Sövmenin ne tür yararları olabilir?

Image copyrightThinkstock

Araştırmalar çocukların ortalama 6 yaşından itibaren sövmeye başladığını gösteriyor.

Zamanımızın yüzde 0,5 ila 0,7’sini söverek geçirdiğimiz söyleniyor. Bu ise ne kadar konuştuğunuza bağlı olarak günde onlarca kez küfür kelimelerini kullanmak anlamına geliyor.

Sövmeye karşı olanlar onun kişiyi kaba, eğitimsiz ve güvenilmez gösterdiğini söylüyor. Fakat uzmanlar, sövmenin insanı daha inandırıcı kılma ve acı ve sıkıntıdan kurtulma gibi bazı şaşırtıcı yararları olduğunu ifade ediyor.

Bazı psikologlar söverken beynimizin dil ile ilgili bölümünden farklı bir bölgenin devreye girdiğini söylüyor.

Normalde dilin birçok unsuru kortekste ve beynin sol yarıküresinde yer alırken, sövmenin beynin çok daha eski ve ilkel bir bölümüyle ilgili olabileceği belirtiliyor.

Küfür ifadeleri

Küfür olarak kullandığımız tabu kelimeler ülkeden ülkeye değişir. İngilizcede kullanılan küfür kelimelerinin dinsel kökenleri vardır.

Image captionKüfürün beynin çok daha eski ve ilkel bir bölümüyle ilgili olabileceği belirtiliyor.

Vücudun bazı bölgeleriyle ilgili kelimeler de bugün küfür olarak kullanılıyor. Fakat bu her zaman böyle olmamış, eskiden insan vücuduna daha az tabu işlevi biçilmişti.

Sövme konusunda kitap yazan Melissa Mohr’a göre, Rönesans sırasında her şey değişti ve cinsellik ifade eden kelimeler daha güçlü hale geldi. “Protestan Devrim’in gerçekleşmediği yerlerde dini küfür kelimeleri hala güçlü” diyor Mohr.

Asya ülkelerinde birçok küfür ifadesi sosyal statüye, atalara ve itibara yöneliktir.

Mohr, Japonlarda küfür ifadelerinin olmadığı yönünde yanlış bir algı olduğunu belirtiyor. Oysa seks ve dışkıyla ilgili her tür kelimenin yanı sıra, Japoncada hakaret içeren çok sayıda ifade olduğunu söylüyor.

İşaret dilinde de buruna yönelik işaretler ‘çirkin’, ‘sıkıcı’, ‘kendini beğenmiş’ gibi anlamlar içermek üzere kullanılıyor.

İkna gücü

Image captionBir deneyde, küfür eden insanların ellerini daha uzun süre soğuk suda tutabildiği görüldü.

Fakat son araştırmalar sövmenin birçok yararı olduğunu gösteriyor.

Bunlardan en barizi sövmenin etkili iletişimi sağlaması. Sövme yoluyla bir cümlenin anlamını aktarmanın yanı sıra anlama yönelik duygusal tepkimizi de ifade etmiş oluyoruz.

Ayrıca öfke, tiksinti ya da acı gibi duygularımızı daha etkili ifade etmemizi ya da fiziksel şiddete başvurmadan karşımızdaki kişiye geri durması mesajı iletmemizi sağlıyor.

Araştırmalar sövmenin, verilmek istenen mesajın etkisini ve ikna gücünü artırdığını gösteriyor.

İnsanların internet ortamında daha fazla sövdüğü, örneğin Twitter kullanıcılarının ortalama konuşma sırasında sarf edilenden yüzde 64 daha fazla küfür ifadeleri kullandığı belirtiliyor.

Image captionİnsanların internet ortamında daha fazla küfür ettiği belirtiliyor.

Sövmenin ayrıca acıya dayanma gücünü artırdığı, ellerini buz dolu kovada bekleten deneklerin bu sırada sövmeleri halinde daha uzun süre soğuğa dayandığı görüldü.

Sövmekten ne kadar yarar sağladığınızın ölçüsü ise küfür kelimelerinin sizin için ne kadar tabu olduğuyla ilgili. Bu ise küçükken bu kelimeleri kullandığınızda ne kadar cezalandırılmış olduğunuza bağlanıyor.

Peki, sövmenin böyle yararları olabilirken, söven kişi açısından sövmek nasıl bir gösterge?

Yanlış algılar

Hakkımızda kötü bir izlenim bırakacağı kaygısıyla genellikle çekindiğimiz insanların yanında sövmekten kaçınırız.

Image captionKüfürün insanların temel bir ihtiyacını karşıladığı belirtiliyor.

1970’lerde yapılmış araştırmalar söven insanların daha az güvenilir bulunduğuna işaret ediyordu.

Fakat son araştırmalar söven kişinin alt sınıflardan, eğitimsiz, dil becerisi az gelişmiş olduğuna dair algının doğru olmadığını gösteriyor.

Yani sosyal statü yükseldikçe sövme genel olarak azalsa da, orta sınıfların üst kesimleri alt kesimlerinden daha fazla sövüyor.

Bütün bunlar bizim açımızdan ne gösteriyor?

“Tabu kelimeler evrenseldir. Sövmek, insan olarak herkesin sahip olduğu bir ihtiyacı karşılıyor” diyor Mohr.

Kaynak:

  1. BBC
  2. Kristin L. Jay and Timothy B. Jay A Child’s Garden of Curses: A Gender, Historical, and Age-Related Evaluation of the Taboo Lexicon The American Journal of Psychology Vol. 126, No. 4 (Winter 2013), pp. 459-475 DOI: 10.5406/amerjpsyc.126.4.0459
  3. Wang, W., Chen, L., Thirunarayan, K., & Sheth, A. P. (2014). Cursing in English on Twitter. Proceedings of the 17th ACM Conference on Computer Supported Cooperative Work & Social Computing, 415-424. http://corescholar.libraries.wright.edu/knoesis/590
  4. Vingerhoets, A.J.J.M.; Bylsma, L.; de Vlam, C. Swearing : A biopsychosocial perspective (2013) Psychological Topics, 22(2), 287 – 304. ISSN 1332-0742.
  5. Danette Ifert Johnson Swearing by Peers in the Work Setting: Expectancy Violation Valence, Perceptions of Message, and Perceptions of Speaker Communication Studies Volume 63, Issue 2, 2012 DOI:10.1080/10510974.2011.638411
  6. Nicoletta Cavazza Margherita Guidetti Swearing in Political Discourse Why Vulgarity Works Journal of Language and Social Psychology October 2014 vol. 33 no. 5 537-547 Published online before print May 1, 2014, doi: 10.1177/0261927X14533198
  7. Stephens R, Umland C. Swearing as a response to pain-effect of daily swearing frequency. J Pain. 2011 Dec;12(12):1274-81. doi: 10.1016/j.jpain.2011.09.004. Epub 2011 Nov 11.
  8. J. J. Tomash and Phil Reed The Relationship Between Punishment History and Skin Conductance Elicited During Swearing Anal Verbal Behav. 2013; 29(1): 109–115. PMCID: PMC3659506
  9. Nicola Daly, Janet Holmes, Jonathan Newton, Maria Stubbe Expletives as solidarity signals in FTAs on the factory floor Journal of Pragmatics 36 (2004) 945–964 Received 29 April 2003; received in revised form 2 December 2003; accepted 12 December 2003 doi:10.1016/j.pragma.2003.12.004
  10. Robert N. Bostrom, John R. Baseheart and Charles M. Rossiter Jr. The Effects of Three Types of Profane Language in Persuasive Messages Issue Journal of Communication Volume 23, Issue 4, pages 461–475, December 1973 Article first published online: 7 FEB 2006 DOI: 10.1111/j.1460-2466.1973.tb00961.x
  11. Deborah A. Cobb-Clark, Stefanie Schurer The stability of big-five personality traits Economics Letters Volume 115, Issue 1, April 2012, Pages 11–15 doi:10.1016/j.econlet.2011.11.015
  12. Kristin L. Jay, Timothy B. Jay Taboo word fluency and knowledge of slurs and general pejoratives: deconstructing the poverty-of-vocabulary myth Language Sciences Volume 52, November 2015, Pages 251–259 Slurs doi:10.1016/j.langsci.2014.12.003
  13. Anthony McEnery and Zhonghua Xiao Swearing in Modern British English: The Case of Fuck in the BNC Language and Literature August 2004 vol. 13 no. 3 235-268 doi: 10.1177/0963947004044873

 

Bol Su içmenin Sağlığa Olan Faydası Ortaya Kondu

Bazen  kilo vermek için , bazen de şeker ,sodyum ve doymuş yağ oranlarını düşürmek için ya da doktor tavsiyesiyle su alımı arttırabilir. ABD’de yapılan yeni bir araştırmada, büyük kısmı bol su tüketen 18,300 kişi üzerinde yapılan testler günlük kalori alınımının % 1’e kadar düştüğü ve doymuş yağ, şeker, sodyum ve kolesterolün düştüğü görüldü.

İllinois Üniversitesi tarafından yayınlanan araştırmada, günlük 1,2 veya 3 bardak daha fazla su tüketimi yapan kişilerde,günde 68 ila 205 kalori azalma, sodyum miktarında 78 ila 235 mg azalma tespit edildi. Ayrıca İllinois Üniversitesi’nden kinesiyoloji ve toplum sağlığı profesörü Ruopeng An  tarafından yayınlanan araştırmada günlük 5 g ile 18 g daha az şeker ve kolesterol  ve 7 ila 21 mg azalması olduğu da belirtildi.

Beslenmede su alımı etkisinin etnik ırk, eğitim, gelir ve vücut ağırlığı ile benzer bir ilişkisi olduğu belirtiliyor. Bu bulgular sayesinde beslenmede su tüketiminin önemi belirtilerek, yüksek kalorili içeceklerin tüketiminin azaltılması yönünde spotlar yapılabilir.

Uluslararası Sağlık ve Beslenme Araştırması’ndan 2005-2012 yılları arasında alınan 4 dalga verisi, Sağlık İstatistikleri Ulusal Merkezi tarafından işlendi. Katılımcılara her iki günlük planda ne yiyip , içtikleri sorularak 3 ile 10 günlük aralıklarda incelendi.

Her kişinin içtiği su miktarı ve günlük beslenmedeki oranı hesaplandı. Şekersiz siyah çay,bitki çayı ve kahve su kaynağı olarak sayılmadı, fakat Prof. An’in hesaplamalarında beslenmede toplam su tüketimi de yer aldı.

Ortalama olarak katılımcılar günde 4,2 bardak su içti ki, bu toplam diyetsel su alımının % 30’una denk geliyordu. Katılımcılar ortalam 2157 kalori alırken, bunun 125 kalorisi şekerli içeceklerden ve 432 kalorisi isteğe bağlı yiyeceklerden, bunlar besleyiciliği düşük tatlı , pasta atıştırma karışımlardan sağlanabilir.

Aslında çok küçük olsa da katılımcıların su tüketiminde % 1 artış günlük kalori alımında 8,6 kalori azalmasıyla ilişkilendirildi. Su alımıyla yağ, şeker, sodyum ve kolesterol tüketimi hafif azalma görüldü.

Prof. An, kalori azalmasının en fazla orta yaşlı erkek ve kadınlarda olduğunu ve bunun grubun yüksek kalori alımıyla alakalı olabileceğini belirtti.

Kaynak:

Referans:  An, J. ‎McCaffrey. Plain water consumption in relation to energy intake and diet quality among US adults, 2005-2012. Journal of Human Nutrition and Dietetics, 2016; DOI: 10.1111/jhn.12368

Çok Sayıda Dövme Yaptırmak Bağışıklık Sistemini Güçlendirebiliyor

Hep istediğiniz o Schrödinger’in kedisi dövmesini yaptırmak için sağlam bir neden mi arıyorsunuz? İşte artık size bilim tarafından sunulan ikna edici bir gerekçeye sahipsiniz. Geçtiğimiz günlerde sonuçları yayımlanan bir çalışmada, çok sayıda dövme yaptırmanın bağışıklık sistemi tepkilerini kuvvetlendirebildiği ortaya kondu. Böylece enfeksiyonlarla daha iyi başa çıkabileceksiniz. Güçlendiğinizi görmek içinse birden fazla dövme yaptırmanız gerekiyor.

Alabama Üniversitesi’nden bir ekibin yaptığı ve sonuçları American Journal of Human Biology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre çok sayıda dövme yaptırmak, bedensel çalışma yapmaya benziyor. İlk başladığınızda vücudunuz bu yeni stresten ötürü zayıf düşer. Spor salonunda bu ağrıyan kaslar anlamına gelir. Dövme stüdyosunda ise genellikle yorgun düşmüş hissedersiniz, çünkü bedeniniz cildinizin derinlerine neden yabancı bir madde girdiğini anlamaya çalışmaktadır.

Spor salonunda birkaç gün geçirdikten sonra kaslarınız güçlenmeye başlar ve artık ilk günkü gibi acı çekmez olursunuz. Bu sürecin kaslar için nasıl işlediğini dikkate alan araştırmacılar, aynı şeyin dövme yaptırırken de geçerli olup olmayacağını merak etmiş. Birden fazla sayıda dövme yaptırma işlemi acaba bir nevi bağışıklık egzersizigörevi görebilir mi?

