Zamanın Geçtiğini Nasıl Anlıyoruz?

Bu sabah işe zamanında gidebildiniz mi? Eğer başardıysanız, bravo! Ancak işe yetiştiğiniz için “trafikten sorumlu tanrılara” şükretmek yerine, bunda büyük katkısı olan beyninize teşekkür etmelisiniz. Beynin etkileyici biçimde doğruluk saptaması olan doğal saati bize birçok günlük aktivite için oldukça önemli bir yetenek olan zamanın geçişini saptama olanağı sunar. Geçen süreyi takip etmemizi sağlayan bu yetiden yoksunluk, sabah duşumuzun belirsiz bir zamana kadar devam etmesine sebep olabilir. Yani kafamızın içindeki bu “dırdırcı” ses olmasaydı, yapmamız gereken günlük şeylere kolaylıkla geç kalabilirdik.

Peki ama, beynimiz oldukça iyi ayarlanmış bu mental saati nasıl oluşturuyor? Sinir bilimcilere göre; farklı zaman tiplerini işlemek için ayrı sinirsel sistemlere sahibizdir. Örneğin; sirkadyen ritimlerini korumak, vücut hareketlerinin zamanlamasını kontrol etmek ve zamanın geçişinin farkında olmak. Şimdiye kadar, birçok sinirbilimci; zamansal işlemenin bu son tipinin –örneğin kahvaltıda çok fazla oyalandığınıza dair sizi uyaran türdeki gibi– tek bir beyin sistemi tarafından desteklendiğini düşünüyordu. Ancak, yeni yapılan çalışmalar, tek bir sinirsel saatin olduğu modelinin oldukça basit bir izah olduğunu ileri sürüyor. Geçtiğimiz yıl Journal of Neuroscience ‘da yayımlanan bir çalışmada, University of California’dan sinirbilimciler; beynin, zamanın geçişini hissetmesine dairikinci bir yöntemi olabileceğini ortaya koydu. Dahası, araştırmacılar bu ikinci iç saatin bizim birincil nöral saatimizle yalnızca paralel çalışmadığını aynı zamanda da birbirini tamamlıyor olabileceğini ileri sürüyor.

Geçmişte yapılan çalışmalar, merkezi iç saatimizin kalbinde yatan striyatum isimli bir beyin bölgesinin zamansal bilgiyi tamamlamak için beyni çevreleyen korteks ile beraber çalıştığını ileri sürüyordu. Örneğin, insanlar ne kadar zamanın geçtiğine dikkat ettiklerinde striyatum aktif hale geçer ve striyatuma veri girişini kesintiye uğratan bir nörodejeneratif bozukluk olan Parkinson Hastalığına sahip bireyler zamanı ifade etme sorunları yaşarlar.

Fakat zamanın geçişine dair bilinçli farkındalık, beynin yalnızca zamanı ölçmesini gerektirmez, aynı zamanda da ne kadar zamanın geçtiğinine dair işler bir bellek de gerektirir. Bilim insanları, hipokampus isimli beyin bölgesinin geçmiş deneyimleri hatırlamada kritik bir öneme sahip olduğunu biliyorlardı. Ancak, artık hipokampusun zamanın geçişini hatırlamada da rol alabileceğini düşünüyorlar. Hayvanlardaki elektriksel beyin aktivitesini kaydeden çalışmalar, hipokampusteki nöronların zamandaki belirli anlara dair sinyal verdiğini ortaya koyuyor. Fakat zamanın takibinde yalnızca hipokampus yeterli değildir. Dikkat çekici bir biçimde, hipokampusu hasar görmüş insanlar kısa zaman periyotlarını doğru bir biçimde hatırlayabiliyorlar, fakat bu insanlar uzun zaman aralıklarını hatırlayamıyorlar. Bütün bu bulgular, hipokampusun bazı (fakat tamamını değil) zamansal bilgilere dair sinyal vermede önemli olduğuna dair ipuçları veriyor. Ancak durum böyleyse, bu zaman kodu tam olarak ne için kullanılıyor ve neden bu denli özeldir?

Yapılan çalışmada, araştırmacılar bu gizemi ortaya çıkarabilmek için farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmeleri için fareleri eğittiler. Sonrasında, farelere sunulduğunda farklı kokular arasında seçim yapmaları beklenerek -böylelikle ne kadar zamanın geçtiğini gösterebileceklerdi– davranışı gösteren fareleri ödüllendirdiler. Denemelerin bazılarının öncesinde, araştırmacılar, hipokampusu geçici olarak inaktif hale getiren bir kimyasalı farelere enjekte ettiler. Bu durum; farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmek için işlevsel bir hipokampusun gerekip gerekmediğini test etmeye olanak sunuyordu.

