arzularımızı artırıyor (2). Bu da nüfus artışının ya da sanatsal üretimin ölüm korkusundan kaynaklanan bir fenomen olduğu yönünde spekülasyon yapmamıza izin verecek bir bilgidir. Zira aslında gen aktarımı dediğimiz şey, ölmemiz halinde genlerimizin hâlâ yeryüzünde varlığını sürdürme amacı taşırken, sanatsal başarı da kişinin isminin, eserlerinin ya da fikirlerinin kültürel zenginlik içerisinde varkalımının bir garantisidir. Toplumsal bir kurum olarak din, ölümden sonra hayat fikrini sunarak, zaten bireylerin ölüm adlı sonu kolaylıkla kabullenebilmelerini kolaylaştırır (3). Çok eskilerde, Türk hükümdarların fethettikleri yerlerdeki din adamlarını kendilerine uzun ömür dilemeleri halinde affettikleri de düşünülürse (4), dinin sadece bireysel düzeyde değil, politik bir kurum olarak da var olmasının ardında bile güç sahiplerinin ölüm korkularının olduğu iddia edilebilir.

Tevfik Uyar / @tevfik_uyar (HerkeseBilimveTeknoloji)

Kaynaklar

  1. Kuran T., Sunstein C. (1999). Availability cascades and risk regulation. Stanford Law Review. 51 (4), pp. 683-768.https://econ.duke.edu/uploads/assets/People/Kuran/Availability%20cascades.pdf
  2. Jong J. (2016). Why comtemplating death changes how you think. BBC Future.http://www.bbc.com/future/story/20160208-why-contemplating-death-changes-how-you-think
  3. Durkheim, E. (2005). Dini hayatın ilkel biçimleri. İstanbul: Ataç Yayınları.
  4. Roux J. P. (1999). Altay türklerinde ölüm. İstanbul: Kabalcı Yayınları.

Bu Hoparlörün Sesini Sadece Siz Duyabiliyorsunuz

Portatif müzik sektörü taşınabilir hoparlörlerle gün geçtikçe değişse de , her kafadan başka bir sesin çıkması ve yüksek gürültü oranı nedeniyle komşularınızı rahatsız edebilir. Belki de sadece sizin duyabileceğini bir hoparlör üretseler ne güzel olurdu. İşte Fransız tabanlı Akoustic Arts şirketi tarafından yeni tasarlanan bir hoparlör sayesinde ultrasonik dalgalar sayesinde istediğiniz müziği , kulaklık kullanmaya gerek duymadan sadece siz duyacaksınız. Yani sadece o yönde bulunan kişi sesi duyabiliyor.
A arkası ve A çekirdeği adı verilen iki ayrı bileşenden oluşan hoparlör sayesinde, sadece sizin duyabileceğiniz bir ses aktarılıyor. Arka taraf bir çerçeve olarak hoparlörün ayakta durmasını veya duvara monte edilmesini sağlarken, ünite gerçekten çekirdek(core) tarafından yönlendiriliyor ve iki 3.5 mm’lik jakla biri hoparlörlere diğer cihaza bağlanarak kolayca yönetilebiliyor.

Duvara monte ettikten ve akıllı telefona bağlandıktan sonra sistemi kaynağınızdan kullanabiliyorsunuz. Normal hoparlörler ile bu yönlendirmeli hoparlörler arasındanki fark sesi yaratma tekniklerinden kaynaklanıyor. Elektromanyetik bobin ve koniden ses üretmek yerine , bu sistem geniş bir arktan ses dalgaları yayarak, yüksek frekanslı ultrasonik dalgalar üretiyor. Bu dalgalar bir şeye çarptığında duyulabilir ses dalgalarına dönüşerek duyabileceğiniz bir ses aralığına geliyor. Gerçekten oldukça ilginç bir teknolojiye benziyor.

Sistem 20*20cm  orijinal hoparlör ve yanında 9*9cm’lik junior  hoparlörle geliyor. İki modelde aynı çekirdek üniteyi kullanıyor, fakat daha büyük ünite 200 transdüser  kullanırken, junior model 37 transdüser kullanıyor. Tabi hoparlör küçüldükçe büyüğünde 90dB olan ses gücü 70 dB’e düşüyor.

Büyük hoparlör 10 metreye kadar sesi iletebilirken, küçük olan çalışan insanlar için masa üstünde yer alacağından daha kısa mesafeler için düşünülmüş.

İndiegogo’da yer alan proje hedef olarak 30,000 dolarlık esnek hedef, 25 günde 127,900 dolara ulaştı. Eğer kampanya 160,000 dolara ulaşırsa siyah bir model ve üreticiler 400,000 dolarla Wi-Fi ile bir model üretmeyi planlıyor.

Fiyata gelince biraz tuzlu gerçekten, 2016 Eylül’de üretilecek hoparlörün orijinal hoparlörü 870 dolar, Junior olan hoparlör ise  550 dolardan satılacak.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak :

  • GerçekBilim
  • http://www.gizmag.com/akoustic-arts-a-speaker/42413/

Afrika’dan Çıktığımızdan Beri Zararlı Mutasyon Biriktiriyoruz

Modern insanların (Homo sapiens) ilk olarak Afrika’da 150.000 yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. 100.000 yıl sonra da bir kısmının asıl doğdukları toprakları bırakarak önce Asya’ya sonra da daha doğuya ve Bering Boğazı’nı geçerek Amerika’da kolonileşmek üzere yolculuğa başladıkları biliniyor. Excoffier ve araştırma arkadaşları yeni bir teorik model geliştirerek, insanların küçük gruplar halinde göç etmeleri halinde orijinal Afrika’lı ailelerinden iyice uzaklaşarak, genetik olarak koparak bir ‘mutasyon yığını’ olmak üzere zararlı mutasyonları biriktireceklerini öne sürdü. Dahası, bir popülasyonun sahip olduğu bu mutasyon birikiminin, Afrika’dan çıktıklarından bugüne kadar alınan yolu hatta izlenen güzergahı gösterebileceği öne sürüldü.Kısacası; bugün Meksika’lı bir bireyin Afrika orijinli bir bireyden daha fazla zararlı genetik değişken bulunduruyor olmalı.

Hipotezlerini test etmek için araştırmacılar, Afrika dışındaki ve içindeki yedi ayrı popülasyondan (Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Namibya, Kamboçya, Cezayir, Pakistan, Sibirya, Meksika) elde edilen genomlardaki anlamlı dizilerin tümünün baz dizilimini çıkarmak (sekanslamak) üzere yeni jenerasyon sekanslama (NGS) teknolojisinden yararlandı. Daha sonra teorilerine uyumlu biçimde zararlı mutasyonların uzamsal yerleşkelerini (söz konusu mutasyonların DNA içerisindeki konumları) simüle etti. Bulgular ise teoriyi doğrular nitelikteydi; kişiye düşen az zararlı mutasyonların sayısı gerçekten de bireyin Güney Afrika’dan uzaklığı ile doğru orantılı olarak artıyor.

Afrika’dan daha uzakta olan popülasyonlardaki zararlı mutasyon yükünün veya sayısının daha çok olmasının temel sebebi ise doğal seçilimin küçük popülasyonlar için çok güçlü etkilerinin olmamasında yatıyor: küçük öncü kabilelerde, büyük popülasyonlara oranla zarar verici mutasyonlar daha düşük verimliliklerle arındırılmış oluyor. Buna ek olarak, Afrika’dan çıkarak çok uzak noktalarda yerleşip kalacak olan topluluklarda asıl zaman yolculukla geçtiği için, doğal seçilimin işini yapması için yeterli vakti olmuyor.

