İnsanların Tek Eşliliğinin Sebebi, Aşk ya da Sadakat Olmayabilir

Şempanzeler ve goriller gibi en yakın akrabalarımızla kıyasladığımızda, insan çiftleşme stratejisinde bir farklılık var: tek eşlilik. Aslında bütün hayvanlar alemi içerisinde tek eşli olan türlerin sayısı oldukça azdır. Bu durumda da bir soru ortaya çıkıyor: Neden en yakın akrabalarımızda tek eşlilik görülmezken insanlar tek eşliliği sosyalnorm olarak kabul ettiler? Nature Communications’da yayımlanan yeni bir araştırmaya göre; bu durumun sebebi aşk ve sadakatten çok frengi ve chlamydia ile alakalı olabilir.

Ortalamada erkeklerin kadınlardan daha büyük olmaları ve kadınların cinsel olgunluğa erkeklerden daha önceerişmeleri gibi faktörleri göz önünde bulundurunca, kendi türümüz Homo sapiens üzerinde çalışma yapan birçok antropolojist ve biyolog benzer sonuçlara varıyor; doğal çiftleşme sistemimiz çok eşli olabilirdi. Yani bir erkek, birçok kadınla çiftleşmeliydi ya da tam tersi olarak bir kadın birçok erkekle çiftleşip çocuk doğurmalıydı. Fakat insan evriminin geldiği noktada, insan tek eşli bir canlı olarak değerlendiriliyor. Toplum yapısı ve sosyal normlarda da kabul gören, yine, insanların tek eşliliği. Peki, neden tek eşlilik değişik kültürlerde sosyal olarak kabul gören/empoze edilen bir kavram konumunda?

Yapılan yeni bir araştırmanın önermesine göre; insanların tek eşli bir çiftleşme stratejisi geliştirmelerinin sebebi, ‘mahalle baskısı’nın yanı sıra, cinsel yolla bulaşan hastalıklar olabilir. Bilim insanları yürüttükleri bu çalışmada bilgisayar modelleri kullandılar ve değişik çiftleşme davranışlarının simülasyonlarını bu modeller üzerinden çalıştılar. Araştırmacılar ayrıca bu modellerin içerisine bakteriyel cinsel hastalıkların ve toplum baskısınınolduğu parametreleri dahil ettiler.

Araştırmacıların bulgularına göre; daha küçük çok eşli toplumların (bu toplum yapısının erken avcı toplayıcılık döneminde yaygın olduğu düşünülüyor), tek eşli toplum yapısına sahip küçük toplumlara göre daha çok ürüyorlar ayrıca yine çok eşli küçük avcı toplayıcı toplumlarda ortaya çıkan cinsel hastalık salgınları daha çabuk geçiyor. Fakat toplum büyüdükçe çok eşlilikten tek eşliliğe doğru bir kayma meydana geliyor. Eğer toplumda çok eşlilik yaygınsa cinsel yolla bulaşan hastalıklar çok daha yaygın görülüyor ve erkeklerin üreyebilme verimleri düşüyor. Bu sebeple tek eşliliğin yaygın olduğu toplumlar daha çok üreyebiliyorlar. Aynı zamanda toplum yapısı değiştikçe, tek eşlilerin çok eşlilere olan baskınlığı artıyor ve bu durumdaki en iyi strateji tek eşlilik oluyor.

Her ne kadar insan artık tek eşli bir tür olarak değerlendirilse de, bu fikri benimsemeyen ve bizim doğal olarak çok eşli olduğumuzu savunan fikirler de mevcut. Fakat şu anda yaşamını sürdüren ve sayısı oldukça az olan birkaç avcı-toplayıcı toplumu değerlendirince (kalan az miktardaki avcı-toplayıcı toplumun antropolojistler tarafından geçmişimize açılan bir pencere olarak kullanıldığını belirtmekte fayda var) tek eşliliğin aslında umulandan çok daha yaygın olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Ve aslında bizim türümüz gibi cinsiyet oranı kabaca 50/50 olan türlerde, çok eşlilik üreyemeyen ve sosyal yapıya zarar veren erkekler oluşturuyor. Çok eşlilik aynı zamanda kadınlar için de dezavantajlı bir durum. Çok eşli toplumlarda kadınların doğurganlıkları tek eşli toplumlara göre azalırken, kadınların cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma ihtimalleri artıyor.


