Neden ağlarız?

Image copyrightADAM PROCTOR

Düşünürsek, gözümüzden yaş akıtmak ilginç bir olaydır. Neden ağlarız? Gözyaşı dökme konusunda kadınlarla erkekler neden farklıdır?

Ağlamanın ardındaki nedenleri bilimsel olarak nasıl açıklarız? Ağlamanın yararları nelerdir? Hangi evrimsel nedenler onu ortaya çıkarmıştır?

Yapılan bütün araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla ağladığını gösteriyor. Psikolog William Frey’in 1982’de yaptığı bir araştırma, kadınların ayda ortalama 5,3 kez, erkeklerin ise 1,3 kez ağladığını ortaya koymuştu. Kadınların her ağlaması ortalama 5-6 dakika sürerken erkeklerinki 2-3 dakikayla sınırlıydı.

Hollanda’daki Tilberg Üniversitesi’nden psikolog Ad Vingerhoets gözyaşını araştıran az sayıdaki bilim insanından biri. Onun araştırmaları da ağlama konusunda kadınlarla erkekler arasında fark olduğunu ve bunun çocukluğa kadar dayandığını gösteriyor.

Bebeklikteki ağlamada herhangi bir cinsiyet farkı yoktur. Bütün bebekler aynı şekilde ağlar. Evrim psikologları bebeklerin ebeveynlerinin dikkatini çekmek amacıyla ağladığını söylüyor.

Peki çocukluktan yetişkinliğe geçişte ne oluyor da cinsiyetler arasındaki ağlama farkı doğar? Bunda kültürün önemli bir rol oynadığı belirtiliyor. Farklı ülkelerde yapılan araştırmalar, ağlamanın toplumsal olarak kabul gördüğü ülkelerde insanların daha fazla ağladığını gösteriyor.

Vingerhoets ayrıca daha zengin ülkelerde de ağlama oranlarının arttığını, bunun da refahın insanların duygularını daha iyi dışa vurmasını sağladığının bir göstergesi olduğunu belirtiyor.

Fakat Vingerhoets’a göre, erkeklerin ağlamasını sınırlayan sadece toplumsal şekillenme değil, testosteronun da etkisi var. Prostat kanseri tedavisi amacıyla testosteron seviyesini düşüren ilaçları kullanan erkeklerin daha fazla ağladığını söylüyor. Ancak bu insanların hastalık nedeniyle daha hassas olduğunu iddia edenler de var.

İnsan, duygusal nedenlerle ağlayan tek canlıdır – fillerin de yas tutarken ağladığına dair iddialar kanıtlanabilmiş değil. Neden ağladığımız konusunda fazla araştırma da yok.

Yani ister fiziksel acı duyduğumuzda, ister duygusal travmalarda, isterse mutluluktan olsun neden ağladığımızı bilmiyoruz aslında. İnsan sosyal bir varlık olduğundan belki de iç duygu durumunu dışa vurmanın bir yoludur bu.

Belki de insanın boşalıp rahatlamasını sağlıyor ağalamak. Vingerhoet geçen yıl yaptığı son araştırmasında gönüllü deneklere duygusal iki filmden birini izlettikten sonra duygu durumlarını sordu.

Filmlerden biri Hayat Güzeldir (Life is Beautiful), diğeri ise Hachi: A Dog’s Tale (Hachi: Bir Köpeğin Hikayesi) idi. Filmden hemen sonra, 20 dakika sonra ve iki saat sonra birer form doldurmaları istendi.

Film seyrederken ağlamayanlar herhangi bir değişiklik bildirmezken, ağlayanların ruh halinde önemli iyileşmeler kaydedildiği belirtiliyordu. Yani insanlar ağlayıp rahatlamıştı.

Kaynak:

  • BBC
  • Dianne A. van Hemert Culture and Crying: Prevalences and Gender Differences Published online before print April 28, 2011, doi: 10.1177/1069397111404519 Cross-Cultural Research April 28, 2011 1069397111404519
  • Zeifman DM An ethological analysis of human infant crying: answering Tinbergen’s four questions. Dev Psychobiol. 2001 Dec;39(4):265-85. PMID: 11745323
  • Asmir Gračanin, Ad J. J. M. Vingerhoets, Igor Kardum, Marina Zupčić, Maja Šantek, Mia Šimić Why crying does and sometimes does not seem to alleviate mood: a quasi-experimental study Motivation and Emotion December 2015, Volume 39, Issue 6, pp 953–960 DOI: 10.1007/s11031-015-9507-9

Bir Sınava Hazırlanmanın En İyi ve En Kötü Yöntemleri Nelerdir?

“Sabahladım.”

“Haftalardır bu derse çalışıyordum.” 

Finaller ve ihtimaller…

Bilim insanları bir sınava hazırlanırken en verimli ve en verimsiz yöntemlerin neler olduğu üzerine oldukça fazla pratik veriye sahip. Ancak araştırmalar sınava hazırlanma konusunda dünyanın en iyi okullarındaki öğrencilerin bile korkunç stratejiler kullandığını ortaya koyuyor. Birçok öğrenci öğrendiğini sanmak ile öğrenmek durumları arasındaki farkı genellikle sınavın hemen sonrasında anlarlar ancak iş işten geçmiştir, sonrası bütünleme, sonrası yaz okulu…

Sınava çalışırken çoğu zaman doğru olduğunu düşündüğünüz, ancak esasında pek bir işe yaramayan ve “öğrendiğini sanmak” ya da “çalıştığını sanmak” durumunu ortaya çıkaran teknikler geliştirirsiniz. Örneğin; oldukça yaygın bir biçimde, öğrenciler okudukları şeyi renkli kalemlerle çizerek (highlight) okurlar, ancak araştırmalar bu yöntemin hafızaya yardımcı olmadığını gösteriyor. Ve genellikle birçok öğrenci bir ders notunu daha ilk okumalarında neyin yeterince önemli olduğunu bilmeden cümlelerin üzerini renkli kalemlerle belirginleştirirler.

