Sodyum karbonat kapsülleri havayı temizleyecek

Atmosferdeki sera gazlarını azaltacak teknolojiyi, belki de çok uzaklarda aramaya gerek yoktur. Yapılan araştırmalara göre, kabartma tozunun ana maddesi olan sodyum karbonattan yapılmış mikrokapsüllerle havadaki karbondioksiti hapsetmek mümkün olacak.

Illionis Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nden bilim insanlarının, Lawrance Livermore Ulusal Laboratuvarı’nda çalışan bilim insanlarıyla ortaklaşa yürüttükleri bir çalışma sonucunda geliştirdikleri yüksek geçirgenlik özelliğine sahip sodyum karbonat kapsüller, karbondioksiti emme özelliğine sahip.

Bu kapsüller, daha öncesinde, ilaçların kontrollü salınımında, besinlere aroma katmakta ve kozmetik sektöründe kullanılıyordu. Karbondioksiti emme özelliği keşfedilen kapsüller, karbondioksiti atmosferden uzaklaştırmakta kullanılan diğer alternatiflerine oranla, çevreye daha az zarar veriyor.

Teknolojik açıdan hedefe yönelik olduğu düşünülen soydum karbonat kapsülleri, alternatiflerinin aksine sadece karbondioksit ile tepkimeye giriyor.

Diğer geleneksel yöntemlerin aksine kapsüllerin bir diğer özelliği de, yüzey alanı geniş olduğu için emme potansiyelinin yüksek olması. Araştırmacılar, bu yenilikçi yöntemin doğal gaz ve kömür ile çalışan tesislere uygulanarak, hava kirliliğinin önüne geçebileceğini, hatta çelik ve beton sektöründen atmosfere salınan karbondioksiti de engelleyebileceğini umut ediyor.

Kaynak:

  • GaiaDergi
  • Nature World News
  • John J. Vericella, Sarah E. Baker, Joshuah K. Stolaroff, Eric B. Duoss, James O. Hardin IV, James Lewicki, Elizabeth Glogowski, William C. Floyd, Carlos A. Valdez, William L. Smith, Joe H. Satcher Jr., William L. Bourcier, Christopher M. Spadaccini, Jennifer A. Lewis & Roger D. Aines Encapsulated liquid sorbents for carbon dioxide capture Nature Communications 6, Article number: 6124 doi:10.1038/ncomms7124 Received 07 June 2014 Accepted 17 December 2014 Published 05 February 2015

Hücreleri Akustik Olarak Ayırabilen Bir Sistem Geliştirdi

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) araştırmacılar, hücreleri ayırmak için mikroakışkan kanalları ve akustik özellikleri kullanan bir cihaz geliştirdiler. Hücre boyutu, şekli veya elektriksel özelliklerine dayanan geleneksel yöntemlerin aksine, bu yeni yaklaşım hücrelerin ses dalgaları ile etkileşiminden yararlanarak yoğunluk ve sıkıştırılabilirlik temelinde ayrılmalarını sağlıyor.

Bu yöntem çeşitli avantajlar sunmaktadır:

  • Hücre şeklinden bağımsızlık**: Akustik özellikler hücrenin şeklinden ziyade iç içeriğine bağlı olduğundan, benzer boyutta ancak farklı bileşimlere sahip hücreler ayırt edilebilir.
  • Kimyasal etiketlere gerek yoktur**: Geleneksel hücre ayırma teknikleri genellikle hücreleri değiştiren kimyasal işaretleyiciler gerektirir. Yeni yöntem bunu önleyerek hücrelerin doğal halini koruyor.

MIT ekibi, düşük frekanslarda çalışan bir titreşimli mikroakışkan kanal geliştirdi. Hücreler kanal boyunca hareket ettikçe akustik kuvvetlerle etkileşime girerek sıvı yoğunluğunun akustik özellikleriyle eşleştiği alanlara doğru göç etmelerine neden oluyor. İyodiksanol bileşiği kullanılarak kanal içinde bir yoğunluk gradyanı yaratıldığında, hücreler doğal olarak yoğunluklarına ve sıkıştırılabilirliklerine karşılık gelen konumlara doğru hareket eder. Kanaldaki sıvı, merkezde daha yüksek yoğunlukta ve duvarlara doğru azalan yoğunlukta bir “tümsek” oluşturur. Titreşimler bu tümseğin çökmesini önleyerek yoğunluk gradyanını sabit tutar ve hücrelerin hassas bir şekilde ayrılmasını sağlar.

Bu cihaz, monositler, lenfositler ve nötrofiller gibi farklı beyaz kan hücresi türlerini, bu hücrelerin bazılarının boyutları birbirine çok yakın olsa bile, başarılı bir şekilde ayırt eder. Ayrıca, bir hastanın kanındaki tümör hücreleri arasında ayrım yapma potansiyeli de göstermektedir; bu da kanser ilerlemesini izlemek için yararlı olabilir.

Cihaz, şu anda laboratuvar bazlı işlem gerektiren tam kan sayımı (CBC) gibi hızlı ve uygun maliyetli hücre analizi için bir el aleti olarak geliştirilebilir. Nature Communications’da** 16 Mayıs’ta yayınlanan çalışma, bu teknolojinin sadece kan analizi için değil, aynı zamanda kanser ve diğer tıbbi uygulamaların takibi için de potansiyelini ortaya koyuyor.