Araştırmanın yazarlarından Stephan Peischl’in konu ile ilgili açıklaması şöyle : ” Düşük derecede zararlı olan mutasyonların, yaklaşık 1000 jenerasyondan daha fazla sürmüş olan Afrika’dan dışarı yayılma sırasında nötr fenomenler olarak evrimleştiğini keşfettik. Buna karşın, çok zararlı mutasyonlar, sanki bir bireyin dayanabileceği bir eşik seviyesi varmış gibi (ya da bu duruma işaret edecek biçimde), Dünya’daki her bireyde benzer oranlarda veya frekanslarda bulunuyor.”

Laurent Excoffier ise : ” 50 bin yıl önce başlayan göçlerin insan genetik çeşitliliği üzerinde bugünde takip edilebilecek işaretler bırakmış olması mükemmel bir şey, ancak bunu gözlemlemek için tüm kıtalardan farklı popülasyonlara ait devasa bir genetik dizi verisine sahip olmak gerekiyor. Yalnızca 5 sene önce bile, bu mümkün değildi.” şeklinde bir açıklamada bulundu.

Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Brenna M. Henn, Laura R. Botigué, Stephan Peischl, Isabelle Dupanloup, Mikhail Lipatov, Brian K. Maples, Alicia R. Martin, Shaila Musharoff, Howard Cann, Michael P. Snyder, Laurent Excoffier, Jeffrey M. Kidd, Carlos D. Bustamante. Distance from sub-Saharan Africa predicts mutational load in diverse human genomes.Proceedings of the National Academy of Sciences, 2015; 201510805 DOI:10.1073/pnas.1510805112

