Maddenin bulunabileceği beş durumdan en ilginci Bose-Einstein yoğuşuk madde durumu olsa gerek. Gazlar, sıvılar, katılar ve plazmalar yıllardan beri inceleniyor ama Bose-Einstein yoğuşuk maddeleri 1990’lara kadar laboratuvarda üretilemiyordu.
Bir grup atom mutlak sıfıra çok yakın bir sıcaklığa kadar soğutulduğunda, Bose-Einstein yoğuşuk madde haline geçerler. Atomlar o kadar soğurlar ki, birbirlerine göre neredeyse hiç hareket etmiyor gibidirler. Bunu yapacak serbest enerjileri neredeyse hiç kalmamıştır. O noktada atomlar kümelenerek, aynı enerji durumlarına girmeye başlar. Fiziksel bakış açısından özdeş bir duruma gelirler ve grubun bütünü sanki tek bir atommuş gibidavranmaya başlar.
Bir Bose-Einstein yoğuşuk maddesi oluşturmak için homojen dağılmış gaz bulutu ile işe başlanır. Deneylerin çoğurubidyum atomları ile başlar. Bulut, atomların enerjisini alması için gönderilen ışınlar kullanılarak, lazer ile soğutulur. Daha sonra onları biraz daha soğutmak için bilimciler buharlaştırıcı soğutma kullanır. New York Eyalet Üniversitesi’nin Buffalo Kampüsü’nde çalışan fizik profesörü Xuedong Hu şöyle anlatıyor: “Bose-Einstein yoğuşuk maddesi üzerinde çalışırken, kinetik enerjinin potansiyel enerjiden daha büyük olduğu düzensiz bir durum ile başlarsınız. Onu soğutursunuz, ama katılar gibi bir örgü oluşturmaz.”
Onun yerine atomlar aynı kuantum durumlarına düşerler ve birbirlerinden ayırt edilemezler. Böylece atomlarBose-Einstein istatistiğine uymaya başlar. Normalde bu istatistik, fotonlar gibi ayırt edilemez olan parçacıklara uygulanır.
Kuram ve Keşif
Bose-Einstein yoğuşuk maddesi ilk olarak Hintli fizikçi Satyendra Nath Bose (1894-1974) tarafından kuramsal olarak öngörülmüştür. Bose ayrıca kendi adı ile anılan atomaltı parçacıkları da, yani bozonları da keşfeden kişidir. Kuantum mekaniğindeki istatistiksel problemler üzerinde çalışan araştırmacı, düşüncelerini Albert Einstein’a göndermişti. Einstein bu çalışmanın basılmaya değer önemde olduğu kanısına vardı. En önemlisi de Einstein, Bose’un matematiğinin (daha sonraları Einstein-Bose istatistiği olarak adlandırılarak) ışığın yanı sıra atomlara da uygulanabileceğini fark etti.
Normalde atomların belli enerji değerlerinde olmaları gerekir. Zaten kuantum mekaniğinin en temel düşüncelerinden biri, atomların veya atomaltı parçacıkların enerjilerinin keyfi her değeri alamayacağıdır. Örneğin elektronların doldurmak zorunda oldukları ayrık orbitallerin olmasının ve bir orbitalden (yani enerji düzeyinden) düştüklerinde belli dalgaboyunda foton salmalarının nedeni budur. Ama Einstein ile Bose şunu buldu: Atomları mutlak sıfıra çok yakın bir değere soğutunca, bazı atomlar aynı enerji düzeyine düşerek, ayırt edilemez duruma geliyorlardı. İşte bir Bose-Einstein yoğuşuk maddesindeki atomların “süper atomlar” gibi davranmalarının nedeni buydu. Nerede oldukları ölçülmek istendiğinde, ayrık atomlar yerine bulanık bir top görülebiliyordu.
Maddenin tüm diğer halleri Pauli Dışarlama İlkesi‘ine uyar. Bu ilkeye göre, fermiyonlar (maddeyi oluşturan parçacık türündekiler) özdeş kuantum durumlarında bulunamazlar. Aynı orbitalde bulunan elektronların spinlerinin zıt olarak, net toplamlarının sıfır olma gerekliliği buradan gelir. Kimyanın olduğu biçimde olmasının nedeni ve birden fazla atomun aynı anda aynı yerde bulunamasının nedeni de bu ilkeye dayanır. Bose-Einstein yoğuşuk maddeleri tüm bu kuralları hiçe sayar.
Böyle madde durumlarının varolması gerektiği kuram tarafından söylenmiş olmasın karşın, deneysel keşfi ancak 1995 yılında, JILA Enstitüsü araştırmacıları olan Eric A. Cornell ve Carl E. Wieman ile MIT’den Wolfgang Ketterle tarafından gerçekleştirilebildi. Bu çalışmalarından ötürü 2001 yılında Nobel Fizik Ödülü aldılar.
Konu ile ilgili aşağıda yer alan videoyu da izlemenizi öneririz.
Live Science, “States of Matter: Bose-Einstein Condensate” < http://www.livescience.com/54667-bose-einstein-condensate.html?cmpid=514645 >
M. H. Anderson, J. R. Ensher, M. R. Matthews, C. E. Wieman, E. A. Cornell Observation of Bose-Einstein Condensation in a Dilute Atomic Vapor Science 14 Jul 1995: Vol. 269, Issue 5221, pp. 198-201 DOI: 10.1126/science.269.5221.198
Brilliant Greenisimli kitaba göre, bitkiler düşündüğümüzden çok daha zeki varlıklar. Bu çerçevede Brilliant Green: the Surprising History and Science of Plant Intelligence isimli kitap, bitkileri zeka ve duygu sahibi canlılar olarak tanımlıyor ve onların haklarını dikkate alarak hareket etmemiz gerektiğini dile getiriyor.