Araştırma sonuçlarına bakılırsa yanıt evet. Çalışmalarına katılan gönüllülerin kaç tane dövmesi olduğunu ve her bir dövme yaptırma seansının ne kadar sürdüğünü hesaba katan ekip bunu doğrulamayı başardı. Ellerindeki verileri, analiz ettikleri kan örnekleri ile karşılaştırıp, katılımcıların immünoglobulin A (vücudun enfeksiyon savaşçısı) vekortizol (stres hormonu) düzeylerine baktıklarında yaptıkları saptamalar şöyle: İlk kez dövme yaptıran kişilerin immünoglobulin A düzeyinde, artan kortizolden ötürü büyük bir düşüş oluyor. Daha önce çok kez dövme yaptıranların ise immünoglobulin A düzeyi çok az bir düşüş gösteriyor. Araştırmacılar bunun nedeninin vücudunbağışıklık tepkilerindeki güçlenme olduğunu belirtiyor.

“Strese verdiği tepkiden sonra beden denge durumuna geri döner. Bununla birlikte, eğer bedeninize bu stresi tekrar tekrar uygularsanız aynı denge durumuna düşmek yerine, daha yüksek bir durumu denge olarak ayarlamaya başlıyor,” şeklinde açıklıyor ekipten Dr.Christopher Lynn. Yani bağışıklık sisteminiz güç kazanıyor.

Her ne kadar bu sonuçlar mantıklı olsa da, çalışmanın sadece 24 kadın ve 5 erkekten oluşan bir katılımcı grubuyla yapıldığını akılda tutmak gerek. Ortada dikkate değer bir şeyler olduğunu söylemek için bu yeterli bir sayı olsa da, kurulan bağlantının netleşmesi için başka gönüllülerle benzer deneylerin yinelenmesi de gerekli görünüyor.

 


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • Science Alert, “Getting multiple tattoos can strengthen your immune system”
    < http://www.sciencealert.com/getting-multiple-tattoos-can-strengthen-your-immune-system >
  • MedicalXpress, “Want to avoid a cold? Try a tattoo or twenty, says researcher”
    < http://medicalxpress.com/news/2016-03-cold-tattoo-twenty.html >

İlgili Makale: Christopher D. Lynn et al. Tattooing to “Toughen up”: Tattoo experience and secretory immunoglobulin A, American Journal of Human Biology (2016). DOI: 10.1002/ajhb.22847
< http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/ajhb.22847/full >

Gençken Fazla Televizyon İzlemenin Beyne Etkileri

20’li yaşlarında çok fazla televizyon izleyip az hareket edenlerin orta yaşlarına geldiklerinde bilişsel fonksiyonlarında gerileme yaşayabileceği ortaya çıktı.

Yapılan araştırmaların çoğu, çok az hareket etmenin vücuda zarar verdiğini gösteriyordu. Ancak bu son çalışma, saatlerce televizyon başında oturmanın uzun vadede beynimize de zarar verebileceğini ortaya koydu. Amerika Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü tarafından desteklenen araştırma, genç yaşlarda fazla televizyon izlemenin orta yaşlarda bilişsel faaliyetlere olumsuz etki ettiğini ortaya koyan ilk çalışma oldu.

Sonuçlanması 25 yıl süren bu ilginç araştırmada, 18-30 yaş arasındaki 3 binden fazla katılımcı, her 5 yılda bir televizyon izleme ve fiziksel aktiviteleriyle ilgili bilgileri araştırmacılara sundular. Erkek ve kadın katılımcı sayısının eşit olduğu çalışmada hemen hemen herkes en az lise mezunuydu.

Günde 3 saatten fazla televizyon izleyenlerin “çok televizyon izleyenler” grubuna girdiği çalışmada, geriye kalanlar “az/orta düzey televizyon izleyenler” olarak gruplandırıldı.

binge-watch-tv-860x442Katılımcılara 25 yılın sonunda 3 farklı test uygulandı. Bunlardan ilk ikisi zihnimizin ne kadar hızlı, düzenli ve organize çalışabildiğini ölçerken (DSST ve Stroop test), üçüncü test ise sözel hafızayı, yani art arda söylenen bir dizi kelimenin ne kadarının doğru şekilde tekrar edilebildiğini ölçtü.

Katılımcıların yaş, cinsiyet, eğitim seviyesi, sigara tüketimi, alkol kullanımı, vücut kitle endeksi ve diğer bazı özellikleri hesaba katılarak yapılan değerlendirmede, “çok televizyon izleyenler” ve düşük fiziksel aktivite içerisinde olanların ilk iki testte ortalamanın altında bir performans gösterme olasılığının diğer katılımcılara göre iki kat daha fazla olduğu tespit edildi. Sözel hafızada gruplar arası böyle bir farka rastlanmadı.

Uzun lafın kısası, orta yaşlarınızı zihinsel anlamda daha aktif geçirmek istiyorsanız şimdiden hayatınıza ufak tefek de olsa hareket katmanız gerekiyor.

Kaynak:

  • nBeyin
  • WashingtonPost
  • Kotagal M, Carle AC, Kessler LG, Flum DR. Limited impact on health and access to care for 19- to 25-year-olds following the Patient Protection and Affordable Care Act. JAMA Pediatr. 2014 Nov;168(11):1023-9. doi: 10.1001/jamapediatrics.2014.1208.

Meme kanserini 11 günde küçülten ilaç

Image copyrightSPL
Image captionİngiltere’de her yıl 50 bin kadına meme kanseri teşhisi konuyor.

İngiltere’de doktorlar, birlikte kullanılan iki ilacın bazı meme kanseri türlerini 11 günde küçültüp yok ettiğini gösterdi.

Avrupa Meme Kanseri Konferansı’nda duyurulan “sürpriz” bulguların, kadınların artık kemoterapiye ihtiyaç duymayacağı anlamına gelebileceği belirtiliyor.

257 kadın üzerinde denenen ilaçlar, her on meme kanserinden birinde görülen bir zayıflığı hedef alıyor.

Uzmanlar bu bulguların hastaya özel kanser tedavisi bakımından “sıçrama tahtası” olduğunu söylüyor.

Araştırmayı yürüten doktorlar böylesi çarpıcı bir sonuca ulaşmayı beklemiyordu.

Doktorlar, tümörün teşhisinden ameliyat aşamasına kadar olan kısa süre içinde ilaçların kansere nasıl etki ettiğini araştırıyordu.

Ameliyat zamanı geldiğinde bazı hastalarda tümör ortadan kaybolmuştu.

Londra’daki Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nden Profesör Judith Bliss sonuçların “etkileyici” olduğunu söyledi.