İnsanın Yanlış Ölçümü: Kafa Yapısından Hareketle Kuramsal Irkçılık

Stephan Jay Gould’un, dönemlerine göre ırkçılığı bilimsel açıdan meşrulaştıran bilim insanlarını anlattığı kitabının tanıtımı, antropolog Michael Little’ın bir söyleşisinden alıntı ile başlıyor:
“Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim, çünkü mahcup olurdum ve utanırdım.”
Bu yazıda da Little’ın bahsettiği konuya değineceğiz ve antropoloji ve biyolojinin, sözde ırksal farklılıkları kemik yapısındaki matematiksel ölçümlere, kafa şekillerine hatta kan gruplarına bakarak ayırmaya çalışan ve bu bakış açılarıyla isteyerek veya istemeyerek kafa yapıları üzerinden ırkçılığa hizmet eden bilim insanlarının, bilim adına üzücü diyebileceğimiz çalışmalarına göz atacağız. Öncelikle belirtmek isteriz ki bu yazı, insanların eşitliğini şiddetle savunan ve bu uğurda çalışmalarını yürüten ünlü bilim insanı Stephan Jay Gould’un “İnsanın Yanlış Ölçümü” ve “Darwin ve Sonrası” kitapları ile İstanbul Üniversitesi’nde yazarımızın almış olduğu, Barış Özener tarafından okutulan  “İnsan ve Fiziksel Özellikleri” dersinde tutulan notlar ve adı geçen hocamızın yakın geçmişte basılan “İnsan Çeşitliliği – Irksal Farklılıklar mı, Evrimsel Adaptasyonlar mı?” kitabı merkezinde -kronolojik değil, konu bazlı olarak- oluşturuldu.
“Kafatasındaki her çıkıntıyı ’uysallık’, ’sevecenlik’, ’ulvilik’ ya da ’nedensellik’ emaresi olarak okuyan frenolojistler (bireyin kafa şeklinden kişiliği üzerine çıkarım yapanlar) zihinsel işleyişi, büyük ölçüde birbirinden bağımsız özelliklerin oluşturduğu zengin topluluklara ayırmışlardı. Böyle bir bakış açısına göre, tek bir rakamın insanın genel değerini ifade etmesi mümkün değildi, yekpare bir biyolojik özellik olarak IQ kavramı da anlamsız oluyordu.” – Stephan Jay Gould
İnsan Çeşitliliği kitabında Barış Özener, kafatasının ölçümlerde temel bir öge olarak görülmesi üzerine şunları yazıyor:
“Kafatasının ölçümlerin odağında olmasının bir nedeni, çevresel koşullardan en az etkilenmesi, dolayısıyla bir popülasyonun kökenini ortaya koymak için ideal bir yapı olduğu düşüncesiydi. Beden kuşaklar boyunca çevrenin etkisiyle değişebilirdi, ancak kafatası değişime karşı üstün bir dirence sahipti. Bu hatalı anlayış Franz Boas’ın Avrupa kökenli Amerikalıların kafa şeklinin kuşaklar boyunca değişebildiğini gösterdiği 20. yüzyılın ortalarına kadar neredeyse tartışmasız kabul görmüştü.”
İnsanın dış görünüşüne bakarak kişilikleri ve/veya bireyin üstün/alt insan olduğu, hatta insan dahi olmadığı üzerine görüşlerin ortaya atılmasının tarihine bakacak olursak; 19. yüzyılda ölçümlerin cetveller ve kalibrelerle yapıldığını görüyoruz. Yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılarına gireceğim bu ölçümler, dışarıdan ve içeriden olmak üzere iki genel başlıkta karşımıza çıkıyor. Kafa yapılarının şekli ve boyutları üzerine çeşitli “endekslerin” gündeme geldiği ve bu endekse uymayanların uç bir sıfatla “insan sayılmadığı”, alt insan olarak görüldüğü ölçümler dışarıdan yapılırken; 20. yüzyıla geldiğimizde içeriden diyebileceğimiz, zeka üzerine alt/üst insan sınıflandırılmasının yapıldığını görüyoruz.
Matematiğin sayılar üzerindeki sihirli dünyasından mıdır yoksa ırkçılığı meşru kılmak için midir bilinmez ama antropoloji ve biyoloji tarihi, kafatası ölçümleri üzerine birçok çalışmayı bünyesinde barındırıyor. Çoğunlukla siyah ve beyazın karşı karşıya getirildiği çalışmalardan çıkan sonuçlar; insanların toplum içindeki rollerini/sıfatlarını düzenleyebiliyor, aynı zamanda siyasi çıkarların gözetildiği ortamlarda haklı(!) bir sömürü ve kölelik durumunu akıllara getiriyordu.
“Aklı başında, olguları bilen hiç kimse, bırakın ortalama bir zencinin ortalama bir beyazdan üstün olduğunu, ona eşit olduğuna inanmaz. Bu doğruysa, bütün engelleri ortadan kaldırıldığında, çıkık çeneli akrabamızın adil koşullarda, hiçbir himaye görmeksizin, aynı zamanda kendisini ezen hiç kimse olmaksızın büyük beyinli ve küçük çeneli rakibiyle, ısırıklarla değil, düşüncelerle yapılacak bir yarışmada başarıyla rekabet edebilecek olması inanılmazdır.” – T. H. Huxley
Bir Ademin Karşısında Birden Fazla Adem: Monojenizm vs. Polijenizm
Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace’ın yaptıkları çalışmalardan önce de insanlığın kökeni merak ediliyordu. Bu meraktan hareketle insanın kökeni üzerine birtakım çalışmalar yapılmış, bu konu üzerine yazılıp çizilmişti. İnsanlığın kökeni üzerine dönüp dolaşan tartışmalar, ekseriyetle, insanlığın tek bir kökene ait olduğu görüşünü savunan monojenistler (tek kökenciler) ile insanlığın birden fazla kökeni olduğunu savunan polijenistler (çok kökenciler) arasında gidip geliyordu. Irkların kökeni konusunda birçok konuda çatışan bu iki görüş, ana hatlarıyla tek ve net bir noktada birleşiyordu: İnsanı Tanrı yaratmıştı. J. H. Blumenbach ve Darwin’in dedesi Erasmus Darwin’in etrafında toplanan monojenistler, Tanrı’nın, insanı tek bir ırk olarak yarattığını, diğer ırkların -büyük bir ölçüde bozularak- sonradan ortaya çıktığını savunurken; Louis Agassiz’in geliştirdiği fikri savunan polijenistler ise Tanrı’nın, insanı birçok ırk olarak yarattığını ve bu ırklar üzerinde herhangi bir değişimin olamayacağına dair görüş bildiriyorlardı.
Monojenistlerin bakış açısına göre insanlar cennetten çıktıktan sonra bozulmuşlardı. Adem ve Havva mitine kadar dayanan temellendirmeleriyle görüşlerini savunan monojenistler, en az bozulan ırkın beyazlar, en fazla bozulan ırkın ise siyahlar olduğunu söylüyor, çalışmalarının merkezine bu sloganı oturtuyorlardı. Bir diğer yandan bu görüşün karşısında olan polijenistler ise insan ırklarının farklı Ademlerden geldiğini belirtiyorlardı. Bu yaklaşıma göre ırklar sabitti ve siyahlar da beyazlar da, biyolojik olarak birbirleriyle bağlantılı değillerdi. Evrimci düşünceden önce genel olarak bu iki konuda çarpıştırılan görüşlerden monojenizm; Adem ve Havva mitine, yani dine dayandırılabildiği için polijenizme göre daha büyük sükse yapmıştı.
Polijenizmi büyük ölçüde geliştiren ve Amerika’nın bilimsel bazdaki önemli kuramlarından birinin arkasında yer alan Louis Agassiz, siyah – beyaz ayrımı üzerine yazılar yayınlasa da hayatının bir dönemine kadar hiç siyah görmemiş. 1846 yılında kaldığı bir otelde siyahlarla karşılaşan Agassiz, bu konu üzerine düşüncelerini annesine mektup olarak yollamış. Siyahlar ile aynı mekanda yer aldığı için korktuğu, hatta iğrendiği gözlenen Agassiz’in yazdıkları o dönemin görüşlerine de büyük ölçüde ışık tutuyor.
“Philadelphia’da ilk kez kendimi siyahlarla uzun süreli bir temas halinde buldum. Kaldığım oteldeki bütün hizmetliler renkliydi. Duyduğum acılı hisleri ifade edebilmem zor, özellikle de bende uyandırdıkları his, insan türünün kardeşliği, türümüzün tek bir kökenden geldiği yönündeki bütün fikirlerimize ters düştüğü için. Ama hakikat her şeyin önünde gelir. Yine de bu alçalmış, dejenere olmuş ırkın görünümü karşısında acıma duydum; onların bahtı, gerçekten insan olduklarını düşünürken içimde şefkat uyandırdı. Yine de onların bizimle aynı kandan olmadığı hissini değiştirmem imkansız. Onların o siyah yüzlerini, kalın dudaklarını, yüzlerini çarpıtan dişlerini, başlarındaki postu, bükülmüş dizlerini, uzun ellerini, geniş kavisli tırnaklarını, özellikle de avuç içlerinin soluk mavimsiliğini gördüğümde, yüzlerinden gözlerimi çekip uzak durmalarını söyleyemedim, Bana hizmet etmek için o çirkin ellerini tabağıma uzattıklarında, böyle bir hizmetle akşam yemeği yiyor olmak yerine, başka bir yerde bir parça ekmek yemek için oradan ayrılmayı diledim. Bazı ülkelerde, varoluşların zencilerin varoluşuna bu kadar yakından bağlanmış olması beyaz ırk için ne büyük mutsuzluk!”(Agassiz’den annesine, Aralık 1846.)