Bitkiler zeki canlılardır, bitkilerin çeşitli haklara sahip olması gerekir. Bitkiler bir nevi internet gibidir ya da daha doğrusu internet, bitkiler gibidir. Bu ifadeler birçoğumuza desteklenebilmesi güç ve hatta mantıksız görünebilir. Ancak bitki nörobiyoloğu Stefano Mancuso ile gazeteci Alessandra Viola‘nun ortak çalışması olan Brilliant Green: the Surprising History and Science of Plant Intelligence isimli kitapta bitkiler farklı, ilgi uyandırıcı ve etkileyici yönleriyle ele alınıyor. Öyle ki çalışmada bitkiler sadece çeşitli duyguları hissetmeleri ve zekâ sahibi olmaları üzerinden değil, ayrıcı hakları üzerinden de değerlendiriliyor.
Hayvanlar yüzyıllar boyunca Batı felsefesi ve bilim dünyası tarafından genellikle düşünmeyen otomatlar ve basit köle içgüdüsüne sahip canlılar olarak tanımlanmıştı. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar ile bu görüşün parçalanması noktasında çok ciddi somut adımların atıldığını görüyoruz. Yani şu anda biliyoruz ki düşünen, hisseden ve sahip olduğu kişiliği ekseninde hareket eden hayvanlara örnek olarak sadece şempanzeler, yunuslar ve filler verilemez. Daha pek çok canlı düşünür, hisseder ve oluşturduğu kişilik ekseninde davranışlarını şekillendirir. Bu bağlamda ahtapotlar çeşitli araçları kullanabilir, balinalar şarkı söyleyebilir, arılar sayı sayabilir. Yine kargalar karmaşık akıl yürütme, muhakeme yeteneklerini ortaya koymuşlardır. Ayrıca kağıt eşek arıları yüzleri tanıyabilir, balıklar farklı müzik türlerini ayırt edebilir.
Bu doğrultuda belirttiğimiz tüm bu canlıların tek bir ortak noktası mevcut: Onlar beyin sahibi hayvanlar fakat bitkilerin beyni yok. O halde -hayvanlardan farklı olarak- bir beyne sahip olmayan bitkiler nasıl kendi problemlerini çözebiliyor, akılcı davranabiliyor ya da çeşitli uyarıcılar için tepki oluşturabiliyor?
Batı Sumatra bölgesinde yaşayan oldukça nadir bulunan etçil bir bitki (Nepenthes aristolochioides)
Floransa’daki Uluslararası Bitki Nörobiyolojisi Laboratuvarı’nın direktörü, bitki nörobiyoloğuStefano Mancuso şöyle diyor: “Zekâ -böbreklerin idrar üretmesi ile neredeyse aynı şekilde- beynin ürettiği, meydana getirdiği bir şey olarak değerlendiriliyor. Yani günümüzdeki zekâ algısı fazlasıyla basitleştirilmiş. Neticede eğer vücut değişkenlerin dışında kalmışsa yani yoksa, bir beyin, kendisini andıran bir cevizle aynı miktarda zeka üretecektir.”
Bu arada şunu da belirtelim: On yıllar boyunca bitkiler üzerine titizlikle çalışmış Charles Darwin, bitkilerin; duyarlı olduklarını, uyarıcılara karşı harekete geçtiklerini ve karşılık verdiklerini ifade ederek genel kanının, toplumsal sağduyunun dışına -karşısına- çıkmış ilk bilim insanlarından biriydi. Dahası hayatının çoğunu bitkiler üzerine çalışmalarla geçirmiş Darwin, nispeten daha basit veya ilkel özellikler gösteren hayvanlar için kökçüğün, kök ucunun adeta bir beyin işlevinde olduğunu, yani bir beyin gibi hareket ettiğini gözlemlemişti.
Problem çözücü bitkiler
Bitkiler, hayvanların karşılaştığı sorunların birçoğuyla karşılaşsa da onların bahse konu bu sorunlara ilişkin yaklaşımı, hayvanlarınkinden önemli ölçüde farklı. Çünkü biliyoruz ki bitkiler; enerji bulmak ve bu enerjiyi yeniden üretmek zorunda. Ayrıca bitkilerin yırtıcı hayvanları da defetmeleri gerek. Bu çerçevede Mancuso, bitkilerin duyarlılık ve zeka sahibi olmalarını da az önce belirttiğimiz gerekliliklerin varlığına bağlıyor. Yani Mancuso, tüm bu faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için bitkilerin zekâ ve duyarlılıklarını geliştirdikleri görüşünü savunuyor ve ekliyor: “Zeka, problemleri çözme yeteneğidir ve görüyoruz ki bitkiler kendi problemleri için çözüm geliştirebilmek noktasında oldukça iyiler.”
