Facebook Kıskançlığı, Twitter Öfkeyi Ortaya Çıkarabiliyor

Facebook’ta uzun süre zaman geçirmek birçok araştırmaya göre, mental sağlığı olumsuz etkiliyor. Ve asıl soru neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak; zaten yalnız olan insanlar sosyal medyada daha fazla vakit geçiriyorlar. Yeni yapılan araştırmalar Facebook’un duygu durum hali ve mental hali kesin olarak etkilediğini ortaya koyuyor. Fakat etkinin olumlu ya da olumsuz olup olmadığı ise büyük oranda kişinin arkadaş listesindeki kişilerle etkileşimine dayanıyor. Yeni çalışmalardan bazıları Facebook’un olumsuz etkilerinin altında yatan nedenin kıskançlıkolduğunu ortaya koyuyor.

2015 Şubat ayında Computers in Human Behaviors ‘da yayımlanan ve 736 üniversite öğrencisi üzerinde yürütülen bir çalışmada, Facebook kıskançlığı uyandırdığında, depresyon semptomlarını artırdığı sonucuna ulaşıldı. Fakat 2015 Mart ayında aynı dergide yayımlanan bir başka çalışmada ise; Facebook’un sosyal bağlılık ve destek arayanve nihayetinde de bulduğunu hisseden kullanıcılarının depresyon belirtilerini düşürebildiği sonucuna ulaşıldı.

Yapılan bu çalışmalar; bazı insanların neden kıskanma durumunu deneyimlediği ve bazılarının da bunu neden deneyimlemediğine dair bir cevap arayışında değildi, fakat araştırmalar; kullanıcının Facebook ile olan etkileşiminin oldukça önemli olduğu bulgusuna eriştiler. Örneğin, University of Michigan ve University of Leuven ‘den araştırmacıların yürüttüğü bir çalışmada, 173 öğrencinin tutumları izlendi ve pasif kullanımın –örneğin yalnızca içerik akışına bakma gibi– kıskançlık duygularını artırarak duygu durum halini düşürmeye sebep olduğu görüldü. Aktif kullanım ise –örneğin, paylaşım yapma, yorum yapma gibi– böyle bir etkiye sahip değil. Journal of Experimental Psychology: General ‘daki bu iki araştırma 2015 Nisan’ında yayımlandı.

Bir başka önemli faktör ise; etkileşim içerisinde olduğunuz insanlara ne kadar yakın olduğunuz. 2015 Kasım ayında Computers in Human Behavior ‘da yayımlanan ilişkili iki deney ile; sitedeki paylaşımlara dair kullanıcıların duygusal tepkilerindeki ilişki gücünün rolü araştırıldı. 207 yetişkin Amerikalı ve 194 Alman üniversite öğrencisi üzerinde yürütülen çalışmada, araştırmacılar; insanların yakından tanıdıklarının paylaşımlarını okurken negatif duygulardan çok pozitif duyguları daha çok hissediyorlar. Araştırmacılardan Ruoyun Lin; ilişkilerin çok yakın olduğunda empatinin daha yaygın olduğunu, dolayısıyla da kişinin, yakın bir arkadaşının mutluluğunu yakalamaya daha yatkın hale geldiğini söylüyor. Öte yandan, yakın ilişkiler kıskançlığı da canlandırabilir, fakat araştırmacılar bu kıskançlığın sevecen tipte olmaya meyilli olduğu bulgusuna ulaştılar. Yani yakın bir arkadaştan gelen iyi haberlere verilen tepki genellikle olumlu.

Bilim insanları Facebook‘un sizi nasıl hissettirdiğini kontrol etmenin yolunun ondan ne aldığınızda ilişkili olduğunu söylüyor. Eğer kendinizi başkalarıyla kıyaslama ya da başkalarını kolayca kıskanma eğilimindeyseniz, sosyal medyada harcadığınız zamanı kısıtlamayı düşünmeli ya da pasif bir kullanıcı olmak yerine bilinçli bir aktif kullanıcı olmalısınız.

Çevrimiçi “Asıp-Kesen” İnsanlar Çevrimdışıyken de “Asıp-Kesen” Tipler Olabilir

Bastırılmış öfkeyi salıvermek oldukça iyileştirici olabilir, bu yüzden teknoloji çağında birçoğumuzun interneti dert yandığımız ortama çevirmemiz şaşırtıcı değildir. University of Wisconsin’den psikolog Ryan Martin tarafından toplanan verilere göre; Twitter kullanıcılarının %46’sı gerginlikleriyle başa çıkmanın bir yolu olarak tweet atarken, %37’si ise takipçisinin kendi online yorumunu görmesini umut ediyor. 2013 yılında Cyberpsychology, Behavior and Social Networking’ de yayımlanan çalışmada, bu “e-sinir” durumunun kısa vadede rahatlatıcı hissettirebileceği ve 24 katılımcının tamamının bunu yaparak rahatlamış ve sakinleşmiş hissettiği bulgusuna ulaşıldı.

