Alzheimer Tedavisinde Umut Verici Gelişme

Avustralyalı araştırmacılar, Alzheimer’lı hastalarda hafıza kaybına yol açan beyin yapısındaki nörotoksik amiloid plakları temizleyen ultrason teknolojisi geliştirdi.

Peki Alzheimer hastalığı neden oluşuyor? Alzheimer genellikle amiloid plak ve nörofibriller yumakların lezyon yığılmasından kaynaklı gelişiyor. (Amiloid plak: nöron ve nöron ucu arasında beta-amiloid moleküllerinin kümelendiği yerlerde olur ve yapışkan bir protein çeşidi olduğundan birleşir ve plakları oluşturur. Nörofibriler yumak: nöronların içinde bulunur ve kusurlu tau proteinleri bu yumakların oluşmasına sebep olur.) Bu yumaklar, organel ve gıda maddelerin taşınmasını engelleyen iplikçiklerin (mikrotübül) oluşmasına ve yolun tıkanmasına sebep olur. Bu durumu somutlaştırmak için süpürge makinası örneğini verebiliriz. Makinayı çalıştırdığınızda yerdeki pislikleri vakumlayarak temizler fakat boruyu kıvırırsanız veya geçişi tıkayacak bir cisim içeri kaçarsa artık makina işlevsiz hale gelir.

Bu durum dünya genelinde 50 milyon ve Avustralya’da 343 bin insanı etkilediğinden dolayı en iyi tedavi yönteminin hangisi olduğunu bulmak ve beynimizdeki kusurlu amiloidleri ve tau proteinlerinin nasıl temizleneceğini bulmak neredeyse bir yarış haline geldi. Çünkü hala bu duruma karşı bir çeşit aşı veya önlenebilir bir şey geliştirilebilmiş değil.

Fakat girişte de bahsettiğimiz gibi, Avustralya’da yaşanan son gelişme umut verici. University of Queensland’a bağlı olan Queensland Brain Institute (QBI)’da çalışan araştırma grubunun Science Translational Medicine’da yayınladığı üzere, beyin dokusuna müdahalesiz bir şekilde gönderilen ve terapatik ultrasound denilen bu teknik ile beynimizi bakterilere karşı koruyan kan-beyin bariyeri açılıyor, daha sonra beynimizdeki mikroglia hücrelerini aktif hale getiriyor. Mikroglia hücrelerinin önemli özellikleri ise amiloid gibi zehirli hücreleri temizleyebilmesi. Süpürge örneğinden devam edecek olursak, evinizin yeniden tertemiz olması için yolları açıyor.

Fareler üzerinde yapılan deneyde, farelerin beyin dokularının hiçbir zarar görmediği ve hafıza fonksiyonlarının yüzde 75’e kadar düzelme görüldüğü rapora eklendi. 3 farklı görevle gözlemlenen bu deneyde farelerin labirent çıkış yetenekleri, yeni obje tanıyabilme ve kaçınması gereken yerleri hatırlayabilme yetileri test edildi.

Araştırma grubundan Jürgen Götz bu buluş için çok umutlu olduklarını ve bir sonraki denemeleri daha kompleks olan koyun gibi hayvanlarda deneyeceklerini belirtti. 2017 yılında ise insanlara umut ışığı olacaklarını söylüyor. Dünyada bir çok kişinin bu durumdan etkilendiğini düşünecek olursak, belki de çocuklarımız Alzheimer hastalığının ne olduğunu dahi bilmeyecekler.

 


Kaynak:

Kullanılan Prostat Işıldar

Yakın zamanlı batılı verilere göre erkeklerde en sık görülen deri dışı kanser türü olan prostat kanseri, kansere bağlı erkek ölümlerinde de akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alıyor. Buna iyi huylu prostat büyümelerini de eklediğimizde belli bir yaşın üzerindeki erkeklerin kafalarına en çok taktığı organ olan prostat, idrar kesesinin hemen altında yerleşir ve salgıladığı basit şekerlerden zengin, süt rengi, bazik sıvı, vajenin asit ortamından koruduğu spermler için aynı zamanda bir besin kaynağı oluşturur.

Geçen yıl Amerikan Üroloji Derneğinin yıllık birleşiminde sunulan ve çok ses getiren bir çalışma, Avrupa Üroloji Dergisinde yayınlandı. Bu sayede araştırmanın detayları tartışmaya sunulmuş oldu.

1992-2010 yıllarını kapsayan 18 yıllık sürede 31,925 erkek üzerinde ileriye dönük olarak yürütülen inceleme süresince 384’ü ölümle sonuçlanan 3,839 prostat kanseri olgusuyla karşılaşıldı.

Çalışmaya alınanlara 1992’de yöneltilen anket soruları çerçevesinde kişiler, 20-29, 40-49 yaşları arası ve son yıl içindeki boşalma sayılarına göre 3 alt gruba ayrıldı. Yapılan çok değişkenli analiz değerlendirmelerinde ayda en az 21 kez boşalan erkeklerin, ayda 4-7 arası boşalanlara göre prostat kanseri risklerinin %20 oranında azaldığı ve bu kuvvetli istatistiksel anlam taşıyan görece risk (relative risk) azalmasının incelenen her 3 dönemdeki aktivite farklılıkları için de geçerli olduğu görüldü.

Çalışmanın alt analiz sonuçları da en az irdelenen konununki kadar ilgi çekiciydi. Prostat kanseri riski bariz şekilde azalmış çok boşalan erkeklerin diğerlerine göre daha çok kalori tükettiği, daha çok alkol ve sigara kullandığı ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara daha fazla yakalandığı belirlendi. Bu sonuçlara göre, prostat kanseri açısından başarılı bir “performans” sergilemiş olsalar da, bu avantajın keyfini çıkarmalarını engelleyecek olası diğer sağlık sorunları açısından riskli bir topluluk olduklarını söylemek olası.

Belirtmekte yarar var; boşalma sayısı-prostat kanseri görülme sıklığı arasındaki ilişkiyi tersi yönde değerlendirmek büyük bir hata olur. Çalışmadan anlaşılması gereken nokta, az boşalan erkeklerin hastalık açısından artmış bir riske sahip oldukları değil, prostat kanserini engellemede “değiştirilebilir, müdahale edilebilir” (genetik vs. etkilerden bağımsız) bir koruyucu faktörden “yoksun” kalmış olmalarıdır.

Yüksek denek sayısı üzerinde ileriye dönük yapılmış olması ve uzun takip süresi ile kuvvetli bilimsel kanıtlar sunan bu çalışma, kullanılan bir prostatın kanserleşme olasılığının düşmesi olarak özetlenebilen prostat durgunluk hipotezi eksenli prostat kanseri gelişim mekanizmasını destekler nitelikte sonuçlar sağlaması nedeniyle de değerlidir.