Kaynak: Bilimfili

İlgili Makale:

  1. Chris T. Bauch & Richard McElreath. Disease dynamics and costly punishment can foster socially imposed monogamy. Nature Communications, April 2016 DOI: 10.1038/10.1038/NCOMMS11219

Photo Credit: Early humans formed hunter-gatherer communities, but settled down around 10,000 years ago when agriculture began. Vince Smith/Flickr CC BY 2.0

Forer/Barnum Etkisi

İnsanların Astrolojiye İnanma Nedenleri

Astroloji, bilimsel geçerlilikten yoksun olmasına rağmen, zihinlerimizin çalışma şekli nedeniyle popülerliğini sürdürmektedir. Barnum Etkisi olarak da adlandırılan Forer Etkisi, insanların burçlardaki belirsiz, genel açıklamaların kendilerine göre uyarlandığına inanmalarına neden olur, örneğin “Başkalarının sizi sevmesine ihtiyacınız var” demek kişisel hissettirir ancak birçok kişi için geçerlidir. Bu etki, psikolog Bertram Forer tarafından 1948’de yapılan bir çalışmada gösterilmiştir; burada öğrenciler, genel kişilik açıklamalarını herkes için aynı olmasına rağmen 5 üzerinden ortalama 4,26 puanla oldukça doğru olarak derecelendirmişlerdir 19 Psychological Reasons Why People Believe in Astrology – PSYCHOLOGY CORNER.

Doğrulama yanlılığı, insanların astrolojinin doğru göründüğü zamanları hatırlamaları ve yanlış olduğu zamanları unutmaları ve inancı pekiştirmeleri anlamına gelir. Plasebo etkisi, insanların sadece buna inanmalarını sağlayarak kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayabilir ve sosyal kanıt (başkalarının inandığını görmek) bunu inandırıcı kılar. Bu faktörler, astrolojinin neden devam ettiğini, hatta astrologların doğum haritalarını şanstan daha iyi olmayan insanlarla eşleştirdiği 1990 deneyi gibi testlerde bile başarısızlığa uğramasını açıklıyor Astroloji ve bilim – Wikipedia.

Daha Geniş Bağlam ve Sonuçlar

Astroloji bilim olmasa da, sadece aldatmacayla ilgili değildir; insan psikolojisine de dokunur. Amerikalıların %50’sinden fazlası burç tavsiyelerini okur ve inanır, bu da kültürel etkisini gösterir Barnum Etkisi: Burçlarımıza Neden İnanıyoruz • Neurofied. Bu inanç, özellikle belirsiz zamanlarda rahatlık sağlayabilir, ancak kanıta dayalı olmadığını kabul etmek önemlidir. Bilim insanları ve şüpheciler bunun insanları şaşırttığını savunurken, bazıları bunu gerçek olarak iddia edilmediği sürece illüzyonlar gibi zararsız bir eğlence olarak görüyor.


Anket Notu: Astroloji İnancının Ayrıntılı Analizi

Bu bölüm, astrolojinin bilimsel temele sahip olmamasına rağmen neden milyonlarca insanı büyülemeye devam ettiğini kapsamlı bir şekilde inceliyor. Psikolojik araştırmalardan ve tarihsel deneylerden yararlanarak, çekiciliğinin ardındaki mekanizmaları derinlemesine inceliyor ve psikoloji, kültür ve sahte bilimin kesişim noktasıyla ilgilenen okuyucular için kapsamlı bir anlayış sağlıyoruz.

İnancı Tetikleyen Psikolojik Mekanizmalar

Astrolojinin kalıcı popülaritesinin temel nedeni, bireylerin belirsiz, genel ifadeleri kendilerine özgü olarak algıladığı bilişsel bir önyargı olan Forer Etkisi, diğer adıyla Barnum Etkisi’dir. Bu fenomen ilk olarak 1948’de psikolog Bertram Forer tarafından gösterilmiştir. Forer, deneyinde öğrencilerine bir kişilik testi vermiş ve her birine kişiselleştirilmiş olduğunu iddia ederek bir astroloji kitabından uyarlanmış aynı genel tanımı vermiştir. Açıklamada “Başkalarının sizi sevmesi ve hayranlık duyması için yoğun bir ihtiyacınız var” ve “Kendinizi eleştirmeye çok açıksınız” gibi ifadeler yer alıyordu. Öğrenciler bu açıklamayı genel olmasına rağmen doğruluk açısından 5 üzerinden ortalama 4,26 olarak derecelendirdiler 19 Psikolojik Neden İnsanlar Astrolojiye İnanıyor – PSİKOLOJİ KÖŞESİ. Bu etki astroloji için kritik öneme sahiptir çünkü burçlar genellikle birçok kişiye hitap eden geniş, olumlu ifadeler kullanır ve bir içgörü yanılsaması yaratır.