Ancak dijital ortamda sıkıntılarını salıvermek her zaman rahatlatıcı değildir. Öfke deneyimini, bunu nasıl sergilediğini ve bununla ilgili yaşanan sonuçları gösteren bir ölçeğin doldurulduğu araştırmada, araştırmacılar çevrimiçi öfke gösteren insanların ortalama bir insandan yalnızca daha sinirli olduklarını değil, bu insanların çevrimdışı hayatta da –ayda ortalama bir fiziksel kavga ve iki ağız kavgası deneyimledikleri– daha fazla öfke deneyimi sahibi oldukları bulgusuna ulaştı. “Ateşli” yorumlar göndermenin insanları daha agresif yapıp yapmadığı kısmı henüz net değil, fakat araştırma ekibi; sosyal medya aracılığıyla olumsuz dışa vurumu artıranların, hayatın diğer alanlarında da olumsuz ifadeler göstermeye meyilli olduklarını ve benzer şekilde hayatın diğer alanlarında olumsuz dışa vurum gösterenlerin, sosyal medyada da olumsuz dışa vurum göstermeye meyilli olduklarını düşünüyor. Yani bu yönden bakınca dijital ve gerçek hayatın birbirini beslediğini söyleyebiliriz.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Edson C. Tandoc Jr., Patrick Ferruccib, Margaret Duffy Facebook use, envy, and depression among college students: Is facebooking depressing? Computers in Human Behavior Volume 43, February 2015, Pages 139–146 doi:10.1016/j.chb.2014.10.053
  3. Verduyn, Philippe; Lee, David Seungjae; Park, Jiyoung; Shablack, Holly; Orvell, Ariana; Bayer, Joseph; Ybarra, Oscar; Jonides, John; Kross, Ethan Passive Facebook usage undermines affective well-being: Experimental and longitudinal evidence. Journal of Experimental Psychology: General, Vol 144(2), Apr 2015, 480-488. http://dx.doi.org/10.1037/xge0000057
  4. Ruoyun Lin, Sonja Utz The emotional responses of browsing Facebook: Happiness, envy, and the role of tie strength Computers in Human Behavior Volume 52, November 2015, Pages 29–38 doi:10.1016/j.chb.2015.04.064
  5. Ryan C. Martin, PhD, Kelsey Ryan Coyier, BS, Leah M. VanSistine, BS, and Kelly L. Schroeder, BS Anger on the Internet: The Perceived Value of Rant-Sites CYBERPSYCHOLOGY, BEHAVIOR, AND SOCIAL NETWORKING Volume 16, Number 2, 2013 ª Mary Ann Liebert, Inc. DOI: 10.1089/cyber.2012.0130

Sarımsak Yediğimizde Nefesimiz Neden Kötü Kokar?

Sarımsak yemeklerde sıkça kullanılan lezzetli bir besin. Sağlık için faydalı olmasının yanı sıra antibakteriyel özellikte olduğu da bilinir. Ama yedikten sonra dişlerimizi fırçalasak, ağız çalkalama suyu ile gargara yapsak bile sarımsak bir süre nefesimizin kötü kokmasına neden olur. Araştırmalar bu kokunun sebebinin bazı kimyasal bileşikler olduğunu gösteriyor. Kötü kokuya sebep olan bu bileşikler, sarımsak mekanik olarak parçalandığında oluşur.

mantiSarımsak ezildiğinde ya da kesildiğinde enzimler, sarımsakta bulunan alliin bileşiğinin parçalanmasına ve allicin bileşiğinin oluşmasına neden olur. Allicin sarımsağa aromasını veren bileşiktir. Daha sonra allicin bileşiği de parçalanır ve sonuçta dört farklı organosülfür bileşiği (kükürt içeren organik bileşikler) oluşur. Bu bileşikler sarımsak yedikten sonra nefesimizde oluşan kötü kokunun sebebidir.

Bu bileşiklerden biri vücutta diğerlerine göre daha yavaş parçalanır. Bu nedenle sindirim sisteminde emilerek kana ve boşaltım sistemine yardımcı organlara, örneğin böbreklere, akciğere, deriye geçer. Terleme, idrar ve nefes yoluyla vücuttan atılır. Sebep olduğu kötü koku etkisi 24 saat sürebilir.

Süt, maydanoz, elma, ıspanak, nane gibi besinlerin sarımsağın sebep olduğu kötü kokuyu azalttığı biliniyor. Araştırmalar bu besinlerin, içeriklerindeki bazı maddeler sarımsak kokusuna neden olan organosülfür bileşiklerinin parçalanmasını kolaylaştırdığı için koku giderici etkisi olduğunu gösteriyor.

Kaynak:
  • Bilimgenç.tubitak
  • Eric Block (1985). “The chemistry of garlic and onions“. Scientific American 252 (March): 114–9. doi:10.1038/scientificamerican0385-114. PMID 3975593

Çatal Bıçaklarınızı İyi Seçin!

Cross-modal (yöntemler arası) bir araştırma laboratuvarında yapılan bir çalışmada, kullandığımız çatal bıçakların boyutları, ağırlıkları, şekilleri ve renklerinin lezzet algısı üzerinde etkili olduğu gözlemlendi.

Flavour dergisinde yayımlanan çalışmada, yemeğin ağza ulaşmadan önce beynin o yemek hakkında bazı yargılara vardığı ileri sürüldü.

100’den fazla öğrencinin katıldığı 3 deneyde, çatal bıçakların ağırlık, şekil ve renklerinin lezzet üzerindeki etkisine bakıldı.

Yapılan ilk deneyde araştırmacılar, çatal bıçağın ağırlığının lezzet üzerinde etkisi olduğunu gözlemlediler. Tatlıları tatlı kaşıklarıyla yiyen katılımcılar, tatlıların daha “tatlı” olduğunu algıladılar.

İkinci deney, çatal bıçağın renginin tadın algılanmasında rol oynayıp oynamadığını ölçmek için yapıldı. Bu deneyin sonucunda, katılımcıların yoğurdu beyaz kaşıkla yediklerinde siyah kaşıkla yediklerinden daha tatlı olarak algıladıkları tespit edildi.

Son olarak, yiyeceği yemek için kullanılan aletin şeklinin tat algısına olan etkisi ölçüldü ve katılımcılar bıçak kullanarak peynir yediklerinde peynirin daha tuzlu algılandığı ortaya çıktı.

 

Hazırlayan: Yıldırım Beyazıt Üniversitesi [n]teresan Şeyler temsilcisi Mehmet Seyda Tepedelen

Kaynak:

  1. nBeyin
  2. Vanessa Harrar and Charles Spence The taste of cutlery: how the taste of food is affected by the weight, size, shape, and colour of the cutlery used to eat it Flavour20132:21 DOI: 10.1186/2044-7248-2-21© Harrar and Spence; licensee BioMed Central Ltd. 2013 Received: 11 April 2013Accepted: 3 June 2013Published: 26 June 2013

 

Renk Algımız Mevsimlere Göre Değişiyor

Eğer yaz ve bahar mevsimleri sizde daha canlı ve yoğun renklere çağrışım yaparken, kış mevsimi daha sönük tonları çağrıştırıyorsa, bu durumun bir nedeni var. Mevsimlerin değişmesiyle, etrafımızdaki doğal çevre de ısınan hava koşullarıyla birlikte ortaya çıkan bitki yaşamı ve yeşillikten kaynaklı olarak daha renkli bir ortama dönüşür. Öte yandan ise, kış mevsiminin ortaya çıkardığı daha kısa ve erken kararan günlerden kaynaklı olarak da genellikle etrafımızdaki renkler daha az fark edilir.