BBC’ye yaptığı açıklamada Bliss, “Bu kısa dönemli bir deneme olduğu için bu sonuçlar daha da şaşırtıcı oldu. Bazıları tam sonuç aldı. O kadar hızlı oldu ki, gerçekten çok ilginç” dedi.

İlaç nasıl işliyor?

Meme kanseri tedavisinde kullanılan ve daha çok Herceptin adıyla bilinenen ilaç lapatinib ve trastuzumab içeriyor.

Image copyrightSPL

Her iki ilaç da bazı meme kanserlerinin büyümesine neden olan HER2 adlı proteini hedef alıyor.

Herceptin kanser hücrelerinin yüzeyinde etkili olurken lapatinib hücrenin içine nüfuz edip HER2 proteinini etkisiz kılıyor.

Araştırmada tümör büyüklükleri 1 ila 3 cm olan kadınlara tedavi uygulandı.

İki haftadan daha kısa süren tedavide, vakaların yüzde 11’inde kanser tümüyle kaybolurken, yüzde 17’sinde 5 mm’den daha küçük hale geldi.

HER2 içeren meme kanserlerine uygulanan mevcut tedavi, ameliyat ve sonrasında uygulanan kemoterapi ve Herceptin tedavisini içeriyor.

Prof Bliss, bu bulguların bazı kadınların kemoterapiye ihtiyaç duymayacağı anlamına gelebileceğini söylüyor.

Fakat bu yönde daha geniş araştırmaların yapılması gerektiğine dikkat çekiliyor. Çünkü HER2 içeren kanserlerde kanserin geri dönem riski daha yüksek.

Meme kanserinin en az on ayrı türünün olduğu, her birinin farklı nedenleri olduğu ve farklı tedavilere ihtiyaç duyduğu belirtiliyor.

Kanser ilaçları üzerindeki çalışmalar, tümördeki zayıflıkların belirlenerek onlara yönelik özel tedavi uygulanmasını hedefliyor.

Meme kanserleri ve özellikle HER2 içeren tümörlere yönelik tedavi bu alandaki çalışmaların başını çekiyor.

Araştırmayı finanse eden İngiltere Kanser Vakfı, uzun vadede aynı bulguların elde edilmesi halinde bu sonuçların çok ümit verici olduğunu ve bu kanser türlerinde yeni bir adım anlamına gelebileceğini belirtti.

Kaynak:

Nihayet: İnsan Kopyalama (Klonlama)

Araştırmacılar klonlanmış insan embriyosundan kök hücre elde etmeyi başardıklarını duyurdular, Science editörleri bunun uzun zamandır beklenen bilimsel bir devrim olduğunu ve yılın buluşu olacağını söylediler.
Onlarca başarısız girişimden sonra nihayet gerçekleşti. Araştırmacılar bu yıl klonlanmış insan embriyosundan elde edilen ve uzun süre canlı kalabilen embriyonik kök hücre elde edebildiklerini duyurdular. Klonlanan hücre ile mükemmel genetik uyum sağlayan herhangi bir dokuda geliştirilebilen embriyonik kök hücreler, araştırma ve tıp alanında güçlü bir enstrüman olduklarını kanıtlıyorlar. Ancak embriyoların yok olması ve kök hücre üretimi için insan klonlamanın daha ucuz ve kolay bir teknik olarak rakip olabilmesi ve standart haline dönüşebilmesi endişe verici.
Klonlama tekniği 17 yıl önce kopya koyun Dolly’de kullanılan ve “somatik hücre çekirdeği transferi” (SCNT) olarak isimlendirilen yöntemle aynı. Bilim adamları bir yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarıyorlar ve geriye kalan hücre içeriği ile klonlanacak katılımcıdan alınan hücreyi kaynaştırıyorlar. Sonra kaynaşmış yumurta hücresine bölünmeyi başlatacak bir sinyal veriyorlar ve eğer herşey yolunda giderse bir embriyo gelişiyor. Bilimadamları SCNT tekniği ile fare, domuz,köpek ve diğer hayvanları klonladılar ancak insan hücreleri üzerinde çalışılmak için biraz daha nazik olduklarını gösterdi. Uzun yıllar süren çeşitli denemeler düşük kaliteli embriyolardan başka bir şey getirmemiş ve embriyolojik kök hücre üretilememişti.
Ancak Beaverton’ daki Oregon Ulusal Primat Araştırma Merkezi’de araştırmacılar 2007 yılında nihayet bir maymun emriyosu klonlamışlar ve embriyolojik kök hücre üretmişlerdi. SCNT tekniğinde yaptıkları birkaç küçük değişikliğin, yöntemi primat hücrelerinde ve hatta insan hücrelerinde daha etkili hale getirdiğini keşfettiler. Son yöntem sürpriz biçimde iyi çalışmış, 10 denemenin birinde emriyolojik kök hücre elde etmişlerdi. Narin insan yumurta hücrelerinde çok önemli molekülleri stabilize eden anahtar madde kafein gibi görünüyordu.
Tekniğin uzun dönemde ne kadar önemli olacağı hala cevaplanmamış bir soru. İlk insan klonlama çalışmalarından bu yana geçen yıllarda, araştırmacılar indüklenmiş pluripotent kök hücrelerdeki (İPS hücreler)yetişkin hücreleri yeniden programlayarak, hastaya has kök hücre üretebileceklerini buldular. Bu metot 2007’de insan hücrelerine adapte edilmesiyle,  SCNT tekniğinin pahalı ve tartışmalı olması yüzünden insan yumurtasına ve insan embriyosu geliştirilmesine ihtiyacı ortadan kaldırdı.  Fakat bazı tecrübeler gösterdi ki, en azından farelerdekiler, klonlanmış embriyolardan elde edilen kök hücreler İPS hücrelerden elde edilenlerden daha kaliteli. Şimdi araştırmacılar 2 tip insan kök hücresini yan yana tam bir karşılaştırma yapmak istiyorlar.
Bu ilerlemeler elbette klonlanmış bebekler konusunda endişeleri artırıyor. Fakat şu anda pek muhtemel görünmüyor. Ne yazık ki Oregon’daki araştırmacılar yüzlerce denemede elde edilen klonlanmış maymun embriyolarının hiçbirinin taşıyıcı dişilerde gebelik oluşturmadığını söylüyorlar.
Kaynak:
  • Science
  • Human Cloning at Last Science 20 Dec 2013: Vol. 342, Issue 6165, pp. 1436-1437 DOI: 10.1126/science.342.6165.1436-a

Beyin Uykuda Problem Çözüyor

Hiç gece boyunca uğraştığınız bir Candy Crush oyununu ya da Sudoku bulmacasını sabah saatlerinde kolaylıkla yapabildiğiniz oldu mu? Bunun nedeni, uyuyarak zaman geçirmeyi seven kişileri oldukça memnun edecek.