İnaktif bir hipokampusu olan fareler; çok geniş bir zaman aralığının (örneğin; 3’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı bildirebildiler, fakat aynı başarıyı aynı periyotlardaki zaman aralıkları (örneğin; 8’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı saptamada gösteremediler. Bu da bize; aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmede hipokampusun önemli bir rolünün olduğunu, fakat aralıklar çok farklı olduğunda hipokampuse gerek duyulmadığını gösteriyor. Fakat tuhaf olan şu ki; bu örgü uzun zaman periyotlarında görülüyor; işlevsel olmayan bir hipokampuse sahip fareler kısa ölçekteki aynı zaman aralıkları (1 e karşı 1,5 dakika) arasında ayrım yapabilmede de normal değiller, fakat uzun zaman aralıklarına kıyasla daha iyi bir performans sergiliyorlar.

Dolayısıyla, hipokampus geçen zamana dair sinyal verirken oldukça özel bir rol üstleniyor. Uzun zaman ölçeklerindeki (yaklaşık birkaç dakika) aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapıyor. Yani, 15 dakika yerine 10 dakikadır duş aldığınızı söyleyebiliyorsanız, bunun için hipokampusünüze teşekkür etmelisiniz.  Fakat, 1 dakika ile 1,5 dakika ya da 20 dakika ile 1 saat arasındaki farkı ayırt edebilmenizde, iç saatiniz kadar diğer beyin bölgeleriniz de bundan sorumlu.

Hipokampusun böylesi bir özel görevi gerçekleştiriyor olması biraz garip gözükse de, bu durum hipokampusün diğer alanlarda yaptıklarıyla tamamen tutarlıdır. Biliyorsunuz ki; hipokampus, bitişik nesneler ya da deneyimler arasında ayrım yapabilme yetisiyle (biçim ayrımı olarak bilinir) meşhurdur. Bu çalışma, hipokampusün; farklı nesneler, mekânlar ve zaman aralıkları arasındaki kolayca göze çarpmayan farkları saptama gibi; bir deneyimin birçok özelliği arasında ayrım yapabildiğini gösteriyor.

Hipokampus; saniye saniye meydana gelen bir olayda dikkatsiz kalabilir, ancak bu anların hızlı bir geçişini hipokampusümüz sayesinde takip edebiliriz. Striyatumun saniyeler düzeyindeki zamanı takip ettiğidüşünüldüğünde, araştırmacılar, hipokampus ve striyatumun aslında birbirini tamamladığını ileri sürüyor. Yani hipokampus sessizliğe büründüğünde, striyatum olduğundan daha aktif bir biçimde görevi üstleniyor. Böyle bir şey yaşamanızı istemeyiz ancak, eğer hipokampusünüz hasar görürse (çok daha ağır problemler yaşarsınız), kısa zaman periyotlarının geçişini takip etme yetiniz teorik olarak güçlenir.

Fakat, bu inhibitör ilişkinin tek yönlü mü, çift yönlü mü olduğu henüz belirsiz. Eğer hipokampus ve striyatum gerçekten de ayrı ayrı çalışan karşıt iki saat gibiyse, striyatum hipokampusu baskılıyor ya da hipokampus striyatumu engelliyor olabilir mi? Bilim insanları striyatumun hasar görmesinin zamanı işlemede birçok probleme sebep olacağını biliyorlar. Fakat, bu durum hipokampusün yetisini artırarak uzun zaman aralıklarındaki farka dair ayrım yapabilmeyi olanaklı kılan, belirli bir zamanı ifade etme gibi bir “süpergüç” sağlar mı? Bunu anlamanın yolu ise bu konuya dair daha fazla bilimsel araştırmanın yapılması. .