Fakat bilim insanları, bugüne kadar çevremizdeki bu renk değişiminin renkleri algılama şeklimizi etkilediğini bilmiyorlardı. University of York ‘tan araştırmacılar ilk defa olarak; beynimizin yaz ve kış mevsimlerinin ortaya çıkardığı farklı renk seviyelerini dengelemeye çalışırken aslında renk algımızın bütün bir sene boyunca değiştiğini ortaya koydular.

Araştırma ekibinden ve makalenin baş yazarı Lauren Welbourne:

“Mevsimler arasında görüşümüz çevredeki değişimlere adapte olmaya çalışıyor. Dolayısıyla, yaz mevsiminde daha fazla miktarda yeşillik varken, görsel sistemimiz bu gerçekliği göz önünde bulundurmalı ve ortalama olarak bu mevsimde daha fazla yeşile maruz kalırız” diyor.

Renk algısının doğal çevreden etkilendiği teorisini test etmek için, araştırmacılar 67 erkek ve ve kadın birey ile iki ayrı mevsim boyunca (Ocak ve Haziran aylarında) bir deney yürüttüler. Deneyde, katılımcılar karanlık bir odaya kapatıldı ve ellerine, “benzersiz bir sarı renk” bulana kadar ayarlama yapmalarına olanak tanıyan birrenkölçer verildi.

İnsan gözü; diğer renklerden herhangi bir karışım içermeyen dört eşsiz renk tonunu (ana rengi) –mavi, yeşil, sarı ve kırmızı– tanımlayabilir. Eşsiz sarı rengi ise bu renkler arasında özel olanıdır ve toplumların büyük çoğunluğunda değişmezdir. İnsan gözünün farklılığına rağmen, temelde herkes herhangi bir zamanda eşsiz sarının ne olduğu üzerinde uzlaşabilirler.

Ancak, deney iki tamamen farklı mevsimde gerçekleştirilmesine rağmen, aynı katılımcılar eşsiz sarıyı iki farklı renk olarak tanımlamıştır.

Welbourne bu durumu şöyle izah ediyor:

“Kış mevsiminde etrafımız genellikle gridir ve yaz mevsiminde her yer yeşile döner. Görüşümüz bu değişimleri (sarının nasıl göründüğü düşüncesi) dengeler. Bu durum televizyonunuzdaki renk dengesiyle oynamanıza benzetilebilir.”

Current Biology ‘de yayımlanan çalışmanın bulguları; pratik anlamda bir uygulama sağlamıyor, fakat bize; beynimizin çalışma biçimine dair daha çok şey anlatıyor ve yapılacak psikolojik araştırmalara zemin sağlamak açısından faydalı olabilir.

Araştırmanın; çevremizdeki doğal değişimlerin renk algımızı etkilediğini ortaya koyan ilk çalışma olduğunu söyleyen Welbourne:

“Çalışmamız, her ne kadar bir hastalığın nasıl tedavi edileceğine dair bulgular sunmasa da, özellikle görüş ve renk algısı sürecinin nasıl işlediği hakkında daha fazla şey öğrenmemiz, dünyayı tam olarak nasıl gördüğümüze dair daha iyi bir kavrayış geliştirmemizi sağlayabilir. Bu durum görsel bozuklukları tanılama ve tedavi etme biçimimizde zincirleme bir etkiye sahip olabilir” diyor.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Peter Dockrill, “Our perception of colour changes as seasons change, study finds”, http://www.sciencealert.com/our-perception-of-colour-changes-as-seasons-change-study-finds
  • Lauren E. Welbourne, Antony B. Morland, Alex R. Wade Human colour perception changes between seasons Current Biology  Volume 25, Issue 15, pR646–R647, 3 August 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2015.06.030

Bakterilerde Toplumsal Bellek Olabilir

Geçmişe ilişkin bilgi anımsama becerisi karmaşık organizmalar için sıradandır. Bakteri gibi tek hücreli canlılarda ise bu yetenek hakkında neler söylenebileceği netleşmiş sayılmaz. ETH Zurich ve Eawag araştırmacılarından oluşan bir ekip, geçtiğimiz ay Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (PNAS) dergisinde yayımlanan bir makale ile sonuçlarını paylaştıkları çalışmalarında bu konuyu ele aldı.

Tek tek bakteri hücrelerini, yinelenen tuz gerilimine maruz bırakıp gözlemleyecekleri bir deney düzeneği kuran bilimciler, hücrelerin geçmişteki maruziyetlerinin tuz gerilimi ile başa çıkmalarına yardımcı olup olmadığını anlamaya çalıştı. Tekil hücrelerin tepkilerinin geçmiş olaylardan bağımsız olduğunu, topluluk düzeyinde ise bellek benzeri davranışın belirdiğini saptadılar. Bu sonuç, geçmiş olayların bakterilerin bireysel davranışı ve toplu davranışı üzerindeki etkilerinin farklılığını ortaya koydu.

Tek bir bakteri hücresinin belleği kısa sürelidir. Fakat bakteri toplulukları ortak bir bellek geliştirip gerilime karşı dayanıklılıklarını yükseltebilirler. Düşük tuz oranı olan karışıma maruz kalan bakteriler daha sonra yüksek tuz oranı olan bir karışıma maruz bırakıldıklarında, doğrudan yüksek tuzla karşılaşanlardan daha iyi durumda olurlar. Ancak tek tek bakteri hücreleri için bu etki kısa sürelidir ve 30 dakikayı aşan bir sürenin sonunda bakterilerin hayatta kalma oranı düşük tuzlu karışıma maruz kalıp kalmamalarına bağlı olmaktan çıkar. Bakterileri tek tek incelemek yerine topluluğun tamamı göz önüne alındığında ise bakterilerin bir nevi kolektif bellek geliştirdikleri anlaşılıyor.

Roland Mathis laboratuvarda çalışırken görülüyor.

