Yaşayan Graffitiler (Kesinlikle Evde Deneyin!)

Artan çevresel duyarlılığın sayesinde, yosunla yapılan duvar resimleri graffiti sanatçıları için yepyeni bir akım oluşturdu. Zehirli kimyasal sprey boyaların yerine, doğanın bir parçası olması yapılan boyamaların estetiğine farklı bir boyut kazandırıyor. Bu tarifle hazırladığınız boyayı kullanarak siz de harikalar yaratabilirsiniz.

En başta, bunlara ihtiyacınız olacak;

  • 2 avuç kadar yosun
  • İki küçük kutu yoğurt.
  • Yarım litre su
  • İsteğe bağlı, mısır şurubu

1. Adım: Yosun bulmak.

yasayan-graffitiler1
Nemli bir yüzey bulmanız gerekiyor, nemli tuğlalarda, sahilde yürüyüş yolunda olabilir. Ağaçta yetişen yosun duvarda iyi bir şekilde büyüyemez. Bahçe ürünleri satan bir yerden de alabilirsiniz.

2. Adım: Köklerdeki fazla toprağı temizlemek için yosunu yıkayın.

yasayan-graffitiler2

3. Adım: Yosunu blendırın içerisine sığacak boyutlara ufalayın ve blendıra atın.

yasayan-graffitiler3

4. Adım: 2 küçük kutu yoğurdu, suyu ve şekeri ekleyin. Boyayı daha akışkan hale getirmek isterseniz mısır şurubu ekleyebilirsiniz.

yasayan-graffitiler4

5. Adım: Karışımı bir kovaya dökün. Aklınızda olsun, yosunları öldürmemek için çok fazla karıştırmayın.

yasayan-graffitiler5

6. Adım: Şimdi graffiti zamanı! Fırçanızı boyaya daldırın.

yasayan-graffitiler6

7. Adım: Boyamanızı yaptıktan sonra nasıl büyüdüğünü görmek için her hafta kontrol edin.

yasayan-graffitiler8
Üzerine su püskürtürseniz ya da tekrar yosun boyasından sürerseniz büyümesini desteklemiş olursunuz.
Kuru havası olan bir yerde yaşıyorsanız yosunların büyümesi zaman alabilir.

Kaynak:

Polivagal Teori

Dr. Stephen Porges tarafından 1994 yılında geliştirilen Polyvagal Teori, vücudun strese verdiği tepkiyi ve bu tepkilerin vagus sinirinden nasıl etkilendiğini anlamaya yönelik bir çerçevedir. “Polyvagal” terimi, birçok anlamına gelen “poly” (πολύ) ile vagus sinirini ifade eden “vagal” kelimelerini birleştirerek, teorinin bu sinirin duygusal ve fizyolojik düzenlemeyi etkilediği çoklu yollara yaptığı vurguyu göstermektedir.

Latince “dolaşan” anlamına gelen “vagus” kelimelerinden türetilmiştir. Bu, vagus sinirinin vücuttaki geniş dağılımını yansıtmaktadır. Onuncu kraniyal sinir olan vagus siniri, otonom sinir sisteminde kritik bir rol oynar ve diğer işlevlerin yanı sıra kalp atış hızını, sindirimi ve solunum hızını etkiler.

Polivagal Teori, Stephen Porges tarafından otonom sinir sistemi üzerine yaptığı çalışmaların bir parçası olarak, özellikle vagus sinirinin farklı dallarının fizyolojik durumumuzu ve psikolojik tepkilerimizi nasıl etkilediğine odaklanarak ortaya atılmıştır. Bu teoriden önce, otonom sinir sistemi esas olarak sempatik sistem (savaş ya da kaç tepkilerini harekete geçiren) ve parasempatik sistem (dinlenme ve sindirimi teşvik eden) açısından anlaşılıyordu. Porges’in teorisi, vagus sinirinin ventral dalı aracılığıyla sosyal katılım davranışlarını nasıl desteklediğini, dorsal dalının ise hareketsiz kalma veya kapanma tepkilerini nasıl tetikleyebileceğini vurgulayarak yeni bir boyut ekledi.

Teori ilk olarak Porges’in kalp atış hızı değişkenliği (HRV) ve bunun duygu ve stresle bağlantısı üzerine yaptığı araştırmadaki gözlemlerinden ortaya çıkmıştır. Zaman içinde Polyvagal Teori psikoloji, psikoterapi ve klinik araştırmalar gibi çeşitli alanlarda uygulanmış ve fizyolojik durumlar ile duygusal deneyimler arasındaki bağlantıya dair içgörüler sunmuştur.

Stephen Porges’un kalp atış hızı değişkenliği (HRV) ve bunun duygu ve stresle bağlantısı üzerine yaptığı araştırma, Polyvagal Teorisinin temel taşlarından biridir. HRV, otonom sinir sisteminden etkilenen kalp atışları arasındaki zaman aralığındaki değişimin fizyolojik olgusunu ifade eder. Porges’un HRV’ye ilişkin görüşleri, bedensel durumların duygusal ve psikolojik esenliği nasıl etkilediğine dair daha derin bir anlayış sağlamıştır.