Kaynak:

Laboratuvarda İşlevsel Canlı Deri Üretildi

Programlanmış iPS hücreleri — kullanarak, Japonya’da bulunan RIKEN Center for Developmental Biology’den  (RIKEN Gelişim Biyolojisi Merkezi) bilimciler Tokyo Üniversitesi ve başka enstitülerden araştırmacılarla birlikte, karmaşık deri dokusunu üretmeyi başardılar. Laboratuvar ortamında geliştirilen bu deri dokusu kıl kökleri ve yağ bezleri gibi yapıları da bulunduruyor. Gelişimi gerçekleştirdikten sonra eldeki bu üç boyutlu canlı deriyi yaşayan farelere implant eden araştırmacılar, yapılan gözlemlerde yapay dokunun kas lifleri ve sinirler gibi sistemlerle uyumlu bağlantılar kurduğunu tespit etti.

Biyomühendislik ürünü dokular üretmek üzere gerçekleştirilen ve bu konuyu irdeleyen teorik-pratik araştırmalar son yıllarda hem sayıca artmaya hem de önemli ve başarılı sonuçlar üretmeye başladı. Bununla birlikte aşılması gereken sorunlar da mevcut ve çözüm odaklı  incelemeler devam ediyor. Araştırmacılar tarafından nakil edilebilir düzlemlerin üzerinde epitel hücrelerden üretilen deri dokuları da, normal doku fonksiyonlarına sahip olmalarını engelleyecek biçimde, yağ-salgılayan bezler ve ter bezlerinden mahrum olarak gelişiyor.

Science Advances dergisinde yayımlanan çalışmada, araştırmacılar farelerin diş eti köklerinden hücreler alarak, bu hücrelere müdahale etti ve böylelikle kök hücre benzeri iPS hücrelerini üretmeyi başardı. Kültür ortamında, birbirine tutunmuş hücre kümesi haline gelen ve ’embryoid body’ şeklinde anılan yapı canlı bir vücutta gelişen embriyoyu kısmi olarak andıran bir oluşum haline geliyor. Araştırmacılar iPS’leri kullanarak belirli sinyal yollarını (Wnt10b) kullanarak ürettikleri bu yapılardan çok sayıda alarak bağışıklık sistemi hasarlı olan farelere naklederek bu canlılarda dokulara doğru farklılaşmalarını sağladı. Bu süreç, gerçek bir embriyonun izlediği biyolojik safhalarla benzer şekilde gerçekleşirken, bu farklılaşmanın ardından dokular bu farelerden alınarak başka farelere nakledildi ve burada dokular gerçek deri dokularına dönüşerek son halini aldı. Burada bahsedilen deri dokusu, asıl deri fonksiyonlarından sorumlu olan orta katmandır ve bu katmanda -yani üst ve alt deri katmanı arasında- yağ salgılama ve kıl folikülü yerleşimi gerçekleşmektedir. Araştırmanın olumlu sonuçlarından birisi olarak, yapay derinin fonksiyonlarını gerçekleştirmesini sağlayan uyumlu bağlantıları kurmayı başardığı kaydedildi.

Yukarıda parantez içinde bahsi geçen Wnt10b molekülü, bir sinyal proteindir ve gelişim biyolojisi çalışmalarında uyarıcı ve doğru gelişimi sağlayıcı unsur olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Mevcut çalışmada ise çok sayıda kıl folikülü oluşmasını sağlayarak doğal dokuya daha fazla benzemesini sağlamıştır.

RIKEN Center for Developmental Biology’den Takashi Tsuji; bu yeni doku aktarımı tekniği ile yapay derinin zorunlu bir takım organlardan (kıl folikülü ve salgı bezleri) yoksun olarak gelişmesi sorununun üstesinden gelebildiklerini ve böylelikle kontrol ve regülasyon aşamalarının daha iyi işlev kazandığını açıkladı.

Keşfin en önemli uygulama alanlarından birisi olarak, yaralanmalar ve yanmalar sonucunda deri hasarı bulunan insanlar için kendi dokuları ile uyumlu yapay canlı deriler üretilmesi gösteriliyor.

Araştırma dahilinde oluşturulan ve elde edilen görseller için : http://www.riken.jp/en/pr/press/2016/20160402_1/


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Ryoji Takagi, Junko Ishimaru, Ayaka Sugawara, Koh-ei Toyoshima, Kentaro Ishida, Miho Ogawa, Kei Sakakibara, Kyosuke Asakawa, Akitoshi Kashiwakura, Masamitsu Oshima, Ryohei Minamide, Akio Sato, Toshihiro Yoshitake, Akira Takeda, Hiroshi Egusa & Takashi Tsuji. Bioengineering a 3D integumentary organ system from iPS cells using an in vivo transplantation model. Science Advances, March 2016 DOI:10.1126/sciadv.1500887

İnsanların Şempanzelerden Ayrılmaları Sanılandan Daha Önce Gerçekleşti!

12.5 milyon yıl önce yaşamış bir primatın analizlerinde, bu primatın bir tip goril olduğu önermesi yapılıyor. Eğer doğruysa, bu, gorillerin düşünüldüğünden çok daha önce evrimleştiği anlamına geliyor, ayrıca insanların şempanzelerden ayrıldığı tarihi de 2 milyon yıl öncesine götürüyor.

Kanada’daki University of Toronto’dan David Begun, şimdi Avrupa dediğimiz yerde yaklaşık 12.5 milyon yıl önce yaşamış Dryopithecus fosillerinin analizlerini tekrarladı. David Begun’a göre, kafatasının karakterteristikleri büyük-insansı maymunlardan daha önce evrimleştiğini göstermiyor; aslında Dryopithecus’un kendisi büyük-insansı maymun. Kafatasının bağlantı noktasındaki kemiklerin açılarını, ve beynin olduğu yerin yüze bağlanma şeklini değerlendirince bir gorile ait olduğu anlaşılıyor.

Orang-utanlar, insan soyundan ayrılmadan önceki en eski primatlar ve bu primatları Dryopithecus takip ediyor, sonrasında ise şempanzeler. Fakat, eğer Dryopithecus aslında goril ise, bu durum türleri, insanlara ve şempanzelere daha da yaklaştırıyor.

Begun’un belirttiğine göre; yüz hatları değerlendirildiği zaman Dryopithecus’un insan soyundan yaklaşık 14 milyon yıl önce ayrıldığı önermesi yapılabiliyor. Buradan yola çıkarak da, insan soyunun şempanzelerden yaklaşık 10 milyon yıl önce ayrıldığı tahmininde bulunulabiliyor. Bu tarih, fosil kayıtlarını temel alan daha önceki tahminlerden 2 milyon yıldan daha eski, fakat aslında genetik analizleri temel alan son zamanlardaki tahminlere de yakın.

David Begun: ‘’Peki ya, küçük bir goril gibi görünen Dryopithecus gerçekten de insanlardan bir kol olarak ayrılan küçük bir goril ise?” diyor ve ekliyor: Goril, şempanze ve insanların farklılaşmalarının zamanlarını birbirlerine kıyasla biliyoruz. Bundan dolayı, gorillerden diğerlerine ayrılmayı, fosil saatini yeniden ayarlamada kullanabiliriz.

Genetik kıyaslamalar ile de ayrıca türlerin ortak atadan ne zaman ayrıştıkları belirlenebiliyor. Genetik kıyaslamalar, ortak atanın hayatta olduğu zamandan sonra geçirdikleri süreleri ile orantlılı olarak, iki tür arasındaki genetik farklılıkların sayısını temel alıyor. Bu sebepten dolayı moleküler saatler olarak da biliniyorlar.