Bir başka efektif olmayan kavrama yöntemi ise tekrar okumaktır. Bunu yapmak öğrencilere söz konusu materyali her defasında daha iyi bildiği hissi verir. Oysa tekrar tekrar okumak, bir kişinin tamamen aynı şeyi tekrar tekrar anlatması gibidir. Sonunda mutlaka “evet, evet anladım” dersiniz. Fakat bir açıklamanın üzerinden defalarca geçmek o şeyi kendi sözcüklerinizle anlatabilmeniz ile aynı değildir.

Tekrar okumadaki sorunlar –söz konusu materyalden bir şey öğrenip öğrenmediğinizi bilmemek– bizi iyi bir çalışma tekniği geliştirmeye iter: Oto-test. Oto-test kişinin kendisini konuyla alakalı olarak teste tabi tutmasıdır. Çeşitli küçük kartlar ile kitabın konu sonu sorularını cevaplamak iyi bir oto-test olabilir.

Oto-testin iki temel faydası vardır. Birincisi, tekrar-tekrar okumak yerine, oto-test; kişinin daha fazla çalışmaya devam edip etmemesini anlamasına yarar ve neyin öğrenildiğine dair tutarlı bir ölçme yöntemi sağlar. İkincisi, öğrencilerin elde ettiği skorlar oto-testin söz konusu materyali hafızaya yerleştirme noktasında harika bir yol olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca bu yöntem materyali incelemek için harcanan zamana kıyasla çok daha verimlidir.

Bir diğer kullanışlı teknik ise; okuma sırasında periyodik olarak durup kendine şu soruyu sormak: “Bu metin içerisinde bu cümle neden doğru?” Hemen hemen hepimiz okuma yaparken çoğunlukla ne okuduğumuz hakkında düşünmeden gözlerimizi yalnızca kelimeler üzerinde gezdirdiğimiz zamanları deneyimlemişizdir. Her birkaç paragrafta durup, “Okuduğum yer kendi konteksi içerisinde neden mantıklı, neden doğru?” diye kendinize sormak düşünmeyi ve öğrenmeyi güçlendirir. Yani aslında tartışarak okumak (critical reading). Okuduğunuz şeyin kendi konteksi içerisinde ne kadar tutarlı ve neden doğru olduğunu kendinizle tartışarak okumanız beyninizde yeni bağlantılar kurulmasına yol açarak söz konusu materyalin kalıcılaşmasına sebep olur.

Üçüncü teknik ise; sıkıştırılmış bir çalışma yerine zamana yayarak çalışmaktır. Yani yazının en başında alıntıladığımız ve birçoğumuz deneyimlediği gibi “bir sınava sabaha kadar çalışmak” yerine onu zamana yayarak çalışmak daha verimlidir. Birçok araştırma, bir materyalin araya günler ve hatta haftalar koyarak tekrar gözden geçirilmesinin hafızayı sağlamlaştırdığını ortaya koyuyor. Ayrıca bu uygulama, öğretmenler için, örneğin mini sınavlar ya da ölçekler vererek önceki derslerde işlenen konuyu taramaları açısından güzel bir yöntemdir. Hafızada küçük yoklamalar yapmak öğrenmede büyük çıktılar oluşmasına sebep olabilir.

Herkese sınavlarında başarılar diliyoruz.


Kaynaklar:

  • Bilimfili
  • Rohrer, Doug, and Harold Pashler. “Increasing retention without increasing study time.Current Directions in Psychological Science 16, no. 4 (2007): 183-186.
  •  Butler, Andrew C. “Repeated testing produces superior transfer of learning relative to repeated studying.”Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition 36, no. 5 (2010): 1118.
  • John P. Trougakos, Ivona Hideg, Bonnie Hayden Cheng and Daniel J. Beal Lunch Breaks Unpacked: The Role of Autonomy as a Moderator of Recovery during Lunch Published online before print March 25, 2013, doi: 10.5465/amj.2011.1072 ACAD MANAGE J April 1, 2014 vol. 57 no. 2 405-421
  •  Grohol, J. M. “10 Highly Effective Study Habits” http://psychcentral.com/lib/top-10-most-effective-study-habits/ (Reached on 2016, May 27)
  •  Bowler, J. “Here are six scientifically proven tips for more effective studying.” http://www.sciencealert.com/here-are-6-scientifically-proven-tips-for-more-effective-studying (Reached on 2016, May 27)

Kolloid Gümüş Kullanmak Sağlıklı ve Etkili Mi?

Mit: “Bilim insanları bizlerden birçok gerçeği saklıyorlar. İlaç şirketleri bizleri hasta edip sonra de tedavi ediyorlar. Aslında sadece gümüş kullanarak birçok hastalığı yenebilirsiniz. Gümüş sizi bilinen tüm bakterilerden temizler, Antibiyotik etkiye sahiptir. Radyoaktiviteye karşı korur. Bakterilerin DNA’sını bozar. Gümüşle ilgili tüm bu gerçekler bizden gizleniyor.”