Mikrobiyologlar Roland Mathis ve Martin Ackermann bu keşfi mikroskop altında inceledikleri Caulobacter crescentus bakterisi üzerinde gerçekleştirdiler. Önceden uyarı niteliğinde bir olaya maruz kalan toplulukların ilkinden iki saat sonraki ikinci maruziyette hayatta kalma oranı, uyarı olayı geçirmemiş topluluklara kıyasla yüksek olduğunu buldular. Bilgisayar modellemesi kullanarak bilimciler bu görüngüyü iki etkenin ortak sonucu olarak açıkladı. İlk olarak, tuz gerilimi hücre bölünmesinde gecikmeye neden oluyor; bu da hücre çevrimlerinin eşzamanlılığına yol açıyor. İkincisi de, hayatta kalma olasılığı tekil bakterilerin ikinci maruziyet sırasında bulundukları hücre çevrimi konumlarına bağlı oluyor. Hücre eşzamanlılığının bir sonucu olarak, topluluğun duyarlılığı zamanla değişiyor. Daha önce uyarıcı olaylara maruz kalmış topluluklar, sonraki gerilimlere daha dayanıklı olabiliyor. Ama bazı zamanlarda da daha önce maruz kalmamış topluluklardan bile daha hassas olabiliyorlar.

Martin Ackermann şöyle yorumluyor: “Eğer bu toplu etkiyi anlayabilirsek, bakteri topluluklarını kontrol etme becerimizi geliştirebiliriz.” Elde edilen bulgular, örneğin patojenlerin antibiyotiklere nasıl direnç gösterdiğine, endüstriyel süreçlerdeki bakteri kültürlerinin performanslarına ve atık su dönüşüm tesislerinin dinamik koşullarda çalıştırılmasına ilişkin anlayışımızı iyileştirebilir. Sonuçta bakteriler hemen hemen tüm biyokimyasal ve jeokimyasal süreçlerde kritik rol oynuyor.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Phys.org, “Collective memory in bacteria”
    < http://phys.org/news/2016-03-memory-bacteria.html >

İlgili Makale: Roland Mathis et al. Response of single bacterial cells to stress gives rise to complex history dependence at the population level, Proceedings of the National Academy of Sciences (2016). DOI: 10.1073/pnas.1511509113

Seksin Beyninizde Meydana Getirdiği 8 Değişiklik

Seksin beyninizi nasıl etkilediğine dair kavrayışınızın gelişmesi cinsel hayatınızın sağlıklı bir şekilde sürmesine yardımcı olur. Bu durum aynı zamanda da sağlığınızın diğer kısımlarına dair size bilgi verir. Bilim insanları, seksin sırlarını keşfetmeye devam ederken, seks alanındaki araştırmalar da sürekli olarak gelişiyor. İşte bugüne kadar bilimsel araştırmalar sayesinde seks anındaki beynimize dair bildiklerimiz.

1) Seks Uyuşturucu Gibidir 

Cinsel birleşme iyi hissetmemize sebep olur. İşte seksi sevmemizin ve arzulamamızın sebebi de budur. Cinsel birleşmeden aldığımız zevk; büyük oranda beynimizin ödül merkezini aktifleştiren bir nörotransmitter olan dopamin salgılanmasından kaynaklıdır. Dopamin, aynı zamanda da uyuşturucu bağımlısı insanlarda oldukça yüksek seviyelerdedir.UCLA David Geffen School of Medicine’dan psikiyatri doçenti Timothy Fong; uyuşturucu almak ile seks yapmanın elbette ki aynı hisleri oluşturmadığını ancak her ikisinin de aynı beyin bölgelerini uyardığını söylüyor. Öte yandan, kafein, nikotin ve çikolata da beynin ödül merkezlerini uyarır.

2) Seks Antidepresan Etkisi Gösterir

University of Albany ‘de 2002 yılında yapılan ve 300 kadın üzerine yoğunlaşılan çalışmada; seks anında kondomkullanmayan kadınların kondom kullanan kadınlara kıyasla daha az depresif belirtilere sahip oldukları bulgusuna ulaşıldı. Araştırmacılar bu durumun menide bulunan ve seks sonrası vücut tarafından absorbe edilen östrojen veprostaglandin gibi çeşitli bileşenlerin antidepresan özellikte olmasından kaynaklandığını düşünüyorlar. Ekip; ciddi ilişki içerisinde olma ya da oral kontraseptif kullanımı gibi diğer şeylerin de hem duygu durumu hem de kondom kullanımını etkileyebileceğini doğruladılar. Ciddi ilişki içerisindeki insanlar için bu durum iyi haber olsa da, ciddi düşünmeyenlerin kondom kullanımını ihmal etmemeleri gerekiyor.

3) Seks Bazen Yatıştırıcı Olabilir

İyi hissettiren bu kimyasallar, cinsel birleşme anında patlama gösteriyor olabilir fakat, peki ya sonrasında? Araştırmacılara göre; seks sonrası hüzün (postkoital disfori) diye bir şey var. Bir çalışmaya katılan kadınların üçte biri; seks sonrası herhangi bir anda üzüntü deneyimlediklerini bildiriyorlar. Pişmanlık ya da zorlanmış (kendi kendini) olma hissi bu hüznün bir sebebi olabilir, ancak araştırmacılar bu durumun tam olarak neden ortaya çıktığını henüz açıklayamıyorlar.

4) Seks Ağrıyı Uzaklaştırıyor

Araştırmalara göre; cinsel birleşme ağrı semptomlarını uzaklaştırabilir. 2013 yılında Almanya’da yürütülen birçalışmada; migreni olan katılımcıların %60’ı ve küme tipi baş ağrısına (histamin baş ağrısı) sahip katılımcıların %30’u seks anında baş ağrısından kısmen ya da tamamen kurtulduklarını belirtiyorlar. Yapılan diğer çalışmalar ise;G noktası uyarılan kadınların ağrı eşiklerinin yükseldiğini ortaya koyuyor. Rutgers University’den profesör Beverly Whipple; bu durumun kadınları ağrıyı hissetmeleri için daha fazla uyarana ihtiyaç duyma noktasına çıkardığını söylüyor. Öte yandan araştırmacılar anne ve bebek arasındaki bağ olarak isimlendirilen oksitosin hormonunun da ağrıyı uzaklaştırmaya yardımcı olduğunu ileri sürüyorlar.