Sonuç olarak, Pazartesi günü işe tam zamanında yetişirseniz; teşekkürü yalnızca tek bir iç saatinize değil; birden fazlasına etmelisiniz. Rahat olun çünkü sağlıklı bir hipokampusünüz var.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Your Brain Has 2 Clocks. ScientificAmerican MIND. (2013, November 16)
  • Coull JT, Vidal F, Nazarian B, Macar F. Functional anatomy of the attentional modulation of time estimation. Science. 2004 Mar 5;303(5663):1506-8.
  • Chara Malapani Separating Storage from Retrieval Dysfunction of Temporal Memory in Parkinson’s Disease Journal of Cognitive Neuroscience February 15, 2002, Vol. 14, No. 2, Pages 311-322 Posted Online March 13, 2006 (doi:10.1162/089892902317236920)
  • MacDonald CJ, Lepage KQ, Eden UT, Eichenbaum H. Hippocampal “time cells” bridge the gap in memory for discontiguous events. Neuron. 2011 Aug 25;71(4):737-49. doi: 10.1016/j.neuron.2011.07.012.
  • Whitman Richards Time reproductions by H.M. Acta Psychologica Volume 37, Issue 4, August 1973, Pages 279–282
  • Yassa MA, Stark CE. Pattern separation in the hippocampus. Trends Neurosci. 2011 Oct;34(10):515-25. doi: 10.1016/j.tins.2011.06.006. Epub 2011 Jul 23.
  • Meck WH Neuropsychology of timing and time perception. Brain Cogn. 2005 Jun;58(1):1-8. Epub 2004 Nov 18.

Modern Gebelik Testlerinin İcadından Önce Hekimlerin Kullandığı Korkunç Yöntemler!