İleri Okuma
  1. Ding, X., Li, P., Lin, S. C. S., Stratton, Z. S., Nama, N., Guo, F., & Huang, T. J. (2013). “Surface acoustic wave microfluidics.Lab on a Chip, 13(18), 3626-3649. doi:10.1039/C3LC50361E.
  2. Burak Dura, Stephanie K. Dougan, Marta Barisa, Melanie M. Hoehl, Catherine T. Lo, Hidde L. Ploegh & Joel Voldman Profiling lymphocyte interactions at the single-cell level by microfluidic cell pairing Nature Communications 6, Article number: 5940 doi:10.1038/ncomms6940 Received 18 September 2014 Accepted 24 November 2014 Published 13 January 2015
  3. Nawaz, A. A., Zhang, X., Khademhosseini, A., & Voldman, J. (2023). “Acoustic separation of cells based on density and compressibility.” Nature Communications, 14, Article 1276. doi:10.1038/s41467-023-01476-w.
  4. Augustsson, P., & Laurell, T. (2012). “Acoustophoresis: Using ultrasound to handle cells and particles.” Annual Review of Analytical Chemistry, 5, 491-521. doi:10.1146/annurev-anchem-062011-143026.
  5. Collins, D. J., Neild, A., & Ai, Y. (2015). “The potential of acoustic microfluidics for particle and cell manipulation in diagnostic applications.” Lab on a Chip, 15(12), 2327-2340. doi:10.1039/C5LC00263C.

Salı Günleri “Zaman Neden Yavaşlar”?

Birçoğumuzun Pazartesi Sendromu vardır, ancak kimse de çıkıp demiyor ki: “Bu Salı ne ayak yahu?” Tipik çalışma rutininin ikinci günü, birçoğumuz için gizemli bir biçimde zamanın neredeyse en yavaş aktığı gün… Bir önceki hafta sonu sanki asırlar önceymiş, bir sonraki haftasonuna ise sanki asırlar varmış gibi. Peki nasıl ve neden haftanın bu ikinci gününde zamanın neredeyse kaplumbağa hızında akıyor olduğu algısına kapılıyoruz?

Zaman algısı üzerine yapılan çalışmalar beynin; almış olabileceğiniz uyuşturucular, içerisinde bulunduğunuz duygular ve hatta zamana gösterdiğiniz dikkat miktarına bağlı olarak tuhaf bir biçimde zamanı esnetebildiğini ortaya koyuyor. Örneğin şizofreni gibi bazı nörolojik vakalarda, bilim insanları zaman algısının gerçekliği çarpıtır bir biçimde yolunu şaşırabildiğini ve hatta olayların mantıksal ilişkilerini kaybetmeye yol açabildiğini gösterdiler. Öte yandan geçtiğimiz yıl yapılan bir meta-analiz çalışması; depresyon hastalarının zamanı sağlıklı bireylere göre daha farklı algıladıklarını ortaya koymuştu.

Bu durumun sağlıklı beyinlerdeki en dramatik örneklerinden birisi de insanlar ölümle ya da ölüm ihtimaliyle burun buruna geldiğinde –örneğin; trafik kazası, paraşüt atlamaları ya da fiziksel çarpmalarda– ortaya çıkar. Elbette ki, bu ölüm-eşiği zaman bükülmesi özneldir ve dolayısıyla da ölçülebilmesi oldukça zordur. Fakat bilim insanları, denekleri korkutucu yeni durumlar içerisine sokarak bu vakaların gizemine ışık tutmaya çalışıyor. Örneğin, yapılan bir deneyde, ilk kez paraşütle atlama deneyimi yaşayan katılımcıların atlayış sürelerinin ne kadar sürdüğünü olduğundan fazla gösterme eğiliminde oldukları görüldü. Atlama öncesi ve atlama sırasındaki korku insanlara atlayışın daha uzun sürdüğü hissini veriyor.

Bu teori belki de haklı olabilir, hayatı-tehdit eden durumlarda, coşan duyularımız bizde yüksek bir ayrımsama duyarlılığı yaratır. Bu kavram alarm halinde olduğumuza işaret eder, dolayısıyla normal bir anda olduğundan daha fazla bilgiyi absorbe edebiliriz, dolayısıyla dünyayı slow-motion bir akışta (yavaş çekimde) görüyor gibi oluruz. Fakat sinirbilimci David Eagleman ve beraberindeki ekip arkadaşları ve onların Dallas’taki 31 metrelik bir binadan atlayan (bir ağ üzerine güvenle atladılar) cesur öğrencileri durumun böyle olmadığını ortaya koydu. Gönüllü atlayıcılar atlayışın “sonsuza kadar” sürdüğünü hissettiler ancak düşerken kol saatlerindeki bilgiyi okumada hiç de iyi bir beceri gösteremediler. Bir başka deyişle, gönüllülerin zaman çarpıtmaları retrospektif (geçmişle ilgili) bir ölçümden yani bir hafızadan daha fazlasıydı.

Fakat elinden geldiğince kötü olabilen Salı günleri yüksek bir yerden atlamak gibi değildir. Salı günleri yeterince sıkıcı ve duygusuzdur, dolayısıyla Salı günü için farklı bir hipoteze ihtiyacımız var.

Belki de bu fenomen için iş günleri ve hafta sonları arasındaki dengeye bakmamız gerekiyor. O halde beynimiz olaylara dair zaman damgalarını belirlemek için bağlamsal işaretleri nasıl kullanıyor? Delliler; benzer ya da aynı bağlam içerisinde gerçekleşen olaylara dair hafızaların zamanla birbirine yaklaştığını gösteriyor. Örneğin, bir partide gerçekleşen şeyler hafızanızda bir arada tutulurlar ve sonrasında bir takside gerçekleşmiş şeylerden ayrı olarak dururlar.