Moleküler Saatler

Şu anda moleküler saatler, insanların ve şempanzelerin ayrışmalarının tarihinin en az 7 milyon yıl önce (insan hattında olduğu düşünülen en eski fosil Sahelanthropus’un yaşadığı düşünülen zaman) olarak belirliyorlar. Fakat bazı çalışmalarda da moleküler zamanların 13 milyon yıl öncesine kadar gittiğini varsayılıyor.

University of Cambridge’dan Aylwyn Scally’ye göre; ortak atanın en son görüldüğü zaman ile iki ayrı ve aynı anda yaşamış türün varlığının arasındaki sürenin hesaplanması orijinal türlerin popülasyonuna bağlı: popülasyon ne kadar büyükse son ortak ataya süre olarak uzaklık o kadar artacaktır.

Gerçek analizler 9 ila 10 milyon yıllık bulunmuş fosillere bağlı olacak. Fakat bu hiç de kolay değil. Son zamanlardaki fosil keşifleri oldukça az ve bu fosiller oldukça yetersiz.

 


Kaynak: ”Ape fossils put the origin of humanity at 10 million years ago” New Scientist Retrieved from https://www.newscientist.com/article/dn28274-ape-fossils-put-the-origin-of-humanity-at-10-million-years-ago

Güneş Kremi, İnsanları Gerçekten de Kanserden Koruyor!

Çoğumuzun yaz tatilinden beklentisi, bronz bir tenle dönmek. Bronzlaşmanın cildimize hasar verdiği gerçeğini görmezden geliyoruz. Oysa bir cilt kanseri türü olan “melanoma”ya yakalanmak için birkaç kötü güneş yanığı geçirmek yeterli.  Herkes cilt kanserine yakalanabilir fakat bu riski, alacağımız ufak önlemlerle en aza indirebiliriz. Bunun için güneş kremi sürmeye zaman ayırıp öğle saatlerinde şezlongda güneşlenmeyi bırakarak şemsiyelerin gölgesine çekilmeliyiz.
Maalesef hiçbir güneş koruyucu krem %100 koruma sağlayamıyor. Kremin SPF değerinin yüksek oluşu güneşten daha iyi koruduğu değil daha uzun süre koruduğu anlamına geliyor. Örneğin SPF değeri 30 olan bir kremi güneşe çıkmadan 15 dakika önce sürmek, güneş yanığı olmadan normalden 30 kere daha uzun kalabileceğimiz anlamına gelir. Tam koruma sağlayan tek yöntem ise güneşe çıkmamak. Dolayısıyla çocuklarınız bir dahaki sefere güneş koruyucu sürmek konusunda şikayet ettiklerinde onlara şunu söyleyin: Güneş kremi, onları kanserden koruyan süper kahraman bir gen için kalkan oluyor.
Güneş kreminin yanıklardan koruduğu genel olarak kabul görmüştür ama bugüne kadar güneş kreminin cilt kanserini önlemekteki etkinliği ile ilgili akademik bir tartışma vardı. Bilindiği üzere, SPF (Solar Protection Factor- Güneş Koruma Faktörü)  içeren güneş kremleri cildin ultraviyole B (UV-B) ışınlarından korunmasına yardımcı olur. UV-B ışınlarının güneş yanıklarına sebep olduğu biliniyordu. Fakat yeni araştırmalar bizlere UV-B’nin yanı sıra Ultraviyole A’nın da (UV-A) güneş yanıkları, cildin yaşlanması ve cilt kanserlerine sebep olduğunu gösterdi.  Geniş spektrumlu yani hem UV-A hem UV-B’den koruyan, SPF’si minimum 30 olan ve suya dayanıklı güneş kremlerinin kullanılması öneriliyor. Örneğin SPF 30, UVB ışınlarının %97’sini bloke eder ve iki saatte bir yenilenmelidir. Yine de bu verilere, aralıklarla bilim insanları tarafından meydan okunmaktadır. Fakat bir diğer araştırma, güneş kremlerinin gerçekten de kansere karşı etkili olduğunu net bir şekilde ortaya koymayı başarıyor.
QUT (Queensland University of Technology) araştırmacıları, güneş kreminin üç cilt kanser türüne %100 koruma sağladığını buldu. Bunlar; BHK (bazal hücreli karsinom), SHK (skuamöz hücreli karsinom) ve malign melanom. Araştırmanın başındaki Dr. Elke Hacker’a göre güneş kremi, cilt kanserine yol açan etkenlerin %100’üne karşı bir koruma sağlamıyor ama p53 genine koruma kalkanı oluyor ki bu gen derideki deformiteleri iyileştirmeye ve kanseri önlemeye uğraşıyor.
“Derimiz güneşten dolayı deforme olduğunda, p53 geni o deformiteyi tamir eder ve böylece cilt kanseri oluşumunu önler. Ama cilt sürekli bir zarar görüyorsa, p53 geni mutasyona uğrar ve işini yapamamaya başlar; güneş yanıklarını artık tedavi edemez ve bu koruma olmadığı zaman cilt kanseri oluşmaya daha yatkındır.”
Çalışma, güneş ışığının  insan derisindeki kremli ve kremsiz etkilerine baktı. Sonuç olarak, ışık gören alanlara düzgün bir şekilde güneş kremi (30SPF+) uygulandığında UV kaynaklı cilt hasarı bulamadılar. Dr. Hacker şöyle diyor:
 
“Melanom en öldürücü cilt kanseri türü. Araştırmalar gösteriyor ki, melanositlerin ( cilt için hücre üreten pigment) çok fazla güneşte kaldıktan sonra zarar görmesi cilt kanseri gelişiminde büyük rol oynuyor.”
Dr. Hacker, araştırmada ciltteki moleküler değişimlere karar vermek için, UV ışınlarına mazur bırakmadan önce ve sonra,güneş kremli ve kremsiz 57 kişiye bir seri cilt biyopsisi yapıldığını söyledi. Şöyle devam ediyor:
“İlk olarak, insanların ışıma görmeyen derilerinden ufak biyopsi parçaları aldık. Sonra iki deri bölgesini hafif yakıcı dozda UV ışığına maruz bıraktık, bölgelerden biri kremli biri kremsizdi. Sonra tekrardan biyopsi için iki taraftan da doku aldık. 24 saat sonra, biyopsileri tekrarladık ve alınan örnekleri karşılaştırdık. 24 saat sonra güneş kremi uygulanan deri örneğinde herhangi bir DNA değişikliği veya p53 geninde bir etki yoktu. Avustralya’da, güneş kremi kullanımı ve eriteme (cilt kızarıklığı) karşı koruyucu özelliği konusunda yüksek standartlarımız var. Ama bu çalışma kızarıklığın da ötesine bakıyor, UV maruziyeti güneş kremi kullanırken ciltte moleküler bir değişikliğe (bu değişiklikler BHK, SHK ve malign melanoma bağlanıyor) neden oluyor mu olmuyor mu anlamak için. Moleküler bir değişiklik olduğu zaman,bu cilt kanseri gelişimini arttırıyor.”
Dr. Hacker çalışmanın ayrıca UV ışığına mazur kalmanın moleküler tepkileri üzerine temel ölçüm ve güneş sonrası yanıkların tedavisinin araştırılmasında kullanılacağını da ekledi.
Queensland Kanser Konseyi sözcüsü Katie Clift ise, araştırmanın Queensland’de (dünyada en yüksek cilt kanseri oranı olan yer) “Sunsmart” mesajını güçlendirdiğini söyledi.
“Bütün Queensland’lilerin Sunsmart alışkanlıklarını benimsemeleri kaçınılmaz. Her gün dışarı çıkıyorlar ve Güneş Devleti’ndeler, hangi mevsim olursa olsun.” 
Queensland Kanser Konseyi, 30SPF ve üstü geniş spektrumlu, suya dayanıklı güneş kremi kullanımını ve her iki saatte bir yenilenmesini tavsiye ediyor.
“Güneş koruyucuyu düzgün bir şekilde uygulamak önemli. Yetişkinler, yarım çay kaşığından biraz fazla güneş kremini yüzlerine,her iki koluna,boynuna,kulaklarına ve bir çay kaşığından biraz fazla güneş kremini de bacaklara,sırta ve gövdenin ön tarafına sürmeliler. Ayrıca güneş kreminin etkisini güneşten koruyan kıyafetlerle tamamlamak da çok önemli. Bunun için geniş kenarlı bir şapka ve güneş ışığının geçmesini engelleyecek şekilde yüzü saran bir güneş gözlüğü en iyileridir.”
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma: 