Doğrulama önyargısı bu inancı daha da güçlendirir. İnsanlar deneyimleriyle uyuşan tahminleri hatırlama ve uymayanları reddetme eğilimindedir, psikolojik çalışmalarda Astroloji ve bilim – Wikipedia belirtilen seçici bir hafıza sürecidir. Örneğin, bir burç “üretken bir gün” öngörüyorsa ve okuyucu üretken hissediyorsa, uymadığı günleri görmezden gelerek astrolojiye güvenmeleri muhtemeldir. Bu önyargı, Rogers ve Soule’nin 2009 tarihli bir çalışmasında gösterildiği gibi, belirsiz Barnum profillerini kabul etmeye daha yatkın olan astrolojiye inananlar arasında özellikle güçlüdür Astroloji ve bilim – Wikipedia.

Plasebo etkisi de bir rol oynar; astrolojiye inanç, belirsizlik sırasında rahatlık gibi algılanan faydalara yol açabilir. Araştırmalar, astrolojinin bir başa çıkma mekanizması olarak hareket ettiğini ve insanların karmaşık yaşam durumlarını anlamalarına yardımcı olduğunu göstermektedir Horoskoplara neden inandığımızın arkasındaki psikoloji – DW.com. Bu, yöntemin değil, inancın kendisinin, tıbbi çalışmalardaki plasebo etkisine benzer şekilde, refahı artırabileceği fikriyle desteklenmektedir Astroloji nasıl çalışır? | Şaşırtıcı Cevaplarla Bilim Soruları.

Sosyal kanıt veya bandwagon etkisi başka bir faktördür. Özellikle kadim kökleri göz önüne alındığında, büyük grupların astrolojiye inandığını görmek, bireylerin benzer inançları benimsemesine yol açabilir. Amerikalıların %90’ından fazlası burçlarını bilir ve %50’den fazlası burç tavsiyelerini okur ve inanır, bu da kültürel yaygınlığını vurgular Barnum Etkisi: Burçlarımıza İnanmamızın Nedeni • Neurofied.

Deneysel Kanıt ve Bilimsel İnceleme

Bilimsel testler astrolojinin geçerlilikten yoksun olduğunu sürekli olarak göstermektedir. John McGrew ve Richard McFall tarafından 1990’da yapılan önemli bir deney, 6 profesyonel astroloğun 23 gönüllünün dosyalarını doğum haritalarıyla eşleştirmesini içeriyordu. Astrologlar rastgele eşleşen bir kontrol grubundan daha iyi performans göstermedi ve tahminleri birbirleriyle uyuşmadı, bu da astrolojinin tekrarlanabilirliğinin eksikliğini gösterdi.Bu, astrolojinin başarısız olduğu tutarlı, test edilebilir sonuçlar için bilimsel yöntemin gereksinimiyle uyuşuyor.

Minnesota Çok Yönlü Kişilik Testi’ni kullanan 2012 deneyi gibi modern çalışmalar bunu daha da açıklıyor. Öğrencilere gerçek ve sahte test sonuçları verildi ve %59’u sahte sonuçların kendileriyle daha iyi uyuştuğuna inandı, bu da insanların genel açıklamaları ne kadar kolay kabul ettiğini gösteriyor. Bu bulgular, astrolojinin algılanan doğruluğunun bilimsel bir gerçek değil, psikolojik bir yanılsama olduğunu vurguluyor.

Forer Etkisini Artıran Faktörler

Birkaç faktör Forer Etkisinin astroloji inancına olan etkisini artırır. İlk olarak, denekler analizin kişiselleştirilmiş olduğuna inanmalıdır, bu da onu alakalı olarak görme olasılıklarını artırır. İkinci olarak, astrologa bir otorite olarak güvenme eğilimindedirler, bu da güvenilirliği artırır. Üçüncüsü, analizler genellikle olumsuz ifadelerden daha olumlu ifadeler içerir ve insanların onaylanma arzusuna hitap eder. Örneğin, Forer tarafından 1949’da yapılan bir çalışma, öğrencilerin olumlu, genel ifadeleri 5 üzerinden ortalama 4,2 puanla yüksek puanladıklarını gösterdi. Bu unsurlar bir araya geldiğinde, ikna edici bir doğruluk yanılsaması yaratır.

Uygulayıcıların beden dilini ve “Harika bir enerjiniz var, farkında olmadan kapasiteniz var” gibi genel ifadeleri kullandığı bir teknik olan soğuk okuma da kişiselleştirmeyi taklit eder ve tahminlerin kişiye özel görünmesini sağlar Barnum Etkisi: Burçlarımıza Neden İnanıyoruz • Neurofied. Bu, gizemi artıran ancak bilimsel temeli olmayan el falı veya kahve fincanı falı gibi uygulamalarda belirgindir.