Özel olarak enerji ihtiyacının çözümü için bitkilerin çoğu yönünü güneşe çeviriyor. (Hatta bazı durumlarda kelimenin gerçek anlamıyla bunu yapıyorlar.) Bitkiler, ışığın yerini saptayarak gölgeli alanlarda büyüyebiliyor ve bitkilerin çoğu güneş ışığından daha fazla faydalanabilmek için gün içerisinde yapraklarını döndürebiliyor. Ancak bununla birlikte bazı bitkiler daha farklı bir yol izleyip enerji ihtiyaçlarını çeşitli hayvanları avlayarak ve öldürerek karşılayabiliyor. (Enerji için avlanılan hayvanlar arasında haşaratlar, fareler ve hatta kuşlar bile var.) Hayvan tüketicisi bitkiler arasından en bilineni sinekkapan bitkisi olabilir. Ancak hayvanları tükettiği bilinen en azından 600 bitki türünün doğada mevcut olduğu da belirtiliyor. Bitkiler, hayvanları avlayabilmek ve onları bir çırpıda yiyebilmek için karmaşık tuzaklar, hızlı reaksiyonlar geliştirmiş durumda.
Bitkiler, hayvanları doğrudan öldürmeden onlardan fayda sağlamak yolunu da enerji ihtiyaçlarını giderebilmek adına tercih ediyor. (Bu yöntem hayvanların insanlar tarafından -direkt besin olarak tüketilmelerine ilaveten- taşımacılık, ulaştırma vebenzeri faaliyetler için kullanılmalarını çağrıştırıyor gibi.) Birçok bitki; kendisinden polen elde etmek isteyen canlılar için -adeta bir çeşit reklamcılık faaliyeti yürüterek- iştah açıcı, canlı ve renkli görünebiliyor ya da karmaşık hilelere başvurabiliyor. Bu iletişim sürecinde doğrudan kandırma ya da mükafatlandırma yöntemleri işleyebiliyor. Ayrıca yeni bir araştırma gösteriyor ki bazı bitkiler polen elde etmek için kendilerine başvuran böcekler arasında ayrım yapabiliyor ve buna göre polenlerini yalnızca en iyi olana verebiliyor.
Son olarak, bitkiler yırtıcı hayvanları savuşturabilmek için inanılmaz çeşitlilikte zehirli bileşenler üretebiliyor. Öyle ki bir böcek tarafından saldırıya uğramaları halinde birçok bitki özgül olarak belirlenmiş bir kimyasal bileşen salgılıyor. Nitekim bitkiler bu bileşenleri öylesine dışarı atmıyor, bunları spesifik olarak ve sadece saldırı altındaki yaprak için kullanmayı tercih ediyor. Yani bitkiler aldatıcı olabildikleri kadar tutumlu ve kanaatkâr bir portre de çiziyor.
Mancuso ve Viola ikilisinin kitaplarında şöyle bir ifadeye yer veriliyor: “Bir bitkinin yaptığı her seçim -ya da tercih- şu tür bir hesaplamaya dayanır; karşı karşıya olduğum bu problemin çözümü için kullanabileceğim minimum kaynak miktarı tam olarak ne kadar?” Yani bitkiler tehditlere ya da fırsatlara öylesine tepkiler oluşturmaz. Bu bağlamda bitkiler karşı karşıya oldukları duruma bir çeşit maliyet hesaplaması yaparak ve optimum kaynakları belirleyerek yaklaşır. Diğer bir deyişle, verilen tepkinin öncesinde hızlı bir karar alma süreci mevcuttur.
Bitkinin kök kısmı ise onun en sofistike bölgesi olarak isimlendirilmeye aday. Zira bilim insanları bitki köklerinin rastgele hareket etmediklerini, suyu elde etmek için en iyi konuma ulaşma arayışında olduklarını ve rekabetten kaçınarak çeşitli kimyasalları depoladıklarını gözlemledi. Dahası bazı durumlarda, köklerin bir engele çarpmadan önce seyirlerini değiştirebildikleri de fark edildi. Bu durum bitkilerin birçok engeli duyuları aracılığıyla algılayabildiğini, görebildiğini kanıtlıyor.
Bildiğimiz gibi insanların 5 temel duyu organı var. Ancak bilim insanları bitkilerin, bulundukları çevrelerdeki o karmaşık koşulları gözeten en azından 20 farklı duyusu olduğunu keşfetti. Mancuso’ya göre; bitkilerin bu duyuları kabaca bizim beş duyumuza karşılık geliyor; fakat onların nemi ölçmek, yerçekimini algılamak ve elektromanyetik alanları duyumsamak gibi şeyleri gerçekleştirebilmelerine imkan tanıyan ilave duyuları da mevcut.
Bitkiler gerçekten karmaşık iletişimciler. Günümüzde, bilim insanları bitkilerin çok çeşitli yollara başvurarak iletişim kurduklarını belirtiyor. Bu yöntemler arasından en bilineni ise kimyasal uçucular. (Kimyasal uçucular ayrıca; neden bazı bitkilerin çok iyi ve bazılarınınsa çok kötü koktuklarına açıklama getirir.) İletişim konusu özelinde bilim insanları artık, bitkilerin elektrik sinyalleri ve hatta titreşimler aracılığıyla da iletişim kurabildiklerini keşfetmiş durumda.