 
Gerçek: İnsan vücudunun herhangi bir işlevi gerçekleştirmek için gümüşe hiçbir ihtiyacı bulunmamaktadır. Gümüşün, insan sağlığına etkisi olacak hiçbir faydası bulunmamaktadır. Dahası, bakteriyel enfeksiyonlar ve insan-bakteri etkileşiminde de faydalı olduğu klinik ve bilimsel araştırmalarda gösterilememiştir.
Bilgi-1: Gümüş, atom numarası 47 olan, Latincede “gri, parlayan” anlamındaki argentum sözcüğünden gelen Ag kısaltmasıyla bilinen, yumuşak bir geçiş metalidir. Metaller arasında bilinen en yüksek elektriksel ve ısıl (termal) iletime ve yansıtma gücüne sahiptir.
Bilgi-2: Gümüş, insan vücudunun çalışması için hiçbir gerekliliği ve işlevi bulunmayan bir metaldir. Bazı gümüş satıcılarının iddia ettiği gibi vücut için gerekli olan bir mineral değildir. Gümüş, kendi başına külçe halindeyken toksik (zehirli) olmayışından ötürü çağlar boyunca bilimsel hiçbir geçerliliği olmayan iddiaların kalbinde yer almıştır. Halbuki gümüş tuzları insan için toksik özelliktedir ve solunum sistemi aracılığıyla vücuda dağılarak arjiri (cilt renksizleşmesi) denen hastalığa neden olur. Bu hastalarda deri, gözler ve mukus tabakası mavi-gri bir renge döner. Arjirinin bilinen başka bir etkisi olmadığı için, çoğu kişi ciddi bir hastalık olarak görmez. Fakat arjiri hastalarının derilerinin renk değişikliği çoğu zaman ömür boyu kalıcıdır ve sosyal sorunlara neden olabilir.
Bilgi-3: 21. yüzyıl şarlatanlarının ticari kaygılarla satmaya çalıştıkları “kolloid gümüş”, ufak gümüş parçacıklarının su içerisinde dağıtılması (süspanse edilmesi) sonucu üretilir. Bu şekilde üretilen ve hiçbir işe yaramayan kolloid gümüş, gerek ağızdan hap olarak alınacak şekilde, gerekse de vücuda doğrudan uygulanacak veya enjekte edilecek şekilde pazarlanmaktadır. Her sahte-bilim ve şarlatanlık ürünü gibi, kolloid gümüş de “her derde deva”, “tüm bakteri ve virüsleri öldürücü”, “HIV/AIDS önleyici”, “kansere tek çare” gibi süslü ama tamamen uydurma ve yalan olan başlıklarla pazarlanmaktadır. Hatta prostatı ve cinsel yolla bulaşan hastalıkları bile tedavi ettiğini iddia eden şarlatanlar bulmak mümkündür.
Bilgi-4: Kolloid gümüşün, tıpkı normal gümüş gibi bilinen ve bilimsel araştırmalarla desteklenen tek bir faydası bile bulunmamaktadır. Dahası, kolloid gümüş külçe gümüş ile gümüş tozu arasında bir yapıya sahip olduğu için, muhtemelen insan için toksik özelliktedir. Ne yazık ki hakkında detaylı çalışmalar bulunmadığı için, bu toksisite düzeyi henüz bilinmemektedir. Fakat bugüne kadar raporlanan bazı vakalarda, kolloid gümüş tüketen insanlarda böbrek hasarı ve nöbetlerle kendini gösteren nörolojik hastalıklara rastlanmıştır.
Bilgi-5: Kolloid gümüş, eğer ki başka ilaçlar tüketiyorsanız da onlarla etkileşime geçerek size zarar verebilecek, son derece tehlikeli olma potansiyeline sahip bir ürünüdür. Penisalamin, kuinolon antibiyotikler, tetrasiklin ve tiroksin içerikli ilaçlar ile etkileştiği ve olumsuz etkilere neden olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, kesinlikle kullanılmaması gerektiği gibi, eğer ki başka ilaçlar kullanırken tüketiliyorsa derhal doktora başvurulması gerekmektedir.
Bilgi-6: 2010 yılında yapılan, çok kapsamlı bir meta-analiz araştırması, gümüşün tıbbi kullanımının insan sağlığına herhangi bir olumlu etkisi olduğuna dair yeterli veri bulunmadığını göstermiştir. 2012 yılında yapılan sistematik bir araştırma, kolloid gümüş kullanan kremlerin bakteriyel enfeksiyon ve yaralanmaları tedavi etmede kontrol gruplarına göre daha başarısız olduğunu tespit etmiştir. Aynı yıl yapılan 2 ayrı araştırma, kolloid gümüşün yanıklarda da alternatiflere göre daha başarılı olmadığını göstermiştir.
Bilgi-7: Hiçbir ilaç, kimyasal, yiyecek veya içecek çağımızın en güçlü hastalıklarının “nihai” ve “tek” çözümü değildir; asla da olamaz. Eğer ki bir şey “her derde deva” ya da buna yakın bir etiketle satılıyorsa, hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın, o ürünün sahte olduğundan emin olabilirsiniz. Kolloidal gümüş de, 1990’larda moda olan sahte-bilim şarlatanlığının günümüze uzanan yansımalarından sadece bir tanesidir.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. National Center for Complementary and Integrative Health
  2. MayoClinic
  3. QuackWatch
  4. Silver
  5. Medical Uses of Silver
  6. Han TY, Chang HS, Lee HK, et al. Successful treatment of argyria using a low-fluence Q-switched 1064-nm Nd:YAG laser. International Journal of Dermatology. 2011;50(6):751–753.
  7. Chung IS, Lee MY, Shin DH, et al. Three systemic argyria cases after ingestion of colloidal silver solution. International Journal of Dermatology. 2010;49(10):1175–1177.
  8. Fung MC, Bowen DL. Silver products for medical indications: risk-benefit assessment. Journal of Toxicology and Clinical Toxicology 34:119-26, 1996.
  9. Hori K and others. Believe it or not—Silver still poisons! Veterinary and Human Toxicology 44(5):291-292, 2002.
  10. Brandt D. Argyia secondary to ingestion of homemade silver solution. Journal of the American Academy of Dermatology 53:S105-107, 2005.
  11. Wadhera A, Fung M. Systemic argyria associated with ingestion of colloidal silver. Dermatology Online Journal 11(1):12, 2005.
  12. Aziz Z, Abu SF, Chong NJ (2012). “A systematic review of silver-containing dressings and topical silver agents (used with dressings) for burn wounds”. Burns38 (3): 307–18. doi:10.1016/j.burns.2011.09.020. PMID 22030441
  13. Storm-Versloot MN, Vos CG, Ubbink DT, Vermeulen H (2010). Storm-Versloot, Marja N, ed. “Topical silver for preventing wound infection”. Cochrane Database Syst Rev (3): CD006478. doi:10.1002/14651858.CD006478.pub2.PMID 20238345

Hacamat İşlevsel ve Sağlıklı Bir Tedavi Yöntemi Midir?

Mit: Hiç öyle tıbba falan gerek yok. Hacamat delilikten cüzzama, gece körlüğünden baş ağrısına, diş hastalıklarından göz hastalıklarına, kanserden kısırlığa, mideden romatizmaya, bağırsaklara, böbreklere ve zihinsel hastalıklara kadar 70’ten fazla hastalığın tek başına tedavisidir!”

