Bizi İnsan Yapan Yemek Pişirmek Olabilir Mi?

Araştırmaya göre, 1.8 milyon yıl önce başlayan beynimizdeki hacimsel büyüme yemekleri pişirmemizle alakalı. Eğer bugün sıcak bir şey yemediyseniz, yemeniz akıllıca olur. Tıpkı atalarımızın da öğrendiği gibi…

İlk insan türü olarak düşünülen Homo erectus yemek pişirmeyi öğrendi ve beyin hacmi 600.000 yıllık bir süreç sonunda iki katına çıktı. Aynı boyutlardaki primatlar (goriller, şempanzeler ve diğer büyük kuyruksuz maymunlar eski ilkel yemek düzenlerine devam edenler) ise böyle bir gelişme gösteremedi. Çalışmanın ortak yazarı ve Rio de Janeiro Federal Üniversitesi Biyomedikal Araştırmalar Enstitüsü’nden sinirbilimci Suzana Herculano-Houzel şöyle söylüyor:
“Ateşi kontrol etmekten çok, ateşi yemeklerimizi pişirmek için kullanmamız bizim asıl insan oluşumuza izin veren gelişmeydi.”
King Kong İçin Yetersiz Yemek Rejimi
Herculano-Houzel ve meslektaşı Karina Fonseca-Azevedo primatların beyin ve beden ağırlıklarını ölçtüler. Ardından primatların aldıkları kalorileri ve yemek yerken harcadıkları zamanı karşılaştırdılar. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde sonuçlar, alınan kalori ve vücut ağırlığı arasında doğru orantı olduğunu gösterdi. Bir başka tabirle, ağırlığı fazla olan çok da yemek yiyordu.
Ancak bir günün sınırlı saat sayısı yüzünden primatların da hacimsel büyümelerinin de bir sınırı vardır. Örnek olarak, goriller en ağır primatlardır. Buna rağmen kısıtlı besin olanaklarından, besin bulma zamanından ve bitkisel besinleri çiğneme ve sindirme sürecinin uzunluğundan dolayı günde sadece 10 saat yemek yiyebilirler. Bu yemek rejimi maksimum 200 kilogramda böyle sonuçlanır. Herculano-Houzel’e göre bu yemek rejimiyle, “King Kong var olamaz.” Eğer var olsaydı bile, beyni görece küçük olacaktı. Pahalı Doku Hipotezine göre bunun nedeni beyin maddelerinin beden ağırlığından daha fazla kaloriye mal olmasıdır.
Ek olarak araştırma takımının raporlarına göre,  goriller asla kendi büyük bedenleri ve beyinleri için gereken pahalı dokulara yetecek kadar yeterli beslenemezler. Herculano-Houzel’e göre “insansı maymunlar asla hem bedenlerine hem de beyinlerine yetecek kadar beslenemezler.”
İnsanlar da böyledir. Ancak biz insanlar böyle bir evrimsel yol ayrımına geldiğimizde-kas gücü ve beden ağırlığı bir yana, beyin bir yana- fiziksel yöndense beyinsel yönü seçeriz. Bu gelişme ensefalizasyon olarak bilinir: sonuç olarak vücudumuzun göstermeyeceği kadar büyük beyinlere sahibiz. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan araştırma hakkında Herculano-Houzel şöyle söylüyor:
“Yemekleri pişirmek anahtar noktaydı. Isıtılmış yemeklerin %100’ü metabolizmada kullanılabilirken ilkel yemeklerin sadece %30-40’lık bölümündeki besinler enerji sağlayabiliyor. Yemekleri pişirmek ayrıca sert liflerin yumuşamasını, yemeğin tadının ortaya çıkmasını ve çiğneme ve sindirme sürecinin hızlanmasını sağlıyor. Fazla besin -ve gelişmiş yemek yeme deneyimi- tarih öncesi atalarımızın daha az süre besin aramasına yardımcı oldu ve kalorisel olarak daha az geri dönüş veren sert lifli bitkilerin çiğnenme süresinin azalmasına da yardımcı oldu.”
Evrim İleri mi Geri mi?
Bazı bilim insanları bunun beslenme açısından bir geri adım olduğunu düşünüyor. Tarih öncesi beslenmenin modern küçük hastalıklarla savaşma yolu olduğu fikrini destekliyorlar. İlkel beslenme yöntemi destekleyicileri, örnek olarak, yemeklerini pişirmiyorlar. Goriller gibi, düzenli bir şekilde ilkel yiyeceklerini ve sebzelerini yiyorlar.
Peki neden? Modern beslenme karşıtlarının bazıları, besinlerin 4°C sıcaklığın üzerinde ısıtılmasının yiyeceklerde bulunan enzimleri yok ettiğini düşünüyorlar-proteinleri sindirmemizi sağlayan moleküler yapılar işlenmiş gıdalarda yoktur. Diğerleri bu retrogresif (geriye dönük) diyetin -modern endüstriyel gıda üretim ve dağıtımında çıkan problemlerden dolayı- çevreye daha uygun olduğunu düşünüyorlar.Ve bazıları da 1-2 kilo vermek için ilkel gıdalarla besleniyorlar. Herculano-Houzel şöyle açıklıyor:
“Eğer sağlıklıysanız, bu berbat bir fikir. Tabii ki, çok hızlı kilo vereceksiniz-bütün gün yemek yiyip aç hissedersiniz. Ayrıca, pişmiş bir yemeğin tadı daha güzeldir.Maymunlar bile, ilkel yiyecek ve spagetti-köfte arasında seçim hakkı verildiğinde, her seferinde köfteyi seçiyor.”
Bunun sebebi düşük besin değerlerinin enerjisini üretmek için çok fazla enerji harcamanızın gerekmesi. Başka bir deyişle, aktif bir yaşama sahip olmak istiyorsanız, ilkel yemeklerle beslenmek zaman ve enerji gerektirir. Ama yüksek kalorili, anında yeme zevki tattıran yiyecekler de tehlikeli olabilir. Obezite, hipertansiyon, şeker hastalığı ve kalp hastalıkları gibi hastalıklar çok fazla işlenmiş şeker ve yiyecek yememizle bağlantılı.İnsanlar her seferinde köfteyi seçerek iyi yapmıyor.
Mağara Adamı Gibi Yemek Pişirmek 
Hunter-Gatherer.com’un yazarı John Durant şöyle söylüyor:
“Her yerde işlenmiş şeker ve yiyeceğin olduğu bu modern yaşam tarzına daha adapte olamadık. Bu kadar büyük sağlık sorunlarını bu kadar çok yaşamamızın nedeni bu.”
Durant bir başka retrogresif hareketin önderi: Paleo-diyet. İlkel besinciler gibi, onun diyet felsefesi de evrimsel besin zincirinde bir adım geri atmayı ve mağara adamları gibi beslenmeyi içeriyor. Bu aşçı yaşam tarzı-bolca et, taze organik meyve ve sebzeler, doğal yiyecekler, el değmemiş besinler- binlerce kalori verebilen, hazır, çabuk yenebilen modern yemeklerle çatışma içinde. Durant şöyle açıklıyor:
“Evrimsel biyolojiye göre avcı-toplayıcı olarak diğer beslenme şekillerine göre daha çok zaman geçirdik.Yani metabolizmamız neyi tanır ve iyice sindirir?En çok doğal atalarımızın beslenme şekillerine uygunuz.”
Paleodiyet, görece yeni bir diyet ve Durant’in diyetsel evrim konusundaki iddiaları bilimsel olarak ne doğrulandı ne de yanlışlandı.Birçok doktor süt ürünleri ve tahılları kesmenin önemli besin maddelerinin tehlikeli derecede eksikliğine yol açabileceği konusunda uyarılar yapıyor.Mağara adamları fit olabilir, ancak yaşam süreleri çok uzun değildi.  Buna rağmen Durant, Central Park’ta sıkça çıplak ayak koşan adam, “sadece ilkel yiyecek” diyetinin bir nebze aşırıya kaçmak olduğunu düşünüyor ve şöyle söylüyor:
 
“Olay tam olarak beslenme hakkında değil, sadece pişirmeye karşıyız.”
Bir Sonraki Yemeğimiz
Atalarımız gibi beslenmek aşırı yemekten dolayı oluşan hastalıklarımızı engelleyebilir, ama yemeklerimizi pişirmek, evrimimizi bu noktaya getiren eylemdir. Peki sıradaki adım ne? Ve evrimleşmek için hala yerimiz var mı? Herculano-Houzel’e göre var. İnsan beyin hacmi “sınırına ulaşmamış olabilir” diyor Herculano-Houzel. Sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Son iki yüzyılda diyetimizdeki değişime bağlı olarak-daha iyi besinlere ulaşımımız sayesinde- vücut hacmimiz genişledi. Doğru bir diyetle beynimiz daha geniş hacimlere evrimleşebilir. Bu evrimleşmenin ne olduğuysa hala bir tat meselesi.”
Kaynak:
  • NatGeo
  • Suzana Herculano-Houzel The remarkable, yet not extraordinary, human brain as a scaled-up primate brain and its associated cost PNAS, Proceedings of the National Academy of Sciences June 26, 2012 vol. 109 Supplement 1 Edited by Francisco J. Ayala, University of California, Irvine, CA, and approved April 12, 2012 (received for review February 29, 2012)

Algınızın Neredeyse Tamamını Sadece Beyniniz Oluşturuyor Olabilir Mi?