Teorik Temel

Porges, vagus sinirinin parasempatik etkileri yoluyla kalp atış hızını yavaşlatmak için hareket ettiği “vagal fren” kavramını ortaya atmıştır. Bu mekanizma, fizyolojik durumda sosyal katılımı ve stres iyileşmesini destekleyen hızlı ayarlamalara olanak tanır. Polivagal Teorinin önemli bir yönü, HRV analizi ile değerlendirilen vagal tonun farklı durumlarının duygusal düzenleme ve stres duyarlılığı ile nasıl ilişkili olduğudur.

HRV ve Duygusal Düzenleme

HRV, vagus sinirinin ve buna bağlı olarak tüm parasempatik sinir sisteminin işlevsel durumunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Daha yüksek HRV tipik olarak sosyal olarak etkileşime girme, duygusal olarak düzenleme ve çevresel zorluklara esnek bir şekilde yanıt verme konusunda daha büyük bir yeteneğe işaret eder. Tersine, daha düşük HRV stres, anksiyete ve daha zayıf duygusal düzenleme yetenekleri ile ilişkilidir.

Araştırma Uygulamaları

Porges’in HRV üzerine yaptığı çalışmalar hem klinik hem de klinik olmayan ortamlarda etkili olmuştur. Örneğin, HRV stres seviyelerini ve kardiyovasküler hastalık riskini değerlendirmek için bir teşhis aracı olarak kullanılmaktadır. Psikoterapide, HRV ölçümleri danışanın duygusal durumunu ve esnekliğini ölçmeye yardımcı olarak terapötik sonuçları iyileştirmek için bir biofeedback mekanizması sağlar.

Hakkında

Stephen Porges, psikoloji alanındaki doktorasını Maryland Üniversitesi’nden almıştır. Kariyeri boyunca birçok prestijli kurumda görev yapmıştır. Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nde ve Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nde eski bir psikiyatri profesörüdür. Porges ayrıca Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nde Beyin-Beden Merkezi’ni kurmuştur. Halen Kinsey Enstitüsü’nde Seçkin Üniversite Bilim İnsanı ve Chapel Hill’deki North Carolina Üniversitesi’nde emeritus profesör olarak görev yapmaktadır.

İleri Okuma

  1. Porges, S.W. (1995). “Orienting in a Defensive World: Mammalian Modifications of Our Evolutionary Heritage. A Polyvagal Theory.” Psychophysiology, 32, 301-318.
  2. Porges, S.W. (2007). “The Polyvagal Perspective.” Biological Psychology, 74(2), 116-143.
  3. Porges, S.W. (2001). “The Polyvagal Theory: Phylogenetic Substrates of a Social Nervous System.” International Journal of Psychophysiology, 42, 123-146.

Bilime Göre Birisinin Yalan Söyleyip Söylemediğini Anlamanın En İyi Yolu

İnsanlar yalan saptama noktasında oldukça kötü bir üne sahiptirler. Yapılan bilimsel deneylerde, doğruluk seviyelerimiz (doğru tahmin) şans eseri olanın çok az üzerinde ve bazen de şanstan çok daha az düzeylerde. Fakat bu deneylerin büyük çoğunluğu insanların yalanları kendi başlarına saptayabilme becerilerine odaklandı. Peki insanlar kendi bilişsel kaynaklarını bir araya toplasalar (grup halinde çalışma) ve yalancılığı ortaya çıkarmada beraber çalışsalar nasıl bir sonuç elde edilebilir?

Yeni yapılan bir araştırmanın öncülü de buydu. Çalışma; grupların beyaz ve büyük bahisli yalanları saptamada kişilerin tek yaptığından daha iyi oldukları sonucuna ulaştı. Araştırmacılar; insanların bireysel ve grup halinde çalışma ile yalanları tahmin etmede ne kadar iyi olduklarını test eden bir dizi deney tasarladılar.

Bir deneyde, katılımcılar, insanların bazı şeyler (örneğin; bugüne kadar yaptıkları en iyi tatil) hakkında doğru ya da yalan söylediği bilinmeyen video kayıtlarını izlediler. Bazı katılımcılar bireysel olarak videodaki insanların yalan söylediğini düşündüklerini ifade ederken, diğerleri ise fikir birliğine varmak için üçlü gruplar halinde çalıştılar.

Bir diğer deneyde ise; katılımcılar, insanların parayı bölüşmek için birbirlerini ikna etmeye çalıştıkları (hatta paranın tamamını kendileri için çalmayı denedikleri) bir yarışma programını (Golden Balls) izlediler. Böylesi durumlardaki yalanlar büyük yalanlar olarak düşünülür çünkü insanlar finansal bir riskin içerisindedirler.

Sonuçlar, beyaz yalanlar deneyinde, grupların yalanları saptamada bireysel çalışanlardan %8 oranında daha iyi olduklarını ortaya koydu. Büyük yalanlar deneyinde ise, gruplar, %4 oranında daha doğru tahminlerde bulundular.

Grupların daha iyi performans sergilemelerinin arkasında yatan şeyin; bir hükme varmadan önce devam eden tartışmalar olduğu görünüyor. Grupların bir fikir birliğine varamadıkları henüz yayınlanmamış bir sonraki çalışmada ise, araştırmacılar grup içerisindeki herkesin onaylamasının önemi olmadığı grupların düşüncelerini tartışma şansına sahip oldukları ve bireysel doğruluklarının arttığı bulgusuna ulaştılar.