Diyelim ki hamile olabileceğinizi düşünüyorsunuz. Doğal olarak eczaneye gider, bir idrar testi alırsınız; ve sonuç: İçinizde büyüyen bir insan olup olmadığını hemen öğrenebilirsiniz.
Ancak, şu anda aklınızdan geçen gebelik testleri görece yeni buluşlardır. Peki, daha önceleri kadınlar bebek beklediklerini nasıl öğreniyorlardı? Görünen o ki, eski “gebelik testleri” hayal ettiğinizden çok daha garip ve gerçek dışılardı. Eğer şu an yemek yiyorsanız biraz ara vermek isteyebilirsiniz, az sonra işler biraz tuhaflaşacak.
“Küçük”ten Al Haberi
Önce biraz temel bilgilere göz atalım. Bir kadın hamile kaldığında vücudundaki hormon düzeyleri değişir. Gebeliğin başlangıcında, plasentanın bir bölümü tarafından insan koryonik gonadotropin hormonu (hCG) salgılanır. Bu hormon vücudun diğer parçaları ile birlikte çalışarak, her menstrual döngünün başında oluşan korpus luteumun varlığını sürdürmesini sağlar. Ayrıca, özellikle ilk zamanlarında gebeliğin sürdürülmesine katkı sağlayan çok amaçlı bir hormon olan progesteronun üretimini tetikler.
Çağdaş bir gebelik testi, döllenmeden altı gün sonrasından itibaren yüksek hCG düzeyine ait belirtileri kadının idrarında bulabilir. Bu testler çok az “yalancı pozitif” sonuç üretir ve inanılmaz derecede doğru sonuç verirler (%99). Bazı türleri ise salt hCG yerine, gebelikte üretilen birden fazla hormonu kontrol ederler.
İdrar Kahinleri
Bir zamanlar, hamile olduğu düşünülen kadınların idrarları hekimler veya ileri teknoloji ürünü gebelik testleri yerine, “kahinler” tarafından incelenirdi. 16. yüzyılda Avrupalı kadınlar; iğrenç sarı akıntılarına dikkatle bakıp idrarın rengi, tonu ve kokusunu değerlendirerek bebek bekleyip beklemediklerini saptayabildiğini iddia eden “uzmanlar” tarafından kandırılırlardı.
Bu uygulamalı yöntemin bir parçası olarak, daha ileri düzey kahinler idrarı şarap ile karıştırırlardı. Muhtemelen nasıl olduğunu bilmemelerine rağmen, bu yaptıklarının arkasında bilimsel bir gerçek vardı: Alkol gebelik sırasında üretilen bazı özel proteinlerle tepkimeye girdiğinden idrarın kıvamı değişiyordu.
“Üroskopi” olarak da adlandırılabilecek bu idrar inceleme tekniği antik Babil’e dayanır ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyıldan 15. yüzyılın ortalarına kadar süren ilerlemesi sayesinde Bizans tıbbına da aktarılmıştır.
Mısırlı Gibi İşe
Aslında, idrar testleri Protestan Reformu’ndan ve Kopernik’ten çok daha önceleri ortaya çıkmıştır. MÖ 14. yüzyılda, yani günümüzden yaklaşık 3.350 yıl önce yaşamış olan antik Mısırlıların da kendilerine has bir yöntemleri vardı.
Kötü şöhretli Kraliçe Nefertiti’nin kocası Firavun Akhenaten’in saltanatı sırasında, Mısırlılar kadının idrarını buğday ve arpa tohumlarının üzerine serperlerdi. Eğer tohumlar çimlenirse, kadının hamile olduğu söylenirdi. Eğer buğdaylar çimlendiyse kızı, arpalar çimlendiyse oğlu olacak demekti.
Dikkate değer bir şekilde, en azından genel bir gebelik testi olarak, bu yöntemin gerçekten işe yaradığı gösterilmiştir. O dönemde muhtemelen bilinmiyor olmakla birlikte, gebelik sırasında üretilen hormonlar bu tohumların çimlenmesine neden oluyordu.
Rüzgar Tüneli
“Modern” tıbbın babası olarak bildiğimiz Hipokrat, gebeliğin kadın vajinasına soğan yerleştirilerek saptanabileceği şeklinde yanlış bir varsayımda bulunmuştu. Eğer ertesi sabah kadının nefesi soğan kokuyorsa, hamile değildi: Bu fikir, içinde büyüyen bir bebek olmadığında kadın rahminin açık olacağı ve rektumdan ağza uzanan bir rüzgar tüneli oluşturacağı düşüncesine dayalıydı. Eğer rahimde bebek şeklinde bir engel varsa, kadının nefesi soğan kokmayacaktı.
Bunun tıbbi olarak doğru olmadığını söylemek yeterli olacaktır.
Yaşam Döngüsü
hCG hormonu tıbbi araştırmacılar tarafından ilk defa 1920’lerde tanımlanmıştır ve bu buluş gebeliğin hCG araştırılarak saptanabilmesi fırsatını doğurmuştur. Bugün sahip olduğumuz ileri teknoloji idrar çubukları o zamanlar henüz yoktu, öyleyse yerine ne kullandılar? Ne yazık ki hayvanlar aleminin bazı üyeleri, bu iş için biraz zalimce bir test aygıtı olarak kullanılacaklardı.
Kadından alınan idrar örneği henüz tam gelişmemiş bir dişi fareye enjekte edilirdi. Eğer idrarda hCG hormonu varsa, fare kızışıp cinsel olarak aktifleşir ve çiftleşmeye hazır hale gelirdi. Başlangıçta sadece fareler kullanıldı, enjeksiyon sonrasında yumurtalıkları incelenmek üzere kesilip açıldı. Birkaç yıl içinde ise fareler yerini tavşanlara bıraktı. Bu teste baş araştırmacıların isimleri olan Aschheim-Zondek testi, diğer bir ismiyle A-Z testi adı verildi.
Test inanılmaz bir şekilde yüzde 98 doğru sonuç veriyordu. Ancak, sonuçların çıkması birkaç gün sürüyordu ve test koryoepitelyom adı verilen hızlı büyüyen bir kanser türü ile hCG’yi birbirinden ayırt edemiyordu. Böylece bu test, bilmeyerek de olsa, kanser teşhis yöntemi olarak da kullanılmış oldu; hasta hamile değilse kanser de değildi.
Herkesin Gözü Önünde
Yöntemi biraz daha geliştiren Lancelot Hogben adlı Cape Town, Güney Afrikalı bir bilim insanı, zamanını pençeli kurbağalar üzerinde insan ve diğer canlıların hormonları ile deneyler yaparak geçirdi. Amfibiler, yumurtaları çok daha kolay incelenebildiğinden fare ve tavşanlara göre daha avantajlı olduklarını gösterdiler.
Sonunda, bilimsel adı Xenopus laevis olan Güney Afrika pençeli kurbağasının insan gebelik testleri için özellikle elverişli olduğu ortaya çıktı. Dişi kurbağaya gebe bir kadının idrarı enjekte edildiğinde, kurbağa gün bitmeden yumurtluyordu. Buna karşılık erkek kurbağa ise enjeksiyona sperm üreterek yanıt veriyordu. Bu çok daha hızlı ve başarılı test 1930’larda Avrupa’ya yayıldı ve kurbağalar standart taşıyıcı konumuna geldiler.
Radyoaktif Hedefler
1976 yılında Warner-Chilcott adlı bir ilaç şirketi; kadınların 10 dolara alabilecekleri, kendi evlerinin rahatlığında uygulayabilecekleri, 2 saat içerisinde sonuçlanan ve en önemlisi de kurbağa gerektirmeyen bir test geliştirdi. Test, pozitif sonuçlarda yüzde 97 oranında doğru sonuç veriyordu, ucuzdu ve kullanımı kolaydı. Bu, sektör için devrim niteliğinde bir gelişmeydi ve şu an dünyanın her yerinde kullanılan gebelik testleri için de bir temel oluşturdu. Bu testin üretilmesi, hCG hormonunu saptamak için radyoaktif işaretleme yöntemi kullanılan 1970’lerin başlarına göre önemli bir gelişmedir.
Sonuç olarak, teknoloji Kraliçe Nefertiti döneminden günümüze önemli bir mesafe katetmiş olsa da, gebeliği hala bir şeylerin üzerine işeyerek tespit ediyoruz.
 