Algınızın neredeyse tamamı gerçekten de duyularınızla veri örnekleri topladığınız dış dünyanın sadece zihinsel bir simülasyonu olabilir mi? Bu durum Matrix-tarzı bir komplo teorisi değil ancak bazı bilim insanları durumun bu tarz bir şey olabileceğini söylüyorlar.

Bir başka deyişle, gerçeklik, gerçektir ancak gördüğünüz şey tamamen kafanızda oluşturulmuş olabilir.

Fakat, bizlerin sanal gerçeklik yaratan bir makineye sahip olduğumuz düşüncesine dair herkes aynı fikirde değil. Tartışmanın bir diğer tarafında ise, algımızın; gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyu organlarımız aracılığıyla aldığımız bilgiye dayalı olduğunu söyleyen sinirbilimcileri de var ve beynin zihinsel yansımasının boşlukları dolduran bir işlevde olduğunu söylüyorlar.

Durum her ne olursa olsun, hemen hemen herkes hem duyusal bilginin hem de zihinsel modellemenin dış dünyayı nasıl algıladığımıza bir role sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Dışarıda yürümeye başladığımızda, görerek, dokunarak ve duyarak; beynimiz, deneyimlerden öğrenir ve çevreyle olan etkileşimlerimize dair yargılar oluşturan modeller oluşturur.

Algımızın neredeyse %90’ının aslında zihinsel fabrikasyon ürünü olduğunu söyleyen Carnegie Mellon University’den sinirbilimi ve psikoloji yardımcı doçenti Timothy Verstynen’e göre; bu durum, duyularınızdan toplanan her tekil bilgiyi işleme sürecinden çok daha verimli bir yoldur. Dolayısıyla, alınan bir yığın bilginin hepsinin işlenmesinden ziyade, zihinsel simülasyon; belki de dış dünyanın değerlendirilmesinde oluşturulan modellemenin duyularınız vasıtasıyla doğru olup olmadığını kontrol etmenin daha önemli olabileceği yargısına dayandırılıyor.

Hayali Bir Ağırlık

Zihinsel simülasyon teorisi şu anlama geliyor; örneğin, bir nesneyi elinize aldığınızda, nesnenin hissetiğiniz ağırlığının büyük çoğunluğunun nesnenin gerçek ağırlığından ziyade beyniniz tarafından oluşturulan ağırlık olduğudur.

Bu düşünceyi destekleyen delillerin bazıları; nesnelerin beklentilerimize karşı koyan durumlar ortaya çıkardığıillüzyonlara dayanıyor. Örneğin bir boyut-ağırlık illüzyonundaki gibi: Aynı ağırlıklarda ancak farklı büyüklüklerde iki topu elimize alalım. Küçük topun muhtemelen büyük toptan daha ağır hissine kapılırız.

Çünkü beklentimiz şu yöndedir; küçük top daha hafif olmalıdır. Ancak elimize aldığımızda hissetiğimiz ile beklentimiz arasında bir uyuşmazlığın olduğunu görürüz ve bu durum da küçük topun daha ağır olduğu düşüncesini oluşturmamıza sebep olur.

Bu durum beklentilerimizin dış dünyayı nasıl algıladığımızı etkilediğini gösteriyor.  Eğer ki; yalnızca duyularımıza dayandırsaydık, boyut-ağırlık illüzyonu ortaya çıkmayacaktı.

Birkaç yıl önce, Verstynen ve ekip arkadaşları kazara yeni bir illüzyon (kişinin kuvvet algısının büyük oranda manipüle edilebildiği) keşfettiler. Ekip, bir sanal gerçeklik sistemi kullanarak, insanlara; kollarını görmedikleri ancak kollarının ve bir kütlenin sanal bir kopyasını gösterdikleri bir dizayn oluşturdular. Daha sonra katılımcılardan kütleyi diğer elleriyle kaldırmaları istendi. Katılımcılar sanal kütlenin avuçlarında yükseldiğini izledikçe, araştırmacılar gerçek yükü katılımcıların ellerine doğru bırakmaya başladılar. Bu durum katılımcılarda –gerçekte kuvvetin büyüklüğü sabit kalmasına rağmen– ellerindeki kuvvette güçlü bir artış olduğu algısı oluşturdu.

Fiziksel Bağlantılı Beklentiler

İllüzyonlar sıklıkla dış dünyaya dair bazı öz varsayımlarımızı öne çıkarır. Daha küçük nesnelerin daha hafif olmasını ve gölgedeki nesnelerin daha karanlık olmasını bekleriz. Bu varsayımlar genellikle yerleşiktir ve insanları bu illüzyonları bekleme noktasında eğitmek yalnızca küçük bir etki yaratabilir.

Zihinsel beklentilerimizin algımız üzerinde böylesi güçlü etkilerinin olmasının bazı muhtemel sebepleri vardır. Örneğin, zihinsel modelleri tamamlayan bir beyin, potansiyel olarak daha önemli beklenmedik duyusal sinyallere dair daha fazla kaynak sahibi olacaktır. Bununla birlikte bu durum; bir nesnenin herhangi bir özellikliğine dair  –örneğin; her defasında geniş bir skalada değişkenlik göstrebilecek muhtemel ağırlıklar arasından bir hesaplama yapmak yerine kendi modeliyle bir kıyas yaparak ağırlığını söylemesi– beynin bir yargı oluşturması daha verimli bir yoldur.

İnsan Robotlar da Zihinsel Modellere İhtiyaç Duyabilir

Güncel olarak, robot teknolojisinin büyük bir bölümü, duyusal girdiyi işleyen ve bu girdiye tepki veren robotlar üretme aşamasına yönelmiş durumda. Verstynen’e göre; insan modelindeki robot elde etmek için, robotun beyninin insan beyninin kullandığı bazı zihinsel kısa yollara sahip olması gerekir. Bir başka deyişle, bir robot da beklentiler oluşturabilmeli ve her bir girdiyi işlemeye çalışmak yerine duyusal girdileri kendi yöntemiyle kontrol edebilmeli.

Yapay zeka alanı; insan beynini taklit etme göreviyle başladı, fakat birkaç on yıllık süre içerisinde satranç ve starteji oyunları oynamak gibi daha spesifik hesaplamalı görevlere doğru keskin bir dönüş yaptı. Şimdi ise, bilişsel bilimciler Yapay Zeka araştırmalarının tekrar insan beynini öğrenmeye çalışma şekline dönmesi gerektiğini ve robotların insanlardan doğru bir biçimde öğrenebileceğini tartışıyorlar.


Kaynak ve İleri Okuma:

  • Bilimfili,
  • Diedrichsen, Jörn, Timothy Verstynen, Andrew Hon, Yi Zhang, and Richard B. Ivry. “Illusions of force perception: the role of sensori-motor predictions, visual information, and motor errors.” Journal of neurophysiology 97, no. 5 (2007): 3305-3313.
  • Gholipour, B. “Up To 90% Of Your Perception Could Be Made Up Purely By The Brain” https://www.braindecoder.com/post/up-to-90-of-your-perception-could-be-made-up-purely-by-the-brain-1104633927 (accessed 2016, May 7)

Robot Teknolojisinde Sıçrama Yaratacak Arı Modeli

University of Sheffield’den bilim insanları arıların duvarlara çarpmamalarını sağlayan mekanizmaya dayalı bir bilgisayar programı yaratmayı başardılar. Bu gelişme sayesinde, otonom robot teknolojisinde büyük bir ilerleme kaydedilebilir.