Şimdiye kadar, uykunun insanların kaslarını ve düşüncelerini etkili biçimde çalışmalarını sağlayan bir durma süresi, yani vücudun toparlanma dönemi olduğunu düşündük. Ancak, Padraic Monaghan ve meslektaşlarının çalışması, uykunun aktif bir işlevinin de söz konusu olduğunu iddia ediyor. Aristo’ya kadar geri gidecek olursak, insanların uykuda zihin etkileşimini arttırdığı eskiden beri söz konusu olan bir iddiaydı. Mem Cognit’te yayımlanan çalışmayla ortaya çıkan şey ise, uykunun bir dinlenme sürecinden çok aktif bir dönem olduğu.

Uykunun insanların günlük hayatında derin etkileri olduğunu bilinen bir gerçektir. Uyku hafızayı güçlendirir, hali hazırda bildiklerimizi de yeni bilgilerle pekiştirmeye yardımcı olur. Aynı zamanda, var olan bilgilerin kalitesini de değiştirir böylece uykudan önceki deneyimler daha net bir şekilde beyne yerleşir. Ve biz, karar ve yargıda bulunurken, arka plandaki yanıltıcı bilgileri daha kolay eleriz.

Ancak uykunun problem çözme üzerinde de olumlu bir etkisi olduğu ortaya çıktı. İnsanların gece saatlerinde ilham kazanması oldukça yaygın görülen bir durum. Hatta gecenin bir saatinde kalkıp hayat memat meselesi olan ya da oldukça önemsiz bir problemi çözebilirsiniz bile. Bu çalışma, bu sezgilerin kesinlikle doğru çıktığını iddia ediyor.

Bu konuyu derinlemesine araştırmak için yapılan çalışmada, gönüllülere 3 kelimeden oluşan bir dizi problem verildi. Görev, bu 3 kelimeyle bağlantılı olan bir başka kelimeyi bulmaktı. Örnek olarak; İsviçre, bağ evi ve pasta (cevap makalenin sonundadır.) Soruların yarısı kolay, diğer yarısı ise zor olarak hazırlandı.

Uyumuş olan gönüllü grubu (“sleep”) soruları öncelikle gece gördü ve ertesi sabah soruları tekrar çözmeyi denedi. Uyanık olan grup (“wake”) ise soruları öncelikle sabah görüp aynı günün akşamı soruları bir kez daha çözmeyi denedi. Ayrıca gündüz ya da akşam saatlerinde problemleri çözen, ekstra bazı gruplar da çalışmada yer almıştır. Bunun nedeni günün saatinin çalışmadan etkilenmemesini sağlanmasıdır. Kolay problemlerde, uyanık grubun biraz daha etkili olduğu gözlenmiş, zor sorularda ise, uyumuş grubun cevaplarını önemli ölçüde düzelttiği görüldü.

Parlak fikirler

Böyle kelime sorularının çözümü oldukça kolay görünüyor. Bu yüzden, deneyin ardından şu sorular önem kazandı: Uyku daha karmaşık soruların da çözülebilmesini sağlar mı? Ve bu durum uyku hafızayı güçlendirdiği için mi gerçekleşir? Soruların cevabı eski ve yeni bilgilerin adaptasyonundan geçiyor. İyi karar verme ve problem çözmedeki anahtar beceri, bir problemin çözümünü başka bir probleme adapte edebilme yeteneğidir.

Bunun basit bir örneği olarak 8 + 4 = ? sorusu veriliyor. 5 + 3 = ? ve 2 + 7 = ? de benzer çözüm stratejileri gerektirir. İnsanlar bir kere aradaki bağlantıyı fark ettiler mi, genellikle cevap bariz hale gelmekte. Öğrendiğiniz şeyleri benzer sorunlarda uygulayamadığınızı bir düşünün, hayat ne kadar da zor olurdu. Ancak yine de insanların benzer çözümler uygulama alanında kötü bir ünü var.

Daha yeni bir çalışmada, insanlara birbiriyle alakalı iki dizi soru soruldu. Gece uyumuş olanlar iki soru dizisinin çözümünde, soruları gün boyunca çözmeye çalışanlardan daha başarılı oldular. Enteresan bir şekilde, bu durum katılımcıların kendilerini daha iyi hissetmelerinden, soruları hatırlamalarından ya da problemlerin birbiriyle ilişkisini kurabilmelerinden kaynaklanmıyordu. Bunlar yerine, gelişmenin, uyku esnasında problemin bilgisinin yeniden yapılanması aşaması sayesinde gerçekleştiği gözlendi.

Binlerce yıl sonra geliştirilmiş olsalar da, beyindeki uyku sürecinin nörofizyolojik etkileri üzerine olan modern teorilerin, Aristoteles’ın görüşüyle şaşırtıcı derecede tutarlı olduğu ortaya çıkarıldı. Öne çıkan yeni bir çalışma, uykunun hipokampus –beynin günlük deneyimleri kodladığı bölge– ve neokorteks – uzun dönem deneyimlerinin depolandığı bölge – arasındaki bilgi aktarımını sağladığını göstermektedir. Eğer çözümleri etkili bir şekilde düşüncelerimizdeki geçmiş sorunların kapsamına alabilirsek, yeni sorunları çözmek için de daha donanımlı hale gelmiş oluruz.

Bu araştırma bize sorunları çözmek için günden güne gelişim yaklaşımıyla rehberlik etmektedir. Eğer zor bir probleminiz varsa, gece onu bir kenara koyun ve sabah tekrar üzerine düşünün. Hali hazırda karmaşık bir karar aldıysanız bile, onu yeniden değerlendirin. Ertesi gün ulaşabileceğiniz en iyi sonuçlara varırsınız. Artık bu bilimsel bir şekilde destekleniyor.

Hala merak edenler için sorunun cevabı “peynir.”

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Padraic Monaghan “How We Showed ‘Sleeping On It’ Really Is The Best Way To Solve A Problem,”
    http://www.iflscience.com/brain/how-we-showed-sleeping-it-really-best-way-solve-problem
  • Sio UN, Monaghan P, Ormerod T. Sleep on it, but only if it is difficult: effects of sleep on problem solving. Mem Cognit. 2013 Feb;41(2):159-66. doi: 10.3758/s13421-012-0256-7.
  • Monaghan P, Sio UN, Lau SW, Woo HK, Linkenauger SA, Ormerod TC. Sleep promotes analogical transfer in problem solving. Cognition. 2015 Oct;143:25-30. doi: 10.1016/j.cognition.2015.06.005. Epub 2015 Jun 23.
  • Susanne Diekelmann & Jan Born The memory function of sleep Nature Reviews Neuroscience 11, 114-126 (February 2010) | doi:10.1038/nrn2762

Bilim İnsanları, Kimyasal Reaksiyonun Gerçekleşme Anını Gözlemlemeyi Başardılar

Kimyanın, genellikle içerisinde bilinmezlikleri en çok barındıran bilimlerden biri olduğu düşünülür. Birkaç kimyasalı birbiriyle karıştırırsınız ve bir anda tamamen farklı bir madde elde edersiniz. Bu gizemli havadan olacak ki, reaksiyona giren maddelerin tam olarak hangi anda ürünlere dönüştüğünün gözlemlenmesinin imkansız olduğu görüşü de oldukça yaygındır.