5) Seks Hafızanızı Temizleyebilir

Her yıl, her 100.000 insandan 7’si, anlık fakat geçici hafıza kaybı olan “küresel geçici amnezi” deneyimliyor. Bu durum; duygusal stres, ağrı, küçük çaplı kafa sarsıntıları ve sıcak ya da soğuk suya birden atlama gibi durumlarla ortaya çıkabildiği gibi coşkulu bir seks sonucunda da ortaya çıkabiliyor. Ortaya çıkan unutkanlık durumu birkaç dakika ya da birkaç saat boyunca sürebilir. Bu süre zarfında, kişi yeni hafızalar oluşturamaz ya da henüz gerçekleşmiş olayları hatırlayamaz. Ve işin güzel yanı ise; bu durum uzun vadeli etkilere sahip değil.

6) Seks Hafızanızı Güçlendirebilir

2010 yılında yapılan bir araştırmada, “kronik” olarak çiftleşen (günde bir kez 14 gün boyunca) farelerle, yalnızca tek seferlik çiftleşme yapmasına olanak sunulan fareler kıyaslandığında, “kronik” olarak çiftleşen farelerin; beynin hafıza ile ilişkili bölgesi olan hipokampuslerinde daha fazla nöron geliştirdikleri gözlemlendi. Bulgular farelerde yapılan ikinci bir çalışma ile de desteklendi. Ancak düzenli seksin insanlarda da aynı etkiyi oluşturup oluşturmadığı durumuna henüz bakılmış değil.

7) Seks Sakinleştiriyor

Düzenli seksin farelerde beyni güçlendirdiğinin ortaya koyulduğu aynı çalışmada farelerin aynı zamanda da daha az stresli oldukları gözlemlendi. Bu durum insanlar için de geçerli. Yapılan bir araştırmada; henüz yeni cinsel ilişki deneyimlemiş insanların cinsel ilişki deneyimlememiş insalara kıyasla stresli durumlara –örneğin; insanların önünde konuşma gibi– tepki oluşturmada daha iyi oldukları sonucuna ulaşıldı.  Peki seks stresi nasıl azaltıyor?Bu örnekte; kan basıncını düşürerek.

8) Seks Uykunuzu Getirir

Seksin kadınlara kıyasla erkeklerin uykusunu getirmesi daha yaygındır. Ve bilim insanları bu durumun sebebini şöyle açıklıyorlar: Beynin prefrontal korteks isimli bölgesi, boşalmanın ardından giderek yavaşlayan bir aktivite gösteriyor. Bu durum da oksitosin ve serotonin salınımıyla birlikte; “kıçını döndü ve yattı” sendromuna sebep olabilir.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. 8 Ways Sex Affects Your Brain. http://www.health.com/health/gallery/0,,20894914,00.html
  3. Gallup GG Jr, Burch RL, Platek SM. Does semen have antidepressant properties? Arch Sex Behav. 2002 Jun;31(3):289-93. PMID: 12049024
  4. Brian S. Bird, Robert D. Schweitzer & Donald S. Strassberg The Prevalence and Correlates of Postcoital Dysphoria in Women International Journal of Sexual Health Volume 23, Issue 1, 2011 pages 14-25 DOI:10.1080/19317611.2010.509689
  5. Wang YL, Yuan Y, Yang J, Wang CH, Pan YJ, Lu L, Wu YQ, Wang DX, Lv LX, Li RR, Xue L, Wang XH, Bi JW, Liu XF, Qian YN, Deng ZK, Zhang ZJ, Zhai XH, Zhou XJ, Wang GL, Zhai JX, Liu WY. The interaction between the oxytocin and pain modulation in headache patients. Neuropeptides. 2013 Apr;47(2):93-7. doi: 10.1016/j.npep.2012.12.003. Epub 2013 Jan 30.
  6. D Owen, B Paranandi, R Sivakumar, and M Seevaratnam Classical diseases revisited: transient global amnesia Postgrad Med J. 2007 Apr; 83(978): 236–239. doi: 10.1136/pgmj.2006.052472
  7. Maloy K, Davis JE. “Forgettable” sex: a case of transient global amnesia presenting to the emergency department. J Emerg Med. 2011 Sep;41(3):257-60. doi: 10.1016/j.jemermed.2008.02.048. Epub 2008 Oct 1.
  8. Benedetta Leuner , Erica R. Glasper , Elizabeth Gould Sexual Experience Promotes Adult Neurogenesis in the Hippocampus Despite an Initial Elevation in Stress Hormones Plos ONE  Published: July 14, 2010DOI: 10.1371/journal.pone.0011597
  9. Brody S. Blood pressure reactivity to stress is better for people who recently had penile-vaginal intercourse than for people who had other or no sexual activity. Biol Psychol. 2006 Feb;71(2):214-22. Epub 2005 Jun 14. PMID: 15961213
  10. Serge Stoléru, Véronique Fonteillea, Christel Cornélis, Christian Joyal , Virginie Moulier Functional neuroimaging studies of sexual arousal and orgasm in healthy men and women: A review and meta-analysis Neuroscience & Biobehavioral Reviews Volume 36, Issue 6, July 2012, Pages 1481–1509 doi:10.1016/j.neubiorev.2012.03.006

Koklama modeli ile otizm tespiti yapılabiliyor

   Bir gülü nasıl kokladığınızı düşünün. Tatlı ve derinde olan çiçek kokusunu almak için güzel ve derin bir nefes alırsınız. Dışarıda bir umumi tuvalete gittiğinizde ise içine çektiğiniz hava miktarını azaltarak tam tersini yaparsınız. Araştırmacıların  Cell Press dergisi Current Biology’de yayınladığı araştırmanın sonuçlarına göre otizm spektrum bozukluğu (ASD) hastalığına sahip kişiler diğer insanların yapabildiği nefeslerindeki bu düzenlemeyi yapamıyor. Otizmli çocuklar kokunun ne kadar güzel ya da çirkin olduğundan bağımsız olarak hep aynı miktarda havayı soluyorlar.