Düzenleyen: Mert Karagözoğlu – Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynak: IFLS

Grafen esaslı bant kan şekeri seviyesini gözlemekte yardımcı olabilir

Bu şeffaf ve altınla çevrelenmiş grafen bant bir moda aksesuarı veya geçici dövme değil. Bunun marifeti, kan şeker seviyenizi takip etmek ve gerektiğinde diyabet ilacı vermek. Seoul Ulusal Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak görev yapan Dae-Hyeong Kim ve araştırma ekibi tarafından tasarlanmış bu prototipte vücut sıcaklığınızı tespit edecek ve terinizin pH/kimyasal bileşimini inceleyecek algılayıcılar var. Daha sonra yanımızda taşıdığımız akıllı telefonda yüklü bir uygulamaya verileri gönderiyor. Sistem terinizin durumuna göre size ilaç gerektiğine karar verirse, telefondaki uygulama ilaç miktarını ayarlıyor (tip II diyabet için metformin). Bandın mikro-iğne dizisi vücudunuza tam da istenen miktarda enjeksiyon yapıyor.

Birilerinin gelecekte hayatını kurtarabilecek olsa da, şu andaki sürüm insanların ona güvenecekleri bir ürün olmaktan henüz uzak. Şu andaki hali ile, mikro-iğne dizisi, koldaki bandın vücut sıcaklığının 40 derece olduğunu tespit edince çalışmaya başlıyor. Bu da tropik ve diğer genel olarak sıcak konumlarda bandın kullanımını sınırlıyor. Bunun yanı sıra, yetişkinler için gereken miktarda metformini veremiyor. Araştırma ekibi yine de ağzına kadar dolu, minicik iğnelerle doldurulmuş devasa bir sürümü yapmak zorunda kalmadan bu sorunu nasıl çözeceğini düşünüyor.

Kaynak:

  • Bilim.org
  • engadget.com
  • Hyunjae Lee, Tae Kyu Choi, Young Bum Lee, Hye Rim Cho, Roozbeh Ghaffari, Liu Wang, Hyung Jin Choi, Taek Dong Chung, Nanshu Lu, Taeghwan Hyeon, Seung Hong Choi & Dae-Hyeong Kim A graphene-based electrochemical device with thermoresponsive microneedles for diabetes monitoring and therapy Nature Nanotechnology (2016) doi:10.1038/nnano.2016.38 Received 18 May 2015 Accepted 17 February 2016 Published online 21 March 2016

‘Normal’ seks diye bir şey var mı?

Aseksüellik

Aseksüellik, bireylerin başkalarına karşı çok az cinsel çekim hissettiği veya hiç hissetmediği bir cinsel yönelimdir. Kesin yaygınlık oranları değişmekle birlikte, son çalışmalar nüfusun yaklaşık %1’inin kendini aseksüel olarak tanımladığını göstermektedir. Birleşik Krallık’tan ulusal bir olasılık örnekleminde, aseksüelliğin yaygınlığının yaklaşık %1.05 olduğu tahmin edilmiştir. Bu rakam, aseksüelliği tanımlamak için kullanılan belirli kriterlere (örneğin, çekim, davranış veya kimlik) bağlı olarak farklılıklar olsa da, diğer çalışmalar tarafından desteklenmiştir. Birçok aseksüel birey hala romantik ilişkilere girmekte veya cinsel aktiviteye katılmaktadır, bu da bu yönelimin anlaşılmasını daha da karmaşık hale getirmektedir.

Kiminle Seks Yapıyorsunuz?