“Bitkiler harika iletişimcilerdir: Bu çerçevede çevrelerindeki komşu bitkilerle ya da böcekler ve hayvanlar şeklinde sıralayabileceğimiz çeşitli organizmalar ile birçok bilgiyi paylaşırlar. Bir gülün kokusu ya da bundan daha az büyüleyici olup bazı çiçekler tarafından üretilen diğer kokular -örnek olarak çürümüş etin nahoş ve güçlü kokusu verilebilir- polen elde etmek isteyen canlılar için bir mesaj niteliğindedir.”
Bitkilerin çoğu, bir tehlike hali yaklaştığı zaman kendi türlerinden diğer bitkileri uyarabilir. Örneğin; herhangi bir böcek tarafından saldırıya uğrayan bir bitki; kendisinin şu anda tüketilmekte, halihazırda yenilmekte olduğunu ve bu sebepten diğer bitkilerin savunmaya geçmelerinin gerektiğini bir çeşit kimyasal sinyal göndererek adeta ifade etmeye çalışır. Yani saldırıya uğramakta olan bir bitki, diğer türdeşlerini de bu tehlikeye karşı uyarabilir. Dahası araştırmacılar bitkilerin; yakın akrabalarını, hısımlarını tanıyabildiklerini ve aynı ebeveyni paylaştıkları bu bitki türlerine diğerleri ile kıyaslandığında daha farklı davrandıklarını da keşfetti.
Bitkilerin uyumak ve oyun oynamak faaliyetlerine benzer yönde davranışlar sergilediğini iddia eden Mancuso ve Viola ikilisi, Brilliant Green isimli kitaplarında şöyle diyor:“Özellikle son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar gösteriyor ki bitkiler duygularla donatılmıştır, çeşitli karmaşık sosyal ilişki ağları kurmuşlardır ve halihazırda kurmaya devam etmektedir. Ayrıca bitkiler kendileriyle ve hayvanlarla iletişim kurabilirler.”
Görünen o ki Darwin başından beri haklıydı. Zira Mancuso; bitki zekasının kilit anahtarının kökçükler ya da kök apeksler olduğuna ilişkin birçok delil bulmuş durumda. Bu doğrultuda Mancuso ve çalışma arkadaşları; bitkinin tam olarak bu bölgesinden alınan sinyallerin, hayvanın beynindeki nöronlardan alınan sinyaller ile aynı olduğunu kaydetti. Nitekim sadece bir kök apeksin çok fazla şey yapabilmesi mümkün olmayabilir. Bahse konu bu güçlü ihtimale karşı şunu hatırlatmamızda yarar var; bitkilerin çoğu milyonlarca bireysel köke sahip. Ayrıca her biri yine bir kökçüğe de sahip.
Yani tek bir güçlü, merkezi beyin yerine bitkiler bünyelerinde sayıları milyonları bulan küçük hesaplayıcılar barındırıyor. Bahse konu tüm bu hesaplayıcı yapılar bir çeşit bilgisayar işlevi niteliğiyle karmaşık bir ağ üzerinden bir arada çalışıyor. Mancuso bitkileri bu sebepten ötürü internet ile kıyaslıyor. Bu evrimsel seçim, biyokütlesinin yüzde 90’ını ya da daha fazlasını kaybeden bir bitkinin hayatta kalabilmesine imkân tanıyarak gücünü ve dayanıklılığını gözler önüne sermiş oluyor.
(Kitabın yazarı Stefano Mancuso)
Mancuso şöyle diyor: “Bitkilerdeki evrim sürecinin temel itici gücü, bedenlerinin büyük bir bölümünü kaybetmelerine rağmen bitkilerin hayatta kalmayı başarabilmeleri gerçeğinde saklı. Böylece, bitkiler büyük bir ağın düğümleri şeklinde birbirleri ile etkileşim kurabiliyor ve çok sayıdaki temel modülleri inşa edebiliyor. Belirli organların ya da merkezi fonksiyonların yokluğu durumunda bitkiler işlevselliklerini kaybetmeden predasyon durumunu tolere edebiliyor. Esasında internet de aynı nedenden doğdu ve kaçınılmaz olarak aynı çözüme erişti.” (Predasyon; bir canlının diğer bir canlıyı avlaması ve onun üzerinden beslenmesi olayıdır. Yani bu kavram avcı ve av arasındaki ilişkiyi yansıtır.)
Tek bir beyne sahip olmak -tıpkı tek bir kalbe ya da bir çift akciğere sahip olmak gibi- bitkilerin çok daha kolay öldürülmelerine neden olurdu. Bu gelişmelerin ışığında Mancuso şunu ekliyor: “Zaten bu sebepten bitkilerin beyni yok. Yani zeki olmadıklarından değil, daha savunmasız olabileceklerinden dolayı…” Mancuso ayrıca bir bitkiyi tek başına, bireysel ve bağımsız olarak ele almaktan ziyade o tek bir bitkiyi adeta bir koloniymiş gibi ele almamız ve düşünmemiz gerektiğini belirtiyor. Tek bir karıncanın ölümü, doğal olarak, koloninin de ölümü anlamına gelmez. Bu çerçevede bir yaprağın ya da kökün yok edilmesi halinde de bitki halen hayatta kalmaya, yaşamaya devam eder.