2014 yılında, New York University’den sinirbilimci Lila Davachi bu etkiyi laboratuvarda tekrarladı ve mental zaman tünelinde gruplanan olayları eşleştiren hipokampuste (beynin hafıza merkezi) gerçekleşen aktivite örgülerini belirledi. Bahar Gholipour isimli bir popüler bilim yazarı; benzer mekanizmanın “Salı Sendromunun” arkasında da var olup olamayacağını Davachi’ye sordu. Yani Pazartesi gününün programındaki ani bir değişiklik; zaman algımızı bozarak, Pazar gününe dair hafızalarımızı mental zaman tünelimizde daha da geriye itip bizde aradaki zamana ilişkin bir boşluk hissi mi bırakıyor?

Davachi’nin cevabı ise biraz belirsiz bir evet oldu. Şans eseri, Davachi de tam da bu durumu –olayların dizilimindeki bir değişimin zaman algımızı bozup bozmadığı ve hipokampusteki beyin aktivitesinin bu durumu nasıl takip ettiğini– araştıran bir deney yürütüyordu. Davachi’ye göre; hipokampal nöral aktivitede zamanla daha fazla değişim meydana geldiğinde, bu olayları daha uzun hissediyoruz. Dolayısıyla, Salı gününe dair sezgimiz bu verilere göre sürünceme şeklinde oluyor, en azından şimdilik. Fakat veriler başlangıç düzeyinde ve daha fazlasına ihtiyacımız var.

Öte yandan, Fransa’daki CEA/INSERM Cognitive Neuroimaging Unit’den sinirbilimci Virginie van Wassenhove;hafızaların zenginliği, yani hatırladığımız detay miktarı; Salı günlerinin yavaş aktığı algısı üzerinde role sahip bir başka etken olabileceğini söylüyor. Pazar günleri, genellikle dinlenme, sosyalleşme ve televizyon izleme gibi aktivitelerle geçer. Öte yandan iş günleri ise, toplantılar, e-mailler, yetiştirilmesi gereken işler gibi beynin işlemesi ve hafızada tutması gereken oldukça fazla bilginin bir tsunamisi şeklinde geçer. İş günlerinde meşgul olduğunuz şeylerin miktarı göz önüne alındığında, bu günlere dair anımsalarınız hafızada çok fazla yer kaplayan deyim yerindeyse fazla tanecikli olarak kodlanır. Bu da bir nevi, paraşütlü bir atlayışta olanın benzeridir ve günler ölçeğinde zaman algısına etki edebilir ve Pazartesileri ve Salıları beynimizde daha uzun günler haline getirebilir.

Salı günlerine dair şikayetimizin oldukça mantıklı olduğunu görmek rahatlatıcı. Fakat hayati fonksiyonlarımızın merkezi olan beynimizin mili-saniyelerine kadar zamanı takip etmesi gibi inanılmaz bir iş çıkardığını göz ardı edemeyiz. Yani beyninizi bir zaman makinesi gibi düşünebilirsiniz. Fonksiyonlarının temel yapısı oldukça dinamik olan beynin ihlal edemediğiniz spesifik zaman sabitleri vardır. Evet bugün Salı, şimdi saate bakın, ne kadar kaldı?


Kaynaklar:

Bilimfili

-Atakan, Zerrin, Paul Morrison, Matthijs G Bossong, Rocio Martin-Santos, and Jose A Crippa. “The effect of cannabis on perception of time: a critical review.” Current pharmaceutical design 18, no. 32 (2012): 4915-4922.
-Yamada, Yuki, and Takahiro Kawabe. “Emotion colors time perception unconsciously.” Consciousness and cognition 20, no. 4 (2011): 1835-1841.
-Block, Richard A., and Ronald P. Gruber. “Time perception, attention, and memory: a selective review.” Acta psychologica 149 (2014): 129-133.
-Campbell, Leah A., and Richard A. Bryant. “How time flies: a study of novice skydivers.” Behaviour research and therapy 45, no. 6 (2007): 1389-1392.
-Stetson, Chess, Matthew P. Fiesta, and David M. Eagleman. “Does time really slow down during a frightening event?.PLoS One 2, no. 12 (2007): e1295. http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0001295
-Gholipour, B. “Why Does Time Seem to Slow Down on Tuesdays?ScienceofUs. http://nymag.com/scienceofus/2016/03/why-does-time-seem-to-slow-down-on-tuesdays.html
-Ezzyat, Youssef, and Lila Davachi. “Similarity breeds proximity: pattern similarity within and across contexts is related to later mnemonic judgments of temporal proximity.” Neuron 81, no. 5 (2014): 1179-1189. DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2014.01.042

Video Oyunları Oynamak, Küçük Çocukları Olumlu Etkiliyor

Bilgisayardan, telefonlardan ya da oyun konsollarından video oyunları oynamak teknolojinin ilerlemesi ile birlikte çocukların en çok tercih ettiği aktivitelerden birisi olmaya başladı. Teknolojinin günlük yaşantımızda kapladığı alan çok hızlı arttığından ve nesiller arası teknoloji kullanımı arasındaki fark oldukça fazla olduğundan mı bilinmez, video oyunları oynamanın sağlık üzerindeki etkisi çoğunlukla olumsuz olarak algılanıyor. Mutlaka, saatlerce bilgisayar başından kalkmadan oyun oynayan çocukların aileleri üzerinde oluşturduğu stresin de bu olumsuz algıya katkısı vardır.