TransitionstateFakat, bilim insanları, reaksiyon gerçekleşirken ilk defa bu anlık formları, yani reaksiyona giren maddelerin tam olarak ürünlere dönüştüğü anı gözlemlemeyi başardılar. Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) bilim insanları, kimyasal reaksiyonların karmaşıklığından dolayı daha önceleri reaksiyon sırasında ölçülmesinin imkansız olduğu düşünülen geçiş evresinin (transition state) enerjisini ölçtüler.

Geçiş evresi, tepkiyenler ve ürünlerin arasındaki kimyasal reaksiyonun ilk evresidir. Josh Baraban’ın belirttiğine göre; tepkiyenler ve ürünler bir dağın iki tarafındaki ovalarda bulunurlar. Reaksiyonu gerçekleştirmek için bu aradaki dağı aşmaları gerekir. Reaksiyonlar üzerine yapılan hesaplarda, genellikle bir dağ olarak tanımladığımız geçiş evresi doğrudan çalışabilecek bir şey olarak görülmez.

Araştırma takımı yaptıkları çalışmada, izomerizasyon olarak adlandırılan kimyasal süreci çalıştılar. Bu süreçte bir molekül, aynı atomlara sahip fakat farklı dizilişteki başka bir moleküle dönüşür. Araştırmacıların spesifik olarak üzerinde çalıştıkları molekül de, birbirine 3’lü bağ ile bağlanmış 2 karbon atomu ve bu karbon atomlarına da bağlı birer hidrojeni olan, asetilen.

Bulguları Science dergisinde yayımlanan çalışmada araştırmacılar, asetilenin U şeklindeki molekül düzeninden ( hidrojenler karbon atomlarının üst kısmında bulunuyor) zigzag molekül şekline (hidrojenlerden birisi yukarı diğeri aşağıya bakacak şekilde karbon atomlarına bağlılar) dönüşme reaksiyonunu gözlemlediler. Moleküllerin içerisindeki atomlar titreşim halinde olduklarından dolayı eğer moleküle daha fazla enerji verilirse, titreşimlerin hızı artıyor. Araştırmacılar, asetilen molekülünün titreşim durumunu ölçtüler ve daha yüksek enerji sağladıklarında düzenli bir görüntü olduğunu farkettiler. Tahmin edilen bu düzen, daha sonra molekül belirli bir enerji seviyesine geldiğinde aniden bozuldu. Bu enerji seviyesi aşıldıktan sonra da, molekülde oldukça düşük frekanslarda titreşimsel enerji gözlemlendi. İzomerleşme meydana gelmişti.

Baraban’ın belirttiğine göre, araştırmacılar, bozulan düzenin spesifik olarak iki biçim arasındaki geçiş evresinde meydana gelmiş olması gereken belirli yapısal değişikliklerle ilişkili titreşimleri içerdiğini gördüler.

Araştırmacılar basit bir şekilde bu durumu yalnızca gözlemlemekle de yetinmediler. Ayrıca, geçiş evresinin enerjisinin hesaplanabilmesini sağlayan ve kimyacıların reaksiyon hızını çalışmasına yardımcı olacak bir de formül geliştirdiler. Fakat, bu formül şu anda yalnızca izomerleşme üzerinde denenmiş durumda olmasına rağmen, araştırmacılar diğer kimyasal reaksiyonlara da uygulanabilir olduğunu düşünüyorlar.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Spectroscopic characterization of isomerization transition states Science 11 December 2015: Vol. 350 no. 6266 pp. 1338-1342  DOI: 10.1126/science.aac9668

Gözdeki Nöronlar Hareketi Algılamak İçin Matematikten Yararlanıyor

Gözlerimiz beynimize sürekli olarak çevremizde olup bitenler hakkında bilgi gönderir. Gelen bilgi beyinde tanıyabileceğimiz nesneler biçiminde düzenlenir. Bu süreçte gözde bulunan bir dizi nöron, bilgi taşınımı içinelektriksel ve kimyasal sinyaller kullanır. Ulusal Sağlık Enstitüleri’nde (İng. National Institutes of Health – NIH) fareler üzerinde yapılan bir çalışmada bir nöron türünün bu sayede nasıl hareket eden nesneleri ayırt edebildiği ortaya kondu. Buna göre, normalde öğrenme ve bellek ile ilişkilendirilen bir protein olan NMDA reseptörü, gözdeki ve beyindeki nöronlara bu bilgiyi taşımada yardımcı olabiliyor.

Araştırmadan elde edilen bulgular Neuron dergisinde yayımlanan ve baş yazarlığını Jeffrey S. Diamond’ın yaptığı bir makale ile açıklandı. “Göz hem dış dünyaya, hem de beynin içsel işleyişine açılan bir penceredir. Yaptığımız çalışma, gözdeki ve beyindeki nöronların karmaşık bir görsel dünyada hareketi algılamalarına yardımcı olması için NMDA almaçlarını nasıl kullanabileceklerini gösterdi,” diyor Dr. Diamond.

Işık göze girip, göz küresinin arkasındaki retinaya ulaştığında görme başlar. Retinada bulunan nöronlar, ışığı sinirsel sinyallere dönüştürerek beyne iletir. Dr.Diamond’un laboratuvar ekibinden Dr. Alon Poleg-Polsky, fare retinası üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında yönelimsel seçici retina ganglion hücrelerini (İng. directionally selective retinal ganglion cells – DSGC) incelemiş. DSGC hücrelerinin göze göre belli yönlerde hareket eden nesneler olduğunda ateşlenerek, beyne sinyal gönderdiği biliniyor.

Elektriksel olarak kaydedilen verilere göre bu hücrelerin bir bölümü retinaya ışık hüzmesi soldan sağa doğrudüştüğünde ateşlenirken, hücrelerin diğer bir bölümü ise ışık hüzmesi retinaya ters yönde düştüğünde ateşleniyor. Daha önce yapılan çalışmalarda, bu benzersiz tepkilerin komşu hücrelerin kimyasal iletişim noktaları olan sinapslardan gönderilen sinyallerin alımı ile kontrol edildiği öne sürülmüştü. Bu çalışmada Dr. Poleg-Polsky bir sinaps kümesindeki NMDA reseptörlerinin aktivitesinin, DSGC hücrelerinin beyne yöne duyarlı bilgi gönderip göndermeyeceğini düzenleyebileceğini keşfetti.