Geniş uçurum
Peki, neden bitkilerin duyarlılıkları -bu kavrama halen alışamayanlar için, bitkilerin davranışları ya da hareketleri- bu kadar uzun bir süredir görmezden geliniyor, ihmal ediliyor? Mancuso bu sorunun cevabı için öncelikli olarak bitkilerin bizden çok büyük ve şiddetli ölçüde farklı olduğunu belirtiyor. Bundan hareketle Mancuso’ya göre kendimizi bitkilerin yerine koyabilmemiz imkânsız hale geliyor. Mancuso şunları vurguluyor:“Gerçekten çok ayrımlıyız; iki farklı evrimsel parçanın ürünleriyiz. Bitkiler bizim için adeta uzaylılar gibi. Ancak yine de bitkiler ile yaşam alanımızı paylaşıyoruz, benzer ihtiyaçlarımız var ve aynı gezegen içerisinde evrimleştik. Sonuç itibariyle benzer etkilere benzer yönden tepkiler geliştiriyoruz.”
Tropikal iklimlerde bulunan bir etçil bitki türü (Suibriğigiller, Periuk kera, Nepenthes)
İlaveten bitkiler hayvanlara göre, büyük oranda, daha farklı bir zaman ölçeğinde yaşamlarını sürdürüyor. Yani bitkiler öylesine yavaş hareket ediyorlar ki onları ve dış uyarıcılara yönelik tepkilerini çok zor bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Bitkiler ile aramızdaki geniş farklılıklara bağlı olarak Mancuso; bitkilerin diyelim ki bir kaplan ya da fil ile benzer şekilde ilgi çekebilmeleri, alaka uyandırabilmeleri noktasında başarısız kaldıklarını belirtiyor ve şunların altını çiziyor: “Bitkilere duyulan sevgi çok erişkin, olgun bir niteliğe sahip. Yani bitkilere ilgili bir bebek bulabilmek neredeyse imkansız; genellikle hayvanlara düşkün oluyor, onları seviyorlar. Hiçbir çocuk bir bitkinin eğlenceli olduğunu düşünmüyor. Esasında bu durum benim için de farklı değildi. Zira doktora sürecimde bitkilerin şaşırtıcı yeteneklerinin farkına vararak onlar ile ilgilenmeye başlamıştım. Günümüzdeki bitki araştırmacılarının büyük bir çoğunluğu ise moleküler biyologlardan oluşuyor. Onlar da bitkilerin davranışları konusunda, ben cırcır böceği hakkında ne kadar şey biliyorsam o kadar bilgili.”
Görülüyor ki bitkilere genel olarak ilgisiz kalınması, bitki davranışları ya da zekası konusundaki çalışmaların çok sınırlı kalmaları ile sonuçlanmıştır (hayvanlardan farklı olarak).
Bitkilere bağımlılık
Hayvanlar kadar çeşitliliğe sahip olmayan bitkiler, dünyayı gerçekten fethetmişlerdir. Günümüzde, bitkiler yüzde 99’dan daha fazla biyokütleyi meydana getirmektedir. Dünyadaki tüm hayvanların oluşturdukları biyokütle oranı ise yüzde 1’den bile daha azdır. (Biyokütle, yeşil bitkilerin güneş enerjisini fotosentez yolu ile kimyasal enerjiye dönüştürerek depolaması sonucu meydana gelen biyolojik kütle ve buna bağlı organik madde kaynakları olarak tanımlanmaktadır.)
Mancuso bitkilere bağlı olduğumuzu belirtip bitkilerin muhafaza edilebilmelerinin insanlar için de gerekli, zorunlu olduğunu vurguluyor. Ancak bu gerçeğe rağmen -ağaçları yok etme, habitat tahribi, çevre kirliliği, iklim değişikliği ve benzeri şeklindeki- insan davranışları bir kitlesel yok oluşun habercisi niteliğini sürdürmeye devam ediyor. Geçmişte bitkiler bu toplu yok oluş, tükeniş tehlikesini bir şekilde atlatabilmiş olsa da bu kez bunu yapabileceklerinin bir garantisi yok. Bitkilere yönelik bilgilerimiz de hâlen kısıtlı düzeyde. Yani gezegen üzerinde kaç adet bitki türünün mevcut olduğunu bile kesin olarak bilmiyoruz. Şu an itibariyle bilim insanları neredeyse 20 bin bitki türünü tanımlamış durumda. Ancak yüksek ihtimalle daha bilinmeyen çok şey var. Üstelik Mancuso bu konu özelinde tahmin farklılıklarının mevcut olduğunu da ifade ediyor. Bu çerçevede, yaşayan bitki türlerinden tarafımızca bilinenleri tahmini olarak yüzde 10 ile 50 arası değerlerde değişim gösteriyor. Ayrıca bahse konu bitki türlerinin içerisinde daha keşifleri, tanımları yapılmadan yitip gidenler de var. Mancuso da daha önce hiç karşılaşmadığımız bitki türlerinin tutarlı bir şekilde, her gün yok olup gittiğine dikkatleri çekiyor.
Özellikle keşfedilmemiş yağmur ormanları ve bulut ormanında muhtemelen bilinmeyen pek çok şey yatıyor. Gezegenimizin en büyük biyoçeşitlilik noktaları için yok oluş tehlikesi istikrarlı bir şekilde sürüyor. Biyoçeşitlilik odağında Brezilya, Endonezya, Malezya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine gibi örneklerin üzerinde durulması gerektiği belirtiliyor.
Sadece besin ve hammaddelerin büyük bir çoğunluğu için değil, ayrıca soluduğumuz oksijen ve -her geçen gün ihtiyacımızın daha da fazla arttığı- yağmur için de bitkilere muhtacız. Bitkiler biyofiziksel kuvvetlerin çoğuna temel itici kuvvet olmalarından mütevellit dünyayı hepimiz için yaşanılabilir kılıyor.