 
Gerçek: Hacamatın bugüne kadar istikrarlı bir şekilde her hastada tedavi edebildiği tek bir hastalık dahi bulunmamaktadır. Hacamatla ilgili söylenenler sadece şehir efsaneleri ve anektodal anlatımlardır. Bunların bilimsel hiçbir geçerliliği olmadığı gibi, hacamatı geçerli bir tedavi yöntemi olarak sunmak için kullanılamazlar.
Bilgi-1: Hacamat, ya da kan kupalama tedavisi, içerisindeki hava ısıtılmış ya da emilmiş kapların vücuda yerleştirilmesi sonucunda oluşan basınç farkından ötürü kanın kılcal damarların çatlamasıyla deriden dışarı sızması yöntemiyle yapılan antik bir alternatif tıp yöntemidir. Vücuda yerleştirilen bardak benzeri kaplar çeşitli bölgelerde 5-15 dakika boyunca bırakılır ve bu süre boyunca kişi, söz konusu kapların içerisine doğru yavaşça kanar. Bu kanama sayesinde bağ doku ve kaslar gibi yapıların iyileştiği iddia edilmektedir. Kanamanın varlığına veya yokluğuna bağlı olarak “kuru” veya “ıslak” hacamat yöntemleri bulunmaktadır.
Bilgi-2: Her ne kadar din tüccarları tarafından dini bir uygulama gibi pazarlanmaya çalışılsa da, söz konusu sahte tedavi yönteminin tarihi Milattan Önce 3000’li yıllara kadar, yani modern zamanlarda kabul gören dinlerin yaratılmasından çok daha önceye kadar girmektedir. En güvenilir kanıtlar arasında, hacamat uygulamasının MÖ 1550 yılında Antik Mısır’da uygulandığına dair bilgiler barındıran Ebers Papirüsleri bulunmaktadır. Ayrıca Çin’de MÖ 1000’li yıllarda bile bu yöntemin uygulandığına dair arkeolojik kanıtlar bulunmaktadır. Antik Yunan’da Hipokrat’ın MÖ 400 yılında iç hastalıkları ve yapısal problemleri tedavi etmek için hacamat yöntemine başvurduğu bilinmektedir. İslam coğrafyasında ise hacamatın tavsiyesine dair ilk izlere 1465 yılında, Şerefeddin Sabuncuoğlu isimli bir Osmanlı hekiminin yazılarında rastlanmaktadır.
Bilgi-3: Hacamatın tıbbi faydaları olup olmadığı konusu, yöntemi ciddiye alıp da hakkında araştırma yapan bilim insanı sayısının oldukça az olmasından ötürü bir miktar muğlaktır. Dahası, böyle bir metodun etkili olup olmadığını anlamakta kullanılan çifte kör testinin uygulanması da mümkün değildir; zira terapistin “kör” olarak araştırma yapması imkansızdır. Ancak 2008 yılında Viyana Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümü eski başkanı ve Exeter Üniversitesi Tamamlayıcı Tıp Bölümü eski profesörlerinden olan akademik hekim ve araştırmacı Edzard Ernst’ün kaleme aldığı “Kandır ya da Tedavi Et” başlıklı kitapta anlatıldığı üzere, hacamatın herhangi bir tıbbi fayda sağladığına dair bugüne kadar ortaya konmuş hiçbir bilimsel araştırma bulunmamaktadır. Kitapta, bugüne kadar yapılan konuyla ilgili tek kontrollü deney sonucunda, hacamatın ağrı ve acıda herhangi bir azalmaya neden olmadığının tespit edildiğini ilan etmektedir. Amerikan Kanser Derneği, hacamatın kanseri tedavi etmek bir yana dursun, herhangi bir sağlık faydası olduğuna dair hiçbir bilimsel veri olmadığını ilan etmiştir. Dahası, söz konusu uygulamanın deride yanıklara neden olarak hastalara daha fazla zarar verebileceği konusunda da halkı uyarmışlardır.
Bilgi-4: Hacamat savunucularının bilimsel arenada kendilerine yer bulabilmek adına en sık kullandıkları kaynak, 2012 yılında yapılan ve PLOS One dergisinde Huijian Cao, Xun Li ve Jianping Liu tarafından yayınlanan “Hacamatın Verimliliğine Dair Güncellenmiş Bir Araştırma” başlıklı makaledir. Söz konusu makalede, hacamatın birkaç tıbbi sorunu tedavi ettiğine dair bulgular ortaya konmuştur. Her ne kadar hacamat savunucuları bu veriye heyecanla sarılmış olsalar da, makalenin tümünü okumamış olmalarından kaynaklı bir sorun bulunmaktadır. Araştırmacılar, bulgularının istisnasız her birinin çok yüksek miktarda istatistiki önyargı riski taşıdığını, dolayısıyla nihai bir cevap bulmanın mümkün olmadığını makalelerinde belirtmişlerdir. Yapılan bazı diğer araştırmalar, hacamatın çok zayıf veya obez insanlarda son derece riskli bir uygulama olduğunu göstermektedir.
Bilgi-5: Hacamat ile ilgili günümüze kadar yapılmış en kapsamlı araştırma 2014 yılında yapılmıştır. Bu araştırmada, Klinik Uygulama Yönergesi (KUY) takip edilerek o tarihe kadar konuyla ilgili yapılmış sistematik inceleme ve meta-analiz sonuçları değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan toplamda 13 KUY’dan sadece 1 tanesi hacamatın işlevsel olabileceğini ileri sürerken, 12 tanesi ya tamamen işlevsiz olduğu ya da herhangi bir şey belirtmek için yeterli veri bulunmadığı sonucuna varmıştır. University College London’dan farmakoloji profesörü David Colquhoun şöyle söylemektedir:
“Hacamatın hiçbir mantığı bulunmamaktadır. Kanamayla tedavi etmek, 18. yüzyılda yaygın olarak kullanılan bir yöntemdi. Ta ki, bu yöntemin zararlı olduğu tespit edilene kadar! Vücudunuza bir emme kabı koymak derinin sıkışmasına neden olur ve bu da kan akışını arttırır. Ancak bunun herhangi bir hastalığı tedavi ettiğini düşünmek gülünçtür. Bunun hiçbir geçerli yolu bulunmamaktadır ve insanları kandırarak onların paralarını çalmak için uydurulmuş dahiyane yöntemlerden bir diğeridir.”
Bilgi-6: Hacamatın işe yaradığı iddiası, diğer sahtebilim uygulamalarında da olduğu gibi, halk arasında yayılan hatalı inançların plasebo etkisinden (tedavi gördüğünü düşündüğünüz için iyileşmekten) kaynaklanmaktadır. Aslında hacamat uygulama olarak işe yaramamakta; ancak bunun işe yaradığına fazlasıyla inanan (veya işe yaramasına umut bağlayan) insanlar tarafından bu tedaviye başvurulduğu için, hiç tedavi olmamaya göre kısmen yüksek bir iyileşme oranı görülmesi olasıdır. Lakin bir yöntemin tıbbi olarak geçerli bir tedavi yöntemi olabilmesi için, sadece tedavi olmamaya nazaran daha yüksek iyileşme oranlarına sahip olması yeterli değildir. Zira bunu, plasebo yöntemiyle kolaylıkla başarabiliyoruz. Bir metodun geçerli bir tıbbi tedavi yöntemi olması için, o metodun plasebo tedavisinden de en azından istatistiki olarak dikkate değer bir miktarda daha etkili olması gerekmektedir. Hacamatın bu şekilde bir yöntem olduğuna dair hiçbir güvenilir bilimsel veri bulunmamaktadır. Dolayısıyla hacamatın işlevsel bir tıbbi tedavi yöntemi olduğunu düşünmek tamamen hatalıdır. Profesör Ernst şöyle söylemektedir:
“Hacamatın herhangi bir hastalığı tedavi ettiğine dair hiçbir iyi kanıt bulunmamaktadır. Tabii ünlülerin dikkat çekme merakını tatmin etmekten başka…”
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