Geçmişte yapılan araştırmalar; kalabalık insan gruplarının bireysel olanlara kıyasla daha tutarlı yargılara varabildiklerini ortaya koydu, çünkü gruplar görece daha ortalama kararlara ulaşıyorlar. Örneğin; ünlü bir deneyde, insanlar bir öküzün kilosunu tahmin etmeye çalıştılar ve ortalama tahminleri yalnızca bir kilo yaklaşıktı.

Ancak bu strateji, katılımcıların sosyal yargılar oluşturmasından ziyade sayısal tahminlerde bulunmalarında muhtemelen daha iyi çalışır.

Araştırma bazı önemli pratik çıkarımlara sahip. Örneğin; araştırmacılar; yalanları saptamada bireylerin eğitilmesine harcanan paranın bu yönde eğitilmemiş bireylerden oluşan grupların oluşturulmasına harcanmasının daha iyi bir fikir olabileceğini söylüyorlar.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Business Insider, “Here’s the best way to tell if someone’s lying, according to science” http://www.businessinsider.com/work-in-groups-to-detect-lies-2015-8#ixzz3lHG05vpA
  • Nadav Klein and Nicholas Epley Group discussion improves lie detection PNAS, Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 112 no. 24 > Nadav Klein, 7460–7465, doi: 10.1073/pnas.1504048112 approved May 6, 2015

Alzheimer Tedavisinde Umut Verici Gelişme

Avustralyalı araştırmacılar, Alzheimer’lı hastalarda hafıza kaybına yol açan beyin yapısındaki nörotoksik amiloid plakları temizleyen ultrason teknolojisi geliştirdi.

Peki Alzheimer hastalığı neden oluşuyor? Alzheimer genellikle amiloid plak ve nörofibriller yumakların lezyon yığılmasından kaynaklı gelişiyor. (Amiloid plak: nöron ve nöron ucu arasında beta-amiloid moleküllerinin kümelendiği yerlerde olur ve yapışkan bir protein çeşidi olduğundan birleşir ve plakları oluşturur. Nörofibriler yumak: nöronların içinde bulunur ve kusurlu tau proteinleri bu yumakların oluşmasına sebep olur.) Bu yumaklar, organel ve gıda maddelerin taşınmasını engelleyen iplikçiklerin (mikrotübül) oluşmasına ve yolun tıkanmasına sebep olur. Bu durumu somutlaştırmak için süpürge makinası örneğini verebiliriz. Makinayı çalıştırdığınızda yerdeki pislikleri vakumlayarak temizler fakat boruyu kıvırırsanız veya geçişi tıkayacak bir cisim içeri kaçarsa artık makina işlevsiz hale gelir.

Bu durum dünya genelinde 50 milyon ve Avustralya’da 343 bin insanı etkilediğinden dolayı en iyi tedavi yönteminin hangisi olduğunu bulmak ve beynimizdeki kusurlu amiloidleri ve tau proteinlerinin nasıl temizleneceğini bulmak neredeyse bir yarış haline geldi. Çünkü hala bu duruma karşı bir çeşit aşı veya önlenebilir bir şey geliştirilebilmiş değil.

Fakat girişte de bahsettiğimiz gibi, Avustralya’da yaşanan son gelişme umut verici. University of Queensland’a bağlı olan Queensland Brain Institute (QBI)’da çalışan araştırma grubunun Science Translational Medicine’da yayınladığı üzere, beyin dokusuna müdahalesiz bir şekilde gönderilen ve terapatik ultrasound denilen bu teknik ile beynimizi bakterilere karşı koruyan kan-beyin bariyeri açılıyor, daha sonra beynimizdeki mikroglia hücrelerini aktif hale getiriyor. Mikroglia hücrelerinin önemli özellikleri ise amiloid gibi zehirli hücreleri temizleyebilmesi. Süpürge örneğinden devam edecek olursak, evinizin yeniden tertemiz olması için yolları açıyor.

Fareler üzerinde yapılan deneyde, farelerin beyin dokularının hiçbir zarar görmediği ve hafıza fonksiyonlarının yüzde 75’e kadar düzelme görüldüğü rapora eklendi. 3 farklı görevle gözlemlenen bu deneyde farelerin labirent çıkış yetenekleri, yeni obje tanıyabilme ve kaçınması gereken yerleri hatırlayabilme yetileri test edildi.

Araştırma grubundan Jürgen Götz bu buluş için çok umutlu olduklarını ve bir sonraki denemeleri daha kompleks olan koyun gibi hayvanlarda deneyeceklerini belirtti. 2017 yılında ise insanlara umut ışığı olacaklarını söylüyor. Dünyada bir çok kişinin bu durumdan etkilendiğini düşünecek olursak, belki de çocuklarımız Alzheimer hastalığının ne olduğunu dahi bilmeyecekler.

 


Kaynak:

Kullanılan Prostat Işıldar

Yakın zamanlı batılı verilere göre erkeklerde en sık görülen deri dışı kanser türü olan prostat kanseri, kansere bağlı erkek ölümlerinde de akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alıyor. Buna iyi huylu prostat büyümelerini de eklediğimizde belli bir yaşın üzerindeki erkeklerin kafalarına en çok taktığı organ olan prostat, idrar kesesinin hemen altında yerleşir ve salgıladığı basit şekerlerden zengin, süt rengi, bazik sıvı, vajenin asit ortamından koruduğu spermler için aynı zamanda bir besin kaynağı oluşturur.