Bu sonuçlar, koku ile ilgili sözel olmayan testlerin otizm spektrum bozukluğunun (ASD) erken teşhisi için kullanışlı bir araç olacağını öne sürüyor.

“Normal gelişimini sürdüren çocuklar ile otizmli çocuklar arasındaki koklama modeli farkı en kaba haliyle bunaltıcıydı.” diyor araştırma ekibi üyesi Weizmann Institute of Science’tan Noam Sobel.

Daha önceki araştırmalar otizmli insanların duyu ve hareketlerimizi gizli bir şekilde koordine eden “iç etki modelleri”nde bozukluklar olduğunu göstermekteydi. Ancak bu bozukluğun koklamaya karşı olan tepkide de kendini gösterip göstermediği belli değildi.

Bunu bulabilmek için Sobel ve ekibi her bir grupta 17 erkek, 1 kız çocuk olmak üzere yaş ortalaması 7 olan 18 otizmli çocuk ve 18 sağlıklı çocuğa  hoş ve kötü kokular sunarak koklama tepkilerini ölçtü.Sağlıklı çocuklar nefes miktarını 305 milisaniye içerisinde kokuya göre değiştirebilirken otizmli çocuklar böyle bir değişiklik yapmamaktaydı.

Sağlıklı ve otizmli çocuklar arasındaki koklama tepkisindeki bu fark çocukların otizmli olup olmadığının doğru teşhisini % 81 oranında doğru yapmaktaydı.  Dahası, araştırmacılar şiddetli otizm semptomlarının artan anormal koklama tepkisi ile ilişkili olduğunu öne sürmekte.

Her ne kadar araştırmacılar testin kullanılmaya henüz hazır olmadığını belirtse de araştırma sonuçları testinin klinik uygulamada çok kullanışlı olacağını gösteriyor.

Sobel, otizm ve derecesinin anlamlı bir kesinlikle 10 dakikadan daha az bir sürede tamamen sözel olmayan ve takip gerektirmeyen bir yolla belirleyebildiklerini belirtiyor ve “Bu da birkaç aylık bebeklerde bile uygulanabilecek bir tanı aracının geliştirilmesi için temel oluşturabileceği umudunu ortaya çıkarıyor. Böyle bir erken teşhis daha etkili tedaviler geliştirilmesini sağlayacak” şeklinde ekliyor.

Araştırmacılar şimdi de, gözlemledikleri koku-tepki modelinin otizme has bir durum olup olmadığını veya başkanörolojik rahatsızlıklara sahip insanlarda da ortaya çıkıp çıkmadığını test etmek üzere yeni çalışmalar yapmayı planlıyorlar. Ayrıca, böyle bir testin yaşamın erken dönemlerinde de kulanılıp kullanılamayacağı da merak konusu. Ne var ki Sobel için en acil sorulması gereken soru şu: ” Otizmdeki sosyal bozukluğun tam kalbinde, koku bozukluğu mu yer alıyor?”

 


Referans : 

Gerçek fonksiyonlu yapay nöron üretildi

Görünüşe göre, laboratuarda üretilen minyatür beyin modelleri sinirbilimciler için yeterli değildi çünkü şimdi bir araştırma grubu tarafından gerçek gibi çalışabilen ‘yapay nöron‘ üretildi. Asıl ilginç olan şey, bu yapay nöronların temel sinyal-iletim fonksiyonunu yerine getirmeleri ve gerçek insan hücreleri ile iletişime geçmeleri oldu, üstelik hiçbir canlı parça bulundurmadan..

Ekip araştırma dahilinde topladığı verilere dayanarak, gelecekte bu ‘yapay nöron – cihazların’ hastalıkların veya sakatlıkların tedavisinde, zarar görmüş nöronların yerine yerleştirerek kullanılabileceğini öne sürüyor. Bu cihazlar ayrıca protez endüstrisi içinde de kendisine bir yer bulabilir. Operatör doktorlar, hareket kontrolünü geliştirmek amacıyla; yapay nöronları bir insan dokusu ile yapay organı (protez) arasında köprü görevi görecek şekilde kullanabilir.

Nöronlar veya ‘sinir hücreleri’; bilgiyi işlemek ve/veya diğer hücrelere iletimini sağlamak üzere özelleşmiş hücre grubudur. Sinir hücreleri, iletişim kurabilmek için iki sinir arasında bulunan küçük hücrelerarası boşluklar olan “sinaps“lara kimyasal sinyaller yada diğer bir değişle nörotransmitter salınımı gerçekleştirirler. Bu kimyasallar daha sonra ardı sıra gelen sinir hücresi tarafından tutulup veya alınıp, elektrik sinyal üretimi gerçekleştirilir. Bu elektrik sinyal voltajına aksiyon potansiyeli denmektedir. Aksiyon potansiyeli, nöronun ince aksonu boyunca ilerlemeye devam eder ve hücrenin diğer ucuna ulaştığında yeniden bir kimyasal salınımını uyararak sıradaki sinapsa nörotransmitter salgılanmasını sağlar.

Bu devreyi taklit etmek üzere İsveç’teki Karolinska Institutet’ten bilim insanları, iletken moleküller (polimerler) kullanarak bir nöron inşa etti ve enzim-temelli biyosensörler, organik biyoelektroniklere bağlandı. Sensörler çevrelerinde oluşan ve araştırmacılar tarafından suni şekilde yaratılan kimyasal değişimi ayırt ederek, yüklü iyonların akışını kontrol eden ‘elektronik pompa‘lar sayesinde elektriksel sinyal üretimini sağlıyor. Benzer pompalar, nöronların zarlarının üzerinde de çokça bulunmaktadır. Sonuçta, elektrik sinyal tekrar kimyasal sinyale dönüşerek, nörotransmitter salınımı gerçekleşiyor ve bu sinyal ile insan hücreleri uyarılabiliyor.

Araştırmacılar, daha ileri gelişme ve minyatürizasyon ile bu yapay hücrelerin laboratuvar dışında da bir yere sahip olabileceğini hatta insan vücuduna yerleştirilebileceğini düşünüyorlar.