2009 yılında ABD’de 18-59 yaşları arasındaki 3.990 kişiyi kapsayan kapsamlı bir araştırma, cinsel ilişkilerin basmakalıp tek gecelik ilişkilerin ötesine geçtiğini ortaya koymuştur. Anket verileri, cinsel aktivitenin çoğunluğunun uzun süreli ilişkilerde gerçekleştiğini, arkadaşlarla veya geçici partnerlerle yapılanlar gibi diğer cinsel ilişki biçimlerinin ise daha az yaygın olduğunu göstermektedir. Dağılım aşağıdaki gibidir:

  • Uzun süreli ilişki: 53%
  • Geçici ilişki: %24
  • Bir arkadaşla: 12%
  • Bir tanıdıkla: %9
  • Bir seks işçisiyle: %2

Bu, uzun süreli veya daha kararlı ilişkiler içinde seksin hala norm olduğunu, gündelik karşılaşmaların ise yaygın olmasına rağmen genel cinsel davranışın daha küçük bir oranını temsil ettiğini göstermektedir.

Ne Sıklıkta Seks Yapıyorsunuz?

Cinsel aktivite sıklığı, ABD’de gerçekleştirilen ve 18 yaş ve üstü 50.000’den fazla katılımcının yanıtlarını içeren Küresel Seks Anketi gibi çeşitli büyük ölçekli anketlerde araştırılmıştır. Sonuçlar, insanların ne sıklıkta cinsel aktivitede bulunduğuna dair anlık bir görüntü sunmaktadır:

  • Geçen yıl hiç seks yapılmadı: 18%
  • Yılda bir kez: 8%
  • Ayda 1-2 kez: 28%
  • Haftada 1-3 kez: 40%
  • Haftada 4 veya daha fazla kez: 6.5%

Bu istatistikler nüfusun önemli bir kısmının (yaklaşık %40) düzenli cinsel aktivitede bulunduğunu (haftada 1-3 kez), daha küçük bir kısmının ise daha sık cinsel ilişkiye girdiğini göstermektedir. Seks sıklığı yaşla birlikte azalma eğilimindedir, ancak bu azalma genellikle algılandığı kadar keskin değildir.

Cinsel Davranış Araştırmalarında Uyarılar

Cinsel davranış üzerine yapılan araştırmalar, konunun hassas doğası nedeniyle genellikle sınırlamalarla karşılaşmaktadır. Anketler ve çalışmalar önyargılara açıktır, çünkü katılımcılar mahrem ayrıntıları açıklamaktan rahatsızlık duyabilir, bu da eksik raporlamaya veya abartmaya yol açabilir. Ayrıca, kültürel farklılıklar ve değişen sosyal normlar, farklı toplumlarda cinsel aktivitenin doğru ve kapsamlı bir resmini yakalamayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, veriler eğilimlerin geniş bir şekilde anlaşılmasını sağlarken, bireysel farklılıkları tam olarak yansıtmayabileceklerini kabul ederek bu rakamları dikkatle yorumlamak önemlidir.

Güncelleme 2016-2024

2016 yılından bu yana, insan cinselliği çalışmalarında birçok önemli dönüm noktası, cinsel davranış, tercih, yönelim ve eğilimlerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. Bu kilometre taşları, cinsel çeşitliliğe yönelik toplumsal tutumlarda süregelen değişimi, yeterince temsil edilmeyen cinsel yönelimlerin artan görünürlüğünü ve özellikle veri toplama ve analiziyle ilgili olarak araştırmalardaki gelişmiş metodolojileri yansıtmaktadır.

1. Aseksüellik Üzerine Daha Fazla Tanınma ve Araştırma

2016’yı takip eden yıllarda aseksüellik hem akademik araştırmalarda hem de kamusal söylemde giderek daha fazla kabul görmeye başladı. Çalışmalar aseksüelliğin yaygınlığını araştırmaya devam etti ve nüfusun yaklaşık %1’inin aseksüel olduğunu tahmin eden daha önceki çalışmalardan elde edilen bulguları pekiştirdi. Özellikle, araştırmacılar aseksüel deneyimlerin nüanslarına odaklanmaya başlamış, birçok aseksüel bireyin romantik ilişkiler kurduğunu ve bazılarının cinsel çekim eksikliğine rağmen cinsel faaliyetlerde bulunduğunu vurgulamıştır. Bu dönem aynı zamanda aseksüellere destek ve görünürlük sağlayan savunuculuk gruplarının ve çevrimiçi toplulukların yükselişine tanıklık etti ve bu da aseksüelliğin ayrı bir yönelim olarak meşrulaştırılmasına yardımcı oldu.