Geçen yıl Amerikan Üroloji Derneğinin yıllık birleşiminde sunulan ve çok ses getiren bir çalışma, Avrupa Üroloji Dergisinde yayınlandı. Bu sayede araştırmanın detayları tartışmaya sunulmuş oldu.

1992-2010 yıllarını kapsayan 18 yıllık sürede 31,925 erkek üzerinde ileriye dönük olarak yürütülen inceleme süresince 384’ü ölümle sonuçlanan 3,839 prostat kanseri olgusuyla karşılaşıldı.

Çalışmaya alınanlara 1992’de yöneltilen anket soruları çerçevesinde kişiler, 20-29, 40-49 yaşları arası ve son yıl içindeki boşalma sayılarına göre 3 alt gruba ayrıldı. Yapılan çok değişkenli analiz değerlendirmelerinde ayda en az 21 kez boşalan erkeklerin, ayda 4-7 arası boşalanlara göre prostat kanseri risklerinin %20 oranında azaldığı ve bu kuvvetli istatistiksel anlam taşıyan görece risk (relative risk) azalmasının incelenen her 3 dönemdeki aktivite farklılıkları için de geçerli olduğu görüldü.

Çalışmanın alt analiz sonuçları da en az irdelenen konununki kadar ilgi çekiciydi. Prostat kanseri riski bariz şekilde azalmış çok boşalan erkeklerin diğerlerine göre daha çok kalori tükettiği, daha çok alkol ve sigara kullandığı ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara daha fazla yakalandığı belirlendi. Bu sonuçlara göre, prostat kanseri açısından başarılı bir “performans” sergilemiş olsalar da, bu avantajın keyfini çıkarmalarını engelleyecek olası diğer sağlık sorunları açısından riskli bir topluluk olduklarını söylemek olası.

Belirtmekte yarar var; boşalma sayısı-prostat kanseri görülme sıklığı arasındaki ilişkiyi tersi yönde değerlendirmek büyük bir hata olur. Çalışmadan anlaşılması gereken nokta, az boşalan erkeklerin hastalık açısından artmış bir riske sahip oldukları değil, prostat kanserini engellemede “değiştirilebilir, müdahale edilebilir” (genetik vs. etkilerden bağımsız) bir koruyucu faktörden “yoksun” kalmış olmalarıdır.

Yüksek denek sayısı üzerinde ileriye dönük yapılmış olması ve uzun takip süresi ile kuvvetli bilimsel kanıtlar sunan bu çalışma, kullanılan bir prostatın kanserleşme olasılığının düşmesi olarak özetlenebilen prostat durgunluk hipotezi eksenli prostat kanseri gelişim mekanizmasını destekler nitelikte sonuçlar sağlaması nedeniyle de değerlidir.


Kaynak:

Laboratuvarda İşlevsel Canlı Deri Üretildi

Programlanmış iPS hücreleri — kullanarak, Japonya’da bulunan RIKEN Center for Developmental Biology’den  (RIKEN Gelişim Biyolojisi Merkezi) bilimciler Tokyo Üniversitesi ve başka enstitülerden araştırmacılarla birlikte, karmaşık deri dokusunu üretmeyi başardılar. Laboratuvar ortamında geliştirilen bu deri dokusu kıl kökleri ve yağ bezleri gibi yapıları da bulunduruyor. Gelişimi gerçekleştirdikten sonra eldeki bu üç boyutlu canlı deriyi yaşayan farelere implant eden araştırmacılar, yapılan gözlemlerde yapay dokunun kas lifleri ve sinirler gibi sistemlerle uyumlu bağlantılar kurduğunu tespit etti.

Biyomühendislik ürünü dokular üretmek üzere gerçekleştirilen ve bu konuyu irdeleyen teorik-pratik araştırmalar son yıllarda hem sayıca artmaya hem de önemli ve başarılı sonuçlar üretmeye başladı. Bununla birlikte aşılması gereken sorunlar da mevcut ve çözüm odaklı  incelemeler devam ediyor. Araştırmacılar tarafından nakil edilebilir düzlemlerin üzerinde epitel hücrelerden üretilen deri dokuları da, normal doku fonksiyonlarına sahip olmalarını engelleyecek biçimde, yağ-salgılayan bezler ve ter bezlerinden mahrum olarak gelişiyor.

Science Advances dergisinde yayımlanan çalışmada, araştırmacılar farelerin diş eti köklerinden hücreler alarak, bu hücrelere müdahale etti ve böylelikle kök hücre benzeri iPS hücrelerini üretmeyi başardı. Kültür ortamında, birbirine tutunmuş hücre kümesi haline gelen ve ’embryoid body’ şeklinde anılan yapı canlı bir vücutta gelişen embriyoyu kısmi olarak andıran bir oluşum haline geliyor. Araştırmacılar iPS’leri kullanarak belirli sinyal yollarını (Wnt10b) kullanarak ürettikleri bu yapılardan çok sayıda alarak bağışıklık sistemi hasarlı olan farelere naklederek bu canlılarda dokulara doğru farklılaşmalarını sağladı. Bu süreç, gerçek bir embriyonun izlediği biyolojik safhalarla benzer şekilde gerçekleşirken, bu farklılaşmanın ardından dokular bu farelerden alınarak başka farelere nakledildi ve burada dokular gerçek deri dokularına dönüşerek son halini aldı. Burada bahsedilen deri dokusu, asıl deri fonksiyonlarından sorumlu olan orta katmandır ve bu katmanda -yani üst ve alt deri katmanı arasında- yağ salgılama ve kıl folikülü yerleşimi gerçekleşmektedir. Araştırmanın olumlu sonuçlarından birisi olarak, yapay derinin fonksiyonlarını gerçekleştirmesini sağlayan uyumlu bağlantıları kurmayı başardığı kaydedildi.