Baş araştırmacı Agneta Richter-Dahlfors konu ile ilgili; ” Gelecekte, kablosuz iletişim konsepti eklenerek biyosensörlerin vücudun bir parçasına yerleştirilebileceğini ve vücudun çok uzak noktalarında nörotransmitter salınımını uyarabileceğini görebiliyoruz. Kendi kendini düzenleyebilen bir algılama ve ulaştırma -belki uzaktan kontrol da edilebilecek – sistemini kullanmak, gelecek araştırmalar için, nörolojik hastalıkların yok edilmesi veya kontrol altına alınabilmesi için yeni ve heyecan verici fırsatlar yaratabilir” açıklamasını yaptı.

Kaynak:

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Görsel : Yukarıdaki görselde 1.8 milyon yıl önce Doğu Afrika’daki ilk homininlerin yaşamı verilere dayanarak sanatçı tarafından resmedilmiş. Telif : M.Lopez-Herrera via The Olduvai Paleoanthropology and Paleoecology Project and Enrique Baquedano.

Bilim insanları ilk insanlarının yaşam alanlarının parçalarını eldeki tüm verilere dayanarak birleştirdi ve 1.8 milyon yıl önce yaşamın bir piknik yeri olmadığını açığa çıkardı.

Tanzanya’daki Olduvai Gorge bölgesindeki insan atalarımız, yemek ve suya erişimi olan, hatta gölgelik sığınakları olan varlıklardı ve apelerle modern insanların çaprazlanmış haline benzer bir görünüme sahiplerdi. Bununla birlikte birçok iş için kullanabildikleri uçları keskin taş aletleri de çokça mevcuttu.

Rutgers Üniversitesi, Department of Earth and Planetary Sciences’da profesör olan Gail M. Ashley’in açıklamasına göre bu imkanlara rağmen yaşam çok da zordu. Çünkü, diğer etçillerle, yemek için sürekli bir rekabet devam etmekteydi ve bu da ciddi bir stres kaynağıydı.

Ashley ve diğer araştırmacılar yıllar süren çalışmanın sonunda, dönemin insan yaşamı ve yaşam alanı manzarasını dikkatli biçimde yeniden yapılandırdı. Sözü geçen alandan toplanmış bitki ve diğer kanıtlarla uygun boyutlarda oluşturulan yeni yapı ile ilgili detaylar Proceedings of the National Academy of Sciences‘da yayımlandı.

Bu manzara yapılandırılmasının paleoantropologlara, ilk insanların yaşam biçimlerine, neye benzediklerine, fiziksel özelliklerine, nasıl avlandıklarına ve yiyip içme davranışlarına dair fikir ve modelleri geliştirmeleri için çok yardımcı olacağı düşünülüyor. Tanzanya’daki bu örnek alan 1959 yılında ünlü paleoantropolog Mary Leakey tarafından keşfedildi. Leakey bu alandan binlerce hayvan kemiği ve taş alet toplamıştı.  Geçtiğimiz 10 yıl içinde süren yorucu kazılar boyunca Ashley ve diğer bilimciler ile öğrenciler sayısız toprak örneği toplayarak karbon izotopu analizi ile inceledi. İncelemeler sonucunda bu alanın, o dönemde kaynak suyuna sahip olduğu, nemli ve ıslak toprakla birlikte, yeşillik ve ağaçlık alanların da bulunduğu anlaşıldı.

Ashley yaptığı açıklamada, manzara dahilinde insanların ve taş aletlerin bulunmuş olduğu yerler referans alınarak bitkilerin olduğu noktaların haritalandığını ve bunun ilk kez yapıldığını belirtti. Haritalama işlemine referans alınan yer örneklerinin elde edildiği jeolojik yatak aynı zamanda iki ayrı hominin türüne ait kalıntıları da barındırıyordu. Bu ilk insan türleri, daha sağlam yapılı ancak küçük beyinli Paranthropus boisei ile daha zayıf kemikli Homo habilis idi. Homo Habilis hem daha büyük beyinli hem de takip eden evrimsel sürecimiz ile en senkronize olan türdü. İki tür de 1.35 metre ile 1.65 metre boylarındaydı ve iki türün de ortalama yaşam süreleri 30 ila 40 yıl arasındaydı.

Araştırmaları sırasında araştırmacılar, ağaçlık alanlarda akasya ve palmiye ağaçlarının bulunduğunu tespit etti. Homininler’in bu alanlarda kamp yapmadıkları düşünülüyor ancak bulunan kemik yoğunluklarına bakılarak atalarımızın başka yerde avlanıp güvenlik için avlarını bu alanlarda tükettikleri öne sürülüyor.

Araştırmanın yürütüldüğü alanda kalıntıların iyi korunmuş olmasının sebebi olarak, bir noktada alan yüzeyinin volkanik kül ile kaplanmış olduğu gösteriliyor. Alanda yine, zürafa, fil ve antilop ailesinin hızlı üyesi olan afrika antiloplarına ait binlerce kemik bulundu. Homininler bu hayvanları etleri için öldürmüş olabileceği gibi, ölmüş olan hayvanların etlerini toplamaya çalışmış da olabilirler. Bu etler için rekabet halinde oldukları diğer etçiller olan aslanlar, leoparlar ve sırtlanlar aynı zamanda homininler’in kendileri için de tehdit unsuru oluşturuyordu.

Paleoantropologlar ise bu konu üzerine – yani homininlerin hayvanları etleri için mi öldürmüş olduğu yoksa aslan, sırtlan gibi hayvanlar tarafından öldürülmüş olan hayvanların etleri için bir anlamda leşçilik mi yaptıkları üzerine – daha ciddi anlamda düşünmeye ve hipotezler üretmeye başladılar.