Columbia Mailman School of Public Health ve Paris Descartes University’den araştırmacıların yürüttüğü yeni bir çalışmanın bulgularına göre; 6-11 yaş arası çocukların video oyunları oynaması ile mental sağlıkları, bilişsel ve sosyal yetenekleri arasında olumlu bir ilişki olabilir. Tabii ki aşırıya kaçmamak şartıyla.

Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology dergisinde yayımlanan araştırmanın bulgularına göre; video oyunları oynamak ile geçirilen zaman arttıkça, çocuklar yüksek akli fonksiyonlara ve görece başarılı bir okul performansına sahip oluyorlar. Araştırmaya dahil edilen video oyunu oynayan çocukların gözlemlenmiş herhangi bir mental problemleri de bulunmuyor. Ayrıca daha çok video oyunu oynayan çocuklar yaşıtları ile daha iyi geçiniyorlar. Fakat burada bir bilgiyi vurgulamakta fayda var. Araştırmaya dahil edilen çocukların büyük bir çoğunluğu, video oyunlarında günlük 5 saatten fazla zaman harcamıyorlarlar.

Video oyunları oynamanın her ne kadar mental sağlık ve okul başarısına pozitif etkisi olduğu belirtilse de, video oyunlarının yalnızca boş zamanları değerlendirme aktivitesi olarak görülmesi gerekiyor. Eğer bir çocuk, gününün büyük bir bölümünü video oyunları oynayarak geçirirse sosyallikten uzaklaşmasını ve okuldaki başarısının azalmasını bekleyebilirsiniz. Bu noktada da ebeveyn kontrolü büyük önem taşıyor. Mental ve fiziksel olarak daha sağlıklı bireylerin yetişebilmesi için, çocukların video oyunları oynama sürelerinin sınırlarının iyi çizilmesi oldukça önemli. Başka bir deyişle, bu ve benzeri araştırmaların sonuçlarının yorumlanmasında dikkat edilmesi gereken belki de en önemli nokta video oyunları oynama aktivitesinin aşırıya kaçmadığının vurgulanıyor olması. Bu sebeple çocukların video oyunları oynamaları engellenmeyip, bu oyunlara çok zaman harcamama bilinci aşılanabilir.


Kaynak: Bilimfili

İlgili Makale: Viviane Kovess-Masfety, Katherine Keyes, Ava Hamilton, Gregory Hanson, Adina Bitfoi, Dietmar Golitz, Ceren Koç, Rowella Kuijpers, Sigita Lesinskiene, Zlatka Mihova, Roy Otten, Christophe Fermanian, Ondine Pez. Is time spent playing video games associated with mental health, cognitive and social skills in young children? Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology, 2016; DOI: 10.1007/s00127-016-1179-6

Diğer Dilleri Anlamanız İçin Eşzamanlı Çevirmen Teknolojisi The Pilot

Yabancı dil  ya da yeni bir dil hepimiz için çoğu zaman problem olmuştu. O an işte keşke demişsinizdir bir çevirmen olsa ya da evrensel bir çeviri cihazınız olsa da her dili anlayıp kendinizi de ifade edebilmek istemişsinizdir. İşte Pilot adı verilen , iki kişinin taktığı kulaklıktan oluşan bir sistem ve uygulama sayesinde , karşınızdaki Fransızca konuşsun siz İngilizce konuşun birbirinizi kolayca anlayabileceksiniz. Böylece bir uygulama sayesinde kablolardan kurtularak karşınızdakini kolayca anlayabileceksiniz, tabi ki o da sizi. Bu cihazın iki dil arasında çeviri yapan ilk akıllı kulaklık olduğu iddia ediliyor. Teknolojinin arkasındaki şirket Waverly Labs, şöyle diyor bu ufak giyilebilir teknoloji sayesinde iki insan farklı diller konuşsa bile halen birbirlerini anlayabilirler.

Teknolojinin temelde , uygulamadaki çeviri teknolojisiyle sağlandığı belirtiliyor. Tanıtım videosunda Fransızca ve İngilizce arasında kısa bir gecikmeyle çevirinin gerçekleştiği görülüyor. Cihazın ilk nesli için kulaklık gerekirken, gelecek nesillerde çevredeki her şeyi dinleyebileceği , bir çift cihaza ihtiyaç olmayacağı belirtiliyor. Cihaz internetten bağımsız çalıştığından, özellikle yurt dışında veri ücreti gibi problemlerin yaşanmayacak. Waverly Labs kurucu Andrew Ochoa tarafından icat edilen cihaz için Fransız bir kızın ilham olduğu belirtiliyor.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Başlangıçta; İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve İtalyanca desteği olacak, sonrasında ise Hindi, Sami, Arapça, Slav ve Afrika dillerinin de ekleneceği belirtiliyor. Umarız Türkçe’de eklenir. İlave paketler için ekstra ücret alınacağı da belirtiliyor. Yine de firma uyarıyor: “Her dilin farklı lehçeleri var ve cihaz genel lehçeleri içerecek, fakat bazı kalın aksanların sistemde işe yaramayabileceği de belirtiliyor.” İndiegogo’da bir kampanya başlatan şirket, Pilot’un ön siparişi için 129 dolar ile 179 dolar arası bir ücret isterken, esas fiyatın 250 ile 300 dolar arası olacağı belirtiliyor. 25 Mayıs’ta ön siparişlerin başlaması bekleniyor. Üç farklı renkte gelecek kulaklıklar, portatif şarj aleti ve kulaklıklara uygulama yüklemek için erişim içerecek. Bu gibi teknolojiler sayesinde 2020’ye kadar insanların farklı dillerden insanlarla kolayca konuşabileceği teknolojilerin ortaya çıkacağı öngörülüyor.