Bütün ırkların aynı özelliklere sahip olmadığını, bu yüzden de aynı haklara sahip olamayacağını belirten Agassiz, bu bağlamda siyasal öneriler de getiriyordu. Eğitimin doğuştan gelen becerilere göre yapılması gerektiği yönünde görüş bildiren Agassiz, siyahların el ve güç gerektiren işlerde yer alması gerektiğini belirtirken; beyazlarınsa zeka gerektiren işler üzerine yoğunlaşması gerektiğini söylüyordu. O dönemde dünya, hayali çizimler ekseninde, Agassiz’inki gibi ırkçı, ayrımcı ve siyasal temelli görüşlere “bilimsel” sıfatını yapıştırıyordu.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Agassiz’in siyahlar ve beyazlar üzerine birçok ayrılıkçı görüşü vardı ama Agassiz’in görüşleri sezgiye dayanıyor, net bir çalışmayı desteklemiyordu. İşte tam da burada başka bir isimle daha tanışıyoruz: Samuel George Morton. Agassiz’in fikirlerini verilerle destekleyebilecek olan Morton, öldüğünde binden fazla kafatasına sahipti. Morton’a göre beynin fiziksel yapısı, ırklar üzerine de birçok gizemi çözebilirdi. “Kafataslarının kranyal oyukları beyin boyutunu da ortaya koyar.” prensibiyle hareket eden Morton, ırkları beyinlerinin boyutlarına göre sınıflandırmayı tercih ediyordu. Süzülmüş hardal tohumlarını, elindeki kafataslarının kranyal oyuklarına dolduruyor; sonra bu tohumları dereceli bir silindire aktarıp kişinin beyin hacmini buluyordu. Tohumların hafif oluşu ve filtrelenmelerine rağmen boyutlarındaki farklılıklar, aynı kafatası üzerinde yapılan ölçümlerde farklı sonuçlar veriyordu. Bu durum Morton’ı hardal tohumlarından uzaklaştırdı. Tohumlardan kurşun toplara geçen Morton, bu sayede ölçümler arasındaki farkı/sapma payını 2-3 cm’ye kadar düşürmeyi başardı. Kurşun toplarla yaptığı ölçümler üzerine birçok eser de yayınlayan Morton, halkları genel olarak beyaz, zencimsi ve zenci olmak üzere üç başlık; ırklarıysa Kafkas (Beyaz), Moğol, Malay, Amerikalı ve Etiyopyalı olmak üzere 5 başlık altında topladı. Morton’ın çalışmalarına göre; Pelasgik, Semitik ve Mısırlı olmak üzere üç başlık altında toplanan beyazlar 1311-1442 cc, zencimsiler ortalama 1295 cc, zenciler ise ortalama 1196 cc beyin hacmine sahipti. Morton’ın aşağı/üst ırk sınıflandırması da bu temel üzerinden ilerliyordu. Bu çalışmaları kitabında da açıklamaya çalışan Gould, Morton’ın bilerek bu ölçümleri saptırdığına dair bir kanıt bulamadığını söylese de onun çalışmalarına laf etmeden geçemiyor.
Tohum kullanılarak yapılan kafatası ölçümlerinin hatalı olabileceği aşikar. Tohumların bastırılma durumları ve büyüklükleri, ölçümlerin sonucunu değiştirebilecek etkenler arasında yer alıyor. İşin garip kısmı Morton’ın deneylerindeki tutarsızlıklar. Yayınladığı bir makalede siyahlar için ölçümlerini 1278 cc olarak gösteren Morton, bundan 5 yıl sonra yaptığı ölçümlerde siyahlar için 1393 cc’ye ulaştığını not alıyor. Gould’un yazdığına göre, 111 Kızılderili kafatasında; kurşunla yapılan ölçümler, tohumla yapılan ölçümlere oranla ortalama 36 cc büyük çıkmış. Morton da yazılarında tek tek, hangi kafataslarını hangi yöntemle ölçtüğünü belirtmeyince; “Morton siyahların kafatasını ölçerken tohumları hafif hafif doldurdu ve daha düşük sonuçlar elde etti.” şeklinde birçok komplo teorisi yazılabiliyor. Hal böyle olunca da Morton’ın çalışmaları nesnel değil de öznel olabilir mi soruları akıllara geliyor.
Morton’ın çalışmalarında tutarsızlıklar ve kayırmacı bir yaklaşımın görüldüğü gözlenebiliyor. Grupların ölçüm ortalamalarını beklenene uyması için düzenleyen Morton, Kızılderililerin ortalamasını düşürmek için Perulu İnkaları ölçüme dahil etmiş; aynı zamanda Hinduları dışarıda bırakarak Kafkas ortalamasını yükseltmişti. Ayrıca Morton, değerleri isteği doğrultusunda -beklentilerine göre- yuvarlamıştı. Negroid Mısırlı dediği sınıfı yuvarlayarak 1311 cc’ye (80 inç kübe) çıkaracağına, 1295 cc’ye (79 inç kübe) indirmişti. Gould’un sonradan yaptığı ölçümlerde 1442-1459 cc (88-89 inç küp) olduğu gözlenen Almanlar ve Anglo-Saksonlar ortalamalarını direkt 1475 cc’ye (90 inç kübe) yuvarlayıp elindeki örnekler arasındaki farkı yüksek tutmuştu.
Tabii ırkçılığın popülerleştiği bir dünyada hayali, abartılı anlatımlar sadece bunlarla sınırlı değil. Polijenizm temsilcilerinden Josiah C. Nott ve George R. Gliddon, İnsanlığın Tipleri ismini verdikleri kitaplarında abartılı çizimler kullanarak siyahilerin gorillere yakın bir soydan geldiğini belirtmişlerdi.
Tek kökenciler, insanın “cennetten kovulduktan” sonra bozulduklarını iddia etmektedir.
Sayıların Cazibesi Altında Irk Tahlilleri
1842 yılına gelindiğindeyse Anders Retzius’un kafatası indeksi üzerine yaptığı çalışmaları görüyoruz. Kafa genişliğinin kafa uzunluğuna bölünmesiyle elde edilen sonuca göre insanları sınıflandıran Retzius, bu ırksal sınıflandırmalar için üç sıfat kullanmıştı: dolikosefal (uzun kafalı), brakisefal (kısa kafalı) ve mezosefal (dolikosefal ve brakisefalin ortası). Tabii Retzius’un bu çalışmaları da alt/üst ırk tartışmalarını tetiklemiş, hatta yıllarca popülerliğini koruyarak antropoloji alanındaki birçok çalışmaya öncülük etmişti. Retzius’un indeksine göre kafa genişliğinin kafa uzunluğuna bölümü 0,75 altı olanlar dolikosefal, 0,80 üzeri olanlar brakisefal, ikisinin ortasında kalanlar ise mezosefal olarak anılıyordu. Peki Retzius’un öncülüğünü yaptığı kafa indeksi ileride nasıl kullanıldı? Fransız antropolog Vacher de Lapouge, siyahları “kanı bozulmuş sınıfların soysuz temsilcileri” olarak da isimlendirilen görüşleriyle, kafatası indeksine göre üç ırktan bahsediyordu. Protestan Kuzeylileri bütün medeniyetin yaratıcısı olarak gösteren ve bu ırka mensup bireylerin dolikosefal olduğunu öne süren Vacher de Lapouge, Homo europaeus adını verdiği Aryan ırkın kafatası indeksinin 0,76’nın altında olduğunu belirtiyordu. Lapouge, dolikosefal kafa yapılarının, zamanla dejenere olarak kısaldığını belirtiyor, hatta Roma ve Yunan uygarlıklarının çöküşünün bu nedenle olduğunu da söylüyordu.
Dolikosefalliği üstün ırk olarak kabul edenlerden biri de Alfred Otto Ammon’du. Vacher de Lapouge etkisinin bariz bir şekilde görüldüğü Ammon, Lapouge’un fikrini biraz daha ileri götürüp şehirler ve köyler arasında da kafa yapısı üzerinden görüşler bildirerek ırksal bazdaki çalışmalarına yön veriyordu. Ammon Yasası olarak da bilinen bu görüşe göre, şehirlerde yaşayan insanlar dolikosefal kafa yapısına sahipti ve onları köyde yaşayan insanlardan ayıran birçok özellik bulunuyordu. Sadece kafa yapısından hareketle insanları açık fikirli, maceracı gibi güzel sıfatlarla da süsleyen Ammon, köylerde yaşayan insanları ise gelişime kapalı, toprağa bağımlı olarak tanımlıyor; bu insanların kafa yapılarının da brakisefal olduğunu öne sürüyordu.
Hacim ve indeksten başka bir görüş daha ırkçılığın bilimselleştirilmesinde karşımıza çıkıyor. Yüzün öne doğru fırlaklık düzeyi, yani prognatizma da ırklar hakkında bilgi veriyor olabilirdi. Ne kadar büyük bir açı, o kadar üstün ırk! Hollandalı anatomist Petrus Camper, prognatizma açısının maymunlarda 58, Afrikalı siyahlarda 70, Avrupalılarda 80, bozulmamış beyaz ırkın temsilcisi olarak gördüğü Apollon heykelindeyse 100 derece olduğunu belirtiyordu.
Modern istatistiğin kurucusu sayılan ve Charles Darwin’in kuzeni olarak karşımıza çıkan Francis Galton, ölçümün bilimsel çalışmalarda temel olduğunu düşünüyordu. Gould’a göre, Galton duaların etkililiği üzerine de bir dönem çalışma yapma teklifinde bulunmuştu. Sayılara ve ölçümlere bu kadar bağlı olan Galton; Britanya Adaları’nda sadece kağıt ve topluiğne kullanarak güzellik haritaları çıkarmakla kalmamış, bu ve buna benzer çalışmalarıyla insanların göreli değerlerini ölçmek üzerine çalışmalar yapmıştı. 1884 yılındaki Uluslararası Fuar’da kurduğu laboratuvar ile insan ölçümlerini sıklaştıran Galton, burada üç peniye (para birimi) insanları ölçüyor, sonuçlarla ırklar üzerine tahlillerde bulunuyordu. Bu faaliyetiyle oldukça dikkat çeken Galton, bu tarihten itibaren altı yıl boyunca aynı laboratuvarı ile birlikte Londra Müzesi’nde yerini alıp kafa ölçümlerine devam ediyordu.