Üniversitenin Bilgisayar Bilimi Bölümü’nden araştırmacılar, arıların görme duyularına bağıl şekilde işleyen çevrelerindeki dünyanın ne yöne ve ne hızla hareket ettiğini saptama yetisi ve bununla ilişkili olarak nesnelere ve kendi popülasyonlarından bireylere çarpmalarını engelleyen sistemlerini incelemelerini sağlayacak bir bilgisayar modeli geliştirdi.

robot-teknolojisinde-ari-modeli-etkisi1-bilimilficom
Çalışır haldeki modelden alınmış bir anlık görüntü. Görseldeki her küre bir hesapsal birimi simgeliyor ve aralardaki çizgilerde bu birimler arasındaki bağlantıları gösteriyor. Renkler her birimin değerine göre değişiklik gösterirken; solda ve sağda girdiler, merkezde ise çıktılar görülüyor. Merkezdeki bu çıktılar ise bilgisayar simülasyonu olan bir koridor labirentte uçmakta olan sanal arımızın yol göstericileri oluyor. Telif : The University of Sheffield

Arılar kendi uçuşlarını, görsel olarak canlandırdıkları çevrelerinin hareket hızına bakarak kontrol eder. Görsel debi veya optik debi diyebileceğimiz (İng. optic flow) sistemini kullanan arıların; hareketleri esnasında etraflarının kendilerine göre hızını hesaplayarak uçuşlarını kontrol ettiklerini gösteren çalışmalar mevcut. Ne var ki; bunu nasıl başardıkları yönünde henüz net bir bilgiye sahip değiliz. Bugüne kadar böcek beyninde keşfedilmiş tek nöral devre (sinir bağlantıları devresi) hareketin ancak yönünü söyleyebiliyor, hızını değil.

Mevcut araştırma ise, hareket-yönü habercisi olan devrelerin, aynı zamanda nasıl hareket-hızı tespiti sağlayabileceğini ve bu sistemin arıların uçuşunun kontrolünde ne kadar hayati bir rol oynadığını gösteriyor.

Makalenin yazarlarından Dr.  Alex J. Cope, bal arılarının mükemmel yön tayincileri ve kaşifler olduğunu belirtiyor. Görme duyularını bu yönde ileri düzeyde kullanan bal arıları; bunu yalnızca bir milyon nörondan oluşan minik beyinlerine rağmen başarı ile gerçekleştiriyorlar.Dr. Cope yaptığı açıklamada şöyle söylüyor : “Arıların duvarlardan nasıl kaçındıklarının ve navigasyon için hangi bilgileri kullandıklarının anlaşılması, bizi; kendi kendine uçabilen robotların performansını büyük oranda artırmamızı sağlayacak olan verimli navigasyon ve yol bulma algoritmalarını geliştirmeye biraz daha yaklaştırıyor.”

Projenin lideri Profesör James Marshall; bu tespitin, arıların (hatta benzer görme duyularına sahip olan diğer bir takım uçan böcekler de sayılabilir) neden pencerelerde zorlandıklarını ve çarpıp durduklarını açıklayabileceğini belirtiyor. Muhtemelen transparan olan bu cisimlere yaklaşan arılar herhangi bir ‘optic flow’ bilgisi alamıyor ve aslında kapalı olan bu boş sandıkları yerlerden geçmeye çalışıyorlar.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Alex J. Cope, Chelsea Sabo, Kevin Gurney, Eleni Vasilaki, James A. R. Marshall. A Model for an Angular Velocity-Tuned Motion Detector Accounting for Deviations in the Corridor-Centering Response of the Bee.PLOS Computational Biology, 2016; 12 (5): e1004887 DOI:10.1371/journal.pcbi.1004887

”Ruh” Kavramının Bilimsel Terminoloji ve Sinirbilim Çerçevesindeki Analizi…

Bugüne kadar bize en sık sorulan sorulardan biri, bilimde “ruh” diye bir kavram bulunup bulunmadığı. Evrim Ağacı olarak bu tür bilimle alakası olmayan terminolojide varsayılan konumumuz “Bir iddianın geçerliliği bilimsel olarak ispatlanana kadar; söz konusu iddia geçersizdir.” olsa da, sinirbilimle yakından ilgili (ve hatta üzerinde çeşitli konularda akademik araştırmalar yapan) insanlardan oluşan bir ekip olarak, sanıyoruz bazı temel noktalarda bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor. Bu nedenle genel çerçevede bilimin ruh konusuna bakışını ele alan bu yazıyı kaleme almak istedik. Tabii konu içerisinde kaçınılmaz olarak felsefeye de değinmek zorunda kaldık. Umuyoruz ki okurlarımızın konu hakkındaki terminolojiyi biraz daha iyi anlaması ve sinirbilim başta olmak üzere bu konuyu ele alan bilim dallarının söz konusu kavrama modern yaklaşımını anlayabilmesini ve daha geniş bir perspektiften bakabilmesini sağlayabiliriz.

Bilimde Ruh Kavramı ve Genel Felsefi Perspektif
İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle belirtelim: Klasik anlamıyla insanı ‘insan’ yapan, onu diğer canlılardan ayıran, bize bilincimizi kazandıran, fiziksel olmayan, maddelerin üzerinde olan, ölümden sonra da dahil olmak üzere sonsuza kadar var olacak olan “ruh” olgusunun bilimsel perspektifte (bakış açısında) hiçbir geçerliliği, gerekliliği ve işlevi yoktur.

Bunun sebebi, günümüzde bu anlamıyla ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıtın bulunmayışıdır. Hemen akla gelecek olan şudur: “Eğer ki ruh yapısı gereği fiziksel değilse, doğaüstüyse, nasıl olur da bilimsel kanıt aranabilir ki?”İşte bu nedenle yazımızın başında belirttik: eğer ki böyle düşünüyorsanız, zaten otomatik olarak bilimsel arenanın sınırlarından çıkmışsınız demektir. Bu konuda Evrim Ağacı’nın sizin için yapabileceği ek bir açıklama bulunmamaktadır. Eğer ki doğada bir şeylerin “bilimle araştırılıp keşfedilemez” olduğunu düşünüyorsanız, tartışacak fazla bir şeyimiz bulunmamaktadır. Çünkü İlkelerimiz‘de de belirttiğimiz gibi, Evrim Ağacı’nın yine “varsayılan konumu”, Evren sınırları dahilinde (ve muhtemelen ötesinde) bir şey “gerçek” olarak varsa, bilimle (ve muhtemelen sadece bilimle) ona ulaşabileceğimizdir.
Ama eğer ki “ruh” denen olgunun fiziksel olarak araştırılabilir, anlaşılabilir olduğunu düşünüyorsanız ve buna rağmen varlıklara “bilinci kazandıran olgu” olduğuna inanıyorsanız, devam edelim:
Bu noktada kritik olan, “ruh” denen şeyin ne olduğunu tam olarak tanımlamaktır. Çünkü işin içerisinde şahsi ve örgütlü felsefi akımlar girmeye başladığında, sözcüğün tanımı da bir o yana, bir bu yana çekiştirilerek çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Örneğin bazı felsefi akımlarda ruh “sinir sisteminin faaliyetleri sonucu oluşan algı”yla neredeyse eş anlamlıdır – ki bu nedenle, bilimin görüşüyle neredeyse birebir aynıdır. Sadece bu akımlara mensup olan filozoflar, bu olguyu tanımlamak için antik bir sözcük olan “ruh”u seçmektedir ve bu bazı sıkıntılar yaratmaktadır (yani sorun terminolojiktir). Ancak geriye kalan birçok felsefi akımda, “ruh” kavramı doğaüstü, “insana bahşedilmiş”, bilim-ötesi ve üzeri bir olguya işaret eder – ki bilimin bu akımlarla sıkıntısı da bu noktada başlamaktadır. Dediğimiz gibi, her ne kadar böyle bir konuda yapabileceğimiz ek bir açıklama bulunmuyor olsa da, felsefe dahilinde bu “ruh” kavramı öylesine ustaca seçilmiş sözcüklerle nitelendirilebilmektedir ki, metafiziksel bir olgu bile sanki bilimsel olarak araştırılabilirmiş ve ona dair kanıtlar varmış gibi lanse edilebilmektedir. Bu, bilimin karşısındaki en büyük ve sorunlu düşmanlardan birisidir; bu nedenle konunun bilimsel olarak ele alınması gerekmektedir.