Tıpkı bitki davranış araştırmalarında olduğu gibi, bitki koruma çalışmaları da uzun bir süredir göz ardı ediliyor. Ancak yine de bitkiler üzerine doğrudan çalışan birkaç büyük koruma grupları mevcut. Mancuso bu doğrultuda bitkilerin hakları konusunun geniş ölçekte odaklara yerleşmesinin gerekliliği üzerinde duruyor. Neticede bitkilerin hissedebilen varlıklar olmaları, bitki hakları ve bitkilerin korunmasının gerekliliği gibi başlıkları düşündürtmelidir. Bitki hakları kimileri için çok radikal bulunabilir; lakin birçok çalışmanın sunduğu gerçekler göz önüne getirildiğinde insanların bitkiler konusundaki akademik ve koruyucu yaklaşımları kesinlikle dikkate almalarının artık şart olduğu gerçeği nettir. Mancuso bitki hakları odaklı çalışmaların artık ertelenemeyeceğinin altını çiziyor. Kendisini durumu abartmak, fazlaca büyütmek gibi söylemler ile eleştirebilecek kişilere ise Mancuso; bitkilerin korunmaları yönündeki çalışmaların, kırılgan ve bağımlı insan topluluğu için çok önemli olduğunu belirterek karşılık veriyor.
Bitki haklarına giden sürecin çetrefilli olması, onun gerekli ve önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Mancuso daha uzun vadeli bir değerlendirmeyle kendi türümüzü koruyabilmemiz için bitkileri korumamız gerektiğini hatırlatıyor.
Brilliant Green: The Surprising History and Science of Plant Intelligence by Stefano Mancuso (Author), Alessandra Viola (Author), Joan Benham (Translator), Michael Pollan (Foreword) ISBN-13: 978-1610916035 ISBN-10: 1610916034
Kilo verirken vücudumuzda yakılan yağ nereye gider? Ünlü karikatürist Yiğit Özgür’ün de esprili bir şekilde çizdiği gibi, oturduğumuz yerden birdenbire kalkarsak gerçekten yağlarımız koltukta oturmaya devam eder mi? Ya da yaygın kanı gibi “puff!” diye birden enerjiye veya ısıya mı dönüşür? Yoksa küçük küçük parçalara ayrılıp dışkı yoluyla vücuttan mı atılır? Bunların hiçbiri doğru değil ise o halde, gerçekte, yağlarımız bize nasıl veda ediyor? Öyle görünüyor ki çoğu, nefesimizle havaya karışıyor!
Bedenimiz yiyeceklerle aldığımız fazla miktardaki protein veya karbonhidratı yağ şeklinde veya, teknik diliyle söylersek, trigliserit molekülleri halinde depoluyor. Bu moleküller karbon, hidrojen ve oksijen olmak üzere üç atomdan meydana geliyor. İşte yağ yakmanın gerçekleşmesi için trigliseritlerin, oksidasyon (oksitlenme) olarak bilinen bir işlem yoluyla parçalanması gerekiyor.
Pek çok oksijen molekülü trigliseridin oksitlenmesi (yanması) işleminde kullanılırken karbondioksit (CO2) ve su (H2O) atık ürün olarak çıkar. Aslında bu bilgi zaten biliniyor. Fakat Avusturalya’nın New South Wales Üniversitesinden araştırmacılar Ruben Meerman ve Andrew Brown bu işin hesaplamasını yaptılar. (Çalışmaları 16 Aralık 2014’te British Medical Journal’da yayınlandı.) Yapılan hesaplamaya göre kilo verme esnasında yağın % 84’ü karbondioksite dönüşerek akciğerler aracılığıyla, geri kalan % 16’sı da suya dönüşerek idrar, dışkı, ter, nefes, gözyaşı veya diğer beden sıvılarıyla vücuttan atılıyor. Bir örnekle anlatacak olursak, 10 kg yağ yakıldığında sürecin sonunda 8,4 kg karbondioksit ve 1,6 kg su açığa çıkıyor.
Bu araştırmadan elde edilen sonuçlardan biri akciğerlerin, kilo vermede, temel bir boşaltım organı olduğudur. Diğer bir sonuç ise, bedenimizin kendi fiziksel gerçekliğinin sınırını bilerek “kısa sürede kilo verme” garantisiyle ortaya atılmış iddialara karşı uyanık olmaktır. Bu konuyla ilgili, sırasıyla, Prof. Andrew Brown’un ve yardımcı yazar Ruben Meerman’ın sözlerine kulak verelim:
“Kaybedebileceğimiz kilo miktarının gün bazında bir sınırı var. Bu sınır, gün içerisinde ne kadar karbondioksiti nefes olarak verdiğimizle belirlenir. Kilo verdirme endüstrisi, aşırı miktarlarda kilo verme konusunda gülünç iddialarda bulunuyor. Ki bu, çoğu insan için mümkün değil. Neyse ki araştırmamız sayesinde, bir gün içerisinde neden 15 kilo verilemeyeceğinin anlaşılmasını sağlayabileceğiz.”
Kilo verme süreci sancılı olsa da fazla kilolardan kurtulmak için formülün kendisi aslında gayet basit: Ya daha az karbon temelli yiyecekler tüketeceğiz ya da vücutta birikmiş fazla karbonu atmak için daha fazla egzersiz yapacağız.