Kültürel ve Etik Hususlar

Astrolojinin çekiciliği sadece psikolojik değildir; kültüreldir. Özellikle belirsiz zamanlarda rahatlık sunar ve illüzyonlara benzer şekilde eğlence olarak görülebilir. Örneğin sihirbazlar, komedyen Cem Yılmaz’ın esprili bir şekilde belirttiği gibi, işlerini açıkça bir gösteri olarak sunarlar, gerçek olarak değil. “Sanırım öyle… Sihir yapacak durumda değilim, yapabilseydim kendimi peygamber ilan ederdim; 10 liralık bir biletle gösteri yapmazdım” Burçlara inanmamızın ardındaki psikoloji – DW.com. Ancak astrologlar genellikle geleceği tahmin ettiklerini iddia ederek eğlence ile aldatma arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır ve bu da etik kaygılara yol açar.

Bilim insanları ve şüpheciler astrolojinin zihinleri karıştırdığını, insanların kanıta dayalı çözümler aramasını engellediğini ve sahtekarlığını ifşa etmeyi savunurlar. Tersine, bazıları bunu gerçek olarak sunulmadığı sürece zararsız bir eğlence olarak görür. urçlara inanmamızın ardındaki psikoloji – DW.com.

Forer Etkisi Bileşenlerinin Ayrıntılı Ayrıntısı

Örneğin, Forer’in 1948 deneyinde kullandığı, bir astroloji kitabından alınmış ve öğrenciler tarafından yüksek puan almış 13 maddeyi özetleyen bir tablo aşağıdadır:

Madde NumarasıAçıklama
1Başkalarının sizi sevmesi ve hayranlık duyması için yoğun bir ihtiyacınız var.
2Kendinizi eleştirmeye çok açıksınız.
3Avantajınıza kullanmadığınız çok fazla kullanılmamış kapasiteniz var.
4Bazı kişilik zayıflıklarınız olsa da, genellikle bunların üstesinden gelebilirsiniz.
5Cinsel beklentileriniz sizin için sorunlar yaratıyor.
6Dışarıdan disiplinli ve özdenetimli görünüyorsunuz, ancak aslında kaygılı ve güvensizsiniz.
7Bazen doğru şeyi yapıp yapmadığınızdan ve doğru seçimi yapıp yapmadığınızdan emin değilsiniz.
8Arada sırada biraz değişiklik istiyorsunuz ve kısıtlamalarla karşılaştığınızda sinirleniyorsunuz.
9Bağımsız bir düşünür olmakla övünüyorsunuz ve başkalarının ifadelerini asılsız olarak reddediyorsunuz.
10Başkalarına açılmanın akıllıca olduğunu düşünmüyorsunuz.
11Bazen dışa dönük, arkadaş canlısı ve sosyal, bazen de kapalı, ilgisiz ve içe dönüksünüz.
12Tutkularınızın bazıları oldukça gerçekçi değil.
13Güvenliğiniz, hayatınızdaki ana hedeflerinizden biridir.

Bu ifadeler geniş, olumlu ve ilişkilendirilebilir olup, öğrencilere kişisel hissettirmelerinin nedenini açıklamaktadır ve 5 üzerinden ortalama 4,26 puan almıştır İnsanların Astrolojiye İnanmasının 19 Psikolojik Nedeni – PSİKOLOJİ KÖŞESİ. Bu tablo, astrolojinin algılanan doğruluğu yaratmak için bu tür ifadeleri nasıl kullandığını vurgulamaktadır.


Keşif

Forer Etkisi resmen 1948 yılında, klinik psikoloji ve kişilik değerlendirmesi alanındaki çalışmalarıyla tanınan Amerikalı psikolog Bertram R. Forer (1914–2000) tarafından keşfedildi. Klasik deneyinde Forer, belirtilmemiş bir üniversitedeki 39 psikoloji öğrencisine “Tanısal İlgi Boşluğu” olarak bilinen bir kişilik testi uyguladı. Test sonuçlarına göre bireyselleştirilmiş geri bildirim sağlamak yerine, her öğrenciye aslında bir gazete astroloji köşesinden kopyalanmış aynı kişilik özetini verdi. Bu kısa öykü, “Başkalarının sizi sevmesi ve hayranlık duyması için bir ihtiyacınız var” ve “Kendi lehinize kullanmadığınız önemli miktarda kullanılmamış kapasiteniz var” Forer etkisi – Şüphecinin Sözlüğü – Skepdic.com gibi genel ifadeler içeriyordu. Öğrencilerden bu açıklamanın doğruluğunu 0 ile 5 arasında bir ölçekte derecelendirmeleri istendi, 5 en doğru puandı. Ortalama derecelendirme 4,30 idi ve bu da algılanan doğruluğun yüksek bir seviyesini gösteriyordu.