Sinirbilimde ve felsefede “zihin vs. beden” (zihin-beden ayrımı) çok uzun süredir tartışılan ve halen nihai karara varılamamış olan bir tartışmadır. Zihin bedenle bir bütün müdür, yoksa zihin bedenin ötesinde olan bir varlık mıdır? Bilincimiz maddesel midir, madde-üstü müdür? Bilinç somut kanıtlarla temellendirilebilir ve araştırılabilir mi, yoksa bilimin sınırlarının ötesinde midir? Aslında bilgimizin yetersiz olduğu birçok konuda, tarih boyunca bilime karşı bu argümanların sesi yükselmiştir. Her ne konu “anlaşılması güç bir konu” ise, bilimin onu anlayamayacağı, somut temellere indirgeyemeyeceği, insanların algısının ötesinde olduğu ileri sürülmüş, adeta bilimsel araştırmanın önüne ket vurulmuştur. Bu, her zaman “bilim karşıtı gericiler” tarafından yapılmamış, kimi zaman kafası karışmış, modern bilimin hızla akıp giden verilerini takip edemeyen, etmekte güçlük çeken filozoflar tarafından da gerek istemli, gerek istemsiz olarak yapılmıştır. Aslında bu çok normaldir, çünkü kimi zaman bilimin en “ıncık cıncık” denebilecek detay konularında akademik araştırmalar yürüten bilim insanları bile, aşırı hızlı bilgi birikimi ve akışını takip edemez, kendilerini güncelleyemezler. Kaldı ki, konuda bilimsel geçmişi olmayan ancak derin ilgi duyan birçok insanın bu kadar hızlı bilgi akışını takip edip, anlayıp, değerlendirebilmesi mümkün olsun…
İşte tam olarak bu nedenle bilimde, iddialarımızı şahsi inanç ve felsefelerden ayıklayıcı bazı mekanizmalar bulunur. Çünkü ortadaki bir veriyi herkes istediğine çekebilir, istediği gibi yorumlayabilir, istediği hayat görüşüne esnetebilir. Burada soru şu olmalıdır: İyi ama, gerçek hangisi? İşte “ruh” konusunda da, diğer bilim-dışı olan veya oldurulan tartışma konularında da, bilimin ilgisini çeken soru budur. Okkam’ın Usturası, ispat yükü ve boş hipotez gibi bazı felsefi ve bilimsel metotlar, itinayla şahsi görüşleri, temelsiz varsayımları, ispatlanamamış argümanları bilime alet edilen konulardan kesip atar, elemeye çalışır.
Bunu “ruh” konusuna uygulayacak olursak, gelinen nokta şu olacaktır: İspat yükü, iddia sahibinin omuzlarındadır.Bilimin en klasik kurallarından birisidir. Eğer ki varlığına dair iz bulunmayan bir konuda, varlık iddiasında bulunuluyorsa, bu iddiayı ileri süren kişi, grup ve organizasyonlar iddialarını deneysel, tekrar edilebilir, test edilebilir, gözlenebilir veya çıkarsanabilir şekilde ortaya koymak ve ispatlamak zorundadırlar. Eğer ki “Bu konu bilimin sınırlarını aşar; öyle deneyle meneyle ruh aranmaz.” deniyorsa, zaten bilimin gözlerinde değerli ve geçerli olan bir argüman geliştirilmiyor demektir. Bu durumda o iddiaya inanmak, o iddianın geçerliliğini kabul etmek, kişi ile kendi inanç/felsefe sistemi arasında olan bir şeydir. Diğer insanları bağlamaz, genel geçer olarak genellenemez, gerçek kabul edilemez. Kişi “Var.” diyorsa vardır;”Yok.” diyorsa yoktur. Ancak ikisinin de bilimsel realizm ve genel geçer “gerçekler” açısından en ufak bir değeri yoktur.
Sinirbilim ve Ruh Kavramı
Ruhun bilimsel olarak araştırılabilir olduğu varsayımı üzerinden yola devam edecek olursak, sinirbilimin son birkaç on yıldır ortaya koyduğu bulgular açıktır: canlılarda “beden” ve “ruh” diye bir ayrım olduğuna dair en ufak bir iz bulunmamaktadır. Tam tersine, yapılan her bir sinirbilim çalışması; bilinç, algı, düşünce, farkındalık, öz-farkındalık, vb. kavramları daha somut, daha maddeye indirgenmiş, daha net araştırılabilir kılmaktadır.
Sinirbilimde yaptığımız araştırmalar, daha önceden “nereden kaynaklandığı bilinemediği için” ruh diye bir “yer doldurucu, joker kavram”a atanan olguları, sinir hücrelerine ve elektrokimyasal etkileşimlere indirgemeyi başarmıştır. Elbette henüz alınacak çok fazla yol var; buna şüphe yok. Ancak özellikle “ablasyon” adını verdiğimiz, çeşitli sinir bölgelerini susturmaya veya ameliyat yoluyla çıkarmaya yönelik araştırmalar, bilincimizi, algımızı, bizi “biz” yapan sinir yolaklarını net bir şekilde ortaya koyabilmemizi sağlamıştır. Nörobiyolojinin bulguları sayesinde, tüm bu “üst düzey fonksiyonların” nedeninin aşırı karmaşık bir şekilde bağlanmış sinir ağlarının bir ürünü, kaçınılmaz bir sonucu olduğunu anlıyoruz. Bu verilerden yola çıkarak, sadece canlılığın bilincini açıklayabilecek bir Bilinç Teorisi geliştirmeye çabalamakla kalmıyoruz; aynı zamanda buradan öğrendiklerimizi yapay sistemlere (yapay zeka, yapay nöral ağlar gibi sistemlere) uygulayarak gayet somut sonuçlar elde edebiliyoruz. Beynin farklı kısımlarını parça parça modelleyip simüle ettiğimizde veya robotlara kazandırdığımızda, o beyin bölgesinin işlevini birebir olacak şekilde model organizma ve sistemlere kazandırabiliyoruz. Dolayısıyla yapılan her bir araştırma, beynin farklı bölgeleri arasındaki sinerjinin bilinci, algıyı, düşünceyi doğurduğunu doğruluyor gibi gözükmektedir.
Tabii ki bu konuda birçok “karşıt görüş” de bulunmaktadır; buna da şüphe yok. Her bilimsel gelişme, kaçınılmaz olarak karşıt görüşleri doğurmaktadır. Bu görüşlerin bir kısmını destekleyecek bazı bilimsel veriler de bulunmaktadır, bu da doğrudur. Ancak eğer ki devasa bir makale ve veri yığını bir şeyi desteklerken, çok az sayıda bir diğer veri grubu buna karşı olma ihtimali olan bazı veriler sunuyorsa, dev yığından vazgeçip de azınlık araştırmaları gerçek kabul edemeyiz. Bu durumda ne yapılmalıdır? İlk olarak, o azınlıktaki araştırmaların geçerliliği tekrar tekrar incelenmeli ve gerçekten herhangi somut bir yanlışlamada bulunup bulunmadığı doğrulanmalıdır. Ondan sonra, eldeki teoriye bu karşıt verilerin nasıl etki ettiği analiz edilmeli ve teorinin sıkıntılı noktaları tespit edilmelidir. Bundan sonra da yeni araştırmalarla o boşluklar ve sıkıntılar doldurulmalıdır. Genel olarak akademik literatüre bakacak olursak, zihnin bedenle bir bütün olduğu, zihne dair bütün özelliklerin nörobiyokimyasal etkileşimlerin ve “beyin” adını verdiğimiz karmaşık sinir ağının kaçınılmaz bir ürünü olduğunu ileri süren teoriyi terk etmemiz için herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Emekleme dönemlerini yeni yeni aşan bu teori, elbette eksiklerinden arındıkça güçlenecek ve bize nasıl “biz” olduğumuzu sinirbilim perspektifinden anlatmayı başaracaktır. Fakat evrimsel biyoloji, nörobiyoloji, uygulamalı bilimler (yapay zeka gibi) alanlarından gelen veriler, sistemin mekanikliğini ve nöron seviyesine bağlılığını açık bir şekilde göstermektedir.Ruh denen kavramın beynimizin ta kendisi olduğuna dair ezici çoğunlukta veri bulmak mümkündür. Buna az sonra biraz daha detaylı değineceğiz; ancak konuyla ilgili olarak Sinirbilim yazı dizimizi okumanızı tavsiye ederiz.