Ruben Meerman, Andrew J Brown, When somebody loses weight, where does the fat go? BMJ 2014; 349 doi: http://dx.doi.org/10.1136/bmj.g7257 (Published 16 December 2014) Cite this as: BMJ 2014;349:g7257
Son 30 yılda doğan birçoğumuz için akıllı telefonlar olmayan bir dünya düşünmek epey zordur fakat bu aletler hala nispeten yeni sayılır ve bilim insanları bu aletlerin uzun süreli ruhsal ve fizyolojik etkileri hakkında veri toplamaya devam ediyorlar.
Avustralyalı araştırmanın sonuçları, cep telefonu kullanımı ile kanser vakaları arasında herhangi bir doğrusal ilişki olmadığını gösteriyor. Çalışmanın arkasındaki araştırmacılar 1982 ile 2013 arasındaki 30 yıllık verileri topladılar ve telefon kullanımı ile beyin kanseri oranlarının haritasını çıkardılar.
Tabii ki akıllı telefonların ne kadar sağlıklı ya da sağlıksız olduğu sorusunu cevaplamak için birden fazla çalışma gerekecek fakat bu dikkate alınması gereken önemli bir bulgu.
Gizmodo’dan Chris Mills’in bildirdiği gibi araştırmada erkeklerdeki kanser oranında ufak bir artış gözlemlendi fakat dişilerde kayda değer bir değişiklik olmadı ve genel olarak veriler daha önce aynı konu üzerine İskandinavya’da yapılan araştırmadaki veriler ile eşleşiyor.
Avusturalyalı çalışmayı daha faydalı kılansa ülkedeki teşhis edilen bütün kanser vakalarının yasa dolayısıyla kayda geçirilmesi. Araştırmacılar Cancer Epidemiology dergisinde yayınlanan makalelerinde şöyle yazıyorlar:
“Artan cep telefonu kullanımı ile bağdaşan herhangi bir beyin kanseri vakası artışı bulamadık.”
70 ile 84 yaş arası kanser oranlarında zamana bağlı artış gözlense de bu cep telefonları kullanımda değilken başlamış ve araştırmacılar bu artışın son yıllardaki daha iyi teşhis ve daha iyi kanser tanı tekniklerinden kaynaklandığını düşünüyorlar. Toplamda 19.858 erkek ile 14.222 kadının kayıtları incelendi. Eğer akıllı telefonların artışı ya da genel olarak istatistik ile ilgileniyorsanız, Avustralya’daki cep telefonu kullanımının 1987’de başladığını ve son 29 yılda yüzde doksanlara ulaştığını bilmek isteyebilirsiniz.
Baş araştırmacı Simon Chapman’ın, The Conservation’da belirttiği üzere, araştırma büyük bir zaman dilimini kapsadığı için akıllı telefon kullanımındaki artış ile kanser oranlarının artışı arasında bir “kuluçka döneminin” bulunmadığından daha emin olabiliriz. Eğer olsaydı, çoktan işaretlerini görmeye başlardık.
Fakat yaşam tarzımızda hesaba almamız gereken onca değişken ve etkenler varken, bu küçük zamazingoların vücudumuza ve aklımıza neler yaptığını tamamen anlamamız için daha fazla araştırma gerek.
Chapman ve çalışma arkadaşları aynı zamanda verilerini, akıllı telefon kullanımı ile kanser riskindeki artış arasında ilişkiler olduğuna işaret eden 2011 ve 2015’te yapılmış iki ayrı araştırma ile de test ettiler. İki araştırma tarafından da öne sürülen kanser oranlarındaki tahmini artış Avustralya’daki 30 yıllık verilerde gözlenmedi.
Yani şimdilik güvendeyiz… Fakat yine de yapabildiğiniz sürece ahizesiz konuşmakta fayda var, ne olur ne olmaz…
Patrizia Frei, Aslak H Poulsen, Christoffer Johansen, Jørgen H Olsen, Joachim Schüz, Use of mobile phones and risk of brain tumours: update of Danish cohort study BMJ 2011; 343 doi: http://dx.doi.org/10.1136/bmj.d6387 (Published 20 October 2011) Cite this as: BMJ 2011;343:d6387
Simon Chapman, Lamiae Azizi, Qingwei Luo, Freddy Sitas Has the incidence of brain cancer risen in Australia since the introduction of mobile phones 29 years ago? Cancer Epidemiology DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.canep.2016.04.010
Mit:“İnsanların sağlıklı kalabilmesi için günde ek olarak en az 2 litre (8 büyük bardak) su içmesi gerekir.”
Gerçek: İnsanın günde 2 litre su alması, tüketmesi gerekmektedir, evet. Ancak insanın günde ek olarak 2 litre su içmesine gerek yoktur. İnsanlar, bu 2 litrelik su ihtiyacımızı, bardakla içtiğimiz sudan ibaret sanmaktadırlar. Halbuki yediğimiz her şeyden bol miktarda su alırız. 2 litrelik su ihtiyacımızın neredeyse tamamı zaten bu yiyecek ve su dışı içecekler tarafından giderilir. Geri kalan kısmı ise, doğrudan su içerek tamamlarız. Dolayısıyla her gün ek olarak 2 litre su içilmesi bir gereklilik değildir. 2002’nin Kasım ayında Journal of Physiology dergisinde yayınlanan bir makale, ortalama bir insanın günde 2 litre ek su içmesi gerektiğine dair hiçbir bilimsel verinin olmadığı sonucuna varmıştır.