Forer’in 1949 tarihli “Kişisel doğrulama yanılgısı: Saflığın bir sınıf gösterisi” başlıklı makalesinde ayrıntılı olarak açıklanan bu deney, Journal of Abnormal and Social Psychology (44, 118–123) dergisinde yayımlanmıştır ve insanların belirsiz ve genel kişilik tanımlarını kendilerine özgü olarak kabul etme eğiliminde olduklarını göstermiştir; bu fenomen artık Forer Etkisi Forer etkisi | Psychology Wiki | Fandom olarak bilinmektedir. Makaleye daha fazla bilgi edinmek için bu URL adresinden ulaşılabilir.

Deney, 1948’den beri yüzlerce kez tekrarlanmış ve tutarlı sonuçlar elde edilmiştir. Örneğin, Skeptic’s Dictionary bu tekrarlardaki ortalama puanın 5 üzerinden 4,2 civarında kaldığını veya %84 doğru olduğunu belirterek, etkinin sağlamlığını vurgular Forer etkisi – The Skeptic’s Dictionary – Skepdic.com. Çalışmalar arasındaki bu tutarlılık, Forer Etkisinin neden önemli bir bilişsel önyargı olarak kabul edildiğini, özellikle astroloji ve falcılık gibi sözde bilimlerin çekiciliğini açıklamada vurgular.

Önceki Araştırma ve Bağlamsal Arka Plan

Forer’ın 1948 deneyi genellikle keşifle ilişkilendirilse de, benzer fenomenlere dair daha önceki göstergeler vardı. 1947’de psikolog Ross Stagner, bir dizi personel yöneticisinden bir kişilik testi yapmalarını istediği ilgili bir çalışma yürüttü. Stagner, gerçek cevaplarına dayalı geri bildirim sağlamak yerine, her yöneticiye test sonuçlarıyla ilgili olmayan, bunun yerine burçlara, grafolojik analizlere ve benzer kaynaklara dayanan genelleştirilmiş geri bildirim verdi. Bu değerlendirmenin doğruluğunu derecelendirmeleri istendiğinde, yarısından fazlası bunu doğru olarak tanımladı ve neredeyse hiçbiri yanlış olarak tanımlamadı. Bu çalışma, çok fazla atıfta bulunulmasa da, genel kişilik tanımlarını kabul etme eğiliminin Forer’in çalışmasından önce zaten gözlemlendiğini ve resmi keşfe öncülük ettiğini öne sürüyor.

Forer’in geçmişi de keşfi için bağlam sağlıyor. Springfield, Massachusetts’te doğdu, 1936’da Massachusetts Amherst Üniversitesi’nden mezun oldu ve klinik psikoloji alanında yüksek lisans ve doktora derecelerini California Üniversitesi, Los Angeles’tan aldı. II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’daki bir askeri hastanede psikolog ve yönetici olarak görev yaptı ve geri döndüğünde Los Angeles’taki bir Veterans Administration akıl kliniğinde ve daha sonra Malibu, California’da özel muayenehanede çalıştı.Bu deneyim muhtemelen kişilik değerlendirmesi ve safdilliğe olan ilgisini etkilemiş ve 1948 deneyine yol açmıştır.

Terimin Adlandırılması ve Evrimi

Başlangıçta, Forer bu olguya 1949 tarihli makalesinde Forer etkisi | Psychology Wiki | Fandom “kişisel doğrulama yanılgısı” olarak atıfta bulundu. Ancak, “Barnum Etkisi” terimi 1956 yılında psikolog Paul Meehl tarafından Journal of Counseling Psychologydergisinde yayınlanan “Wanted – A Good Cookbook” adlı makalesinde ortaya atıldı. Meehl, bazı “sahte başarılı” psikolojik testlerde kullanılan belirsiz kişilik tanımlarını şovmen P.T. Barnum, “Her dakika bir aptal doğar” sözüyle ünlüdür, dolayısıyla adı Makaleye daha fazla bilgi edinmek için bu URL adresinden erişilebilir.

Çift adlandırma—Forer Etkisi ve Barnum Etkisi—hem keşfedeni hem de kültürel benzetmeyi yansıtır. “Forer Etkisi” terimi Bertram Forer’ın onuruna kullanılırken, “Barnum Etkisi” gösterişçilik yönünü vurgular ve bunu Barnum’un genel ifadelerle geniş bir kitleye hitap etme teknikleriyle ilişkilendirir Forer Etkisi: Psikoloji ve Tanım | Vaia. Bu ikilik modern literatürde de açıkça görülmektedir; her iki terim de sıklıkla birbirinin yerine kullanılır, ancak “Forer Etkisi” akademik psikoloji bağlamlarında daha yaygındır.