Ruhun Bilimde Yeri Var Mı?
Peki tüm bu çerçevede “ruh”un yeri nedir? Örneğin “Psikoloji” isimli bilim dalının Türkçe adı halen “Ruhbilim” olarak geçmektedir. “Psike” gibi terimler, halen bilimde kullanılmaktadır. Bu durumda bilim insanları “ruh hali” gibi terimler kullanırken, beynimizin ötesinde, madde-üstü bir kavramı mı ifade etmektedirler?
Tarihsel olarak baktığımızda “ruh” sözcüğü ve ona atanan tüm “görev ve işlevler”in, insanların sinir sisteminin çalışma prensiplerine, çevreden gelen uyarılara verdiği tepkilere ve sinir hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir “bilim-dışı boşluk doldurucu” olduğunu görmekteyiz. Ruh; sinir sisteminin, beynin ve bunların etkileşimli tepkilerinin anlaşılamadığı durumlarda kolaya kaçmak veya zihni rahatlatmak amacıyla var edilmiş bir kavram olarak görülebilir. Eğer şizofreni ya da Parkinson ya da Huntington gibi bir hastalığın semptomlarının bundan 15.000 yıl önce görüldüğünde, etraftaki insanların ne düşüneceğini hayal etmeye çalışırsanız, ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz. Kontrolsüz kasılmalar, titremeler, nöbetler, kişilik bölünmeleri, az önce konuşulan şeyi unutmalar, vs. Bunlar çoğu zaman kaçınılmaz olarak “doğaüstü güçlerin müdahalesi” olarak değerlendirilmiştir. Peki bu güçler neye müdahale etmektedir? Bizi “biz” yapan “öz”e. O öz nedir? Antik zamanlarda yaşayan atalarımızın “kafatasımızın içerisinde 100 milyar kadar nöronu barındıran karmakarışık bir sistemin nörobiyokimyasal etkileşimlerinden doğan algılarımız” demesini beklemek abesle iştigal olacaktır. Onlar, buna “ruh” demiştir (tabii kelime olarak “ruh” demedilerse de, kavram olarak buna işaret etmişlerdir). Ruh, onlar için bir joker eleman, bir boşluk doldurucu sözcük olmuştur. Sonrasındaysa bu kavram çeşitli sözcüklerle karşılanarak günümüze kadar gelmiş, filozoflarca benimsenmiş ve kullanılmıştır. Kimi karşı çıkmıştır, kimi destekleyip dallanıp budaklandırmıştır.
Bilim dilinde “ruh” derken kastedilen, beynin faaliyetleri sonucu oluşan algıların ve davranışların tümüdür. Günümüzde zaten artık bu sözcük neredeyse tamamen bilimden çıkarılmış, bilim insanları kastetmek istedikleri şeyler için daha spesifik sözcükler belirlemiştir (“algı” gibi, “tepki” gibi, “düşünce” gibi, “duygu” gibi). Bunların hiçbirinin doğaüstü veya bilimsel olarak test edilemez olduğu iddia edilmez. Hatta her geçen gün “ruh” kavramı, onunla birlikte gelen diğer bilim-dışı kavramlardan ötürü bilimin sınırlarından daha da fazla dışlanmakta ve bilimdışı fanatizmi savunanların mensup oldukları akımları nitelemek için kullanılmaktadır. Bunun bir örneği, Evrim Kuramı’nın eş-kaşifi olan Alfred Russell Wallace’tır. İleri yaşlarında “ruhçuluk” (spiritualism) denen bir akıma kapılarak bilimden uzaklaşmış, gerçeklikle bağını koparmıştır. Charles Darwin, kendisiyle aynı sonuçlara bağımsız olarak varan bu bilim insanının entelektüel anlamda yitirilmesine içi acıyarak yanaşmış ve bu kapıldığı bilim ve gerçeklik dışı akımlardan söz ederken Wallace’a “Umarım çocuğumuzu öldürmüyorsundur.” demektedir (çocuktan kastı, Evrim Teorisi’dir). Wallace, bir miktar hakkı yendiği için bugün hakkı teslim edilmesi gereken bir araştırmacı olsa da, hayata bakışı ve bilimden kopuşu açısından “hüsranla anılan” bir bilim insanı olarak da anılmaktadır.
Psikolojik Bir Savunma Mekanizması Olarak Ruh Kavramı
Sigmund Freud tarafından tanımlanan “(psikolojik) savunma mekanizmaları”, insanların veya toplumların psikolojik sorunlarla baş etmek için bilinçsiz bir şekilde geliştirdikleri yöntemler olarak özetlenebilir. Freud bu konuyu evrimsel açıdan ele almadıysa da, açıklamalarında son derece güçlü (ve muhtemelen farkında olmadan değinilmiş) evrimsel izler bulmak mümkündür. En temel savunma mekanizması olarak ileri sürdüğü “baskılama”, kötü veya istenmeyen bir anının derinlere gömülerek görmezden gelinmesi olarak özetlenebilir.
Savunma mekanizmaları, Freud’un “ego” diyerek tanımladığı, genel olarak “benlik” ya da “zihin” olarak bahsettiğimiz nörobiyolojik kavramı anksiyete (telaşlılık), belirsizlik, anlamsızlık gibi baş edilmesi güç duygu ve düşüncelerden korumak için geliştirilmiş “savuşturma ve koruma prensipleri” olarak düşünülebilir. İnsanlar; anlayamadıkları, açıklayamadıkları, ifade etmekte güçlük çektikleri, bağdaştıramadıkları, basit terminolojiyle izah edemedikleri olay ve olguları ya görmezden gelmeye ya da uydurma terimlerle karşılamaya meyillidirler. Bu konu genellikle sosyal kurallar ve bireyin toplumla ilişkileri çerçevesinde değerlendirilir. Zaten “ruh” gibi bilim dışı açıklamalar da, toplumun kendi içerisinde belirsizlik ve bilgisizlikten doğabilecek anksiyeteyi bastırmak, soru işaretlerine cevaplar veremese bile cevaplar uydurmak amacıyla geliştirdiği kavramlardır.
Evrimsel süreç açısından bu şekilde bir düşünce prensibinin ortaya çıkması son derece makul ve anlaşılırdır. Zira insanın da mensubu bulunduğu Memeli Hayvanlar sınıfı meraklı olmalarıyla, araştırma çabalarıyla, gizemlerin üzerine gitme becerileriyle bilinirler. Bu sayede çok geniş coğrafyalara başarıyla yayılabilmiş ve birçok noktada üst düzey avcı veya anahtar tür konumuna gelebilmişlerdir. İnsan, bilinç düzeyi en gelişmiş olan (ancak bilince sahip tek hayvan olmayan) bir canlı olarak, bunun en uç örneklerinden birisidir. Beynimizde merak ve gizemlere yönelik bir açlık olduğu gibi, bunları tatmin etmeye yönelik de kimyasal mekanizmalar bulunmaktadır. Bu nedenle bir sorunun üstesinden geldiğimizde, mutluluk ve huzur hissederiz. Bir gizemi aydınlattığımızda, tatmin olmuş hissine kapılırız. Bunlar rastgele olan şeyler değildir, beynimizin temel çalışma prensiplerinden birisidir.
Bu çalışma prensiplerinden doğan “joker kavramlar” listesi oldukça uzatılabilir. İnsanlık bu kavramları ürettikçe, bilim bu kavramların üzerine gitmiştir. Böylece, o kavramların doğmasına neden olan, tam olarak anlaşılamayan olay ve olgular bilim ve mantık çerçevesinde açıklanmıştır ve açıklanmaktadır. Buna bağlı olarak, o kavramlara da artık ihtiyaç kalmamıştır veya giderek azalmaktadır. Bu sebeple belirsizlikten doğan bir kavram olarak “ruh”un bilimde artık yeri olmadığını söyleyebiliriz.
Bilimde Algılar, Zeka, Bilinç, Farkındalık Nasıl Açıklanıyor?
 