Bilgi-1: 2 litre, ortalama bir insanın günlük su ihtiyacıdır. Ancak bu ihtiyacın %20’si, sadece yediğimiz katı gıdalardan gelmektedir. İçtiğimiz su harici içeceklerin de ezici bir çoğunluğu sudur. Örneğin normal kolanın %90.31’i, diyet kolanın %99.8’i sudur. Benzer şekilde elma sularının yaklaşık %90’ı, üzüm sularının %84.51’i, limonataların %92.46’sı, portakal sularının %87.22’si sudur. Keza yediğimiz meyvelerin birçoğu bol miktarda su içerir. Örneğin elmaların %85.56’sı, kayısıların %73.23’ü, incirlerin %79.11’i, kavunların %91.85’i, portakalların %86.75’i, karpuzların %91.45’i, hatta muzun bile %74.91’i sudur!
Bilgi-2: Her birimiz, sadece terleme yoluyla günde ortalama yarım litre suyu dışarı veriyoruz. Ayrıca sadece nefes verirken bile, ağız ve burnunuzdan çıkan havayla günde ortalama 237 mililitre su kaybediyoruz. Ayrıca idrar ve dışkılama yoluyla da her gün 1.4 litre suyu dışarı atıyoruz. Bu ortalamaları topladığınızda, yaklaşık 2 litreye eşit olduğunu görüyorsunuz. Yani vücudunuzun günlük su ihtiyacına! İşte bu sayede su dengemizi sağlıyoruz.
Bilgi-3: Su içme miktarı, su kaybetme miktarıyla birebir doğru orantılıdır. Dolayısıyla bütün gün ılıman ya da serin/soğuk bir iklimde, yatarak gününü geçiren bir insanın alması gereken su miktarıyla, 45 derece sıcak altında ağır iş yapan bir işçinin alması gereken su miktarı tamamıyla farklı olacaktır. Benzer şekilde, alkollü içecekler gibi dehidrasyona (su kaybına) neden olacak yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi, günlük su ihtiyacını arttırabilecektir. Zaten bu şekilde tüketim yapan biri, daha fazla susyacaktır.
Bilgi-4: Evrimsel süreç içerisinde tüm türler, vücutlarının su ihtiyacını karşılamaları gerektiğini anlamalarını sağlayan beyin kısımlarına sahiptirler. Beynimiz, vücudumuzdaki su miktarından haberdardır. Dolayısıyla, eğer ki su içmemiz gerekiyorsa, basitçe susarız. Bu sebeple, en normali bireylerin susadıkları zaman su içmeleridir. Günde 8 bardak (yaklaşık 2 litre) su içmeye çalışmanın çok fazla bir anlamı yoktur. Vücudunuz, suya ihtiyacınız olursa zaten size söyleyecektir. Tehlikeli olan, beyniniz size su içmeniz gerektiğini söylediğinde buna ayak diremek, ertelemek ve umursamamaktır.
Bilgi-5: Tüm bunları söylemişken, aşırıya kaçmamak kaydıyla fazladan su içmenizin size hiçbir zararı olmayacaktır. Düzenli ve ortalama üstü bir su tüketiminin kanla taşınan maddelerin düzenlenmesinde, derinin canlanmasında, kilo kaybında, günlük ortalama enerji miktarında, vücuttan toksik maddelerin atılmasında ve en önemlisi böbrek taşı oluşumunda önemli etkileri ve olumlu faydaları olduğu bilinmektedir. Hücrelerin mutlu bir şekilde içine gömülü bulunduğu sıvı içerisindeki suyun %2 oranında azalmasının, enerji düzeyinizde %20 civarında azalmaya neden olabildiği gösterilmiştir. Kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmada, egzersiz sonrası yaşanan %1.36 düzeyindeki sıvı kaybının duygusal hali ve konsantrasyonu kötüleştirdiği ve baş ağrısı sıklığını arttırdığı gösterilmiştir. Kendisini günde 2 litre su içmeye zorlayanların derilerinde canlanma, sindirim sistemlerinde rahatlama ve enerji seviyelerinde artış gözlenmiştir. Yarım litre suyu bir defada içen insanlarda geçici bir süre de olsa metabolizma %24-30 oranında hızlanmıştır. Günde 2 litre su içenler her gün fazladan 96 kalori yakmıştır. Bu 2 araştırma, su tüketiminin kilo kayıplarına katkısını doğrulamaktadır.
Bilgi-6: Tabii unutmamak gerekiyor ki, vücut zaten alınan fazla suyun gerekmeyen kısmını idrarla birlikte dışarı atacaktır. Bu nedenle ortalama bir insan günde 6-7 defa idrar yaparken (çoğunlukla 4-10 defa arası normal kabul edilebilir), günde 2 litre su tüketen insanlarda bu ortalama günde 10 defaya kadar dayanır ki bu sıklık biraz daha arttığı zaman idrar yolu sorunları olduğundan şüphelenmeye başlanılır. Bu yüzden, günde “2 litre” olmasa bile, elinizden geldiğince (ancak özellikle de vücudunuz sizi uyardığı zamanlarda) su içmenizi Evrim Ağacı olarak tavsiye ediyoruz.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.