Yukarıda parantez içinde bahsi geçen Wnt10b molekülü, bir sinyal proteindir ve gelişim biyolojisi çalışmalarında uyarıcı ve doğru gelişimi sağlayıcı unsur olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Mevcut çalışmada ise çok sayıda kıl folikülü oluşmasını sağlayarak doğal dokuya daha fazla benzemesini sağlamıştır.

RIKEN Center for Developmental Biology’den Takashi Tsuji; bu yeni doku aktarımı tekniği ile yapay derinin zorunlu bir takım organlardan (kıl folikülü ve salgı bezleri) yoksun olarak gelişmesi sorununun üstesinden gelebildiklerini ve böylelikle kontrol ve regülasyon aşamalarının daha iyi işlev kazandığını açıkladı.

Keşfin en önemli uygulama alanlarından birisi olarak, yaralanmalar ve yanmalar sonucunda deri hasarı bulunan insanlar için kendi dokuları ile uyumlu yapay canlı deriler üretilmesi gösteriliyor.

Araştırma dahilinde oluşturulan ve elde edilen görseller için : http://www.riken.jp/en/pr/press/2016/20160402_1/


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Ryoji Takagi, Junko Ishimaru, Ayaka Sugawara, Koh-ei Toyoshima, Kentaro Ishida, Miho Ogawa, Kei Sakakibara, Kyosuke Asakawa, Akitoshi Kashiwakura, Masamitsu Oshima, Ryohei Minamide, Akio Sato, Toshihiro Yoshitake, Akira Takeda, Hiroshi Egusa & Takashi Tsuji. Bioengineering a 3D integumentary organ system from iPS cells using an in vivo transplantation model. Science Advances, March 2016 DOI:10.1126/sciadv.1500887

İnsanların Şempanzelerden Ayrılmaları Sanılandan Daha Önce Gerçekleşti!

12.5 milyon yıl önce yaşamış bir primatın analizlerinde, bu primatın bir tip goril olduğu önermesi yapılıyor. Eğer doğruysa, bu, gorillerin düşünüldüğünden çok daha önce evrimleştiği anlamına geliyor, ayrıca insanların şempanzelerden ayrıldığı tarihi de 2 milyon yıl öncesine götürüyor.

Kanada’daki University of Toronto’dan David Begun, şimdi Avrupa dediğimiz yerde yaklaşık 12.5 milyon yıl önce yaşamış Dryopithecus fosillerinin analizlerini tekrarladı. David Begun’a göre, kafatasının karakterteristikleri büyük-insansı maymunlardan daha önce evrimleştiğini göstermiyor; aslında Dryopithecus’un kendisi büyük-insansı maymun. Kafatasının bağlantı noktasındaki kemiklerin açılarını, ve beynin olduğu yerin yüze bağlanma şeklini değerlendirince bir gorile ait olduğu anlaşılıyor.

Orang-utanlar, insan soyundan ayrılmadan önceki en eski primatlar ve bu primatları Dryopithecus takip ediyor, sonrasında ise şempanzeler. Fakat, eğer Dryopithecus aslında goril ise, bu durum türleri, insanlara ve şempanzelere daha da yaklaştırıyor.

Begun’un belirttiğine göre; yüz hatları değerlendirildiği zaman Dryopithecus’un insan soyundan yaklaşık 14 milyon yıl önce ayrıldığı önermesi yapılabiliyor. Buradan yola çıkarak da, insan soyunun şempanzelerden yaklaşık 10 milyon yıl önce ayrıldığı tahmininde bulunulabiliyor. Bu tarih, fosil kayıtlarını temel alan daha önceki tahminlerden 2 milyon yıldan daha eski, fakat aslında genetik analizleri temel alan son zamanlardaki tahminlere de yakın.

David Begun: ‘’Peki ya, küçük bir goril gibi görünen Dryopithecus gerçekten de insanlardan bir kol olarak ayrılan küçük bir goril ise?” diyor ve ekliyor: Goril, şempanze ve insanların farklılaşmalarının zamanlarını birbirlerine kıyasla biliyoruz. Bundan dolayı, gorillerden diğerlerine ayrılmayı, fosil saatini yeniden ayarlamada kullanabiliriz.

Genetik kıyaslamalar ile de ayrıca türlerin ortak atadan ne zaman ayrıştıkları belirlenebiliyor. Genetik kıyaslamalar, ortak atanın hayatta olduğu zamandan sonra geçirdikleri süreleri ile orantlılı olarak, iki tür arasındaki genetik farklılıkların sayısını temel alıyor. Bu sebepten dolayı moleküler saatler olarak da biliniyorlar.

Moleküler Saatler

Şu anda moleküler saatler, insanların ve şempanzelerin ayrışmalarının tarihinin en az 7 milyon yıl önce (insan hattında olduğu düşünülen en eski fosil Sahelanthropus’un yaşadığı düşünülen zaman) olarak belirliyorlar. Fakat bazı çalışmalarda da moleküler zamanların 13 milyon yıl öncesine kadar gittiğini varsayılıyor.