Bu konuya tek bir makale dahilinde cevap vermemiz imkansız. Çünkü inanılmaz geniş bir bilim sahasından söz ediyoruz. Bunları bırakın bir veya bikaç makaleye sığdırmayı, koskoca bir siteye tek başına sığdırmak bile çok zor. Evrim Ağacı olarak, bu konuda daha fazla bilgi alınmasını sağlamak için, Sinirbilim yazı dizimizi sürekli olarak güncelleyip geliştirmeye çalışıyoruz. Bu dizimizin en uzun dizilerimizden biri olması, konunun ne kadar derin ve kapsamlı olduğunu anlamanıza yarayacaktır. Yine de, bu dizimizi okuyarak bazı çok temel kavramları ve işleyişleri algılayabileceğinizi düşünüyoruz.
Ayrıca kaynaklar listesinde okuyabileceğiniz bazı akademik ve popüler makaleler sunuyoruz. Ne yazık ki bu makaleler İngilizce… Yine de, İngilizce bilen okurlarımız için faydalı olacağını umuyoruz. Zaten yeri geldikçe bu makalelerden bilgileri Sinirbilim yazı dizimiz dahilinde ve haricinde (foto-bilgi olarak) işleyeceğiz.
Çok kısa bir özet olarak, bilimdeki genel gidişatın sinirbilim çevresinde dönen her türlü metafizik kavramdan hızla arındırıldığı yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar “Somut bir şekilde açıklanamaz; mutlaka madde-üstü bir parçası olmalı.” denen her ne varsa, bilimsel perspektifte başarıyla açıklanabilmiştir veya en azından ileride somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğine dair çok güçlü veriler elde edilebilmiştir. Ülkemizin en önemli sinirbilimcilerinden Prof. Dr. Sirel Karakaş’ın ODTÜ’de 1. Sinirbilim Günleri’nde yaptığı konuşmada, sinirbilimin çok yakında bir paradigma değişiminden geçeceği belirtilmişti. Bu değişim, sinirbilimi çok daha anlaşılır, çok daha bütüncül, çok daha açıklayıcı bir Bilinç Teorisi’nin doğmasıyla başlayacağı ileri sürülmüştü. Hızla biriken veriler, sinirbilimin karşısına çıkan her türlü metafizik açıklamayı ezip geçebilecek kadar güçlü ve başarılı olduğunu göstermektedir. Bu konulardan birçoğuna Sinirbilim yazı dizimizde değindik ve değiniyoruz.
“Ruh” tanımı, bu kavramın savunucuları tarafından doğru düzgün yapılmadığı için, bilimsel olarak bu iddiaları araştırmak da çok güç olmaktadır. Bu nedenle yazımızın başında farklı felsefi görüşlere bağlı olarak bu kavramın ne kadar değişken olabileceğinden söz etmiştik. Ancak mantıksal bir yaklaşım yapılacak olursa, ruh kavramı özellikle beyin araştırmalarıyla incelenebilir. Bu nedenle bilim insanları bugüne kadar fonksiyonel (işlevsel) nörogörüntüleme tekniklerini kullanmışlardır. Bu yöntem dahilinde beyin çeşitli durumlar altında incelenir ve bazı iddialar test edilir. Örneğin düşünce sırasında beyinde neler olduğu takip edilmeye çalışılır ve bu sürecin basamakları somut bir şekilde incelenir. Bugüne kadar hiçbir zihinsel fonksiyonun fiziksel, somut, maddeci bir altyapıyla ilişkilendirilemediği olmamıştır! Bir diğer deyişle, bildiğimiz bütün beyin fonksiyonlarının sinirsel, dolayısıyla fiziksel, somut ve maddeci bir altyapısı bulunmaktadır.
Bu bulgulara karşıt olanların en temel argümanı, zihinle ilgili tüm faaliyetlerin nörolojik altyapısının olmasının, metafiziksel bir ruh kavramını dışlamıyor olduğu yönündedir. Yani nörolojik faaliyet zihin için gerekli olabilir; ancak bunun üzerine belki de “ruh” isimli bir metafizik kavramın varlığı da gerekmektedir. Bu yaklaşım çok fazla seviyede hatalıdır: ilk olarak bu iddia, en temel fizik yasalarıyla çelişmektedir. Zira iddianın özünde, metafiziksel bir olgunun fizikle etkileşebildiği ve onun çalışmasına etki ettiği ileri sürülmektedir. Bugün yaptığımız en uç düzeyde ve hassaslıktaki deneylerde bile, fizik dışı herhangi bir olgunun fiziksel yapılara etki ettiğini görmedik. Zaten böyle bir etkiyi görmeyi de bekleyemeyiz; zira bu, Lawrance Krauss’un da izah ettiği gibi, Enerji ve Kütlenin Korunumu gibi en temel fizik yasalarının yanısıra, Kuantum Alan Teorisi’nin özüyle çelişirdi. İddianın daha sıkıntılı bir sorunu, ispat yükünü hiçe sayıyor olmasıdır. Böyle bir “ek varlığa” ihtiyacımız olduğu iddiası, varsayılan boş hipotez iddiasına aykırıdır. Eğer ki bu aykırı iddia ispatlanmıyorsa, geçerli olduğunu kabul etmemiz için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla hatalıdır (veya öyle varsayılmalıdır). Eğer inşa ettiğimiz teoriler içerisine ispatlanmamış, fantezi ve hayal dünyamıza dahil kavramları rastgele ekleyecek olursak, teoriler içinden çıkılmaz bir hal alacak ve nihayetinde bilim sınırlarının ötesine taşacaktır. Bilim bu şekilde yapılamaz, ilerleyemez.
Zaten beynin fonksiyonları üzerinde yapılan deneyler, “ruh” gibi ikincil bir kavramın gereksizliğini tekrar tekrar göstermektedir. Birçok üst düzey zihin fonksiyonunun, birden fazla beyin bölgesinin ortaklaşa çalışmasının bir ürünü olduğu ispatlanmıştır. Bu beyin bölgelerinin veya sinir düğümlerinin alınması, işlevsiz hale getirilmesi, faaliyetlerinin durdurulması halinde üst düzey fonksiyon da oluşturulamamakta ve aksamaktadır. Tam tersi bir şekilde, bu parçalar arasındaki faaliyetleri arttırıcı manipülasyonlar yapıldığında, üst düzey fonksiyon da şiddetlenmekte ve değişmektedir. Bu durumda beynimizin yapısal olarak çok basit; işlev ve karşılıklı bağlılık (interkonektivite) bakımından aşırı karmaşık, ileri düzey bir makinadan fazla olduğunu iddia etmek için herhangi bir neden yoktur. Makinanın düğmeleriyle oynadığınızda sonuç değişmektedir. Tıpkı bilgisayarımız içerisinde yaşayan bir “metafiziksel öz” olmadığı gibi, beynimiz içerisinde de yaşayan metafiziksel bir öz bulunduğunu iddia etmemiz için yeterli, gerekli ve geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır.
Sonuç
Uzun lafın kısası, “ruh” derken ne kastettiğiniz, işin bilim tarafında mı, yoksa felsefe tarafında mı olduğunuzu belirleyen ana faktördür. Eğer ki metafizik olan, bilimsel araştırma yöntemleriyle açıklanamayacak olan, maddeci olmayan bir “ruh” kavramından söz ediyorsanız, muhtemelen yanılıyorsunuz ve bilim neden ve nasıl yanıldığınızı size fazlasıyla gösterebilecek kadar bilimsel veriye şu anda sahip. Ancak eğer ki “sinir sistemimizin çalışmasından doğan sonuçların tamamı” için “ruh” sözcüğünü kullanıyorsanız ve bir bireyin “ruh halinin”, davranışlarının, vb. özelliklerinin tamamiyle bilimsel olarak, somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğini ileri sürüyorsanız, bilimsel arenada herhangi bir sorun yaşamadan fikirlerinizi aktarabileceğinizi düşünüyoruz. Zira dediğimiz gibi bu şekilde “zeka, davranış, algı” gibi sinirsel ürünlerin toplamına “ruh” deyip geçen; ancak doğaüstü veya metafizik bir olguya işaret etmeyen birçok sinirbilimci (özellikle de psikolog) şu anda bilim camiasında bulunuyor.
Özet olarak ruh kavramı, sinir sistemimiz sayesinde sahip olduğumuz bilinç, duyu, duygu, algı, zeka gibi birçok kavramın neden ve nasıllarını karşılamak için geliştirilmiş bir “joker sözcük”tür. Bilimde artık bu sözcüğe, en azından klasik “metafiziksel” tanımıyla ihtiyacımız yok. Bilim, bunun çok ötesine geçmiş ve sinirbilim gibi devasa bir saha dahilinde canlı davranışlarını didik didik araştırmaktadır. Bu araştırmaların hiçbir kısmında, en ufak miktarda bile olsa “Bunu açıklayamıyoruz; asla da açıklayamayız, dolayısıyla ‘ruh’ diye metafiziksel bir varlık nedeniyle olmalı.” gibi bir sonuca varılmamış, böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulmamıştır.
Bu gidişle de asla duyulmayacaktır.
Umarız açıklayıcı olmuştur.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Buzul Çağı Avrupalılarının Genetik Analizi