İstatistik üzerine çalışmalar yapan Galton’dan Virginialı doktor Robert Bennett Bean’a geçiyoruz. Bean, 1906’da hazırladığı bir makalede, beynin sağ ve sol tarafını birleştiren dokuları içeren corpus callosum’u anlatıyordu. Zihinsel işlevlerin beynin genu dediği ön kısmında, duyusal motor becerilerinse splenium dediği arka tarafta yer aldığını söyleyen Bean, bu yaklaşımıyla ırksal sınıflandırmalar yapılabileceğini öne sürüyordu. Genu ile splenium’un uzunluklarından ırksal sınıflandırmalar yapılabileceğini ortaya süren bu görüş, siyahların ve beyazların beyinleri üzerindeki deneylerle devam ediyor; bu çalışmalar çerçevesinde, beyazların siyahlara göre daha büyük bir genuya sahip olduğu sonucuna ulaşılıyordu. Kendi içinde birçok çelişkiyi barındıran bu çalışmadan şüphelenen Franklin P. Mall, çalışmayı tekrarlıyor. Siyaha mı yoksa beyaza mı ait olduğunu bilmeden yaptığı ölçümlerin ardından sınıflandırma yapan Mall, Bean’ın ulaştığı sonuçların aksine, siyahın genu ve splenium yapısıyla beyazın genu ve splenium yapısı arasında net, açık bir fark göremiyor. Kitabında bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde işleyen Gould, bu örnek üzerinden durumu özetliyor:
“Kranyometri (kafatası ölçümü) sadece akademisyenlerin oyuncağı, teknik dergilerle sınırlı bir konu değildir. Sonuçlar sel olup popüler basına akar. Bir kere yerleşiklik kazandıklarında kendi ömürlerini sürmeye başlarlar, bir ikincil kaynaktan diğerine sonsuzca kopyalanırlar, hiç kimse ilk belgelemenin hassasiyetini kontrol etmediği için de aksinin kanıtlanması güçleşir. Bu örnekte Mall, daha tomurcuk halindeyken bir dogmayı patlatmıştır, ama bunu ancak önde gelen dergilerden birinin, doğuştan gelen aptallıkları yüzünden siyahların oy kullanmalarının engellenmesini tavsiye etmesinden sonra yapmıştır.”
Kafatası ölçümleri üzerine adeta bir ekol olarak kabul edilen Paul Broca da kuramsal bir şekilde ırkçılık yapıyordu. Yaşlıların gençlere göre, kadınlarınsa erkeklere göre daha küçük beyin yapıları olduğunun altını çizen Broca, bir dönem insanların üst kol – alt kol oranını dahi ölçmeye kalkmış, oranlamalar sonucunda beyazlar “alt ırk” sınıflandırmasına uyunca bu görüşü terk etmişti. Bu konudan sonra kafa yapısı, özellikle de beyin üzerine giden Broca, görüşlerini kabul ettirebilmek adına kendisiyle birçok kez çelişecek ama bu çelişkileri usta bir siyasetçi gibi kendi görüşünü savunur hale getirebilecekti. Broca, “daha düşük bir ırkın daha büyük beyni olabilir” gibi bir söylemde bulunabilecekken, aynı zamanda da “beynin küçük olmasının aşağı olmanın bir işareti olarak değerini ortadan kaldırmaz” diyebilecekti. İşin garip kısmı, Broca, bir brakisefal olarak dolikosefalliğin üstün ırk olarak kabul edilmesine içerlemiş olacak ki bu görüşü çürütebilmek adına çalışmalar yapmıştı. Eski toplumların kafataslarını inceleyen Broca, dolikosefal olmanın herhangi bir üst-alt ilişkisi olmadığını kanıtlayarak kendisi gibi kuramsal ırkçı bilim insanlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Bir diğer yandan Broca, büyük bir beynin ırkların sınıflandırılmasında önemli bir etken olduğunun altını çiziyor, bu konudaki istisnalarıysa “çok yaşlıyken ölmüşler”, “kısa boylular”, “bünyeleri kötü” diyerek geçiştirme yoluna gidiyordu.
Kuramsal ırkçılığın büyük ölçüde baz aldığı dolikosefallik, bölge ortalamaları esas alındığında, alt ırk olarak söylenen Afrika ve Avustralya yerlilerinde, “üstün ırk” Avrupalılara oranla daha fazla görülüyordu. Bu istatistik de kuramsal ırkçılığın kafa yapılarıyla olan problemlerine noktayı koyuyor, yerini kan grubu gibi kavramlarla devam edecek olan bir ırkçılığa bırakıyordu. Bu yazının konusu olmadığı için derinlerine inmeyeceğim bu konular da, genetikle adeta darmaduman edilmiş durumda. Genetik; insanlığın yaşayan bir ırk olduğunu ve tüm insanlığın da bu ırka mensup olduğunu gösteriyor.
“Kafatası yalan söylese de gen yalan söylemez. %99,9 olarak aynıyız. Bir Avustralya yerlisini, Portekiz’den Brezilya’ya geçen birini ve bir Yozgatlıyı inceleyin. Aralarındaki fark sadece %0,01!” – Barış Özener
Peki bilimsel anlamda ırk kavramının sonu tam olarak ne zaman geldi? “Avrupa’da Irk” isimli eserinde, insanlığın zoolojik bir tür gibi sınıflandırılmasına karşı çıkan Huxley’in izinden giden Ashley Montagu, 1945’te “Antropolojide Etnik Grup Teriminin Kullanımı” isimli bir makale yayınladı. Bu makalesinde ırk kavramının insanlığı açıklamada yetersiz kaldığının altını çizen Montagu, ırk yerine etnik grup teriminin kullanılmasını, böyle bir terimin daha doğru olduğunu belirtti. İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkları reddetmeyen ve bu farklılıkların net bir ayrımı doğurmadığını savunan Montagu’nun etnik grup kavramı, “coğrafi ve sosyal engeller gibi ayrıştırıcı mekanizmalar nedeniyle fiziki ve kültürel farklılıklar taşıyan topluluk” olarak tanımlandı ve bu tarihten itibaren etnik grup kavramının doğruluğu üzerine birçok görüş bildirildi. Kendisinden önce ırk konusunu işleyen bilim insanlarına göre adeta yeni bir devrin sinyallerini veren Montagu, “insan çeşitliliği üzerine çalışan antropologların amacının sınıflandırmak değil, çeşitliliği meydana getiren evrimsel etmenleri araştırmak” olduğunu savundu.
Montagu, kendi görüşlerinde elbette tek değildi. Günümüzde de büyük ölçüde kabul edilen bu görüş, o dönemlerde Amerika’da çalışan sosyolog Henry Fairchild tarafından da destekleniyordu. Henry Fairchild, 1944 yılında Harper’s Magazine adlı dergide; tüm insanların aynı kökten geldiğini söylüyor, saf ırk diye bir kavramın olmadığını belirtiyordu. Bu fikri genetik açıdan destekleyen fikirler de Theodosius Dobzhansky tarafından geliyordu. Fairchild’ın ırklar üzerine yayınladığı yazıyla aynı yılda, 1944’te, ırkın genetik olarak tanımını yapan Dobzhansky, ırkları “bazı gen ya da genlerin frekansları yönünden farklılık gösteren popülasyonlar” şeklinde tanımlıyordu. Barış Özener’in kitabında belirttiği üzere, bu tanım aktif birimlerden bahsediyordu ve bu bakış açısına göre ırklar değişime müsaitti. Bir diğer yandan Dobzhansky; Montagu ve Fairchild’ın aksine, insanların sınıflandırılmasına karşı değildi. Sınıflandırmayı doğal buluyor, tıpkı hayvanlardaki gibi “alt tür” olarak birçok tanımın yapılabileceğini söylüyordu.
1950’ye gelindiğinde antropoloji ve biyolojide yeni bir döneme kapılar açılıyordu. Cold Spring Harbor laboratuvarlarında yapılan “İnsanın Evrimi ve Kökeni” isimli sempozyum, antropolojinin ve biyolojinin geleceği açısından oldukça önemli sonuçları bünyesinde barındırıyordu. Darwin’in evrim kuramının üzerine Mendel’in genetiği eklenince ortaya çıkan insanın evrimi fikri üzerinde durulan bu sempozyumun sonunda, insan olarak tanımlanan birçok cins ve türün “Homo” çatısı altında toplanmasına karar verilmişti. “Sempozyumun sonuç bildirgesinde, modern evrimsel sentezin, biyolojik tür kavramının ve taksonomik isimlendirme kurallarının fiziki antropolojide kullanılması yönünde ortak bir görüş birliği oluştu.” Bu sempozyumun ardından fiziki antropoloji yavaş yavaş bugünkü bilimsel, eleştirel halini almaya başlarken; sempozyumdan bir yıl sonra Sherwood Washburn’un “Yeni Fiziki Antropoloji” isimli makalesi, bu değişime adeta ışık tutan bir makale olarak literatürde yerini aldı. Washburn’a göre fiziki antropolojinin yeni hali, “evrimsel süreçlerin mekanizmaları üzerine odaklanmalı ve dinamik bir bakış açısı” oluşturmalıydı. O günden günümüze her ne kadar birbirleriyle çelişen görüşler de ortaya çıksa, ırk kavramına bakış açısını değiştiren antropoloji, -çatlak sesler çıksa da- popülasyonların sabit kalmadığını, saf ırk diye bir şeyin mümkün olmadığını öğrendi.
Yalnız unutulmamalıdır ki iklimsel şartlar, bir süre aynı bölgede yaşayan insanlara “genellemeler” yapılabilecek değişiklikler kazandırabiliyor. Bugün, bizler çıkıp “Moğollar çekik gözlüdür.” diye bir genelleme yapabiliyor ve karşılaştığımız birçok Moğol’da bu özelliği görüyor olabiliriz; ancak bu durum Moğolların ayrı bir ırk olduğunu, Moğol Irkı olarak diğer insanlardan ayrı bir türün Dünya üzerinde var olduğunu göstermiyor. Bu bağlamda etnisite ile ırk arasındaki farkı iyi anlamış olmak, konunun anlaşılması açısından gayet önemli.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Stephen Jay Gould – İnsanın Yanlış Ölçümü
  2. Stephen Jay Gould – Darwin ve Sonrası
  3. Barış Özener – İnsan Çeşitliliği – “Irksal Farklılıklar mı, Evrimsel Adaptasyonlar mı?
  4. İnsan ve Fiziksel Özellikleri dersinde tuttuğum notlar
  5. Bilim ve Gelecek’in Mart 2016 sayısı
  6. Slate