Parmakları Kütletmek/Çıtlatmak Zararlı Mıdır?

Mit: “Parmaklarını kütletirsen ileride kireçlenir, hareket etmez hale gelir. Parmakları çıtlatmak çok zararlıdır.”

Gerçek: Yapılan hiçbir araştırma, parmak kütletme ile kireçlenme (veya diğer rahatsızlıklar) arasında herhangi bir bağ olduğunu göstermemektedir.

Bilgi-1: 2011 yılında yayınlanan bir makalede, 50-85 yaş arasındaki parmaklarını sürekli olarak kütleten ve hiç kütletmeyenlerden oluşan 215 kişi incelenmiştir. Araştırma sonucunda kireçlenme miktarı ile parmak kütletme arasında hiçbir bağ bulunamamıştır. Hatta bir tıp doktoru olan Donald Unger 50 yıl boyunca sadece sol elindeki parmaklarını kütletmiş, sağ elindekileri hiç kütletmemiştir. 50 yıllık çalışmasının sonucunda kireçlenme konusunda herhangi bir farklılık olmadığını ortaya koymuş ve 2009 yılında Tıp alanında Ig Nobel Ödülü‘nü kazanmıştır (Nobel Ödülü’yle bilimsel ve eğlenceli bir şekilde dalga geçen, bu tip “lüzumsuz” araştırmalara ödüller veren bir kurum).

Bilgi-2: İlginç bir şekilde, parmak kütlettiğimiz esnada çıkan sesin tam kaynağı 2015 senesine kadar keşfedilememiştir. 2015 yılından önce bilim insanları, bu sesin kaynağıyla ilgili 3 olasılık üzerinde durmaktaydı: eklemlerdeki boşluklar, bağların ani kasılması, eklem içi adhezyonların kırılması. Bunlar arasındaki en güçlü aday, eklem içi boşluklardı (kaviteler). Parmakların, normalde olduğundan farklı yönlere hareket etmeye zorlanması, eklemler içerisindeki vakumlu kavitelerin ani yer değiştirmesi ve boşlukların üzerine basınç binmesi sonucunda “patlamaları”yla küt bir ses çıkarmaktadır. Bu boşluklar, eklemler arası sıvı içerisinde düşük basınçta çözünen bazı gazlardan, özellikle de karbondioksit gazından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu gazların dışarı çıkarılması, herhangi bir fayda ya da zarar sağlamamaktadır.

Bilgi-3: 15 Nisan 2015’te PLOS One dergisinde yayınlanan bir makalede, MRI (manyetik rezonans görüntüleme) altında parmak kütlemesi incelenmiştir. Böylece, bilim insanlarının üzerinde durdukları olasılığın geçerli olduğu görsel olarak ispatlanmıştır. Araştırmaya göre sesin kaynağı, diartrodiyal bağlantılar olarak bilinen parmak bağlantılarıdır. Bu bağlantılar ayak parmaklarınızda, bileklerinizde, dirseklerinizde, kalçalarınızda ve omuzlarınızda da bulunur. Bu nedenle insanlar bu bölgeleri de kütletebilmektedir. Aşağıdan bu kütletmenin MRI görüntüsü izlenebilir:
Bilgi-4: Güncel araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer gerçek, bu araştırma öncesindeki bilim insanlarının savunduğunun aksine, kütleme sonrasında kemiklerin birbirine daha yakın olmadığı, tam tersine uzaklaştığı oldu. Patlayan baloncuk, ardında bir boşluk bırakmaktadır ve bu boşluk, tekrardan dolana kadar orada kalmaktadır. Araştırmacıların düşüncesine göre bu boşluk, kütletme sırasında birbirine sürtünen kemikler nedeniyle oluşmaktadır.
Bilgi-5: Bu yeni araştırma, geride 2 soru işareti bırakmaktadır: İlki, bu baloncukların patlamasının nasıl bu kadar şiddetli bir ses çıkarabildiğidir. Bu konuda araştırmacıların olası cevabı, aslında çıkan sesin bir baloncuğun patlamasından ziyade, patlatılan baloncuğun yeniden doluvermesi sırasında bu sesin çıktığı yönündedir. Ancak bu henüz bir kesinliğe sahip değildir. İkinci soru ise, bu “Baloncuk Teorisi”nin doğrulanmasının, parmak kütletmenin zararları konusunda yeni bir görüşü ve yeni keşifleri doğurup doğurmayacağıdır. Ancak şimdilik, parmak kütletmenin herhangi bir zararı olduğu halen düşünülmemektedir.
Bilgi-6: Yapılan araştırmalardan birisinde, parmaklarını daha fazla kütletenlerin çeşitli psikolojik sorunlara daha yatkın olduğu tespit edilmiştir. Yani parmak kütletmenin doğrudan fiziksel bir zararı olmasa da, bazı psikolojik sıkıntılar ile ilişkilendirilmesi mümkün olabilir. Bu sorunlar arasında parmak derisini yeme, sigara ve alkol bağımlılığı bulunmaktadır.

Rüyalarımızı Nasıl Hatırlayabiliyoruz?

Hemen hemen hepimizin malûmudur; rüyaları hatırlamak zordur. Aslında, eğer ki bir rüya uyanmamızdan önce sona ermişse, bu rüyayı hatırlamıyoruz. Uzun süreli hafızalar oluşturmamızı sağlayan beyin süreci, uyku anında pasiftir. Bu yüzden de uyanmamızdan kısa bir süre sonra gördüğümüz rüyaların büyük bir çoğunluğunu unuturuz. Örneğin; hatırlamada oldukça önemli bir nörotransmitter olan norepinefrin; uzun süreli hafızalar için elektriksel aktivitenin görüldüğü prefrontal korteks gibi bölgelerde rüya anında çok düşük seviyelerdedir.