NMDA almaçları, glutamat ve glisin nörokimyasallarına tepki olarak elektriksel sinyaller üreten proteinlerdir. Etkinleştiklerinde, elektriksel yük taşıyan iyonların tıpkı kapağı açılmış bir kanala akan su gibi hücrelerden içeri ve dışarı akışına izin verirler.

1980’lerin başlarında Fransa’da ve NIH Enstitüleri’nde yapılan çalışmalarda, nöron kuvvetle aktifleştirilmediği ve elektriksel durumu belli bir gerilimin üstüne çıkmadığı sürece magnezyumun akışı engellediği görülmüştür. Bu düzenlemenin belli öğrenme ve bellek türleri için ve ayrıca nöronlardaki sinyallerin yükseltilmesi (İng. amplify) için kritik olduğu düşünülmüştür.

Dr.Poleg-Polsky tarafından yapılan başka deneylerde de magnezyumun NMDA almaçları üzerindeki kontrolünün DSGC hücrelerinin ateşlenmesini nasıl düzenleyebildiği incelendi. Gerçek koşulları taklit etmek için Dr.Poleg-Polsky farklı arka plan ışıklarına maruz bıraktığı retinaların üzerinden ışık hüzmeleri geçirdi. Araştırma sonuçları, arka plandaki ışıkların ürettiği sinyal akışının karışmasına rağmen, geçen ışık hüzmelerine yanıt olarak hücrelerin beyne sürekli bilgi iletiminin değişken magnezyum engeli ile güvencelendiğini ortaya koydu.

NMDA almaçları hücrelerin hüzmelere verdiği tepkileri çarpımsal ölçekleme (İng. multiplicative scaling) adı verilen bir işlemle yükselterek bunu gerçekleştiriyor. “Gözdeki hücreler çarpma işlemi yapabiliyor. Bu da hücrelerin bir kaplanın aheste bir biçimde geziniyor mu yoksa hızlı hareketlerle yemek peşinde mi olduğunu belirlemesine yardımcı oluyor,” diyor Dr.Poleg-Polsky. Bu çalışmanın sonuçları, NMDA almaçlarının nöronların bilgi iletiminde nasıl kritik bir rol oynadığını öneren ve giderek artan kanıtlar yığınını destekliyor. “Elde ettiğimiz sonuçlara bakılırsa, NMDA almaçları nöronların kendilerini ilgilendiren bilgiyi gereksiz arka plan gürültüsünden ayırmalarına yardımcı oluyor,” diyor Dr.Diamond.

 


Kaynak:

  • Bilimfili
  • MedicalXpress, “Eye cells may use math to detect motion”
    < http://medicalxpress.com/news/2016-03-eye-cells-math-motion.html >

İlgili Makale: Alon Poleg-Polsky et al. “NMDA Receptors Multiplicatively Scale Visual Signals and Enhance Directional Motion Discrimination in Retinal Ganglion Cells”, Neuron (2016). DOI: 10.1016/j.neuron.2016.02.013  

İnsan Zekası Hep İleri Mi Gider? Beyin Büyüklüğünün Gerilediği Bir Dönem Var Mıdır?

Beyin büyüklüğünün özellikle türümüz Homo sapiens içerisindeki son 300.000 yıldır değişimi birçoklarımızın merak ettiği bir konudur. Gelecek nesillerin bizden daha büyük beyinlere sahip olup olmayacağı, oldukça kışkırtıcı ve merak uyandırıcı bir sorudur. Birçok okurumuz da bize evrimsel süreçte son birkaç bin yıldır beynin ne yönde evrimleştiği, “evrimsel tutum/trend” olarak da isimlendirebileceğimiz “evrimin tüm parametreler sabit kalacak olursa gideceği yön” konusunda beyin açısından ne gibi bir değişim yaşandığı ve beynimizin büyüdüğü mü, yoksa küçüldüğü mü konusunda sorular yöneltti ve yöneltmeye devam ediyor. İşte bu makalemizde sizlere bu konuda bazı kısa bilgiler vereceğiz ve beynimizin evriminin ne yönde ilerlediğine ışık tutmaya çalışacağız.

İlk olarak şu soruyu yanıtlayalım: “Beynimizin büyümesi veya küçülmesi mümkün müdür?” Teknik olarak evet, evrimsel süreçte beynimiz ve dolayısıyla ortalama zekamız elbette gerileyebilir, hatta göreceli olarak da olsa gerilediği dönemler olmuştur, bunu biliyoruz (az sonra izah edeceğiz). Ancak genel çerçevede baktığımızda, zekanın sağladığı avantajlar hemen her soy hattında zekanın pozitif yönde, yani hep gelişecek biçimde desteklendiğini gösteriyor. Bu durumda, evrimsel süreçte beynin eğer ki uygun çevre koşulları sağlanabilirse her zaman büyüyecek yönde evrimleşebileceğini söyleyebiliriz.

Size iki durumdan bahsedebiliriz, biri farazi, diğeri somut bir bilgi:

İnsanın evrimine ait 30 civarında farklı tür ve basamak bilmekteyiz. Bunlarda genel olarak hep beyin hacminin büyümesi yönünde bir eğilim gözlenmiştir, bir tanesi hariç: Homo sapiens, yani biz. Her ne kadar veriler çok temiz olmasa da, Oxford Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Stephen Oppenheimer’ın anlattıklarına göre, son birkaç bin yıldır türümüzün beyin hacminde küçülme tespit edildi. Ayrıca Missouri Üniversitesi’nden Drew Bailey tarafından yapılan bir araştırma, 15.000 ila 10.000 yıl öncesinden başlayarak beyin hacmimizin %3-4 arasında küçüldüğünü gösterdiler. Üstelik bu araştırma için Avrupa’dan Çin’e, Afrika’dan Malezya’ya kadar çok geniş bir popülasyonu kullandılar. Bilim insanları hala bunun sebebini araştırıyorlar ve buna yönelik birçok hipotez geliştirildi, tartışmalar da halen devam ediyor.