2. Değişen Cinsel Eğilimler: Cinsel Sıklıkta Düşüş

Bu dönemin en çok tartışılan eğilimlerinden biri, özellikle genç yetişkinler arasında cinsel sıklıkta bildirilen düşüştür. Aralarında 2016 Cinsel Davranış Arşivleri çalışmasının da bulunduğu bir dizi araştırma, Y kuşağı ve sonraki kuşaklar arasında cinsel aktivitenin eski kuşaklara kıyasla azaldığını belgelemiştir. Bu eğilim, ekonomik baskılar, dijital teknoloji kullanımının artması, değişen ilişki normları ve anksiyete ve depresyon gibi ruh sağlığı sorunları hakkında daha fazla farkındalık gibi çeşitli faktörlere bağlanmıştır. Cinsel aktivitedeki düşüş, değişen öncelikler, sosyal medyanın yakınlık üzerindeki etkisi ve genç nüfus arasında büyüyen bir “seks durgunluğu” potansiyeli hakkında yaygın tartışmalara yol açmıştır.

3. Veri Toplamadaki Gelişmeler: Büyük Veri ve Çevrimiçi Anketlerin Kullanımı

2016’dan itibaren insan cinselliği araştırmaları, flört uygulamaları, sosyal medya platformları ve büyük ölçekli çevrimiçi anketlerden elde edilen büyük verilerin kullanımı da dahil olmak üzere daha sofistike veri toplama tekniklerinden yararlanmaya başladı. Bu yöntemler, araştırmacıların farklı demografilerdeki insanların cinsel davranışları ve tercihleri hakkında daha dinamik ve kapsamlı bilgiler elde etmelerini sağladı. Çalışmalar ayrıca, sosyal arzu edilebilirlik önyargısının etkilerini hafifleten ve katılımcıların cinsel deneyimleri hakkında daha samimi yanıtlar vermelerine olanak tanıyan anonim çevrimiçi ortamlardan da yararlanmıştır. Metodolojideki bu değişim, ağırlıklı olarak yüz yüze görüşmelere ve daha küçük örneklem boyutlarına dayanan önceki araştırmalara kıyasla bulguların doğruluğunu önemli ölçüde artırmıştır.

4. Tek Eşli Olmayan ve Farklı İlişki Yapılarının Yükselişi

2016’dan sonra cinsellik araştırmalarındaki önemli bir gelişme, rızaya dayalı tek eşlilik dışı, çok eşlilik ve açık ilişkiler de dahil olmak üzere geleneksel olmayan ilişki yapılarının artan görünürlüğü ve kabulü olmuştur. Akademisyenler, özellikle Batı ülkelerinde rızaya dayalı tek eşlilik dışı ilişki biçimlerini açıkça uygulayan kişilerde bir artış olduğunu belgelemiş olup, araştırmalar yetişkinlerin yaklaşık %4-5’inin bir tür açık veya çok eşli ilişki içinde olduğunu bildirdiğini göstermektedir. Bu uygulamalar, tek eşli ilişkilerin geleneksel tanımlarına meydan okumakta ve hem araştırmacıları hem de klinisyenleri cinsel münhasırlık, aşk ve bağlılıkla ilgili uzun süredir devam eden varsayımları yeniden gözden geçirmeye sevk etmektedir.

5. Toplumsal Cinsiyet ve Cinsel Akışkanlık Anlayışının Genişletilmesi

2016’dan bu yana insan cinselliği çalışmalarında bir diğer önemli dönüm noktası, cinsiyet akışkanlığına artan ilgi ve cinsel yönelimin her zaman sabit olmadığının kabul edilmesi olmuştur. Genel Sosyal Anket (GSS) gibi büyük ölçekli anketler, genç nesillerin biseksüel veya panseksüel olarak tanımlanma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koyarak, akışkan cinsel kimlikleri kabul etmeye yönelik daha geniş bir toplumsal değişimi yansıtmaktadır. Çalışmalar ayrıca, birçok birey ikili kategorilere tam olarak uymadığından, cinsel davranış, çekim ve kimlik arasında ayrım yapmanın önemini vurgulamıştır. Araştırmacılar, cinsel yönelimin zaman içinde değişebileceğini ve “gey” veya “heteroseksüel” gibi etiketlerin bir bireyin deneyimlerini tam olarak kapsamayabileceğini kabul ederek bu karmaşıklığı yakalamak için çalışmışlardır.