PARMAK İZLERİNE NANOTEKNOLOJİK ÇÖZÜM!

Yakın geçmişte hayatımıza girmiş olan cep telefonları teknoloji ilerledikçe kabuk değiştirmeye devam ediyor. Bununla birlikte, artık hayatlarımızın bir parçası haline geldikleri için hepimiz ister istemez taşınabilir telefonlar ile ilgili teknolojik gelişmeleri takip etmeye başladık. Bildiğiniz üzere son süreçte cep telefonları, bünyelerine sürekli güncellenen işletim sistemlerinin de dahil edilmesiyle birlikte akıllı telefon olarak adlandırılmaya başlandılar ve akıllı telefonlar arasında da en çok rağbet görenleri kuşkusuz dokunmatik ekranlara sahip olan modeller.

Dokunmatik özellikli akıllı telefonların piyasaya çıktığı ilk günlerde dikkat çeken yanları dokunmaya karşı hassasiyetleri, sayfalar arası geçişteki hızları, kapasiteleri, renkleri gibi ilk bakışta cazip gelen özellikleriydi. Ancak gün geçtikçe bu özelliklerin çoğu hemen hemen tüm rekabetçi firmalarca sağlandığı için müşteriler daha nitelikli akıllı telefonlar talep etmeye başladılar. Bu taleplerin başında pil ömrünün uzatılması, darbelere/suya/toza dayanıklılıkları ve elbette dokunmatik ekranlarda yaşanan sorunların çözümlenmesi geliyor.

Aslına bakarsanız tüm bu sorunların çözümlenmesi tek bir alandaki gelişmeler ile mümkün görünüyor: Nanoteknoloji. Şimdi yaşanan bu sorunlardan bir tanesinin nanoteknoloji kullanılarak nasıl bertaraf edildiğini inceleyeceğiz.

Henüz akıllı telefon teknolojisi ile tanıştınız mı bilmiyorum ancak kullanmasanız da (dokunmatik ekrana sahip olan) akıllı telefonların çoğunun ekranlarındaki parmak izleri mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Bu sıkıntının giderilmesinden önce gelin parmak izlerimizin nasıl oluştuğuna bir göz atalım:

Parmak izlerimiz nasıl oluşur?

İnsanların ve diğer primatların parmaklarının iç yüzeyindeki deriler girintili çıkıntılı bir yapıya sahiptir[1]. Parmakların iç yüzündeki bu girintili çıkıntılı yapı kişiye özgüdür ve herhangi bir yüzeyle temasında, üzerindeki (ter bezleri tarafından salgılanmış) su bazlı yağ tabakasını iz bırakacak şekilde bulaştırır. Bu biçimde oluşan izlere parmak izi denilir[2].

Şekil 1: Girintili çıkıntılı yapısıyla parmak ucu (Kaynak: Wikipedia)

Şekil 1: Girintili çıkıntılı yapısıyla parmak ucu (Kaynak: Wikipedia)

Parmak izi tutmayan bir yüzey mümkün müdür?

Gerçeği söylemek gerekirse son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda ulaşılan noktada dahi parmak izinin bulaşmasını tamamiyle önleyebilecek bir yüzey henüz geliştirilememiştir. Sadece bu yönde geliştirilmiş bir yüzey ile normal yüzeyler arasında gözle görülebilecek düzeyde farklar vardır diyebiliriz[3].

Akıllı telefon ekranlarında kullanılan teknoloji bize nasıl bir fayda sağlıyor?

Yapılan çalışmaların çoğu parmak izi oluşmasına neden olan parmak izi yağlarının yüzeye tutunmasını engellemek ve bu şekilde ekranın temiz görünmesini sağlamak amacıyla gerçekleştiriliyor.

Yağ tutmazlıktan bahsedebilmemiz için bahsi geçen yüzeyin oleofobik yani “yağ tutmaz” özellikli olması gereklidir. En bilinen oleofobik özellikli molekül ise su. Sonrasında ise florokarbonlar geliyor. Üretici firmaların akıllı telefonların ekran teknolojisinde kullandıkları teknik ise oleofobik maddelerden ekran yapmaktan çok ekranları oleofobik -örneğin çoğunlukla- floropolimer tabanlı katmanlarla kaplamak ve bu yolla uzun süreliğine ekran yüzeylerinin yağ tutmalarını engellemekten ibarettir[4].