Bazı bilim insanları bu beyin hacmi küçülmesinin gerçeği yansıtmadığını ileri sürüyor. Verilerin gerçeği yansıttığını düşünenlerin arasındaysa anlaşmazlıklar söz konusu. Örneğin tipik bir açıklama “aptallaşıyoruz” gibi lanse edilen ve pek de bilimsel olmayan açıklama. Birçok bilim insanı, teknoloji kullanımının beynimizi geriye evrimleştirmeyeceğinde hemfikir gözüküyor. Çünkü insanın seçilime bağlı evrimi büyük oranda yavaşlamış vaziyette. Beyin boyutlarındaki farklılıklar (varyasyonlar) hayatta kalıp kalmayacağımıza artık karar vermiyor. Kimse vahşi doğada zekasına göre seçilmiyor. Bu durumda, istediğimiz kadar teknoloji kullanalım, beynimizin buna bağlı olarak körelmesi imkansıza yakın.
Öte yandan verilerin gerçeği yansıtmadığını söyleyen araştırmacıların iddiası da oldukça ilgi çekici: beyin gibi çok geniş varyasyon gösteren bir yapının evriminde dalgalanmalar görmek son derece doğaldır. Ancak genel ve uzun vadeli trende bakıldığında beynin her halükarda büyüdüğü görülecektir. Son birkaç bin yıllık beynin küçülüyor gibi olması, bu dönemdeki dalgalanmanın beyin büyüklüğünün azalması yönünde olmasıdır. Bu dalgalanmanın doğrudan seçilimsel bir anlamı olmayabilir ve birkaç bin yıl sonra yeniden yükselişe geçebilir.
Bu araştırmacıların anlatmak istediği, beyin evriminin oldukça gürültülü bir dalga grafiği gösteriyor olmasıdır. Yani iniş çıkışları vardır; ancak genel eğilim büyüme veya sabit kalma yönündedir. Bunu aşağıdaki grafiğe benzetebiliriz:
Bu grafiğin aslında beyin evrimiyle bir alakası yoktur; sadece yukarıdaki argümanın neyi anlatmaya çalıştığını kavrayabilmeniz için kullanmak istedik. Beyin evrimi son derece dalgalı ve iniş çıkışları olan bir süreçtir. Genel trendine bakıldığında, beyin hacminin arttığı görülür; ancak spesifik bir noktaya odaklanıldığında, geçici bir süreyle azalmalar ve küçülmeler görülebilir. Bu küçülmelerin doğrudan evrimsel bir anlamı yoktur, sadece şans eseri o dönemde bir küçülme görülüyor olabilir. Bu tür dalgalı evrimsel süreçler, yukarıdaki grafiğe benzer bir dağılım gösterirler.
Gerçekten de beyin evrimine baktığımızda, uzun vadede hızlı bir büyüme görürüz. Bu genellikle aşağıdaki gibi bir grafikle ifade edilir:
10 milyon yıl öncesinden günümüze doğru geldiğimizde, özellikle hominidlerde, yani türümüze gelecek soy hattında beyin hacminin büyümeye başladığını görürüz. Australopithecus cinsiyle birlikte bu büyüme hız kazansa da, asıl gerçek artışı karmaşık düzeyde aletler kullanabilmeye başlayan Homo habilis’ten itibaren görürüz.
Günümüzde ise bu büyümenin düzleşmeye başladığını, artışın sabitlendiğini ve hatta yukarıda izah ettiğimiz gibi, gerilediğini görürüz. Örneğin Paleonöroloji ve Zihin Evrimi konusunda araştırmalar yapan Harry J. Jerrison tarafından Scientific American’da 1976 yılında yayımlanan bir makalenin içerisinde şöyle bir görsel yer almaktadır:
Günümüze yaklaştıkça en tepedeki insan beyin evrimi grafiğini düzleşmeye başladığı (platolaştığı) görülür. Bunun sebebi, türümüzün seçilim baskısını kırmış olmasıdır. Az önce izah ettiğimiz gibi, artık beyin büyüklüğümüze bağlı bir seçilim stresi altında değiliz. Evrimin elbette popülasyon yapısını değiştirmek için tek mekanizması seçilim değildir; ancak en hızlı mekanizması seçilimdir. Dolayısıyla şu anda oldukça yavaş bir evrimsel süreç içerisinde ilerlemekteyiz. Dolayısıyla beyin büyüklüğündeki dalgalanmayı da yorumlamak çok zor. Evrimin tersine döndüğünü iddia etmek için daha birkaç bin yıl beklemek ve veri toplamak gerekiyor gibi gözüküyor. Evet, birkaç bin yıl!
Üstelik beynimiz küçülüyor olsa da, bu illa zekamızın gerilediği anlamına gelmiyor. Bu da oldukça ilginç bir durum. Çünkü beynin küçülmesinin tek anlamı zekanın gerilemesi değil. Beynin “paketlenme” biçiminin verimliliği artıyor olabilir. Yani daha küçük bir alana eşit miktarda sinir hücresi sığdırabilecek biçimde evrimleşiyor olabiliriz. Bu da, gelecekte kafalarımız küçülmezse eğer daha fazla nörona sahip beyinlerin evrimleşebilmesi için bir kapı aralıyor. Yani şu anda beynimizin küçülüyor olması, bir ön adaptasyon (ekzaptasyon) olabilir! Bunun arkasından, yine zeki olmak seçilecek olursa, daha da iri beyinli, daha fazla nörona ve sinir bağlantısına sahip soy hatları evrimleşebilir. Şu anda bunu öngörmek ne yazık ki mümkün değil.
Son bir nokta: neden sadece insanda böyle bir büyüme trendi görüyoruz? Madem zeki olmak bu kadar avantajlı, neden her hayvanda beyin giderek büyümüyor ve bu canlılar zekileşmiyor? Bunun kısa cevabı enerji dengesi. Aslında beyni büyütmek çok masraflı bir iş, çünkü beyin hem çok hassas, hem çok kritik, hem de oldukça masraflı bir organ. Dolayısıyla evrimsel süreçte büyük beyinlerin desteklenmesi için sadece “daha zeki daha avantajlıdır” gerçeğinden fazlası gerekiyor. Birçok ön koşulun çevre bakımından sağlanması gerekiyor. Türümüz bu koşulların sağlandığı bir evrimsel süreçten geçtiği için bu kadar zeki hale geldi. Diğer hayvanlardan biri bu yoldan geçecek olsaydı, şu anda o hayvanların bireyleri bu makaleyi yazıyor/okuyor, bizler vahşi yaşamda hayatta kalma mücadelesi veriyor olacaktık. Yani insanı özel kılan bir durum değil bu; bizler şanslıydık ve doğru zamanda doğru yerdeydik (eğer ki büyük beyinler “doğru” evrim olarak kabul edilirse…). Eğer daha uzun bir cevap isterseniz, “İnsan Zekasının Evrimi: Neden Sadece İnsanın Beyni Bu Kadar Evrimleşmiştir?” başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz.

Umarız açıklayıcı olmuştur.

Saygılarımızla.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Discover Magazine
  2. NPR
  3. Scientific American
  4. Jerison HJ Paleoneurology and the evolution of mind.  Scientific American [1976, 234(1):90-1,94-101] (PMID:1251178)