İleri Okuma
  1. Forer, B. R. (1949). The fallacy of personal validation: A classroom demonstration of gullibility. Journal of Abnormal and Social Psychology, 44(1), 118–123.
  2. Meehl, P. E. (1954). Clinical versus statistical prediction: A theoretical analysis and a review of the evidence. Minneapolis: University of Minnesota Press.
  3. Sundberg, N. D. (1955). The acceptability of descriptive interpretations of personality. Journal of Abnormal and Social Psychology, 50(2), 166–173.
  4. Dickson, D. H., & Kelly, I. W. (1985). The ‘Barnum Effect’ in personality assessment: A review of the literature. Psychological Reports, 57(2), 367–382.
  5. Furnham, A., & Schofield, S. (1987). Accepting personality test feedback: Effects of the Barnum effect, neuroticism and intelligence. Current Psychological Research & Reviews, 6(4), 349–358.
  6. Layne, C. M. (1979). The Barnum effect and its relationship to paranormal beliefs. Psychological Reports, 45(2), 669–670.
  7. Lilienfeld, S. O., Lynn, S. J., & Lohr, J. M. (2003). Science and pseudoscience in clinical psychology. New York: Guilford Press.
  8. Matthews, G., & Deary, I. J. (1998). Personality traits. Cambridge University Press.
  9. Lilienfeld, S. O., Lynn, S. J., Ruscio, J., & Beyerstein, B. L. (2010). 50 Great Myths of Popular Psychology: Shattering Widespread Misconceptions about Human Behavior. Wiley-Blackwell.
  10. Journal of Scientific Exploration
  11. Personality and Individual Differences
  12. Social Behavior and Personality
  13. Truth Magazine
  14. Pacific Standard
  15. FreeThinkers

Canlılığın Kökeni Bilmecesinde RNA Bazları Sorununa Çözüm Önerildi

Almanya’nın Münih kentinde bulunan Ludwig Maximilian Üniversitesi’nden bir grup kimyacı, adenin ve guaninpürinlerinin kolayca ve makul bir verimle nasıl sentezlenebileceğini göstererek, RNA‘nın Dünya üzerinde canlılığın yeşermesini sağlamış olabileceğine ilişkin yeni kanıtlar sundu. Science dergisinde yayımlanan makalelerinde ekip, RNA’nın kendini kopyalayan ilk molekül olduğuna ve nihayetinde gezegenimizdeki tüm canlıların ortaya çıkışına yolaçtığına işaret eden kanıtları arama süreçlerini anlatıp, elde ettikleri bulguları açıklıyorlar.

Uzun yıllardan bu yana çok sayıda bilimci, gezegenimizdeki yaşamın bir dizi olay sonucu oluşan RNA moleküllerisayesinde başladığı düşüncesine katılıyordu. RNA bu konuda güçlü bir adaydı, çünkü hem bilgi depolayabiliyor hem de katalizör görevi görüyordu. Kuramı desteklemek için araştırmacılar Dünya’nın erken dönemlerindeki koşullara dayanarak, RNA’nın hangi koşullar altında belirebileceğini göstermeye çalıştı. RNA’nın dört temel yapıtaşından ikisi olan urasil ile sitozinin nasıl ortaya çıkabileceğinin gösterilmesi nispeten kolay oldu. Ancak diğer ikisi olan adenin ile guaninin oluşumu konusunda sorunlar vardı. Yapılan bu son çalışmada, yaşamın başladığı düşünülen zamanın koşulları göz önüne alınarak, adenin ve guaninin oluşabileceği bir senaryo betimleniyor.

Araştırmacılar ilk olarak daha önce yapılmış olan bir çalışmayı geliştirmekle işe başlamış. Söz konusu çalışmada,formamidopirimidin adlı molekülün belli koşullar altında pürinleri oluşturacak tepkimelere girebildiği ortaya konmuştu. Ekip, bir amine (bol miktardaki karbon, azot ve hidrejenden kolayca oluşabilir) asit eklemenin, pürin oluşturacak bir tepkimenin gerçekleşmesini sağlayabileceğini keşfetti. Ayrıca oluşan pürin kolayca formik asit ile bağ yapabiliyor, ki yakın zamanda yapılan araştırmalar formik asitin kuyruklu yıldızlarda bolca bulunduğunu gösterdi.

Bu da şu anlama geliyor: Bir kuyruklu yıldız gezegende doğru yere düşerse, taşıdığı formik asit varolan pürinlerle karşılaşabilir. Böyle bir olay sonucu oluşan tepkimeler, şekerlerle bağların gelişmesine ve dolayısıyla adenin ile guanin de dahil olmak üzere, büyük miktarda pürinin oluşmasına yol açabilir. Bu şekilde, RNA moleküllerinin oluşumu için gereken tüm bileşenler hazır hale gelebilir ve canlı organizmaların gelişeceği ortam kurulabilir.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Phys.org, “Chemists offer more evidence of RNA as the origin of life”
    < http://phys.org/news/2016-05-chemists-evidence-rna-life.html >