Yapılan kaplamayı mikroskobik düzeyde inceleyecek olursak, Şekil 2’de de gördüğünüz üzere ekran üzerindeki girintili çıkıntılı katmanın yağ tutmasını engelleyecek şekilde kaplandığını görebiliriz.

Şekil 2: Oleofobik kaplama teknolojisinin ince bir tabaka kesiti üzerinden şematik gösterimi[3]

Şekil 2: Oleofobik kaplama teknolojisinin ince bir tabaka kesiti üzerinden şematik gösterimi[3]

Bu tür bir kaplamanın avantajı uzunca bir zaman bizi parmak izleri veya çeşitli kirlerden uzak tutacak bir ekran sunmasıdır diyebiliriz. Ancak ne yazık ki belirli bir süreden sonra bu özellik kaybolacağından ekranlarımızı yeni bir ince film tabakasıyla kaplamamız veya piyasadaki bu özelliği sağlayacak solüsyonlar ile ekrana iyileştirme yapmamız gerekiyor.

Şekil 3: Apple Iphone 3G ile 3GS modeli arasındaki oleofobik yüzey farkı ve bunun ekran parlaklığına yansıması[5]

Şekil 3: Apple Iphone 3G ile 3GS modeli arasındaki oleofobik yüzey farkı ve bunun ekran parlaklığına yansıması[5]

2009 yılında 3GS modeli ile parmak izi tutmayan teknolojiyi ilk su yüzüne çıkaran firmalardan biri diyebiliriz Apple için[5]. Zira, Apple Ağustos 2011’de aldığı patentle birlikte, 2011 ve sonrasında piyasaya süreceği telefonlarda kullanacağı kaplama teknolojisine ve bu yöndeki gelişmelere duyarlı olacağının sinyallerini vermişti[6]. Şekil 3 üzerinde çok belirgin olmasa da oleofobik özellikli katmana sahip 3GS modelin parmak izlerinden arınmasının daha kolay olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Nanoteknolojinin hız kesmeden ilerleme kaydettiği günümüzde yağ tutmayan ve su tutmayan yüzeyleri çok yakın gelecekte banyomuzda(karo, lavabo, duşakabin, küvet vs.), teknik işlerde, teknik malzemelerde, gündelik kullandığımız eşyalarımızda vb. pek çok yerde göreceğiz.

Kaynaklar: AçıkBilim

[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Fingerprint
[2] http://www.senseme.com/scripts/biometrics/fingerprints.htm
[3] “Anti-fingerprint Coating Applications for Automotive Touchscreen Displays”, Brian C. Wilson, Daniel J. Fiore, North American Coating Laboratories
[4] http://en.wikipedia.org/wiki/Lipophobicity
[5] http://gizmodo.com/5302097/giz-bill-nye-explains-the-iphone-3gss-oleophobic-screen/
[6] Patent Publication No: US 2011/0195187 A1, Aug. 11, 2011, Assigned by APPLE INC.

Beyine Sinir Hücresi Nakli!

Bir grup bilim insanı Rhesus makaklarından aldıkları deri hücresini sinir hücresine dönüştürerek maymunun beynine nakletti. Nakilden altı ay sonra ise hücre son derece sağlıklı görünüyordu. 

Kişisel kök hücreler kullanılarak doku ve organ nakilleri gerçekleştirmek bilimin gelecekteki en büyük hayallerinden. Bunu gerçekleştirmek demek çoğu durum için organ aramaya son vermek demek olacak. Bunun adına yapılan bir araştırma ise umutlarımızı yeşertmeye devam etti.

Wisconsin Üniversitesi’nden olan ekip ilk olarak bir Rhesus makağının derisinden hücre örneği alarak onu kök hücreye çevirdi. Ardından ise araştırmacılar bu hücreyi henüz gelişmekte olan bir sinir hücresine çevirmeyi başardı. Ardından beyne nakledilen hücre, yabancı hücre olarak tanınmadan ya da kanser hücresi olarak algılanmadan normal seyrinde yaşam döngüsünü sürdürdü. Yani maymunun vücudu bu hücreyi kabul etmiş oldu.

Bu gelişme organ nakli teknolojisi için önemli olmasıyla birlikte, Parkinson ve Alzheimer gibi beyin ile alakalı hastalıklardan muzdarip olan kişiler için de umut ışığı olabilir!

Kaynak:

  • PopSci
  • Marina E. Emborg, Yan Liu, Jiajie Xi, Xiaoqing Zhang, Yingnan Yin, Jianfeng Lu, Valerie Joers, Christine Swanson, James E. Holden, Su-Chun Zhang Induced Pluripotent Stem Cell-Derived Neural Cells Survive and Mature in the Nonhuman Primate Brain Cell Reports Volume 3, Issue 3, p646–650, 28 March 2013 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.celrep.2013.02.016

Deriden alkol ölçümü yapabilen giyilebilir cihaz

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Giyilebilir cihazlar sağlıktan spora kadar birçok farklı alanda ölçümler yapabiliyor. Geliştirilen bu akıllı bilekliğin olayı ise biraz farklı. Kişinin aldığı alkolün seviyesini ölçen cihaz, bu konuda kullanıcıyı bilgilendiriyor.

BACTrack Skyn adı verilen cihaz sıradan bir bileklik görünümünde olsa da diğer bilekliklerin yapamadığını yapıyor. Alkol ölçümü dendiğinde cihaza üfleneceği algısı oluşsa da bu cihazı kullanmak için nefes ölçümüne gerek duyulmuyor. Bunun yerine deri üzerinden kan basıncı sayesinde ölçüm gerçekleştiriliyor. Belirtilenlere göre alkol oranının anlaşılabilmesi için 45 dakika geçmesi gerekiyor. Dolayısıyla gerçek zamanlı alkol ölçümü yapılması mümkün olmuyor. Bu da cihazın polislerin kullandığı alkolmetre kadar kesin bilgiler veremediğini gösteriyor.