6. Cinsel Sağlık ve Refah: Zihinsel ve Duygusal Faktörlere Daha Fazla Vurgu

2016’yı takip eden dönemde cinsel sağlık ve ruhsal esenlik arasındaki kesişime giderek daha fazla odaklanıldı. Araştırmacılar ve klinisyenler, ruh sağlığının cinsel tatmin, sıklık ve davranıştaki rolü de dahil olmak üzere cinselliğin psikolojik yönlerine daha fazla dikkat etmeye başladılar. Çalışmalar depresyon, anksiyete ve stres gibi ruh sağlığı sorunlarının daha düşük cinsel istek ve tatmin düzeyleriyle bağlantılı olduğunu göstermiştir. Odak noktasındaki bu değişim, cinselliğe daha fazla önem verilmesini teşvik etmiştir.

İleri Okuma
  1. BBC
  2. Richters, J., de Visser, R. O., Rissel, C. E., Grulich, A. E., & Smith, A. M. A. (2003). Sexual practices and the duration of last heterosexual relationship: Findings from the Second Australian Study of Health and Relationships. Sexual Health, 10(6), 549-554.
  3. Durex Global Sex Survey. (2005). Global sex survey statistics, trends, and behaviors. Retrieved from Durex Website.
  4. Bogaert, A. F. (2004). Asexuality: Prevalence and associated factors in a national probability sample. Journal of Sex Research, 41(3), 279-287.
  5. Ritch C. Savin-Williams , Geoffrey L. Ream Prevalence and Stability of Sexual Orientation Components During Adolescence and Young Adulthood Archives of Sexual Behavior June 2007, Volume 36, Issue 3, pp 385-394 First online: 29 December 2006
  6. Herbenick, D., Reece, M., Schick, V., Sanders, S. A., Dodge, B., & Fortenberry, J. D. (2010). Sexual behavior in the United States: Results from a national probability sample of men and women ages 14–94. Journal of Sexual Medicine, 7(s5), 255-265.
  7. Debby Herbenick, PhD, MPH,* Michael Reece, PhD, MPH, Vanessa Schick, PhD,*Stephanie A. Sanders, PhD,Brian Dodge, PhD, and J. Dennis Fortenberry, MD, MS An Event-Level Analysis of the Sexual Characteristics andComposition Among Adults Ages 18 to 59: Results from aNational Probability Sample in the United States The Journal of Sexual Medicine Volume 7, Issue Supplement s5, Article first published online: 4 OCT 2010 DOI: 10.1111/j.1743-6109.2010.02020.x
  8. Muehlenhard CL, Shippee SK Men’s and women’s reports of pretending orgasm. J Sex Res. 2010 Nov;47(6):552-67. doi: 10.1080/00224490903171794.
  9. Aicken, Catherine R H, Mercer, Catherine H and Cassell, Jackie A (2013) Who reports absence of sexual attraction in Britain? Evidence from national probability surveys. Psychology & Sexuality, 4 (2). pp. 121-135. ISSN 1941-9899
  10. Tim Wadsworth Sex and the Pursuit of Happiness: How Other People’s Sex Lives are Related to our Sense of Well-Being Social Indicators Research March 2014, Volume 116, Issue 1, pp 115-135 First online: 28 February 2013
  11. Bogaert, A. F. (2015). Toward a conceptual understanding of asexuality. Review of General Psychology, 19(1), 1-13.
  12. GSS (General Social Survey). (2016). Trends in sexual orientation and identity. National Opinion Research Center.
  13. Twenge, J. M., Sherman, R. A., & Wells, B. E. (2017). Declines in sexual frequency among American adults, 1989–2014. Archives of Sexual Behavior, 46(8), 2389-2401.
  14. Casey E. Copen, Ph.D.; Anjani Chandra, Ph.D.; and Isaedmarie Febo-Vazquez, M.S., Division of Vital Statistics Sexual Behavior, Sexual Attraction, and Sexual Orientation Among Adults Aged 18–44 in the United States: Data From the 2011–2013 National Survey of Family Growth National Health Statistics Reports, Number 88, January 2016
  15. Haupert, M. L., Gesselman, A. N., Moors, A. C., Fisher, H. E., & Garcia, J. R. (2017). Prevalence of experiences with consensual nonmonogamous relationships: Findings from two national samples of single Americans. Journal of Sex & Marital Therapy, 43(5), 424-440.
  16. Kohut, T., Fisher, W. A., & Campbell, L. (2017). Sexual behavior and the Internet: Observations from a large-scale online survey. Journal of Sex Research, 54(1), 43-54.