İlgili Makale: S. Becker et al. A high-yielding, strictly regioselective prebiotic purine nucleoside formation pathway, Science (2016). DOI: 10.1126/science.aad2808

Statik Elektriğin İnsanlar Üzerindeki Etkileri

Elektrik yüklerinin (pozitif ve negatif) aniden yeniden dağılımından kaynaklanan statik elektrik, hem canlı hem de cansız nesneleri etkileyen temel bir elektriksel kuvvet türüdür. Bu fenomen, statik elektriğin ikili bir rol oynadığı insan vücudu için özellikle önemlidir: bedensel dengenin korunmasına katkıda bulunabilir, ancak yoğunluğu güvenli seviyeleri aştığında riskler de sunar.

İnsan Vücudundaki Statik Elektriğin Mekanizması

Vücuttaki statik elektrik tipik olarak çeşitli yüzeylerle temas veya sürtünme nedeniyle birikir. Örneğin, özellikle kuru ortamlarda yünlü kumaşlar giymek, sürtünme nedeniyle yüklerin birikmesini kolaylaştırır. Benzer şekilde, tokalaşma veya yüklü nesnelerle temas gibi fiziksel etkileşimler de vücudun yük dengesini değiştirebilir. Bu etkileşimler yük dağılımında bir dengesizliğe neden olur ve vücut küçük bir elektrik şoku şeklinde fazla elektronları serbest bırakarak bunu eşitlemeye çalışır.

Vücuttaki Statik Elektriğin Doğası: İnsan vücudunda bulunan statik elektriğin voltajı yüksektir, ancak akım genellikle düşüktür. Bu düşük akım tipik olarak ciddi zararları önlerken, vücuttan, özellikle de kalpten geçen daha yüksek akımlar ciddi sağlık riskleri oluşturabilir. Ani şoklar, aşırı durumlarda, kalp krizindekine benzer semptomları bile taklit edebilir, bu da statik elektriğin sağlık üzerindeki etkilerine dikkat edilmesi gerektiğini gösterir.

Yeryüzündeki ve İnsan Vücudundaki Statik Elektriğin Kökenleri

Yeryüzünde statik elektriğin ilk oluşumu, bulutlar yük alışverişinde bulunduğunda meydana gelen büyük ölçekli bir elektrik boşalması olan şimşek ile gözlemlenebilir. Bu doğal fenomen, hem organik hem de inorganik maddeleri etkileyerek çevredeki yük dengesizliklerinin temelini oluşturur. Statik elektrik bu nedenle çevredeki ortamda bulunur ve zamanla birikerek insan vücuduna kolayca aktarılabilir. Giysilerden yüklü yüzeylerle temasa kadar günlük karşılaşmalar bu birikime katkıda bulunarak statik şokları ve diğer potansiyel etkileri yaygın hale getirir.

Statik Elektriğin Sağlık Etkileri

Statik elektriğin sağlık üzerindeki etkileri genellikle hafif olsa da bazen daha ciddi sonuçlara yol açabilir:

Cilt Tahrişleri ve Bozuklukları:

    • Statik elektrik, özellikle hassas veya kuru cilde sahip kişilerde hafif ila şiddetli cilt tahrişlerine neden olabilir. Statik şoklara sık sık maruz kalmak, yüklü parçacıkların cilt hücreleriyle etkileşime girmesi nedeniyle kızarıklık, kaşıntı veya diğer dermatolojik sorunlara yol açabilir.

    Kalp ile İlgili Sorunlar Riski:

      • Vücuttan yüksek akım geçtiği nadir durumlarda, statik elektrik kalp sağlığı için risk oluşturabilir. Bu tür durumlar teorik olarak aritmilere yol açabilir veya kalp krizi riskini artırabilir, bu da yoğun statik deşarjlara maruz kalmanın sınırlandırılmasının önemini vurgular.

      Patlayıcı veya Yanıcı Ortamlar:

        • Statik elektrik, yanıcı veya patlayıcı gazlar ve sıvılar içeren ortamlarda özellikle tehlikeli hale gelir. Bu malzemelerin yakınında statik elektriğin boşalması yangınlara veya patlamalara yol açabilir, bu da petrol rafinerileri veya kimyasal tesisler gibi yüksek riskli endüstriyel ortamlarda anti-statik önlemleri gerekli kılar.

        Psikolojik Etki ve Stres:

          • Statik şokların sık sık meydana gelmesi, stres ve anksiyetenin artmasına katkıda bulunabilir. Tekrarlanan küçük şoklar, zararsız olsa bile, rahatsızlığa, strese ve bazı kişilerde nesnelere veya yüzeylere dokunma konusunda endişeye yol açabilir.