Beyin uyandıkça, uzun süreli hafıza için gerekli süreçleri aktif hale getirmeye başlar. Böylece, eğer bir rüyadan fırlayarak uyanırsak, bu rüyayı hatırlama şansımız çok daha fazladır. 2011 yılında yapılan bir çalışma; REM uykusundan uyandıktan sonra prefrontal kortekslerinde daha fazla teta beyin-dalgası aktivitesine sahip insanların rüyaları hatırlamada daha iyi oldukları sonucuna ulaştı. Teta aktivitesi; daha yavaş bir tempoya, daha rahatlamış bir beyin haline işaret eder ve fazla teta aktivitesi ise uyanıkken hafızayı güçlendirmeyle bağlantılıdır.

Bir rüyanın duygusal içeriği ve mantıksal tutarlılığı da rüyalarımızın ne kadarını hatırladığımızda etkilidir. Yapılan bir çalışma; daha az mantıklı rüyaların, içeriği berrak ve organize bir hikaye çizgisi olan rüyalara kıyasla daha zor hatırlandığını ortaya koydu. Hatırlamamıza en uygun olan rüyalar –kâbuslar ve oldukça parlak, duygusal rüyalar– beynin ve vücudun canlanmasına eşlik eder ve bizi uyandırmaya daha yatkın rüyalardır.

Belli bazı teknikler rüya hatırlama oranımızı artırmaya yardımcı olabilir. Uyandıktan hemen sonra dikkatimizi çeken herhangi bir şey de rüya hatırlamayı engelleyebilir, bu yüzden uykuya dalarken kendinize rüyalarınızı hatırlamak istediğiniz hatırlatın. Uykudan hemen önce son düşündüğünüz şeyler bunlar olsun. Yatağınızın yanında bir defter ve bir kalem bulundurun ve tanımlayabildiğiniz bir görüntü ya da his varsa bunu not edin. Basit olan bu adımları izlemek bütün bir rüyayı geriye sarmanıza sebep olabilir.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • “What Processes in the Brain Allow you to Remember Dreams?” ScientificAmerican MIND. (2014, July 1)

Neden Ağlarız?

Araştırmalar öne sürüyor ki , üzgün olduğumuz için değil , üzgün olmayı atlatmak için ağlarız.

İlk olarak , duygusal ağlama insanlara özel bir olay değildir. Eğer çok küçük bir kedi yavrusunu ele alırsak, bir insan bebeğiyle aynı türde gürültülü mutsuzluk sesini çıkarır. Başka hayvanlar feryat eder, sızlanır ya da inler ve bunların kaynakları bizim ağlamamıza sebep olan duygularla aynıdır. Tek fark, hayvanların bunu kuru gözle yapmalarıdır.

Bebeklerin ilk ağlamaları diğer hayvanların ağlamalarına benzer , yani ayrılma ve sıkıntının içgüdüsel bir göstergesidir. Hatta , anensefali (beynin yarım yuvarları olmama durumu) doğan bebekler bile ağlayabilir.

Dört çesit gözyaşı vardır:

1)Devamlı ya da bazal gözyaşları üç seviyeye sahiptir: göze yapışan, içerik yönünden zengin mukus; sulu bir orta katman ; ve antioksidan vitamin,mineral ile asit yönünden zengin yağ katmanı. Bunlar devamlılık ve koruma için devamlı üretilir.

2) Refleks gözyaşları, mikroorganizmaları hedef almak için antikorlar, immunoglobulinler ve lizozimler içerir. Göz,burun veya yüzde bulunan sinir uçlarının ışık,rüzgar, yabancı maddeler ya da irite edici gaz/sıvılarla teması sonucu üretilir. Normal gözyaşı değildir, biyolojik olarak farklıdır.

3) Bir alerji ya da kimyasal aracılıkla oluşmuş, indüklenmiş gözyaşları.

4)İnsanlara özel duygusal(psikojenik) gözyaşları

İnsan bebekleri üç ayları dolmadan duygusal gözyaşı dökmezler. Bu , 3-6 ay aralığında başlar. Aynı zamanda bu aralık , bebeklerin farklı yüzleri tanıdıkları, cevap verdikleri ve tepki gösterdikleri (yani sosyal olmaya başladıkları) aralıktır. Gözyaşlarının bir işlevinin de iletişim kurma hatta çevredeki insanları kimyasal olarak manipüle etme olduğuna dair kanıtlar bulunmakta.

Bu nemli yetenek, büyük ihtimalle türümüzün geçirdiği bir genetik mutasyonun sonucu. Öyle görünüyor ki, beynin duyguyla ilgili bölgeleri(frontal lob, bazal ganglia, talamus ve hipotalamus) refleks gözyaşlarının kullandığı duyusal devrelerle karışmış ve onlarla rüzgar ya da toz değil de duygular yoluyla etkileşime geçmiş.

İnsan gözyaşları, gözle bağlantılı tüplerin tepesinde bulunan, ahududu şeklindeki lakrimal bezde şekillenir. Küçük ampüller sıkışarak gözyaşlarını iter. Tüm sistem Oculist’e göre inanılmaz karışıktır:

“Lakrimal bez iki farklı işlem sonuçu protein salgılar. Kurucu salgılama adlı ilk işlemde proteinler endoplazmik retikulumda sentezlenir, golgi aygıtçığında modifiye edilir ve salgı vesiküllerine aktarılır. Bu vesiküller hemen apikal zar ile kaynaşır. Vesiküller muhafaza edilmez , böylece kurucu salgılama protein sentezi seviyesinde düzenlenir. Kurucu proteinlere örnek olarak SlgA verilebilir. İkinci salgılama düzenlenmiş protein salgılamasıdır. Bu tipte , proteinler endoplazmik retikulumda sentezlenir, golgi aygıtçığında modifiye edilir ve salgı vesiküllerine paketlenir. Vesiküller ilgili uyarıcılar algılanana kadar muhafaza edilir ve ancak o zamanda apikal zarla kaynaşır.”

Tüm süstem bizim bilinçli kontrolümüz dışında kalır. Aynı titreyen çene ve gözyaşları bir trafik kazasından kaçmaya çalışırken bulunamazken , işyerinde bir karşılaşmada istemsiz belirebilir. İstemli ağlamayı öğrenen aktörler bile, göz ve yüzlerine komut vermektense duygusal anlar hayal ederler. Bu hem psikojenik göz yaşarmasını incelemek isteyen biliminsanları hem de cenazelerde gözlerini kuru halde bulan bizler için sorun yaratır.

Suçlu, kalp atışı, nefes alıp verme gibi şeyleri kontrol eden, beden ve zihni bulanık bir şekilde birbirine bağlayan otonom sinir sistemidir. Otonom sinir sistemi bazı şeyleri hızlandırabilir (sempatik sistem) ya da kriz geçtiğinde yavaşlatabilir(parasempatik sistem). Bunların lakrimal sistemle bağlantıları verilen diyagramda gösterilmiştir.