Kaynak:

HIV, Ebola, kanser… Hepsi de bu çizimlerde göze bir başka görünüyor

1986 doğumlu, Ukraynalı sanatçı Alexey Kashpersky; Görsel Sanatlar yüksek lisansının ardından çizim yeteneğini mikrobiyoloji çizimleri yapmakta kullanıyor. Tarih boyunca insan yaşamını alt-üst etmeyi başarmış virüsleri, kanserli hücre oluşumlarını, kan pıhtılaşmalarını resmeden sanatçının yarattığı sahnelerin her biri başka bir dünyaya aitmiş gibi ilgi çekici ve etkileyici görünüyor.

A.B.D.’de çalışmalarını sürdüren sanatçı bugüne dek pek çok televizyon ve baskı stüdyosu için 3D modellemeler yaparken dünyanın her yerinden müşteriler edinmiş başarılı bir isim. 2012 yılında bilimsel görselleştirme alanında araştırmalar yapıp çalışmaya başlayan Alexey, aynı yıl A.B.D.’de yer alan Tıbbi Çizerler Birliği’nin bir üyesi oldu. Şimdiye dek 15’in üzerinde uluslararası dergide ve çeşitli başka yayınlarda çalışmalarına yer verilen Alexey’in işleri karşınızda.

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 1

HIV

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 3

Kanın pıhtılaşması

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 4

Kanserli hücre (solda) ve yüzeyi (sağda)

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 5

Ebola

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 6

Ebola

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 7

Ebola

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 8

Sinirler

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 9

Sinaps (İki nöronun temas ettikleri bölge)

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 10

Crohn hastalığı

Alexey Kashpersky virus hucre bakteri mikrobiyoloji cizimleri illustrasyon 11

Crohn hastalığı

Kaynak: nolm.us

Artık Bütün Genomunuzu 999 Dolara Diziletebilirsiniz!

İlk insan genomunun dizilişi o kadar da uzak bir tarihte yapılmamıştı ve bunu başarmak için, aşağı yukarı 3 milyar dolar tutan ve küresel olarak planlanmış, yıllar süren devasa bir bilimsel girişim gerekiyordu.
O zamandan beri, genetik teknolojisinde yaşanan hızlı ilerlemeler ve teknikler, genom dizilimi için gereken masraf ve süreyi önemli ölçüde azaltarak, bu haftanın dikkate değer duyurusunun yapılmasına yol açtı: Tüketiciler için ilk tam genom dizilimi, artık 1.000 dolardan daha az tutuyor.
ABD merkezli genetik bir şirket olan Veritas Genetik’ten myGenome, sadece 999$ fiyata, insanların kendi kişisel genetik kodları üzerindeki eşsiz kişisel veriye ulaşmaları için ilk uygulanabilir ve satın alınabilir yöntem olarak sunuluyor. Şirket kendi kişiselleştirilmiş hizmetinin, şu anki sağlınızı kontrol etmek, gelecekteki muhtemel sonuçlara ayak uydurmanızı sağlamak ve hatta çocuklarınıza geçirebileceğiniz miras genlerin ne olduğunu bilmek için ulaşılabilir bir yol sunduğunu belirtiyor.
Peşin ödeme yaparsanız, myGenome tam genomunuzun dijital bir karnesi ile birlikte, verinizle etkileşim kuran bir uygulama veriyor. Bunun yanında yorumlama desteği ve video görüşme ile de danışmanlık sunuyor. Şu an ön siparişleri alan hizmeti sadece ABD’de oturanlar kullanabiliyor ve bunun için bir doktor onayı gerekiyor.
Fakat bu her ne kadar diğer ticari genom dizilim ürünlerinin masrafından önemli oranda daha ucuza satılan etkileyici (ve muhtemelen hayat değiştiren) bir hizmet olsa da, bireyselleştirilmiş genetik veri depolarının, normalde sağlıklı olan insanların sağlığını iyileştirmek bakımından ne kadar kullanışlı veya ikna edici olduğu hakkında devam eden bir tartışma bulunuyor.
Angelina Jolie’nin epey reklamı yapılan çift göğüs ameliyatı olma kararı, genlerinin yüksek bir göğüs kanseri geliştirme tehlikesi oluşturduğunun bulunmasından sonra gelmişti. Bunun farkında olmak, çoğu kadının (‘Angelina Jolie’ etkisi olarak bilinen) ‘önleyici’ genetik test veya ameliyat yaptırmasına yol açtıysa da, pek çok hastalıkta genlerin rolünün hâlâ tam olarak anlaşılamamış olması sebebiyle bazı kişiler, çoğu genom verisinin çok daha az kesin olan risk analizleri sunduğunu iddia ediyor. Kaliforniya’daki Scripps Dönüşümsel Bilim Kurumu’nun yöneticisi Eric Topol bu konuyla ilgili şöyle söylüyor:
 