Homininler’in yiyeceklerinin içinde sulak arazilerdeki eğrelti otları, kabuklular, salyangozlar ve sümüklü böcekler bulunuyordu. Bilimciler, homininlerin bu alanı yüzlerce yıl boyunca kullanmış olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bu alanda yaşamadıkları, ancak temiz ve kullanılabilir sudan ve sulak alanlardan yararlanmak için kullandıkları öne sürülüyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Clayton R. Magill, Gail M. Ashley, Manuel Domínguez-Rodrigo, Katherine H. Freeman. Dietary options and behavior suggested by plant biomarker evidence in an early human habitat. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016; 201507055 DOI:10.1073/pnas.1507055113

Takım Elbise Giymek Beyninizin Çalışma Biçimini Değiştiriyor

Takım elbise içerisine girmek yalnızca görünüşünüzü değiştirmiyor. Yeni bir araştırmaya göre; aynı zamandaDünya’yı kavrayış biçiminizi değiştirebiliyor ve daha geniş bir çerçeveden bakmanızı sağlayabiliyor. Dolayısıyla“How I Met Your Mother” (Annenizle Nasıl Tanıştım) dizisindeki Barney Stinson karakterinin resmi giyinişin gücü hakkında başından beri haklıymış.

Social Psychological & Personality Science’ da 9 Temmuz’da yayımlanan bir araştırmada; insanların resmi kıyafet şekilleriyle düşünüş biçimlerinin ilişkisini test ettikten sonra, araştırmacılar; takım elbise giyenlerin daha etkili (kuvvetli, güçlü, keskin) oldukları ve bu durumun onlara detaylara takılı kalmak yerine büyük resmi görmeleri noktasında cesaret verdiği sonucuna ulaştılar. Ya da psikoloji kavramlarıyla ifade edersek, takım elbise maskesine bürünmek; beyinde “somut işlemler –concrete processing–“den ziyade “soyut işlemler–abstract processing–“ noktasında teşviki artırıyor.

Araştırmacılar; resmi kıyafet giymenin insanları daha kudretli hissettirdiğini ve Dünya’ya bakışı temelden değiştirdiğini söylüyorlar.

Çalışmada yapılan iki deneyin ilkinde, araştırmacılar öğrencilerden, o gün ne giydiyseler o kıyafetle gelmelerini istediler, bu şekilde kıyafetlerin resmiliğini oyladılar ve ardından soyut işlemleri (abstract processing) mi yoksa somut işlemleri (concrete processing) mi yürüttüklerini ölçen bilişsel testler uyguladılar. Bu işlemlerin her ikisi de önemli iken; soyut işlemler (abstract processing) daha geniş, büyük resmi düşünmeyle –liderlikte aranan bir tür– ilişkilendirilir. Öte yandan, somut işlemler (concrete processing) ise; detaylara takılıp kalmayı ve Dünya’ya daha dar bir çerçeveden bakmayı içerir.

Testler sonucunda, giyinişi daha resmi (formal) olarak oylanan kişilerin, giyinişi daha gündelik (casual) olarak oylanan kişilere oranla soyut düşünmeye daha meyilli oldukları sonucuna ulaşıldı. Fakat, araştırma kampus içerisinde yapıldığı için takım elbise giymeye dair bir ölçümün yapılacağı kadar katılımcı yoktu.

Dolayısıyla, üçüncü deneyler için; araştırmacılar, öğrencilerin yarısından bilişsel testleri yapmadan önce takım elbise giymelerini istediler. Testler sonucunda, takım elbise giyen öğrencilerin gündelik (casual) giyen öğrencilerden daha fazla “soyut işlemler” gösterdiği sonucuna ulaşıldı Ayrıca takım elbise giyen öğrencilerin akranlarından daha güçlü ve keskin hissettikleri görüldü.

Makalede araştırmacılar:

“Bulgular şuna işaret ediyor; giyiniş biçimi; nesnelerin, insanların ve olayların çözümleme biçimindeki değişimler olan işleme stilini etkileyerek bilişi genişletiyor” diyorlar.

Öte yandan araştırmacılar; bu etkinin insanların ne sıklıkta takım elbise giydiklerinin bir önemi olmaksızın aynı kalacağına inanıyorlar.

Makalenin yazarlarından Columbia Business School’dan Michael Slepian şöyle diyor:

“Her iş gününde resmi kıyafet giymiş olsanız da ya da yalnızca düğünlerde giyseniz de, benim öngörüm; aynı etkinin tekrar bulunacağı yönünde, çünkü her iki durumda da kıyafet stiliniz resmi hissettiriyor” diyor.

Peki ama, neden takım elbise giymek düşünüş biçimimizi değiştiriyor?

Nasıl giyindiğimizin bilişimize etkilerine dair yapılan araştırmalar henüz ilk aşamalarında, fakat iyi göründüğümüzde; kendimizi daha kontollü hissediyoruz ve bu güçlülük hissi soyut düşünmedeki bir artışa bağlanıyor.

Daha önce yapılan (2012) bir araştırmada, California State University’den Psikoloji Yrd. Doç. Abraham Ruthchick yaptığı açıklamada şöyle demişti;

“Resmi kıyafet giymek, beraberinde bizi diğer insanlarla araya sosyal bir mesafe koyma hissi getiren; güçlü (kudretli) olma duygusu veriyor. Güç ve -beyinde- soyut işlemler yürütme; literatürde, defalarca birbirine bağlantılı olmuştur. Ancak daha soyut düşünmenin yeterince iyi olmak anlamına gelmediği akıldan çıkarılmasın. Soyut düşünmek; daha geniş ve daha yaratıcı ancak detaylara daha az takılan bir biçim anlamına geliyor.”

2012 yılında yapılan bir çalışmada da; kıyafet stili ve düşünüş biçimi arasında benzer bir bağ olduğu bulgusuna ulaşılmıştı; insanlar beyaz beyaz bir doktor önlüğü giydiklerinde, detaylara daha fazla takılma eğiliminde olmuşlardı.


Araştırmanın Makalesi (İleri okuma):

  1. Michael L. Slepian Simon N. Ferber Joshua M. Gold Abraham M. Rutchick The Cognitive Consequences of Formal Clothing Social Psychological and Personality Science March 31, 2015 1948550615579462 Published online before print March 31, 2015, doi: 10.1177/1948550615579462
  2. Hajo Adam, Adam D. Galinsky Enclothed cognition Journal of Experimental Social Psychology Volume 48, Issue 4, July 2012, Pages 918–925 doi:10.1016/j.jesp.2012.02.008

Kaynak:

  • Bilimfili
  • Fiona Macdonald, “Wearing a suit changes the way your brain works, research finds”, http://www.sciencealert.com/research-shows-wearing-a-suit-changes-the-way-you-think