Tıp öğrencileri tercihlerini değiştirdi

Türkiye’de tıp fakültelerinin sayısı 2003-2013 arasında 46’dan 73’e yükseldi. Bununla beraber eskiden kadın doğum, genel cerrahi gibi popüler olan dallar yerini fizik tedavi, dermatoloji, kulak burun boğaz gibi dallara bıraktı.

Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden alınan 2015 Aktif Çalışan Personel verilerine göre Türkiye’de aktif olarak çalışan sağlık personeli toplamı 648.237. Bu rakam 2002’de toplam 378.551’di. Sağlık personeli kapsamına hekim, diş hekimi, eczacı, hemşire, ebe, sağlık memuru, diğer sağlık hizmetleri çalışanları ile genel idari ve diğer hizmet sınıfları çalışanları giriyor.

Pratisyen hekime ihtiyaç var
2015 verilerine göre aktif çalışan hekim sayısı 134.290. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre, 2013 itibariyle 100.000 kişiye düşen toplam hekim sayısı son 10 yılda 33 kişi artarak 171’e ulaştı. AB ortalaması ise 346 hekim.

Hekimlerin 36.395’i pratisyen hekim olarak çalışıyor. Uzman hekimlerin sayısı ise 77.014. İstanbul Tabib Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez, bu rakamların tam tersi olması gerektiğini savunuyor. Çünkü Türkiye’de pratisyen hekime daha çok ihtiyaç var. Bununla beraber Erez, hangi alanlarda açık olduğunun istatistik rakamlarla belirlenebileceğini ve mutlaka buna göre bir planlama yapılması gerektiğini söylüyor.

Tıp fakülteleri 10 yılda 1.5 kat arttı
Şubat 2014 Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de sağlık alanında insangücü yetiştiren kurumların sayısı 1.069. Bunların arasında tıp fakülteleri, eğitim ve araştırma hastaneleri, diş hekimliği fakülteleri, sağlık bilimleri fakülteleri gibi kurumlar bulunuyor.

2012-2013 eğitim döneminde, bu kurumlarda okuyan öğrenci sayısı 180.014 idi. Tıp Fakültelerinin sayısı ise 2003-2013 arasında 1.5 katına çıkarak 73’e ulaştı. Tıpta uzmanlık eğitimi için ayrılan kontenjan sayısı 2003’te 4.453 iken 2013’te 5.677. Bu kontenjan sayısının son 10 yılda en yüksek olduğu yıl 6.621 ile 2009 yılıydı.

Aile hekimi ve hemşire açığı var
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Dilek Özcengiz, en çok aile hekimi alanında açık olduğunu söylüyor. Özcengiz’e göre, tıp dışında özellikle hemşire ihtiyacı çok yüksek.
Ayrıca, acil tıp teknisyenine, radyoloji teknisyenine de ihtiyaç var. Hatta kalifiye yoğun bakım hemşiresi eksik olduğundan çalıştırılamayan pek çok yoğun bakım yatağı bulunuyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kürşat Bozkurt, eskiden çok revaçta olan kadın doğum, kardiyoloji, göz gibi dallara bugün talebin azaldığını dolayısıyla uzmanlık sınavı puanlarının da düştüğünü söylüyor.

Tıpta tercihleri değiştiren nedenlerden biri sağlıkta dönüşüm projesi kapsamında doktorların artık sabit ücret almaması. Buna göre doktorlar, bir planlama sistemi ile teorik olarak yaptıkları iş kadar para kazanıyorlar. Bu sistemde en üst düzey geliri dermatoloji, patoloji, nöroloji ve fizik tedavi alıyor. Cerrahi gibi dallar ise çok daha düşük kazanıyor. Bu durum yeni mezun hekimleri uzmanlık için çalışma şartları nispeten kolay ve geliri daha yüksek dallara itiyor. Bunlar başta fizik tedavi, dermatoloji, göz, nöroloji, kulak burun boğaz gibi branşlar. Genel cerrahi, kadın doğum, kalp damar cerrahisi ise artık eskisi kadar popüler değil.

Hangi bölümlerde ihtiyaç olacak?
9 Eylül Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Tülay Canda, gelecekte ihtiyaç duyulacak meslek gruplarını doku ve organ transplantasyonu, organ koruyucu cerrahi, laporoskopik cerrahi, robotik cerrahi, moleküler genetik ve bireye özgü tedavi gibi alanları olarak sıralıyor.

Prof. Dr. Bozkurt ise cerrahi alanda hekime ihtiyaç duyulduğundan cerrahi asistan diye bir yeni kadro oluşturulması için YÖK ve Sağlık Bakanlığı ile görüşme halinde olduklarını belirtiyor. Burada amaç uzmanlık öğrencisi hekimlerin yapacağı bir grup işi iyi eğitilmiş bir grup yardımcı sağlık personeli ile paylaşmak.

Motive olmak önemli
Prof. Dr. Selçuk Erez, Tıp’ta okumak ve sağlık sektöründe kariyer yapmak isteyenlerin öncelikle bu konuda motive olmaları gerektiğini söylüyor. Bu motivasyonun kaynağı para da olabilir, örnek aldığı ve herkesin çok sevdiği bir doktor akraba da olabilir. Erez, motivasyon için verdiği bir örnekte, kendi sınıflarında iğne yaparken bayılan ve ‘Bundan doktor olmaz’ denilen bir kişinin bugün ABD’de önemli bir beyin cerrahı olduğu anlatıyor.

Kaynak: Hürriyet

Tıp Fakültelerinin Başarılı Öğrencileri TUS’ta da Zirveye Ortak Oldu!

DSN-2015 Sonbahar Dönemi Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Puanları uzun bir bekleyiş’in ardından açıklandı. 11 bin 136 kişinin girdiği hekimlerin uzmanlık sınavında 120 soruluk Temel Tıp Bilimleri Testi Ortalaması; 54,034 ve 120 soruluk Klinik Tıp Bilimleri Testi Ortalaması: 58,483 olarak ortaya çıktı. Geçmiş yıllara nazaran Klinik Bilimler ortalamasının hayli yüksek olduğu dikkati çekti. 

Dünya’nın ikinci zorluktaki bilim sınavı olarak kabul edilen Tıpta Uzmanlık Sınav Sonuçlarının en çok merak edilen konularının başında kuşkusuz dereceye giren hekimler gelmektedir. Bu dönemki sınavda da fakültelerini başarı ile bitiren hekimlerin  TUS’ta da ilk 10’a girdiği görüldü.

2015 Eylül TUS’unda 76,905 ile en yüksek puanı alan Hacettepe Tıp Fakültesi’ni de Birincilikle bitiren Dr. Sevtap Arslan TUS Birincisi oldu.