University of Cambridge’dan Aylwyn Scally’ye göre; ortak atanın en son görüldüğü zaman ile iki ayrı ve aynı anda yaşamış türün varlığının arasındaki sürenin hesaplanması orijinal türlerin popülasyonuna bağlı: popülasyon ne kadar büyükse son ortak ataya süre olarak uzaklık o kadar artacaktır.

Gerçek analizler 9 ila 10 milyon yıllık bulunmuş fosillere bağlı olacak. Fakat bu hiç de kolay değil. Son zamanlardaki fosil keşifleri oldukça az ve bu fosiller oldukça yetersiz.

 


Kaynak: ”Ape fossils put the origin of humanity at 10 million years ago” New Scientist Retrieved from https://www.newscientist.com/article/dn28274-ape-fossils-put-the-origin-of-humanity-at-10-million-years-ago

Güneş Kremi, İnsanları Gerçekten de Kanserden Koruyor!

Çoğumuzun yaz tatilinden beklentisi, bronz bir tenle dönmek. Bronzlaşmanın cildimize hasar verdiği gerçeğini görmezden geliyoruz. Oysa bir cilt kanseri türü olan “melanoma”ya yakalanmak için birkaç kötü güneş yanığı geçirmek yeterli.  Herkes cilt kanserine yakalanabilir fakat bu riski, alacağımız ufak önlemlerle en aza indirebiliriz. Bunun için güneş kremi sürmeye zaman ayırıp öğle saatlerinde şezlongda güneşlenmeyi bırakarak şemsiyelerin gölgesine çekilmeliyiz.
Maalesef hiçbir güneş koruyucu krem %100 koruma sağlayamıyor. Kremin SPF değerinin yüksek oluşu güneşten daha iyi koruduğu değil daha uzun süre koruduğu anlamına geliyor. Örneğin SPF değeri 30 olan bir kremi güneşe çıkmadan 15 dakika önce sürmek, güneş yanığı olmadan normalden 30 kere daha uzun kalabileceğimiz anlamına gelir. Tam koruma sağlayan tek yöntem ise güneşe çıkmamak. Dolayısıyla çocuklarınız bir dahaki sefere güneş koruyucu sürmek konusunda şikayet ettiklerinde onlara şunu söyleyin: Güneş kremi, onları kanserden koruyan süper kahraman bir gen için kalkan oluyor.
Güneş kreminin yanıklardan koruduğu genel olarak kabul görmüştür ama bugüne kadar güneş kreminin cilt kanserini önlemekteki etkinliği ile ilgili akademik bir tartışma vardı. Bilindiği üzere, SPF (Solar Protection Factor- Güneş Koruma Faktörü)  içeren güneş kremleri cildin ultraviyole B (UV-B) ışınlarından korunmasına yardımcı olur. UV-B ışınlarının güneş yanıklarına sebep olduğu biliniyordu. Fakat yeni araştırmalar bizlere UV-B’nin yanı sıra Ultraviyole A’nın da (UV-A) güneş yanıkları, cildin yaşlanması ve cilt kanserlerine sebep olduğunu gösterdi.  Geniş spektrumlu yani hem UV-A hem UV-B’den koruyan, SPF’si minimum 30 olan ve suya dayanıklı güneş kremlerinin kullanılması öneriliyor. Örneğin SPF 30, UVB ışınlarının %97’sini bloke eder ve iki saatte bir yenilenmelidir. Yine de bu verilere, aralıklarla bilim insanları tarafından meydan okunmaktadır. Fakat bir diğer araştırma, güneş kremlerinin gerçekten de kansere karşı etkili olduğunu net bir şekilde ortaya koymayı başarıyor.
QUT (Queensland University of Technology) araştırmacıları, güneş kreminin üç cilt kanser türüne %100 koruma sağladığını buldu. Bunlar; BHK (bazal hücreli karsinom), SHK (skuamöz hücreli karsinom) ve malign melanom. Araştırmanın başındaki Dr. Elke Hacker’a göre güneş kremi, cilt kanserine yol açan etkenlerin %100’üne karşı bir koruma sağlamıyor ama p53 genine koruma kalkanı oluyor ki bu gen derideki deformiteleri iyileştirmeye ve kanseri önlemeye uğraşıyor.
“Derimiz güneşten dolayı deforme olduğunda, p53 geni o deformiteyi tamir eder ve böylece cilt kanseri oluşumunu önler. Ama cilt sürekli bir zarar görüyorsa, p53 geni mutasyona uğrar ve işini yapamamaya başlar; güneş yanıklarını artık tedavi edemez ve bu koruma olmadığı zaman cilt kanseri oluşmaya daha yatkındır.”
Çalışma, güneş ışığının  insan derisindeki kremli ve kremsiz etkilerine baktı. Sonuç olarak, ışık gören alanlara düzgün bir şekilde güneş kremi (30SPF+) uygulandığında UV kaynaklı cilt hasarı bulamadılar. Dr. Hacker şöyle diyor:
 