Eğer üzgün olduğumuz için ağlıyorsak, korktuğumuz için koşuyorsak örneğindeki gibi, sempatik sistemin işin içinde olması gerekirdi, ancak değil. Bir kişinin sempatik sistemi felç geçirdiğinde o kişi daha fazla ağlar. Diğer yandan , parasempatik sistem zedelendiğinde daha az ağlanır. Hatırlayın , parasempatik sistem şeyleri yavaşlatır.

Ad Vingerhoets’in kitabı “Neden Sadece İnsanlar Ağlar: Gözyaşlarının Sırlarının Açıklanması”’na göre çoğu deney hayvanların neden acı/ayrılma sebebiyle ağladıklarına odaklansa da, Japonya’da 2008’de gerçekleştirilen bir tanesinin spesifik olarak insan ağlamasına ve beyine odaklanır. Araştırmacılar , deneye tabi tutulanlar duygusal bir film izlerken, onların beynindeki medial korteks hareketliliğini inceledi.

Bu incelemeyle öznelerin üç farklı aşamadan geçtikleri belirlendi : gözyaşı öncesi, gözyaşı tetikleyici ve ağlama. Katılımcılar film yüzünden duygulandıklarında bir aktivite artışı yaşandı ve ağlamaya başladıklarında keskin bir yükseliş görüldü. Araştırmacılar bunun beyin sempatik sistemten parasempatik sisteme geçiş olup olmadığını merak ettiler. İnsan ağlamasını inceleyen deneyler yetersiz olsa da , verilen diyagramda duygusal sıkıntı sonucu ağlarken hangi beyin parçalarının öne çıktığı veriliyor.

ağla2

Asetilkolin ve nöradrenalin gibi sinirleri harekete geçiren nörokimyasallara ek olarak , ağlamanın düzenlenmesinde görevli olabilecek başka nörokimyasallar da mevcut.

*Serotonin: Tek bir SSRI dozu (Prozac gibi) hem depresif hem de hamile kadınlarda ağlamayı azaltabilir. Serotoninin gözyaşı eşiğini etkilediği düşünülüyor. Ayrıca, duygusal gözyaşlarında da serotonin bulunur.

*Doğal opioidler (eski adlarıyla endorfinler), başta genç hayvanlardaki ayrılma ağlayışı olmak üzere, ağlayışları azaltır. Naltrexone, opioidleri bloke eder ve ağlamayı arttırır.

*Prolaktinin , meme sütü başta olmak üzere 300 farklı işlevi bulunur ve hipofiz bezinden salgılanır. Lakrimal bezlerde bu hormon için reseptörler bulunur. Aynı zamanda duygusal gözyaşlarında da bulunur.

*Duygusal gözyaşları ve duygusal terlemeyi tetikleyen adrenokortikotropin stresin en çok bilinen göstergelerinden biridir. Prolaktin gibi gözyaşlarında bolca bulunur.

Kaynak:

  1. EvrimselAntropoloji
  2. quora
  3. Sato-Suzuki, Ikuko, et al. “Activation of the medial prefrontal cortex during crying with emotional tear: Near-infrared spectroscopy study.” Autonomic Neuroscience135.1 (2007): 128

Zamanın Geçtiğini Nasıl Anlıyoruz?

Bu sabah işe zamanında gidebildiniz mi? Eğer başardıysanız, bravo! Ancak işe yetiştiğiniz için “trafikten sorumlu tanrılara” şükretmek yerine, bunda büyük katkısı olan beyninize teşekkür etmelisiniz. Beynin etkileyici biçimde doğruluk saptaması olan doğal saati bize birçok günlük aktivite için oldukça önemli bir yetenek olan zamanın geçişini saptama olanağı sunar. Geçen süreyi takip etmemizi sağlayan bu yetiden yoksunluk, sabah duşumuzun belirsiz bir zamana kadar devam etmesine sebep olabilir. Yani kafamızın içindeki bu “dırdırcı” ses olmasaydı, yapmamız gereken günlük şeylere kolaylıkla geç kalabilirdik.

Peki ama, beynimiz oldukça iyi ayarlanmış bu mental saati nasıl oluşturuyor? Sinir bilimcilere göre; farklı zaman tiplerini işlemek için ayrı sinirsel sistemlere sahibizdir. Örneğin; sirkadyen ritimlerini korumak, vücut hareketlerinin zamanlamasını kontrol etmek ve zamanın geçişinin farkında olmak. Şimdiye kadar, birçok sinirbilimci; zamansal işlemenin bu son tipinin –örneğin kahvaltıda çok fazla oyalandığınıza dair sizi uyaran türdeki gibi– tek bir beyin sistemi tarafından desteklendiğini düşünüyordu. Ancak, yeni yapılan çalışmalar, tek bir sinirsel saatin olduğu modelinin oldukça basit bir izah olduğunu ileri sürüyor. Geçtiğimiz yıl Journal of Neuroscience ‘da yayımlanan bir çalışmada, University of California’dan sinirbilimciler; beynin, zamanın geçişini hissetmesine dairikinci bir yöntemi olabileceğini ortaya koydu. Dahası, araştırmacılar bu ikinci iç saatin bizim birincil nöral saatimizle yalnızca paralel çalışmadığını aynı zamanda da birbirini tamamlıyor olabileceğini ileri sürüyor.

Geçmişte yapılan çalışmalar, merkezi iç saatimizin kalbinde yatan striyatum isimli bir beyin bölgesinin zamansal bilgiyi tamamlamak için beyni çevreleyen korteks ile beraber çalıştığını ileri sürüyordu. Örneğin, insanlar ne kadar zamanın geçtiğine dikkat ettiklerinde striyatum aktif hale geçer ve striyatuma veri girişini kesintiye uğratan bir nörodejeneratif bozukluk olan Parkinson Hastalığına sahip bireyler zamanı ifade etme sorunları yaşarlar.

Fakat zamanın geçişine dair bilinçli farkındalık, beynin yalnızca zamanı ölçmesini gerektirmez, aynı zamanda da ne kadar zamanın geçtiğinine dair işler bir bellek de gerektirir. Bilim insanları, hipokampus isimli beyin bölgesinin geçmiş deneyimleri hatırlamada kritik bir öneme sahip olduğunu biliyorlardı. Ancak, artık hipokampusun zamanın geçişini hatırlamada da rol alabileceğini düşünüyorlar. Hayvanlardaki elektriksel beyin aktivitesini kaydeden çalışmalar, hipokampusteki nöronların zamandaki belirli anlara dair sinyal verdiğini ortaya koyuyor. Fakat zamanın takibinde yalnızca hipokampus yeterli değildir. Dikkat çekici bir biçimde, hipokampusu hasar görmüş insanlar kısa zaman periyotlarını doğru bir biçimde hatırlayabiliyorlar, fakat bu insanlar uzun zaman aralıklarını hatırlayamıyorlar. Bütün bu bulgular, hipokampusun bazı (fakat tamamını değil) zamansal bilgilere dair sinyal vermede önemli olduğuna dair ipuçları veriyor. Ancak durum böyleyse, bu zaman kodu tam olarak ne için kullanılıyor ve neden bu denli özeldir?