“Şu anda, minimal düzeydeki işaretler üzerine dönen çok büyük bir bilgi kirliliği var. Yapılacak en iyi şey, bunun insanlara gerçekten yardım edip etmediğini görmek amacıyla bir çalışma yürütmek olacaktır. Bu teknolojinin başlamaya hazır olup olmadığını görmek için biraz veri görmemiz gerekiyor.”
Veritas Genetik’e göre müşteriler, verilerin onlara ne söyleyebildiğine odaklanmalılar; özellikle bilim geliştikçe, kodların bize söyledikleri hakkında daha fazla keşif yapılacağından verilerin ne söyleyemediği hakkında endişelenmemeliler. Şirketin eş kurucusu olan genetikçi George Church bu konuyla ilgili görüşlerini şöyle dile getiriyor:
“İnsanlar, dizilimin yapamadığı şeyler hakkında tamamen endişesiz olmalıdırlar. Eğer bir araba almak istersem, onun Ay’a gidemediğini veya suda çalışamadığını duymak istemem. Onun ne yapabildiğini bilmek isterim. Aynısı bunun için de geçerlidir. Eğer bazı tanı testlerinin, muhtemel kanser oluşum tehlikesini gösterdiğini bilirsem, maliyetine neredeyse hiç aldırış etmeden onu alırım.”
Bu testlerin belirli hastalıkları geliştirme tehlikelerimiz hakkında bize aslında ne kadar şey söyleyebildiği henüz belli olmasa da, eğer sonunda kesin sonuç verirlerse, insanlar kendi genetik sonuçlarının onlara söyleyebileceği haberleri duymaya gerçekten hazırlar mı? Sağlık durumunuzla ilgili belirgin (net) öngörüler ortaya konabilseydi, gerçekten bilmek ister miydiniz?
Bazı durumlarda bu sadece, diğer tanı aracı türlerinin zaten bize gösterdiği şey üzerinde kaydedilen bir gelişmedir; fakat tüm bu verilerin tek seferde birine sunulması bazılarımızın hazırlıklı olmadığı bir yük olabilir.
Test 1,000 doların altında olduğundan çoğu kişi için uygulanabilir halde ve müşteriler eğer gerçekten kendi genetik kodlarının onlar için ne bulundurduğunu bulmak istiyorsa, bazı endişelerle yüzleşmek zorunda olabilirler. Veritas’ın başkanı Mirza Cifric şöyle söylüyor:
“Kendimize ‘İnsanlar bunun için ne kadar para ödemek isterdi?’ diye sorduk. Fiyat ne zaman temel mesele olmaktan çıkardı? 999 Dolara ulaştık. Bu bizim sihirli rakamımız.”
 
Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:

Büyük ve Küçük Sayılar Beynin Farklı Yarıkürelerinde İşleniyor

Geçtiğimiz günlerde yapılan bir çalışmada, küçük sayıların beynin sağ yarıküresinde işleme alındığı, büyük sayıların ise sol yarıkürede işlendiği ortaya kondu. Imperial Kolej Londra bilimcileri tarafından yapılan araştırma, beynimizin sayılarla nasıl uğraştığı gizemine ilişkin yeni bir bakış açısı öneriyor. Sonuçları Cerebral Cortex dergisinde yayımlanan çalışmanın, beyin hasarı geçiren ve ayrıca diskalküli (matematiksel öğrenme güçlüğü) olan hastalar için rehabilitasyon teknikleri geliştirilmesine ileride yardım edebileceği düşünülüyor.

Beyin iki yarıküreden oluşur; beynin sağ tarafı bedenin sol tarafını, beynin sol tarafı da bedenin sağ tarafını kontrol eder. Genellikle yarıkürelerden biri diğerinden daha baskın olur. Örneğin yazarken sağ elini kullanan insanların sol beyinleri daha etkin olmaya eğilimlidir. Bundan önce yapılan çalışmalarda, beynin sayılar üzerinde çalışırken başvurduğu bölge genel hatlarıyla belirlenmişti: Fronto-parietal beyin kabuğu. Bu bölge yaklaşık olarak başın tepe noktasından kulak üstüne dek uzanır. Fakat bilimciler bu alanın tam olarak nasıl sayıları ele alıp işlediği konusunu açığa çıkarabilmiş değildi. Sadece felç geçiren ve beyinlerinin bir tarafı hasar gören hastalarla yapılan çalışmalarda, büyük ve küçük sayıları işlemek için beynin farklı taraflarının kullanıldığına ilişkin ipuçları elde edilmişti.

Imperial Kolej Tıp Fakültesi’nden makalenin başyazarı Dr.Qadeer Arshad şöyle anlatıyor: “Yeni çalışmamızda sağlıklı gönüllülerle çalıştık. Sol yarıkürenin büyük sayıları, sağ yarıkürenin ise küçük sayıları işlediğini bulduk. Yani örneğin saate bakıyorsanız, birden altıya kadar olan sayılar beynin sağ tarafında işlenirken, altıdan onikiye kadar olanlar sol tarafta işlenecektir.”

Tıbbi Araştırma Konseyi (İng. Medical Research Council) tarafından maddi destek sağlanan araştırmayı yaparken ekip geçici sürelerle, sağlıklı gönüllülerin beyinlerinin sağ veya sol taraflarını etkisizleştirmiş. Bunu karmaşık bir teknikle gerçekleştirmişler: Gönüllülerden yatay ya da dikey çizgi resmi gösteren bir gözlük takmaları istenmiş. Bu sırada, katılımcılar ısısal refleks testi (İng. caloric reflex test) adı verilen bir sınamaya tabi tutulmuş. Bu test genellikle kulak ve denge sorunlarının teşhisinde kullanılıyor ve kişinin kulağına soğuk veya sıcak su gönderilerek yapılıyor. Önceki çalışmalarda bu kombinasyonun beynin faklı bölgelerini etkinleştirdiği saptanmıştı.