“Melanom en öldürücü cilt kanseri türü. Araştırmalar gösteriyor ki, melanositlerin ( cilt için hücre üreten pigment) çok fazla güneşte kaldıktan sonra zarar görmesi cilt kanseri gelişiminde büyük rol oynuyor.”
Dr. Hacker, araştırmada ciltteki moleküler değişimlere karar vermek için, UV ışınlarına mazur bırakmadan önce ve sonra,güneş kremli ve kremsiz 57 kişiye bir seri cilt biyopsisi yapıldığını söyledi. Şöyle devam ediyor:
“İlk olarak, insanların ışıma görmeyen derilerinden ufak biyopsi parçaları aldık. Sonra iki deri bölgesini hafif yakıcı dozda UV ışığına maruz bıraktık, bölgelerden biri kremli biri kremsizdi. Sonra tekrardan biyopsi için iki taraftan da doku aldık. 24 saat sonra, biyopsileri tekrarladık ve alınan örnekleri karşılaştırdık. 24 saat sonra güneş kremi uygulanan deri örneğinde herhangi bir DNA değişikliği veya p53 geninde bir etki yoktu. Avustralya’da, güneş kremi kullanımı ve eriteme (cilt kızarıklığı) karşı koruyucu özelliği konusunda yüksek standartlarımız var. Ama bu çalışma kızarıklığın da ötesine bakıyor, UV maruziyeti güneş kremi kullanırken ciltte moleküler bir değişikliğe (bu değişiklikler BHK, SHK ve malign melanoma bağlanıyor) neden oluyor mu olmuyor mu anlamak için. Moleküler bir değişiklik olduğu zaman,bu cilt kanseri gelişimini arttırıyor.”
Dr. Hacker çalışmanın ayrıca UV ışığına mazur kalmanın moleküler tepkileri üzerine temel ölçüm ve güneş sonrası yanıkların tedavisinin araştırılmasında kullanılacağını da ekledi.
Queensland Kanser Konseyi sözcüsü Katie Clift ise, araştırmanın Queensland’de (dünyada en yüksek cilt kanseri oranı olan yer) “Sunsmart” mesajını güçlendirdiğini söyledi.
“Bütün Queensland’lilerin Sunsmart alışkanlıklarını benimsemeleri kaçınılmaz. Her gün dışarı çıkıyorlar ve Güneş Devleti’ndeler, hangi mevsim olursa olsun.” 
Queensland Kanser Konseyi, 30SPF ve üstü geniş spektrumlu, suya dayanıklı güneş kremi kullanımını ve her iki saatte bir yenilenmesini tavsiye ediyor.
“Güneş koruyucuyu düzgün bir şekilde uygulamak önemli. Yetişkinler, yarım çay kaşığından biraz fazla güneş kremini yüzlerine,her iki koluna,boynuna,kulaklarına ve bir çay kaşığından biraz fazla güneş kremini de bacaklara,sırta ve gövdenin ön tarafına sürmeliler. Ayrıca güneş kreminin etkisini güneşten koruyan kıyafetlerle tamamlamak da çok önemli. Bunun için geniş kenarlı bir şapka ve güneş ışığının geçmesini engelleyecek şekilde yüzü saran bir güneş gözlüğü en iyileridir.”
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma: 

Parmakları Kütletmek/Çıtlatmak Zararlı Mıdır?

Mit: “Parmaklarını kütletirsen ileride kireçlenir, hareket etmez hale gelir. Parmakları çıtlatmak çok zararlıdır.”

Gerçek: Yapılan hiçbir araştırma, parmak kütletme ile kireçlenme (veya diğer rahatsızlıklar) arasında herhangi bir bağ olduğunu göstermemektedir.

Bilgi-1: 2011 yılında yayınlanan bir makalede, 50-85 yaş arasındaki parmaklarını sürekli olarak kütleten ve hiç kütletmeyenlerden oluşan 215 kişi incelenmiştir. Araştırma sonucunda kireçlenme miktarı ile parmak kütletme arasında hiçbir bağ bulunamamıştır. Hatta bir tıp doktoru olan Donald Unger 50 yıl boyunca sadece sol elindeki parmaklarını kütletmiş, sağ elindekileri hiç kütletmemiştir. 50 yıllık çalışmasının sonucunda kireçlenme konusunda herhangi bir farklılık olmadığını ortaya koymuş ve 2009 yılında Tıp alanında Ig Nobel Ödülü‘nü kazanmıştır (Nobel Ödülü’yle bilimsel ve eğlenceli bir şekilde dalga geçen, bu tip “lüzumsuz” araştırmalara ödüller veren bir kurum).

Bilgi-2: İlginç bir şekilde, parmak kütlettiğimiz esnada çıkan sesin tam kaynağı 2015 senesine kadar keşfedilememiştir. 2015 yılından önce bilim insanları, bu sesin kaynağıyla ilgili 3 olasılık üzerinde durmaktaydı: eklemlerdeki boşluklar, bağların ani kasılması, eklem içi adhezyonların kırılması. Bunlar arasındaki en güçlü aday, eklem içi boşluklardı (kaviteler). Parmakların, normalde olduğundan farklı yönlere hareket etmeye zorlanması, eklemler içerisindeki vakumlu kavitelerin ani yer değiştirmesi ve boşlukların üzerine basınç binmesi sonucunda “patlamaları”yla küt bir ses çıkarmaktadır. Bu boşluklar, eklemler arası sıvı içerisinde düşük basınçta çözünen bazı gazlardan, özellikle de karbondioksit gazından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu gazların dışarı çıkarılması, herhangi bir fayda ya da zarar sağlamamaktadır.