Harvard Tıp Okulu’nda bulunan Howard Hughes Tıp Enstitüsü araştırmacısı Davir Reich’in öncülüğündeki yeni bir araştırmaya göre, tarihöncesi insanlardan elde edilen antik DNA’nın analizi, 45.000 ilâ 7.000 yıl önce Avrupa’daki dramatik popülasyon değişiminin bir resmini çizmektedir.

Nature’da 2 Mayıs 2016 yayınlanan, tarihöncesi insan popülasyonlarındaki iki büyük değişikliği ortaya çıkaran yeni genetik veri, yaklaşık olarak 19.000 yıl önce son Buzul Çağı’nın sonuyla bağlantılıdır. Buz tabakası çekilince, Avrupa’da güneybatıdan gelen tarihöncesi insanlar yeniden yayıldı (örn. İspanya). Sonra, yaklaşık olarak 14.000 yıl önce gerçekleşen ikinci bir vakada, güneydoğudan gelen popülasyonlar (örn. Türkiye, Yunanistan) ilk insan gurubunu yerinden ederek Avrupa’nın içine yayıldı.

thegenetichi

Çek Cumhuriyeti, Dolni Véstonice’da bulunan 31.000 yıllık kafatasları. Bu çalışmada analiz edilen sonraki beş bin yılı içeren tüm örnekler –Belçika, Çek Cumhuriyiyeti, Avusturya veya İtalya olsun- Gravattian arkeolojik kültürü ile ilintili bir popülasyon patlamasıyla yakından ilişkilidir. Fotoğraf: Martin Frouz ve Jiří Svoboda.

Reich, arkeolojik çalışmaların, modern insanların yaklaşık olarak 45.000 yıl önce Avrupa içine sürüldüğünü gösterdiğini ve arkeolojik kayıtların Neandertal aletlerinin ortadan kalkmasının Neandertallerin ölümüyle alakalı olduğunu açıkladı. Araştırmacılar, ayrıca Buzul Çağı döneminde -25.000 ve 19.000 yıl önce arasında en yoğun zirvesine ulaşarak yaklaşık 12.000 yıl önce sona eren uzun bir dönem- İskandinavya ve Kuzey Avrupa’dan Kuzey Fransa’ya ulaşan tüm yolların buzullarla kaplı olduğunu bilmekteydi. Buz tabakaları 19.000 yıl önce çekilmeye başlamış olup tarihöncesi insanlar Kuzey Avrupa’ya tekrar yayıldılar.

Ancak bu çalışmadan önce, 45.000 ilâ 7.000 yaşında, bu dönem zarfında insan popülasyonunun nasıl göç ettiği ve nasıl evrildiğini anlamaya imkan tanımayan genomik verileri mevcut, tarihöncesi Avrupalı modern insana ait sadece dört örnek bulunmaktaydı. Reich, “Sadece dört örnek ile Avrupa tarihinin bu geniş dönemini canlandırmayı denemek dört durağan görüntü ile bir filmi özetlemeye çalışmak gibidir. 51 örnek ile, her şey değişir; göç hikâyelerini takip edebiliriz; zamanla dinamiksel değişikliklerin inandırıcı hissini duyumsayabiliriz” diyor; “Ve gördüğümüz şey bir popülasyon tarihinin, iklimin dramatik bir şekilde ve tek seferde değiştiği son 7.000 yıl içinde, birden fazla dönemde ve büyük ve dramatik bir şekilde gerçekleşen göç hareketlerinden daha az karmaşık olmadığıdır.”

5727144cee73e

Kuzey İspanya’da bulunan 19.000 yaşındaki “El Mirón Mağarası’nın Kızıl Leydisi”’ne ait alt çene kemiği. Avrupa’nın yerleşimci popülasyonunun erken bir kolu, tekrar yayılmadan önce yaklaşık olarak on beş bin yıl önce Avrupa’nın büyük bir bölümünden sürüldü. Fotoğraf: Lawrence G. Straus.

Reich genetik verilerin, 37.000 yıl öncesinden başlayarak tüm Avrupalıların Buzul Çağı boyunca devamlılığını sağlayabilmiş tek bir yerleşimci popülasyondan gelmiş olduğunu gösterdiğini söylemektedir. Yerleşimci popülasyon, Avrupa’nın farklı bölgelerinde bazı köklü kollara sahipti, bunlardan birisi Belçika’dan bir örnek ile temsil edilmektedir. Reich, bu kolun 33.000 yıl önce Avrupa’nın pek çok bölgesinde yer değiştirmiş gibi görünmekte olduğunu, ancak 19.000 yıl öncesinde bir popülasyonun Avrupa çapında bu kolu yeniden yaygın hale getirmekle alakalı olduğunu açıkladı. Bu soyun gözlenen en erken örneğine dayanarak, bu popülasyonun Buzul Çağı’nın doruğa ulaşmasından sonra günümüz İspanyasının güneybatısından yayıldığını düşünmek mantıklıdır.

İkinci olay, araştırmacıların 14.000 yıl önce yaşananları tespit etmiş olmasıdır. Reich, “Avrupadaki yeni bir popülasyon devrini görüyoruz ve bu dönemde doğudan göç görülmektedir, batıdan değil.” diye açıkladı. “Oldukça farklı genetiklerin Avrupa boyunca yayıldığını ve daha önce burada yer alan güneybatı insanlarının yerlerinden olduğunu görüyoruz. Bu insanlar, tarım gelene kadar binlerce yıl varlıklarını sürdürdüler.”

Ayrıca araştırmacılar, 45.000 yıl önce dolaylarında Avrupa boyunca yayılmış olan modern insanların Neandertaller ile bazı kaynaşmalarının meydana geldiğini tespit etti. Tarihöncesi insan popülasyonları Neandertal DNA’sının yüzde üç ilâ yüzde altı oranını içermekteydi, ancak bugün pek çok insan bunun sadece yüzde ikisine sahiptir. Reich “Neandertel DNA’sı, modern insan için hafif bir toksiktir” açıklamasını yapmıştır ve bu çalışma doğal seçilimin Neandertal soyunu ortadan kaldırdığını kanıtlamaktadır.

Kaynak:

  • Phys
  • Qiaomei Fu, Cosimo Posth, Mateja Hajdinjak, Martin Petr, Swapan Mallick, Daniel Fernandes, Anja Furtwängler, Wolfgang Haak, Matthias Meyer, Alissa Mittnik, Birgit Nickel, Alexander Peltzer, Nadin Rohland, Viviane Slon, Sahra Talamo, Iosif Lazaridis, Mark Lipson, Iain Mathieson, Stephan Schiffels, Pontus Skoglund, Anatoly P. Derevianko, Nikolai Drozdov, Vyacheslav Slavinsky, Alexander Tsybankov, Renata Grifoni Cremonesi The genetic history of Ice Age Europe Nature (2016) doi:10.1038/nature17993 Received 18 December 2015 Accepted 12 April 2016 Published online 02 May 2016

Çeviren: Bünyamin TAN (evrimselantropoloji)

Dünya’da 1 trilyon mikrobiyal türün yaşadığını tahmin ediliyor

İndiana Üniversitesi’nden iki bilim insanına göre gezegenimiz yaklaşık bir trilyon farklı mikrobiyal canlı türü barındırıyor olabilir, üstelik bu demek oluyor ki bugüne kadar bu türlerin sadece %0.001’i tanımlanabildi.

İndiana Üniversitesi biyoloji departmanından iki bilim insanı, Dr. Kenneth Locey ve Dr. Jay Lennon, hayvan popülasyonları, bitki ve mikrobiyal veri kümelerinden aldıkları bilgileri kullanarak bugüne kadar yapılmış olan en geniş derlemeyi oluşturdular. Ortaya koydukları veri, Antarktika hariç her yerden gelen 5,6 milyondan fazla türü kapsıyor.

Dr. Lennon: “Çalışmamız, ekolojik modeller ve yeni ekolojik kurallar ile veri kümelerinden gelen bilgileri birleştirerek biyoçeşitlilik ve refah arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor, bu da bize dünyadaki mikrobiyal türlerin sayısını tahmin etmek adına yeni bir olanak sunuyor.” diyor

Araştırma ekibine göre, önceki çalışmalar sayıca az örneklerden yola çıkılarak yapılıyordu.

Dr. Lennon: “Yüksek hacimli DNA dizilemesi ortaya çıkmadan önce araştırmacılar çeşitliliği 100 bireyi baz alarak simgeliyorlardı, ancak bildiğimiz gibi, bir gram toprakta bile bir milyar organizma bulunabiliyor.”diyerek önceki çalışmalardan bahsediyor.

Mikroorganizma örneklerinin azlığı, son birkaç yılda yeni örnek toplama yöntemleri adına yapılan araştırma sayısını arttırdı.

Araştırmayı ortaya koyan bilim insanları çalışmalarını, “Son yıllarda yapılan araştırmalarda oldukça fazla bilgi toplandı, ancak bu bilgileri kullanarak önemli soruları test eden çok fazla çalışma yapılmadı. Bizce, biyoçeşitlilik ve tür sayısının zenginliği arasında bir bağlantı bulunuyor. Elimizdeki bu bilgileri kullanarak biyoçeşitliliğin refah seviyesi ile bağlantısını gözlemlemeyi başardık” olarak nitelendirdi.

Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan sonuçlar, dünyadaki tüm mikrobiyal türlerin tanımlanmasının oldukça zor olduğunu da gösteriyor.

Dr. Lennon: “Hedefi mikroorganizmaları tanımlamak olup evrensel ve multidisipliner bir proje olan Dünya Mikrobiyom Projesi, şimdiye kadar 10 milyondan az türü sınıflandırabildi. Bu türlerin sadece 10.000’i laboratuvarda kültürlenebildi ve sadece 100.000 tanesinin genom dizilimi yapılabildi. Bizim sonuçlarımız, dünyada daha milyarlarca mikroorganizmanın keşfedilmeyi beklediğini gösteriyor. Verilerimize göre, mikrobiyal çeşitlilik, düşündüğümüzden çok daha geniş.” sözleriyle çalışmalarının öneminden bahsediyor.

Kaynak:

  • Bilim.org
  • sci-news.com
  • Kenneth J. Locey & Jay T. Lennon. Scaling laws predict global microbial diversity. PNAS, published online May 2, 2016; doi: 10.1073/pnas.1521291113

Türkiye’de Seks Kısa Sürüyor: Seks, Normalde Ne Kadar Sürer?

Eğer bir bilim insanı değilseniz, hayal kırıklığına uğratıcı kısalıkta süren bir cinsel ilişkiden sonra başınızı yatağın başlığına dayayıp sormuş olmalısınız: Seks “normalde” ne kadar sürer?
Gerçi bir bilim insanı da aynı soruyu komik bir üstü kapalılıkla ve bilimsel bir dille sorar: Bir erkeğin vajina içerisine boşalma süresindeki gecikmenin ortalama süresi nedir?
Biliyorum, seks bir penisi vajinanın içine sokup boşalmaktan çok daha fazlası, fakat işte bu “fazlası” dediğimiz kısmı tanımlamak her zaman kolay olmuyor (Öpüşmek? Sürtüşmek?). İşleri daha basit ve spesifik tutmak için, sadece boşalma süresine odaklanacağız.
Ortalama boşalma süresini hesaplamak hiç de basit bir konu değil. Peki, sadece insanlara ne kadar sürede boşaldıklarını sorsak? Mı dersiniz? Burada iki ana problem var. Birincisi, insanlar bu süreleri yüksek söyleyerek çarpıtma eğilimindeler, çünkü uzun bir gece geçirdiğinizi söylemek toplumda takdir edilen bir durum.
Diğer bir problem ise insanların ne kadar süre seks yaptıklarını tam olarak bilememeleri. Seks, insanların duvardaki saate bakarak yaptıkları bir şey değil ve yardım almadan bu süreyi belirlemek kendinden geçmiş bir şekilde yapılan bir sevişme sürecinde zor olabilir.
Araştırmalar ne söylüyor?
Bu konuda yapılan en iyi araştırma, dünyanın her yerinden seçilen 500 çiftin dört haftalık bir periyot boyunca yaptıkları seks sürelerini bir kronometre kullanarak ölçmelerine dayanıyor.
Kulağa garip geldiği kadar pratikte de garip bir durum: Deneye katılanlar penil peneterasyon durumunda (Ç.N.: vajinaya ilk giriş anı) kronometreyi başlattılar ve boşalma anında da durdurdular. Denilebilir ki, bu durum insanın ruh halini bir şekilde etkileyebilir ve belki de yaşananların doğal akışının tam olarak yansıtılamamasına yol açabilir. Fakat bilim nadiren kusursuzdur ve bu, elimizdekinin en iyisi.
Peki, araştırmacılar neleri ortaya çıkardı? En çarpıcı sonuç, süreler arasında büyük farklılıklar bulunması. Çiftlerin ortalama süreleri (bu süre onların her ilişkiye girdiklerinde tuttukları sürelerin ortalamasıdır) 33 saniyeden 44 dakikaya kadar değişkenlik gösteriyor! Bu, 80 katlık bir fark!
Yani burada açıkça gözüküyor ki: ‘’Normal‘’ seks süresi diye bir şey yok. Yine de, tüm çiftler arasındaki ortalama süre (teknik terminolojide, medyan, ortanca değer) 5,4 dakikaydı. Bu şu anlama geliyor: Eğer katılan 500 çifti seks süresi açısından, en uzun sürenden en kısa sürene kadar sıralarsanız ortadaki çift, her seks yaptığında 5,4 dakikalık bir ortalamaya sahip olur.
Burada ilginç bazı ikincil sonuçlar da ortaya çıktı. Örneğin, prezervatif kullanımı süreyi etkiliyor gibi gözükmüyordu, ayrıca erkeklerin sünnetli olup olmamasının da bu süreye bir etkisi yoktu. Bu durum penis duyarlılığı ve yataktaki ‘’dayanma gücü’’ ile ilgili halk arasındaki bazı yaygın inanışlara kafa tutuyor.
Aynı şekilde çiftlerin hangi ülkelerden geldiklerinin de bir önemi yoktu. Şey… Türkiye dışında. Türk katılımcıların seks süreleri diğer ülkelerden katılanlara göre (Hollanda, İspanya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri) belirgin bir şekilde kısa olmaya eğilimliydi (3,7 dakika). Diğer bir sürpriz sonuç da şuydu: (Muhtemelen yaşlı erkekler tarafından yayılan) yaygın kanının aksine, çiftler ne kadar yaşlıysa, seks süresi o kadar kısa oluyordu.
 
Neden bu kadar uzun süre seks yapıyoruz?
Evrimsel bir araştırmacı olarak, seksin ne kadar sürdüğüyle ilgili bütün bu konuşulanlar şunu merak etmeme neden oldu: Bu iş neden bir zaman alıyor ki? Görünüşe göre cinsel ilişkiyle başarılmak istenen, spermlerin vajina içine konulmasıdır. Peki, bütün bu sokup çıkarma niçin? Penisi, her cinsel ilişkide yüzlerce kez sokup çıkarmak yerine neden sadece bir kere sokup boşalmıyoruz? Sonra da gidip bir limonata alıp günün geri kalanında başka işlerimizle uğraşırdık.
Siz, “Çünkü girip çıkmak eğlenceli!” demeden önce hatırlatayım, evrim cinsel ilişkiden ne kadar haz aldığınızla aslında hiç ilgilenmez. Genelde evrim, atalarımızın genlerini gelecek nesillere aktarmasına yardımcı olacaksa ancak o zaman işlevleri zevk alınabilecek şekilde “tasarlar”. Örneğin, yemek yemeyi sevmemize rağmen daha uzun süre zevk almak için her lokmayı beş dakika boyunca çiğnemeyiz. Bu oldukça verimsiz olurdu, biz de zaten bu durumu iğrenç bulacak şekilde evrimleştik.
Seksin neden bu kadar uzun sürdüğü, belirgin bir cevabı olmayan ve oldukça karmaşık bir sorudur, belki penisin şekli cevabı bulmamızda ipucu olabilir. 2003’te yapay vajinalar, yapay penisler ve yapay sperm (mısır şurubu) kullanılarak yapılan bir araştırmada, araştırmacılar şunu gösterdi: Penisin baş kısmının etrafındaki çıkıntı aslında vajinadaki mevcut şurubu aynı bir kepçe gibi alıp çıkarır.
Bu durum gösteriyor ki, erkeğin tekrarlayan ‘’giriş çıkışları‘’, kendisi boşalmadan önce diğer erkeklerin menisini çıkarmasını ve kendi yüzücülerinin yumurtaya daha önce ulaşma şansını arttırmasını sağlıyordu. Yeri gelmişken bu, belki de neden boşaldıktan sonra penisi vajinaya sokmaya devam etmenin bir erkek için acı verici olduğunu açıklayabilir çünkü devam ettiği sürece kendi menisini de dışarı çıkarma riski taşıyor.
Peki, bu bilgiyle ne yapacaksınız? Benim tavsiyem, zevkin doruklarında bunu düşünmemeniz yönünde olacaktır.
Yazan: Brendan Zietsch (The University of Queensland)
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  • IFLS
  • Waldinger MD, Quinn P, Dilleen M, Mundayat R, Schweitzer DH, Boolell M A multinational population survey of intravaginal ejaculation latency time. J Sex Med. 2005 Jul;2(4):492-7.
  • Gordon G. Gallup Jr., Rebecca L. Burch, Mary L. Zappieri, Rizwan A. Parvez, Malinda L. Stockwell, Jennifer A. Davis The human penis as a semen displacement device  Evolution and Human Behavior July 2003 Volume 24, Issue 4, Pages 277–289 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1090-5138(03)00016-3