Gönüllüler daha sonra sayı testlerine alınmış. Testlerden birinde verilen iki sayının (örneğin 22 ile 76’nın) arasındaki sayılardan tam ortada olan istenmiş. Gönüllünün beyninin sağ tarafı etkinleştirildiğinde küçük sayılarsöylediğini, sol tarafı etkinleştirildiğinde büyük sayılar söylediğini saptamışlar. Örneğin 50 ile 100 arasında tam ortada kalan sayı sorulduğunda, sağ taraf aktifken 75 yerine 65 dediğini, sol taraf aktifken de 75’ten büyük sayılar söylediğini görmüşler. Dr.Arshad sayının bulunduğu bağlamın da önemli olduğunu ekliyor. “Eğer kişi önce 50-100 arası sayılara, ardından da 80 sayısına bakarsa işlem muhtemelen sol yarıkürede yapılacaktır. Ancak eğer 50-300 arası sayılara bakıp sonra 80’e bakarsa, bu kez 80 küçük algılandığından sağda işlenecektir,” şeklinde açıklıyor.

Gönüllülerden bir saat çizmeleri istendiğinde, ekip beyinlerinin sağ tarafı etkinleştirilen katılımcıların 1 ile 6 arasındaki sayıları daha büyük ve belirgin çizdiklerini, sol tarafı etkinleştirilen katılımcıları ise 6 ile 12 arasındaki sayıları vurguladıklarını belirlemiş. Yukarıdaki görselde, gözleri kapalı halde (“baseline”), ısısal refleks testindeyken (“caloric-only”) ve çizgili gözlük takarken ısısal refleks testinde olan (“caloric+RIV”) gönüllülerin çizdikleri saatler görülüyor. Son durumda beynin sadece bir tarafı aktif durumda ve üst satırda sağ beyin, alt satırda ise sol beyin aktifken yapılmış çizimler var.

Dr.Arshad hemen her insanın beyninin bir tarafının, diğerine göre daha baskın olduğunu ve hangisinin olduğunu anlamak için kendilerini sayılar üzerinde sınayabileceklerini ifade ediyor. “Eğer biri sizden hemen 22 ile 46’nın tam ortasında kalan sayıyı söylemenizi isterse ve yanıtınız 34’ten büyük olursa, 31 yanıtını veren birine göre sol beyninizin daha baskın olduğunu düşünebilirsiniz. Bu oyunu farklı sayılarla birkaç kez yineleyerek, baskın beyin lobunuzun hangisi olduğu hakkında fikir yürütebilirsiniz,” diyor. Yaptıkları bu çalışmanın sayısal tanımlama konusunda beynin nasıl çalıştığını anlamaya yardımcı olacağını belirten Ashad, böylece sayılarla arası iyi olmayan insanlara yardımcı olabilmek için yeni yöntemler bulmayı umuyor.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • EurekAlert, “Big and small numbers are processed in different sides of the brain”
    < http://www.eurekalert.org/pub_releases/2016-03/icl-bas030416.php >
  • Qadeer Arshad, Yuliya Nigmatullina, Ramil Nigmatullin, Paladd Asavarut, Usman Goga, Sarah Khan, Kaija Sander, Shuaib Siddiqui, R. E. Roberts, Roi Cohen Kadosh, Adolfo M. Bronstein and Paresh A. Malhotra Bidirectional Modulation of Numerical Magnitude Cereb. Cortex (2016) doi: 10.1093/cercor/bhv344 First published online: February 14, 2016

Kelvin Sıcaklık Ölçeği

Kelvin sıcaklık ölçeğinin fikir babası, Lord Kelvin olarak da tanınan İngiliz mucit ve bilimci William Thomson’dır. Celcius ve Fahrenheit sıcaklık ölçekleriyle birlikte, en iyi bilinen üç sıcaklık ölçeğinden biridir. Diğer sıcaklık ölçeklerinde olduğu gibi, Kelvin ölçeğinin aralıklarının belirlenmesinde de suyun donma ve kaynama noktalarıdikkate alınmıştır. Suyun donduğu sıcaklık (273.16 K) ile kaynadığı sıcaklık (373.16 K) arasında 100 birim vardır. Bu ölçekteki herbir birime bir derece denmez; bir Kelvin denir. Bu nedenle Celsius ve Fahrenheit ölçeklerinde sayı belirtilirken derece simgesi kullanılırken, Kelvin ölçeği sayılarına sadece K eklenir. Kelvin ölçeğinde negatif sayı olmaz ve en düşük sıcaklık 0 K olabilir.

Mutlak Sıfır

Kelvin ölçeğinin düşünce bazında doğuşu, gazların hacmi ile sıcaklığı arasındaki ilişkinin keşfi ile olmuştur. Ayrıca Carnot makinesinden de etkilenmiştir. Basınç, iş ve sıcaklık arasındaki ilişkinin ele alındığı bu konu, bir makinenin veriminin ölçülmesi ile ilgilenir. Bilimciler tarafından 1800’lerde kuramsal olarak -273.15°C sıcaklıktaki bir gazın hacminin sıfır olması gerektiği ortaya konmuştu. 1848 yılında Kelvin bu gerçeği kullanarak mutlak sıcaklık ölçeği oluşturmaya karar verdi. Burada “mutlak” sözcüğünü şöyle tanımlıyordu: Moleküllerin hareket edemez olacakları sıcaklık, yanisonsuz soğuk.