Bilgi-3: 15 Nisan 2015’te PLOS One dergisinde yayınlanan bir makalede, MRI (manyetik rezonans görüntüleme) altında parmak kütlemesi incelenmiştir. Böylece, bilim insanlarının üzerinde durdukları olasılığın geçerli olduğu görsel olarak ispatlanmıştır. Araştırmaya göre sesin kaynağı, diartrodiyal bağlantılar olarak bilinen parmak bağlantılarıdır. Bu bağlantılar ayak parmaklarınızda, bileklerinizde, dirseklerinizde, kalçalarınızda ve omuzlarınızda da bulunur. Bu nedenle insanlar bu bölgeleri de kütletebilmektedir. Aşağıdan bu kütletmenin MRI görüntüsü izlenebilir:
Bilgi-4: Güncel araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer gerçek, bu araştırma öncesindeki bilim insanlarının savunduğunun aksine, kütleme sonrasında kemiklerin birbirine daha yakın olmadığı, tam tersine uzaklaştığı oldu. Patlayan baloncuk, ardında bir boşluk bırakmaktadır ve bu boşluk, tekrardan dolana kadar orada kalmaktadır. Araştırmacıların düşüncesine göre bu boşluk, kütletme sırasında birbirine sürtünen kemikler nedeniyle oluşmaktadır.
Bilgi-5: Bu yeni araştırma, geride 2 soru işareti bırakmaktadır: İlki, bu baloncukların patlamasının nasıl bu kadar şiddetli bir ses çıkarabildiğidir. Bu konuda araştırmacıların olası cevabı, aslında çıkan sesin bir baloncuğun patlamasından ziyade, patlatılan baloncuğun yeniden doluvermesi sırasında bu sesin çıktığı yönündedir. Ancak bu henüz bir kesinliğe sahip değildir. İkinci soru ise, bu “Baloncuk Teorisi”nin doğrulanmasının, parmak kütletmenin zararları konusunda yeni bir görüşü ve yeni keşifleri doğurup doğurmayacağıdır. Ancak şimdilik, parmak kütletmenin herhangi bir zararı olduğu halen düşünülmemektedir.
Bilgi-6: Yapılan araştırmalardan birisinde, parmaklarını daha fazla kütletenlerin çeşitli psikolojik sorunlara daha yatkın olduğu tespit edilmiştir. Yani parmak kütletmenin doğrudan fiziksel bir zararı olmasa da, bazı psikolojik sıkıntılar ile ilişkilendirilmesi mümkün olabilir. Bu sorunlar arasında parmak derisini yeme, sigara ve alkol bağımlılığı bulunmaktadır.

Rüyalarımızı Nasıl Hatırlayabiliyoruz?

Hemen hemen hepimizin malûmudur; rüyaları hatırlamak zordur. Aslında, eğer ki bir rüya uyanmamızdan önce sona ermişse, bu rüyayı hatırlamıyoruz. Uzun süreli hafızalar oluşturmamızı sağlayan beyin süreci, uyku anında pasiftir. Bu yüzden de uyanmamızdan kısa bir süre sonra gördüğümüz rüyaların büyük bir çoğunluğunu unuturuz. Örneğin; hatırlamada oldukça önemli bir nörotransmitter olan norepinefrin; uzun süreli hafızalar için elektriksel aktivitenin görüldüğü prefrontal korteks gibi bölgelerde rüya anında çok düşük seviyelerdedir.

Beyin uyandıkça, uzun süreli hafıza için gerekli süreçleri aktif hale getirmeye başlar. Böylece, eğer bir rüyadan fırlayarak uyanırsak, bu rüyayı hatırlama şansımız çok daha fazladır. 2011 yılında yapılan bir çalışma; REM uykusundan uyandıktan sonra prefrontal kortekslerinde daha fazla teta beyin-dalgası aktivitesine sahip insanların rüyaları hatırlamada daha iyi oldukları sonucuna ulaştı. Teta aktivitesi; daha yavaş bir tempoya, daha rahatlamış bir beyin haline işaret eder ve fazla teta aktivitesi ise uyanıkken hafızayı güçlendirmeyle bağlantılıdır.

Bir rüyanın duygusal içeriği ve mantıksal tutarlılığı da rüyalarımızın ne kadarını hatırladığımızda etkilidir. Yapılan bir çalışma; daha az mantıklı rüyaların, içeriği berrak ve organize bir hikaye çizgisi olan rüyalara kıyasla daha zor hatırlandığını ortaya koydu. Hatırlamamıza en uygun olan rüyalar –kâbuslar ve oldukça parlak, duygusal rüyalar– beynin ve vücudun canlanmasına eşlik eder ve bizi uyandırmaya daha yatkın rüyalardır.

Belli bazı teknikler rüya hatırlama oranımızı artırmaya yardımcı olabilir. Uyandıktan hemen sonra dikkatimizi çeken herhangi bir şey de rüya hatırlamayı engelleyebilir, bu yüzden uykuya dalarken kendinize rüyalarınızı hatırlamak istediğiniz hatırlatın. Uykudan hemen önce son düşündüğünüz şeyler bunlar olsun. Yatağınızın yanında bir defter ve bir kalem bulundurun ve tanımlayabildiğiniz bir görüntü ya da his varsa bunu not edin. Basit olan bu adımları izlemek bütün bir rüyayı geriye sarmanıza sebep olabilir.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • “What Processes in the Brain Allow you to Remember Dreams?” ScientificAmerican MIND. (2014, July 1)