Yapılan ölçümleri kayıt altında tutan BACTrack Skyn, alkol alışkanlıklarının öğrenilmesine yardımcı oluyor. Kayıtları inceleyen doktor ve araştırmacılar, alkolün verebileceği zararları belirleyebiliyor ve alkolün azaltılması veya tamamen bırakılması için tedavi önerebiliyor. Akıllı telefondaki uygulama ise kişi çok fazla alkol aldığı durumlarda uyarı vererek araç kullanımının tehlikeli olacağı gibi bildirimler gönderebiliyor. Gelişimini sürdüren bilekliğin sonbahar aylarında ön siparişe açılacağı belirtiliyor.

Kaynak: Log

Akıllı telefonu mikroskopa dönüştüren lens

Akıllı telefonların kameralarının oldukça iyi bir düzeye gelmesi kameraların kendi fonksiyonlarının dışında farklı görevler üstlenmesini sağlıyor. Daha önce akıllı telefonların termal kamera vb. şekillerde kullanıldığına şahit olmuştuk. Bu kez ise akıllı telefon kamerasının mikroskop olarak neler yapabileceğini göz atıyoruz.

İki adet lensten oluşan Blips adlı aksesuar, mikro veya makro çekim yapmayı mümkün kılıyor. 10x yakınlaştırmayla en yakın detaylara kadar inilebilen lens 1/7000 inçteki detayları görebilmeyi sağlıyor. Bu da araştırmacıların veya öğrencilerin her zaman elinin altında oldukça güçlü bir mikroskop bulundurabileceği anlamına geliyor. Lensin tüm akıllı telefonlarda kullanılabilmesi de önemli bir detay olarak karşımıza çıkıyor. Kickstarter’da istediği rakama ulaşmayı başaran Blips’e sahip olabilmek için20 euro destek vermek yeterli oluyor. Piyasaya sürüldüğünde 30 euro’dan satılacağı söylenen cihazın eylül ayında kullanıcılarla buluşacağı belirtiliyor.

VİDEO

Click here to display content from ksr-video.imgix.net.

 

Mekik çekmek yarar yerine zarar mı verir?

Image copyrightGETTY

Düz bir karın bölgesine sahip olmak için mekik çekmek işe yarar mı, yoksa beslenme ve genel egzersiz midir asıl belirleyici olan?

Araştırmacılar mekik çekmenin gerçekten yararlı olup olmadığını tartışıyor. Bu, mekik çekmekten hoşlanmayanlar için iyi haber olabilir.

Mekik konusunda yapılan araştırmalar bu hareketlerin esnekliği ve kas gücünü artırdığını ortaya koyuyor.

Ama karın kaslarını geliştirmek çok daha fazla çaba gerektiriyor. 2011’de ABD’de yapılan bir araştırmada, bir grup günlük olarak karın egzersizleri yaparken diğer grup hiçbir şey yapmamış.

Altı hafta sonunda yapılan ayrıntılı ölçümlerde bu egzersizlerin beli inceltmediği ve karındaki yağ tabakasını azaltmadığı görülmüş.

Birçok sporcu, vücudun merkez gücünü artırmak için yaptığı egzersizlerin bir parçası olarak belli sayıda mekik de çeker. Fakat yapılan araştırmalar, merkez gücün geliştirilmesinin daha iyi atletik performans anlamına gelmeyebileceğini gösteriyor.

Bel fıtığı riski

Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nde omurga biyomekaniği profesörü Stuart McGill yıllardır mekik konusunu inceliyor. Ona göre, mekik çekmek vücuda yarardan çok zarar veriyor.

Laboratuvarda yaptığı araştırmalarda McGill domuz kadavralarına her defasında birkaç saat süreli mekik hareketi yaptırmış, ardından omurları incelediğinde bunun zararını görmüştü. Aynı hareketler insan tarafından yapıldığında omurların sinirlere baskısı nedeniyle bel ağrısı, hatta bel fıtığı oluşabilir sonucuna varmıştı.

Ancak bu sonuçlara katılmayan araştırmacılar, domuzların bel kemiği ne kadar insanınınkine yakın olsa da arada birçok farklılık olduğunu belirtiyor. Ayrıca bu deneylerde binlerce kez eğilme ve bükülme hareketi tekrarlanıyordu. Oysa en sıkı egzersiz programlarında bile insanlar 15 mekikten sonra ara veriyor.

Ama bu bazı incinmelerin olmayacağı anlamına da gelmiyor. 2005’te ABD’de askerler arasında yapılan bir araştırma, iki yıllık fiziksel eğitim programlarında meydana gelen incinme vakalarının yüzde 56’sının mekikten kaynaklandığını gösteriyordu.

Genetik faktör

Ancak kimlerin sırt ve bel sorunlarına daha yatkın olduğu bilinmiyor. Yıllar boyunca günde 30 mekik çeksek de hiçbir sorun yaşamıyor olabiliriz. Bir araştırmaya göre bel kemiğinde birçok sorunun kaynağı omurlarda aşınmadan çok genetik faktörlerle ilgili.

1991’den bu yana Finlandiya, Kanada ve ABD’de ikizler üzerinde yapılan araştırmada, omurlardaki aşınmada genetik büyük bir rol oynuyor. İkizlerden biri ağır kaldırma gerektiren bir işte, diğeri ise daha rahat bir işte çalıştığı halde ikisinde de belkemiğinde herhangi bir sorun ortaya çıkmayabiliyor.

Yani mekik bazı insanlarda sırt ağrısına neden olabilir. Profesör McGill, karın bölgesini güçlendirmek üzere mekik yerine başka egzersizler öneriyor. ( İzlemek için tıklayın)

Uzmanlar bel kemiğini içeren egzersizlerin her defasında 15 ile başlanıp yavaş yavaş sayısını artırarak en fazla 60 ile sınırlanmasını öneriyor.