Diğer dereceler ve fakültelerindeki başarı sırası ise şu şekilde;

2015 Eylül TUS 2.si Dr. Cem BİLGİN Uludağ Tıp Dönem 8.si

2015 Eylül TUS 3.si Dr. Çiğdem OBA Cerrahpaşa Tıp Dönem 1.si

2015 Eylül TUS 4.si Dr. Fırat TEVETOĞLU Cerrahpaşa Tıp Dönem 2.si

2015 Eylül TUS 5.si Dr. Armağan AKARCA Hacettepe Tıp Dönem 3.sü

2015 Eylül TUS 6.sı Dr. Başak DAĞHAN Cerrahpaşa Tıp Dönem 4.sü

2015 Eylül TUS 7.si Dr. Rana G.CÖMERT İstanbul Tıp Dönem 1.si

2015 Eylül TUS 8.si Dr. Ezgi KARATAŞ Ege Tıp Dönem 7.si

2015 Eylül TUS 9.su Dr. Fatih ATAK Hacettepe Tıp Dönem 13.sü

2015 Eylül TUS 10.su Dr. Cansu BOZCA Ege Tıp Dönem 1.si

Hacettepe Tıp Fakültesi Mezunu Dr. Sevtap Arslan

Hacettepe Tıp Fakültesi Mezunu Dr. Sevtap Arslan

Kaynak: DoktorlarSitesi

Bilimde atıf, “etki değeri” ve diğer göstergeler

Daha önceki iki yazıda bilimsel yayınların özelliklerinden ve hakem denetimli yayın sürecinden bahsetmiştim. Bilimsel makalelerin bazıları, daha iyi yöntemlerle, daha özenle yapılmış, daha nitelikli bilimsel çalışmaları tarif eder ve bilim camiasının daha çok ilgisini çeker. Hangi makalenin daha çok ilgi çektiğini öğrenmek isteyen bilim adamları, o makalenin “atıf” sayısına bakar. Bilimsel dergiler de yayınladıkları makalelerin atıf sayısına dayanan bir ölçek olan “etki değeri”ne göre değerlendirilirler. Bu yazıda bilimsel atıf kavramına, atıf sayısına dayandırılan bu göstergelere ve Türkiye biliminin bu göstergelere göre durumuna değiniyorum.

Atıf nedir? Nerelerde kullanılır?

Bir bilimsel makale, diğer bir bilimsel makaleyi kaynak olarak gösterince, o makaleye atıf yaptı diyoruz. Meselâ Şekil 1A’da kırmızı okun gösterdiği yerde ayraç içinde 19 sayısı var. Bu, orada bahsedilen bilginin 19 numaralı dipnottaki yayından alındığını belirtiyor. Şekil 1B’de ise 19 numaralı dipnottaki ayrıntıları görüyoruz. Bu ayrıntılar sırasıyla makalenin yazarlarını (M. Fliegauf, T. Benzing ve H. Omran), yılını (2007), başlığını (When cilia go bad: Cilia defects and ciliopathies), yayınlandığı derginin adını (Nature Reviews Molecular Cell Biology), makalenin yer aldığı cilt (8) ve sayfa (880-893) sayısını gösteriyor.

atif-nedir-D01B-AF4F-377D

Atıflar neden verilir? Çünkü bilimsel makalelerde eğer bir bilgi için bizzat deneysel, gözlemsel kanıt göstermiyorsanız güvenilir bir kaynağı dayanak göstermeniz gerekir; atıflar da bunu sağlar. Atıflar sıklıkla şu hallerde verilir:

  • Makalede anlatılan bilimsel çalışmaya zemin teşkil etmiş çalışmalar anılırken, bunları tarif eden özgün yayınlara atıf verilir.
  • Çalışmada kullanılan yöntem daha önce geliştirmiş olanların ilgili makalesine atıf verilerek hem onların emeğine saygı gösterilir, hem de yöntem daha kısaca anlatılarak sayfadan tasarruf sağlanır. Daha fazla ayrıntı isteyenlere adres gösterilmiş olur.
  • Tartışma kısmında bahsedilen, eleştirilen, doğrulanan, yanlışlanan makalelere de atıf verilir.
  • Derleme makalelerinde tartışılan tüm çalışmalara atıf verilir. Bu tür makalelerin genelde gayet uzun bir atıf listesi olur.
  • Yazışmalarda da tartışılan makalelere atıf verilir.

Kendine atıf: Atıf yapılan makaleler çoğunlukla başkalarının makaleleri olmakla birlikte yazarların kendi makaleleri de olabilir: Meselâ yazarlar daha önceki çalışmalarının devamı niteliğinde yeni çalışmalar yayınlıyorlarsa, daha önce kullandıkları yöntemi yeniden kullanmışlarsa ilgili makalelerine atıf yapmalıdırlar. Ancak zaman zaman bunu suistimal etmek isteyenler çıkar.

Atıf dizinleri ve “etki değeri” (“impact factor”)

Yukarıda gördüğümüz gibi bir makalenin atıf yaptığı diğer makaleler, makalenin sonunda bulunur. Peki bir makaleye atıf yapmış diğer makaleleri nasıl bulabiliriz? Bunun için bilimsel atıf dizinleri kullanılır. Bunlar arasında en çok kullanılan Bilim Atıf Dizini ve Toplumsal Bilimler Atıf Dizini adlı iki dizin, Thomson Reuters adlı şirketin ürünleridir ve erişebilmek için şirketin hizmetlerine abone bir akademik kütüphaneye başvurmak gerekir. Son yıllarda Scopus veGoogle Scholar dizinleri bu şirketin ürünleriyle rekabete katılmıştır.

Tek bir makalenin etkisini anlamak için atıf sayısına bakılırken, bir derginin etkisini anlamak için yayınladığı makalelerin ortalama atıf sayısına bakılır. Bunun için, aynı şirket tarafından hesaplanan “etki değeri” (ED) (İng. impact factor) adlı bir gösterge kullanır. Bir derginin ED’si şu formüle göre hesaplanır:

proxy-C09A-2B3B-5E6B

Etki değerine yönelik eleştiriler

ED’nin kullanımına yönelik eleştiriler: ED, üniversite kütüphanelerinin hangi dergilere abone olması gerektiğine dair maliyet-yarar hesaplaması için icat edilmiş olsa da günümüzdeki kullanımı bunun çok ötesinde: Birçok akademisyen, değişik bilimsel çalışmaları mukayese etmek için, o çalışmaların yayınlandıkları dergilerin ED’sine bakıyor. Meselâ, birbirinden farklı sonuçlar vermiş iki ayrı araştırmadan hangisine güveneceğine karar veremeyen bir bilim adamı, daha yüksek ED’li dergide yayınlanmış çalışmanın daha nitelikli olduğunu varsayarak yalnızca onu dikkate alabiliyor. Veya bir akademik kadroya başvuran adayları değerlendiren bir bilim adamı, daha yüksek ED’li dergilerde yayın yapmış adayın daha başarılı olduğunu varsayarak bu adayı tavsiye edebiliyor.
Bu aslında istenmeyen bir durum çünkü ED, tek bir makalenin bilimsel önemine değil, bir derginin önemine yönelik geliştirilmiş bir gösterge: Ne tek bir çalışmanın ne de bir bilim adamının niteliği hakkında bilgi veriyor. Max Planck Enstitüsü’nden Kai Simons’un şu cümlesi bilim adamlarının tutumunu özetliyor: “İşe alma, akademik terfi ve araştırma bütçesi kurulları, bir derginin etki değerini, bir makaleyi okumadan değerlendirme için kullanışlı bir kestirme yol olarak kullanabilmektedir” (Simons, 2008).

Ancak, bilim adamları da okuyacakları çalışmaları nitelik açısından eleyecek bir süzgece ihtiyaç duyuyorlar çünkü bilimsel literatür öyle bir hızla genişliyor ki ilgili tüm çalışmaları okusalar kendi çalışmalarını yapmaya zamanları kalmaz. Bu nedenle ED hâlâ sıklıkla kullanılıyor, hâlâ bilim adamları makaleleri ED süzgecinden geçiriyor ve hâlâ kendi makalelerini yüksek ED’li dergilerde yayınlatmaya çalışıyor. Ama bir yandan da ED’nin yerine yeni değerlendirme yöntemleri geliştiriliyor ve deneniyor. Bu konuya hemen aşağıdaki başlıkta devam edeceğim, ama ED hakkındaki diğer eleştirilere değindikten sonra.