Yapılan çalışmada, araştırmacılar bu gizemi ortaya çıkarabilmek için farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmeleri için fareleri eğittiler. Sonrasında, farelere sunulduğunda farklı kokular arasında seçim yapmaları beklenerek -böylelikle ne kadar zamanın geçtiğini gösterebileceklerdi– davranışı gösteren fareleri ödüllendirdiler. Denemelerin bazılarının öncesinde, araştırmacılar, hipokampusu geçici olarak inaktif hale getiren bir kimyasalı farelere enjekte ettiler. Bu durum; farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmek için işlevsel bir hipokampusun gerekip gerekmediğini test etmeye olanak sunuyordu.

İnaktif bir hipokampusu olan fareler; çok geniş bir zaman aralığının (örneğin; 3’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı bildirebildiler, fakat aynı başarıyı aynı periyotlardaki zaman aralıkları (örneğin; 8’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı saptamada gösteremediler. Bu da bize; aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmede hipokampusun önemli bir rolünün olduğunu, fakat aralıklar çok farklı olduğunda hipokampuse gerek duyulmadığını gösteriyor. Fakat tuhaf olan şu ki; bu örgü uzun zaman periyotlarında görülüyor; işlevsel olmayan bir hipokampuse sahip fareler kısa ölçekteki aynı zaman aralıkları (1 e karşı 1,5 dakika) arasında ayrım yapabilmede de normal değiller, fakat uzun zaman aralıklarına kıyasla daha iyi bir performans sergiliyorlar.

Dolayısıyla, hipokampus geçen zamana dair sinyal verirken oldukça özel bir rol üstleniyor. Uzun zaman ölçeklerindeki (yaklaşık birkaç dakika) aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapıyor. Yani, 15 dakika yerine 10 dakikadır duş aldığınızı söyleyebiliyorsanız, bunun için hipokampusünüze teşekkür etmelisiniz.  Fakat, 1 dakika ile 1,5 dakika ya da 20 dakika ile 1 saat arasındaki farkı ayırt edebilmenizde, iç saatiniz kadar diğer beyin bölgeleriniz de bundan sorumlu.

Hipokampusun böylesi bir özel görevi gerçekleştiriyor olması biraz garip gözükse de, bu durum hipokampusün diğer alanlarda yaptıklarıyla tamamen tutarlıdır. Biliyorsunuz ki; hipokampus, bitişik nesneler ya da deneyimler arasında ayrım yapabilme yetisiyle (biçim ayrımı olarak bilinir) meşhurdur. Bu çalışma, hipokampusün; farklı nesneler, mekânlar ve zaman aralıkları arasındaki kolayca göze çarpmayan farkları saptama gibi; bir deneyimin birçok özelliği arasında ayrım yapabildiğini gösteriyor.

Hipokampus; saniye saniye meydana gelen bir olayda dikkatsiz kalabilir, ancak bu anların hızlı bir geçişini hipokampusümüz sayesinde takip edebiliriz. Striyatumun saniyeler düzeyindeki zamanı takip ettiğidüşünüldüğünde, araştırmacılar, hipokampus ve striyatumun aslında birbirini tamamladığını ileri sürüyor. Yani hipokampus sessizliğe büründüğünde, striyatum olduğundan daha aktif bir biçimde görevi üstleniyor. Böyle bir şey yaşamanızı istemeyiz ancak, eğer hipokampusünüz hasar görürse (çok daha ağır problemler yaşarsınız), kısa zaman periyotlarının geçişini takip etme yetiniz teorik olarak güçlenir.

Fakat, bu inhibitör ilişkinin tek yönlü mü, çift yönlü mü olduğu henüz belirsiz. Eğer hipokampus ve striyatum gerçekten de ayrı ayrı çalışan karşıt iki saat gibiyse, striyatum hipokampusu baskılıyor ya da hipokampus striyatumu engelliyor olabilir mi? Bilim insanları striyatumun hasar görmesinin zamanı işlemede birçok probleme sebep olacağını biliyorlar. Fakat, bu durum hipokampusün yetisini artırarak uzun zaman aralıklarındaki farka dair ayrım yapabilmeyi olanaklı kılan, belirli bir zamanı ifade etme gibi bir “süpergüç” sağlar mı? Bunu anlamanın yolu ise bu konuya dair daha fazla bilimsel araştırmanın yapılması. .

Sonuç olarak, Pazartesi günü işe tam zamanında yetişirseniz; teşekkürü yalnızca tek bir iç saatinize değil; birden fazlasına etmelisiniz. Rahat olun çünkü sağlıklı bir hipokampusünüz var.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Your Brain Has 2 Clocks. ScientificAmerican MIND. (2013, November 16)
  • Coull JT, Vidal F, Nazarian B, Macar F. Functional anatomy of the attentional modulation of time estimation. Science. 2004 Mar 5;303(5663):1506-8.
  • Chara Malapani Separating Storage from Retrieval Dysfunction of Temporal Memory in Parkinson’s Disease Journal of Cognitive Neuroscience February 15, 2002, Vol. 14, No. 2, Pages 311-322 Posted Online March 13, 2006 (doi:10.1162/089892902317236920)
  • MacDonald CJ, Lepage KQ, Eden UT, Eichenbaum H. Hippocampal “time cells” bridge the gap in memory for discontiguous events. Neuron. 2011 Aug 25;71(4):737-49. doi: 10.1016/j.neuron.2011.07.012.
  • Whitman Richards Time reproductions by H.M. Acta Psychologica Volume 37, Issue 4, August 1973, Pages 279–282
  • Yassa MA, Stark CE. Pattern separation in the hippocampus. Trends Neurosci. 2011 Oct;34(10):515-25. doi: 10.1016/j.tins.2011.06.006. Epub 2011 Jul 23.
  • Meck WH Neuropsychology of timing and time perception. Brain Cogn. 2005 Jun;58(1):1-8. Epub 2004 Nov 18.

Modern Gebelik Testlerinin İcadından Önce Hekimlerin Kullandığı Korkunç Yöntemler!