Ayrıca yatar pozisyondayken, hatta otururken boyumuz bir miktar uzar ve bu mekiği daha da zorlaştırır ve incinme riskini artırır. Bu nedenle uzun süre oturduktan ya da yattıktan sonra hemen kalkıp mekiğe başlanmaması öneriliyor.

Kaynak:

  1. BBC
  2. Bret Contreras, Brad Schoenfeld To Crunch or Not to Crunch: An Evidence-Based Examination of Spinal Flexion Exercises, Their Potential Risks, and Their Applicability to Program Design Strength & Conditioning Journal: August 2011 – Volume 33 – Issue 4 – pp 8-18 doi: 10.1519/SSC.0b013e3182259d05
  3. Vispute SS, Smith JD, LeCheminant JD, Hurley KS. The effect of abdominal exercise on abdominal fat. J Strength Cond Res. 2011 Sep;25(9):2559-64. doi: 10.1519/JSC.0b013e3181fb4a46.
  4. Okada T, Huxel KC, Nesser TW. Relationship between core stability, functional movement, and performance. J Strength Cond Res. 2011 Jan;25(1):252-61. doi: 10.1519/JSC.0b013e3181b22b3e.
  5. Callaghan JP, McGill SM. Intervertebral disc herniation: studies on a porcine model exposed to highly repetitive flexion/extension motion with compressive force. Clin Biomech (Bristol, Avon). 2001 Jan;16(1):28-37.
  6. LTC Rachel Evans , SP USA; COL Katy Reynolds , MC USA (Ret.); LTC Joseph Creedon , SP USA; Michelle Murphy , MS Incidence of Acute Injury Related to Fitness Testing of U.S. Army Personnel DOI: http://dx.doi.org/10.7205/MILMED.170.12.1005 Received: June 01, 2004 Accepted: September 01, 2004
  7. Battié MC, Videman T. Lumbar disc degeneration: epidemiology and genetics. J Bone Joint Surg Am. 2006 Apr;88 Suppl 2:3-9.
  8. Battié MC, Videman T, Kaprio J, Gibbons LE, Gill K, Manninen H, Saarela J, Peltonen L The Twin Spine Study: contributions to a changing view of disc degeneration. Spine J. 2009 Jan-Feb;9(1):47-59. doi: 10.1016/j.spinee.2008.11.011.

Burnunuzun Olduğu Gibi Görünmesini Sağlayan 5 Gen Belirlendi

Nature Communications’da yayımlanan yeni bir araştırmaya göre; kemerli, kalkık, küçük ya da büyük olması fark etmez, artık burnunuzun şekli için spesifik 5 geni suçlayabilirsiniz.

Değişik vücut ağırlıklarında, renkte ve surat tipinde milyarlarca insanı göz önüne alınca, insan için, belki de gezegenimiz üzerindeki en çeşitli dış görünüşe sahip hayvan diyebiliriz. Bu çeşitliliğin yüzümüzdeki yansıması da değişik kulak, burun, dudak boyutları ve görünüşleri gibi oldukça geniş bir eksende değerlendirilebilir. Yüzümüzün görünüşünde de birçok insan için takıntıya dönüştüğünden midir bilinmez, burun görüntüsü çağımızın estetik algısında büyük önem taşır.

Burun kemiğinin farklılaşmasının, çeşitli evrimsel adaptasyonlardan kaynaklandığı düşünülüyor. Bu adaptasyonlara; ciğerlere çekilecek havanın hacminin ve sıcaklığının kontrol edilmesi için belirli büyüklüklerde burun deliklerine ihtiyaç duyuyor olmamız örnek olarak verilebilir. Ayrıca insanların birbirlerini kokularından değil de  görünüşlerinden tanıyor olmaları (bazı insanlar için bu durum değişebilir) farklı surat yapılarına sahip olmamızı tetikliyor olabilir.

Oldukça farklı burun şekillerine sahip olmamıza rağmen, şaşırtıcı bir şekilde burun boyutu ve şekli görece az sayıda gen tarafından kontrol ediliyor. Bu genler ile burun deliklerinin boyutu, sivriliği ve kemerli oluşu gibi birçok özellik belirleniyor.

Araştırmacılar bu genleri keşfedilmek için 6.275 insanın fotoğrafları ve gen haritaları üzerinde çalışma yürüttüler. Özel olarak da bilim insanları 14 farklı surat tipini belirlediler ve aynı surat tiplerine sahip insanların herhangi bir genetik benzerlik taşıyıp taşımadıklarını incelediler.

Yapılan araştırma sonucunda bilim insanları, belirli burun özelliklerini belirleyen 5 geni keşfettiler. Örneğin, DCHS2 geni insanlarda burun kıkırdağının yapısını belirliyor ve kişinin burun sivriliği üzerinde ciddi etkiye sahip. Ayrıca PAX1 geni burun deliklerinin genişliğini kontrol ederken, RUNX2 geni de kemerli burun yapısını belirliyor.

Elde edilen bu bilgiler, yüz deformasyonlarının tedavisindeki ana uygulamalar üzerinde büyük bir etki yaratabilir. Çünkü Kampomelik Displazi gibi kafa ve yüz kusurları ile ilgili birçok durumun, kıkırdak gelişimini kontrol eden genlerdeki mutasyonlardan kaynaklandığı düşünülüyor.


İlgili Makale:

  • Bilimfili,
  • Kaustubh Adhikari, Macarena Fuentes-Guajardo, Mirsha Quinto-Sánchez, Javier Mendoza-Revilla, Juan Camilo Chacón-Duque, Victor Acuña-Alonzo, Claudia Jaramillo, William Arias, Rodrigo Barquera Lozano, Gastón Macín Pérez, Jorge Gómez-Valdés, Hugo Villamil-Ramírez, Tábita Hunemeier, Virginia Ramallo, Caio C. Silva de Cerqueira, Malena Hurtado, Valeria Villegas, Vanessa Granja, Carla Gallo, Giovanni Poletti A genome-wide association scan implicates DCHS2, RUNX2, GLI3, PAX1 and EDAR in human facial variation Nature Communications 7, Article number: 11616 doi:10.1038/ncomms11616 Received 03 July 2015 Accepted 14 April 2016 Published 19 May 2016