Bu mutlak sıfır noktasından başlayarak, artış miktarını belirlemek için yine Celsius’un yaptığı gibi birimlendirme yaptı. Mutlak sıfıra teknik olarak erişilemez. Bununla birlikte, araştırmacılar lazerli parçacık yavaşlatma gibi yöntemler kullanarak, sıcaklığı mutlak sıfırın çok az üzerine kadar düşürebiliyorlar.

Kelvin yetenekli bir matematikçiydi. Aralarında telgraf kablosunun ve çok sayıda denizcilik aygıtının da bulunduğu icatlar yaptı. Isının yapısına ilişkin araştırmaları sonucunda termodinamiğin ikinci yasasını ortaya koydu. İkinci yasa, ısının soğuk cisimden sıcak cisime akmayacağını söyler.

Kelvin Ölçeğinin Kullanımı

Kelvin ölçeği, negatif sayı barındırmaması nedeniyle bilimsel uygulamalarda oldukça yaygın kullanılır. Sıvı helyum ve sıvı azot gibi çok düşük sıcaklıklı maddelerin ölçümü için uygundur. Negatif sayı olmamasının iyi yanlarından biri de sıcaklıklar arası fark hesabını kolaylaştırmasıdır. Ayrıca bazı mühendislik uygulamalarında, bir diğer mutlak sıcaklık ölçeği olan Rankine sıcaklık ölçeği kullanılır. Kelvin ölçeğinden ayrıca renk sıcaklığının belirlenmesinde yararlanılır. Işıklandırma uygulamalarında Kelvin sıcaklığı, renk sıcaklığını temsil eder.

Dönüşüm Formülleri

Kelvin’den Fahrenheit’a: 273,15 çıkar. 1,8 ile çarp. 32 ekle.
Fahrenheit’tan Kelvin’e: 32 çıkar. 5 ile çarp. 9’a böl. 273,15 ekle.
Kelvin’den Celsius’a: 273 ekle.
Celsius’tan Kelvin’e: 273 çıkar.

temp-scales

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Live Science, “Kelvin Temperature Scale: Facts and History”
    < http://www.livescience.com/39994-kelvin.html >

Parasetamol İçeren İlaç Aldığınızda, Empati Yeteneğiniz Azalıyor Olabilir

Asetaminofen ya da daha yaygın bilinen adıyla parasetamol, ağrı kesici ve ateş düşürücü etkisi olan bir ilaç etken maddesidir. Fakat yeni yapılan bir araştırmada parasetamol kullanımının diğer insanların yaşadığı fiziksel ve sosyal acılara karşı empatiyi de azalttığı öne sürülüyor.

The Ohio State University’den bilim insanlarının yaptığı araştırmada parasetamol alan katılımcılar, talihsizlik yaşamış insanlar hakkında bilgi sahibi olduklarında parasetamol almayanlara göre daha az etkilendiler. Yani parasetamol aldığınızda, diğer insanlar aslında pek de umurunuzda olmuyor. Parasetamol fiziksel acıyı azaltmasının yanı sıra empati yapma yeteneğini de azaltıyor.

Social Cognitive and Affective Neuroscience’da yayımlanan araştırmanın bulguları oldukça önemli; çünkü Amerika’da kullanılan en yaygın ağrı kesici olan Tylenol’un ana içeriğini asetaminofen oluşturuyor. Consumer Healthcare Products Association verilerine göre ayrıca, asetaminofen Amerika’da kullanılan 600’den fazla ilacın içerisinde bulunmasıyla da en yaygın ilaç içeriği olma özelliği taşıyor. Her hafta Amerikalı yetişkinlerin yaklaşık %23’ü (yaklaşık 52 milyon birey) içeriğinde asetaminofen bulunan ilaçları kullanıyor. Daha önce yapılan araştırmalarda da, asetaminofen içeren ilaçları kullanmanın, yapılan işten zevk alma gibi pozitif duyguları azalttığının bulgularına ulaşılmıştı.

Henüz asetaminofen içeren ilaçların kullanımının nasıl bu etkileri yarattığı biyolojik olarak çözümlenmiş değil. Fakat ilaç kullanımı ile bağlantılı olan empatinin azalması durumu, toplumsal konular özelinde oldukça önemli olabilir. Örneğin eğer bir arkadaşınızla kavga ettiyseniz ve asetaminofen içeren bir ilaç içtiyseniz, artık arkadaşınızı nasıl kırdığınız konusunda daha az anlayışlı olabilirsiniz.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmaya plasebo etkisini de dahil ettiler. Çalışmalar sırasında bazı katılımcılar asetaminofen içeren ilaç aldıklarını düşünüyorlardı ve bu insanların empati yapma seviyeleri gerçekten asetaminofen içeren ilaç alanlarla karşılaştırıldı. Sonuçta bu etkinin plasebo etkisinden bağımsız geliştiği anlaşıldı.

Bilim insanları yaptıkları çalışmalara, bu ilaç etken maddesinin davranış ve duygular üzerindeki etkilerinin araştırılması ile devam edecekler.


Kaynak: Bilimfili

İlgili Makale:  Dominik Mischkowski, Jennifer Crocker, Baldwin M. Way. From Painkiller to Empathy Killer: Acetaminophen (Paracetamol) Reduces Empathy for PainSocial Cognitive and Affective Neuroscience, 2016; nsw057 DOI: 10.1093/scan/nsw057