Diyelim ki hamile olabileceğinizi düşünüyorsunuz. Doğal olarak eczaneye gider, bir idrar testi alırsınız; ve sonuç: İçinizde büyüyen bir insan olup olmadığını hemen öğrenebilirsiniz.
Ancak, şu anda aklınızdan geçen gebelik testleri görece yeni buluşlardır. Peki, daha önceleri kadınlar bebek beklediklerini nasıl öğreniyorlardı? Görünen o ki, eski “gebelik testleri” hayal ettiğinizden çok daha garip ve gerçek dışılardı. Eğer şu an yemek yiyorsanız biraz ara vermek isteyebilirsiniz, az sonra işler biraz tuhaflaşacak.
“Küçük”ten Al Haberi
Önce biraz temel bilgilere göz atalım. Bir kadın hamile kaldığında vücudundaki hormon düzeyleri değişir. Gebeliğin başlangıcında, plasentanın bir bölümü tarafından insan koryonik gonadotropin hormonu (hCG) salgılanır. Bu hormon vücudun diğer parçaları ile birlikte çalışarak, her menstrual döngünün başında oluşan korpus luteumun varlığını sürdürmesini sağlar. Ayrıca, özellikle ilk zamanlarında gebeliğin sürdürülmesine katkı sağlayan çok amaçlı bir hormon olan progesteronun üretimini tetikler.
Çağdaş bir gebelik testi, döllenmeden altı gün sonrasından itibaren yüksek hCG düzeyine ait belirtileri kadının idrarında bulabilir. Bu testler çok az “yalancı pozitif” sonuç üretir ve inanılmaz derecede doğru sonuç verirler (%99). Bazı türleri ise salt hCG yerine, gebelikte üretilen birden fazla hormonu kontrol ederler.
İdrar Kahinleri
Bir zamanlar, hamile olduğu düşünülen kadınların idrarları hekimler veya ileri teknoloji ürünü gebelik testleri yerine, “kahinler” tarafından incelenirdi. 16. yüzyılda Avrupalı kadınlar; iğrenç sarı akıntılarına dikkatle bakıp idrarın rengi, tonu ve kokusunu değerlendirerek bebek bekleyip beklemediklerini saptayabildiğini iddia eden “uzmanlar” tarafından kandırılırlardı.
Bu uygulamalı yöntemin bir parçası olarak, daha ileri düzey kahinler idrarı şarap ile karıştırırlardı. Muhtemelen nasıl olduğunu bilmemelerine rağmen, bu yaptıklarının arkasında bilimsel bir gerçek vardı: Alkol gebelik sırasında üretilen bazı özel proteinlerle tepkimeye girdiğinden idrarın kıvamı değişiyordu.
“Üroskopi” olarak da adlandırılabilecek bu idrar inceleme tekniği antik Babil’e dayanır ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyıldan 15. yüzyılın ortalarına kadar süren ilerlemesi sayesinde Bizans tıbbına da aktarılmıştır.
Mısırlı Gibi İşe
Aslında, idrar testleri Protestan Reformu’ndan ve Kopernik’ten çok daha önceleri ortaya çıkmıştır. MÖ 14. yüzyılda, yani günümüzden yaklaşık 3.350 yıl önce yaşamış olan antik Mısırlıların da kendilerine has bir yöntemleri vardı.
Kötü şöhretli Kraliçe Nefertiti’nin kocası Firavun Akhenaten’in saltanatı sırasında, Mısırlılar kadının idrarını buğday ve arpa tohumlarının üzerine serperlerdi. Eğer tohumlar çimlenirse, kadının hamile olduğu söylenirdi. Eğer buğdaylar çimlendiyse kızı, arpalar çimlendiyse oğlu olacak demekti.
Dikkate değer bir şekilde, en azından genel bir gebelik testi olarak, bu yöntemin gerçekten işe yaradığı gösterilmiştir. O dönemde muhtemelen bilinmiyor olmakla birlikte, gebelik sırasında üretilen hormonlar bu tohumların çimlenmesine neden oluyordu.
Rüzgar Tüneli
“Modern” tıbbın babası olarak bildiğimiz Hipokrat, gebeliğin kadın vajinasına soğan yerleştirilerek saptanabileceği şeklinde yanlış bir varsayımda bulunmuştu. Eğer ertesi sabah kadının nefesi soğan kokuyorsa, hamile değildi: Bu fikir, içinde büyüyen bir bebek olmadığında kadın rahminin açık olacağı ve rektumdan ağza uzanan bir rüzgar tüneli oluşturacağı düşüncesine dayalıydı. Eğer rahimde bebek şeklinde bir engel varsa, kadının nefesi soğan kokmayacaktı.
Bunun tıbbi olarak doğru olmadığını söylemek yeterli olacaktır.
Yaşam Döngüsü
hCG hormonu tıbbi araştırmacılar tarafından ilk defa 1920’lerde tanımlanmıştır ve bu buluş gebeliğin hCG araştırılarak saptanabilmesi fırsatını doğurmuştur. Bugün sahip olduğumuz ileri teknoloji idrar çubukları o zamanlar henüz yoktu, öyleyse yerine ne kullandılar? Ne yazık ki hayvanlar aleminin bazı üyeleri, bu iş için biraz zalimce bir test aygıtı olarak kullanılacaklardı.
Kadından alınan idrar örneği henüz tam gelişmemiş bir dişi fareye enjekte edilirdi. Eğer idrarda hCG hormonu varsa, fare kızışıp cinsel olarak aktifleşir ve çiftleşmeye hazır hale gelirdi. Başlangıçta sadece fareler kullanıldı, enjeksiyon sonrasında yumurtalıkları incelenmek üzere kesilip açıldı. Birkaç yıl içinde ise fareler yerini tavşanlara bıraktı. Bu teste baş araştırmacıların isimleri olan Aschheim-Zondek testi, diğer bir ismiyle A-Z testi adı verildi.
Test inanılmaz bir şekilde yüzde 98 doğru sonuç veriyordu. Ancak, sonuçların çıkması birkaç gün sürüyordu ve test koryoepitelyom adı verilen hızlı büyüyen bir kanser türü ile hCG’yi birbirinden ayırt edemiyordu. Böylece bu test, bilmeyerek de olsa, kanser teşhis yöntemi olarak da kullanılmış oldu; hasta hamile değilse kanser de değildi.
Herkesin Gözü Önünde
Yöntemi biraz daha geliştiren Lancelot Hogben adlı Cape Town, Güney Afrikalı bir bilim insanı, zamanını pençeli kurbağalar üzerinde insan ve diğer canlıların hormonları ile deneyler yaparak geçirdi. Amfibiler, yumurtaları çok daha kolay incelenebildiğinden fare ve tavşanlara göre daha avantajlı olduklarını gösterdiler.
Sonunda, bilimsel adı Xenopus laevis olan Güney Afrika pençeli kurbağasının insan gebelik testleri için özellikle elverişli olduğu ortaya çıktı. Dişi kurbağaya gebe bir kadının idrarı enjekte edildiğinde, kurbağa gün bitmeden yumurtluyordu. Buna karşılık erkek kurbağa ise enjeksiyona sperm üreterek yanıt veriyordu. Bu çok daha hızlı ve başarılı test 1930’larda Avrupa’ya yayıldı ve kurbağalar standart taşıyıcı konumuna geldiler.
Radyoaktif Hedefler
1976 yılında Warner-Chilcott adlı bir ilaç şirketi; kadınların 10 dolara alabilecekleri, kendi evlerinin rahatlığında uygulayabilecekleri, 2 saat içerisinde sonuçlanan ve en önemlisi de kurbağa gerektirmeyen bir test geliştirdi. Test, pozitif sonuçlarda yüzde 97 oranında doğru sonuç veriyordu, ucuzdu ve kullanımı kolaydı. Bu, sektör için devrim niteliğinde bir gelişmeydi ve şu an dünyanın her yerinde kullanılan gebelik testleri için de bir temel oluşturdu. Bu testin üretilmesi, hCG hormonunu saptamak için radyoaktif işaretleme yöntemi kullanılan 1970’lerin başlarına göre önemli bir gelişmedir.
Sonuç olarak, teknoloji Kraliçe Nefertiti döneminden günümüze önemli bir mesafe katetmiş olsa da, gebeliği hala bir şeylerin üzerine işeyerek tespit ediyoruz.
 
Düzenleyen: Mert Karagözoğlu – Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynak: IFLS