ED’nin hesaplanmasına yönelik eleştiriler: İlk olarak, ED’yi ticari amaç güden bir şirket hesaplıyor ve bu şirket ED’nin hesaplanması sürecini belirli oranda kapalı tutuyor. Meselâ ED formülündeki kesirin paydasındaki “atıf alabilir” toplam makale sayısının belirlenmesinde tutarsızlıklar olduğu daha önce tartışma konusu olmuştu. Ayrıca, yukarıda gördüğümüz gibi ED, atıf sayısına dayandırılarak hesaplanıyor. Bu da bir makalenin atıf sayısının o makalenin bilimsel değerini yansıttığı varsayımına dayanıyor, ancak bu varsayım doğru olmayabilir. Nobel ödülü alanlar dahil olmak üzere başarılı bilim adamlarının yayınlarına çok sayıda atıf aldıkları biliniyor ancak, bazı tartışmalı makalelerin atıf sayılarının -tartışmadan gelen atıflar nedeniyle- haksız yere yükseldiği de bir gerçek. Öte yandan, atıf almamış bir makalenin değersiz olduğunu iddia edemeyiz, özellikle de ED’nin yayından sonraki 2 yılın atıflarına göre hesaplandığını düşünürsek. Çünkü makalelerde yapılan bir inceleme, atıf alan makalelerin %98,5’inin iki yıldan eski olduğunu gösteriyor, yani makaleler yayınlandıktan iki sene sonra da atıf almaya devam ediyor. Dahası, atıf sayısına dayalı hesaplama yayıncılarca manipüle edilebiliyor. Meselâ, derleme makaleler daha çok atıf aldığından bazı dergiler bu türe ağırlık veriyor ve dergide yayınlanan çalışmaların niteliğini pek yükseltmeden derginin ED’sini artırabiliyorlar.

Diğer göstergeler

Bu eleştiriler ışığında, her bir bilimsel makalenin etkisini ölçmeye yarayacak göstergeler üzerinde çalışılıyor. Bunların bir kısmı, bilimsel dergi ve makalelerin artık büyük oranda sanal ortamda sunulmasından istifade ediyor. Bu durum yaygınlaşmadan önce, bir bilimsel makaleyi bulabilmek için akademik bir kütüphanenin arşivine gitmeniz, aradığınız derginin yerini bulup -tozlu- raflardan ilgili cildi indirip makalenin fotokopisini çekmeniz gerekirdi (Şekil 2A). Tabii ki bu durum bir makaleye kaç defa ulaşıldığını saymaya imkân vermiyordu. Ancak artık bilimsel makalelere kütüphaneye dahi gitmeden, üniversite yerleşkesindeki herhangi bir bilgisayardan ulaşmak mümkün hâle geldi (Şekil 2B). Bu da yayıncıya hangi makaleye ne zaman kaç defa tıklandığını gözleme şansı tanıdı (Şekil 2B, kırmızı ok). Bu durum her bir makalenin kaç kere görüntülendiğinin, indirilebildiğinin sayılabilmesini sağlıyorsa da, bu sayılar makalenin kaç kişi tarafından ne kadar incelendiğini ve tartışıldığını göstermiyor, çünkü makaleye tıklamak ile onu incelemek arasında fark var.

Şekil 2. (A) Bir akademik kütüphanenin arşivinden bilimsel dergi ciltleri. (B) Yalnızca Internet üzerinde yayın yapan PLoS One dergisinden bir makale görünümü. Yeşil okla gösterilen bölümden bu makaleye bir yorum yapıldığı, kırmızı okla gösterilen bölümden ise bu makalenin o âna kadar 443 kere görüntülenmiş olduğu anlaşılıyor.

Bazı yayıncılar internet sayfalarında bilimsel makalelere yorum yazma seçeneğini (Şekil 2B, yeşil ok) getirdi, ancak bu yorum özelliği bilim camiasında pek tutulmadı. Bu nedenle, makalelere getirilen yorum sayısı çok az ve bir makalenin ne kadar incelendiğine dair bir ölçüt olarak kullanılamıyor. Bu esnada atıf sayısı tabanlı yeni göstergeler de ortaya çıkıyor. Meselâ h-endeksi adlı gösterge, bilim insanlarının başarısını ölçme amacına yönelik olarak 2005 yılında önerildi. Bu göstergeye göre bir bilim insanı, en az h adet atıf almış h adet makale yayınlamışsa, o bilim insanının göstergesi h’dir. Bu gösterge, bilim insanları kadar üniversitelerin, hattâ ülkelerin bilimsel etkinliğini değerlendirmek için kullanılıyor. Atıflara dayalı diğer bir gösterge olan Eigenfactor ise, atıfları tahlil etmek için Google’ın internet sitelerini sıralamaya yarayan sistemine (PageRank) benzer bir mantık izliyor. Buna göre bir makaleye verilen her atıf aynı değerde sayılmıyor, daha yüksek atıflı dergilerden gelen atıfların etkisi de daha yüksek oluyor. Bu gösterge, ED gibi, bilim adamlarının etkinliğini değil, bilim dergilerinin etkisini hesaplamak için tasarlanmış.

Türkiye’nin atıf göstergelerindeki yeri

Acaba atıf sayıları mukayese edildiğinde, ülkemiz adresli bilimsel yayınların dünyadaki yeri nedir? Hacettepe Üniversitesi’nden Dr. Umut Al, bu sorunun cevabını, 1999-2009 arasındaki Türkiye kaynaklı yayınların “göreli atıf etkisi”ni (GAE) hesaplayarak incelemiş (Al, 2009, Şekil 3). GAE, bir ülkenin belirli bir alandaki yayınlarının ortalama atıf sayısını, yine o alandan tüm (yani tüm dünyadan) yayınların ortalama atıf sayısına bölerek hesaplanıyor. Eğer bu oran 1’den az ise, o ülkenin o alandaki ortalama atıf sayısı dünya ortalamasının altında, 1’den yüksek ise de dünya ortalamasının üstünde demek oluyor.

Şekil 3. Türkiye adresli yayınların bilim alanlarına göre GAE'leri. (Al, 2009'dan uyarlanmıştır.)

Bu verilere bakıldığında bakıldığında ülkemizin her alanda 1’den düşük GAE’ye sahip olduğu, yani Türkiye kaynaklı bilimsel makalelerin ortalama atıf sayısının her alanda dünya ortalamasının altında kaldığı görülüyor (Şekil 3). Bu alanlardan dünya ortalamasına en yakını olan mühendisliği, ziraat ve yer bilimleri izliyor. En düşük GAE’ye sahip altı alanın yaşam bilimlerinden olduğu, ve özellikle ülkemizden dünya bilimsel literatürüne en yüksek katkı oranına (tüm makalelerin %2,215’i) sahip klinik tıp alanının en düşük GAE’ye sahip alanlardan biri olduğu göze çarpıyor. Türkiye’nin her alandaki düşük GAE değerlerini artırması, daha yenilikçi, atılıma yönelik, daha nitelikli bilimsel çalışmaları özendirmesi ile mümkün olabilir.

Sonuç

Bilimsel makalelerin, dergilerin değerlendirilmesinde en çok kullanılan göstergeler, atıf sayısı ve buna dayanan göstergelerdir. Daha çok atıf almış bilimsel makaleler ve daha yüksek etki değerine (ED) sahip dergiler daha nitelikli kabul edilmekle birlikte, bu göstergelerin sınırları da mevcuttur. Bu nedenle bilimsel çalışmaların, dergilerin ve bilim adamlarının değerlendirilmesine yönelik daha yeni nesnel ölçütler değerlendirilmektedir. Türkiye’nin yayınlarına gelen ortalama atıf sayısının, her bilim alanında dünya ortalamasının altında olması, ülkemizdeki bilimsel çalışmalarının niteliğinin artırılması gereğine işaret etmektedir.

Teşekkür

Hacettepe Üniversitesi’nden Dr. Umut Al’a, makalesindeki verileri kullanmama izin verdiği için teşekkür ederim.

Kaynaklar ve notlar