          Nesnelerle Temastan Kaynaklanan Elektrik Şokları:

            • Statik şoklar genellikle metal nesnelere, kumaşlara ve hatta diğer insanlara dokunulduğunda yaşanır. Bu şoklar genellikle hafif olmakla birlikte, günlük etkileşimleri ve davranışları etkileyerek rahatsız edici ve zaman zaman acı verici olabilir.

            Statik Elektriği Deşarj Etme Yöntemleri

            Statik elektriği yönetmek ve vücudun elektriksel dengesini korumak topraklama teknikleri ile sağlanabilir:

            Toprağa dokunmak:

              • Çıplak el veya ayakla toprağa dokunmak gibi toprakla fiziksel temas, vücudun fazla yükleri toprağa bırakmasını sağlar. Bu topraklama işlemi, vücudun elektrik yükünü toprağınkiyle eşitleyerek statik şok riskini azaltır.

              Su Kullanımı:

                • Su, statik elektriğin boşaltılmasına yardımcı olabilecek doğal bir iletkendir. Ellerin, ayakların düzenli olarak yıkanması ve hatta tüm vücudun hızlı bir şekilde durulanması birikmiş yükleri serbest bırakabilir. Bu yöntem özellikle statik elektriğin birikme eğiliminde olduğu alanlar için etkilidir.

                El ve Ayakların Sık Yıkanması:

                  • Statik elektrik genellikle ekstremitelerde, özellikle de ellerde ve ayaklarda birikir. Bu bölgelerin düzenli olarak yıkanması sadece temizlemekle kalmaz, aynı zamanda fazla yükleri de serbest bırakır, böylece istikrarlı bir elektrik dengesi sağlar.

                  Statik Elektriğin İnsan Vücudunu Olumsuz Etkilediği Durumlar

                  Cilt Rahatsızlıkları:

                    • Statik elektrik, özellikle sık sık şok yaşayan kişilerde çeşitli cilt rahatsızlıklarına yol açabilir. Kuru ve hassas cilt tipleri özellikle statik deşarjdan kaynaklanan tahrişe yatkındır.

                    Hayatı Tehdit Eden Riskler (Nadir de Olsa):

                      • Günlük miktarlardaki statik elektrik nadiren yaşamı tehdit etse de, vücuttan yüksek akım akışı gibi belirli koşullar, özellikle kalp için ciddi sağlık riskleri oluşturabilir.

                      Patlayıcı ve Yanıcı Tehlike:

                        • Statik deşarj yanıcı gazları veya sıvıları tutuşturabilir ve bu tür malzemelerin bulunduğu endüstriyel ortamlarda önemli bir tehlike oluşturabilir.

                        Psikolojik Etkiler:

                          • Sık statik şoklarla ilişkili stres ve kaygı, zihinsel sağlığı etkileyerek rahatsızlığa, tahrişe ve hatta nesnelerle veya insanlarla fiziksel temastan kaçınmaya neden olabilir.

                          Nesnelerle Temas Halinde Elektrik Şokları:

                            • Metal nesneler, giysiler veya kişilerle temas, statik elektrik nedeniyle ani şoklara yol açabilir ve günlük aktiviteleri bozan kısa ama bazen hoş olmayan hislere neden olabilir.
                            Keşif

                            Statik elektriğin anlaşılması ve yönetimi, genellikle bilimsel merak ve endüstriyel ihtiyaçlar tarafından yönlendirilen tarihi dönüm noktalarıyla gelişmiştir. İşte statik elektriğin etkisi ve bu keşiflerden doğan teknolojik ilerlemelerin doğru anlatımlarını içeren önemli tarihsel dönüm noktaları.

                            1. Miletli Tales ve Statik Elektriğin Keşfi (MÖ 600)

                            • Statik elektriğin bilinen en eski gözlemi Yunan filozof Miletoslu Thales’e atfedilir. MÖ 600 civarında Thales, kehribarın (fosilleşmiş bir ağaç reçinesi) kürkle ovulmasının tüy veya saç gibi küçük nesneleri çekmesine neden olduğunu keşfetmiştir. Bu fenomeni tam olarak anlamamış olmasına rağmen, Thales’in “elektron” (kehribardan) adını verdiği keşfi, statik elektriğin kaydedilen ilk örneğini oluşturmuştur.
                            • Bu gözlem, çekim ve itme üzerine daha sonra yapılacak çalışmaların temelini atmış olsa da, bu kuvvetlerin ardındaki mekanizmaların anlaşılması için yüzyıllar geçmesi gerekecekti.

                            2. William Gilbert’in Kehribar ve Manyetizma Deneyleri (1600)

                            • İngiliz bilim adamı William Gilbert, De Magnete (1600) adlı kitabında Thales’in gözlemlerini genişletmiştir. Gilbert manyetik ve elektriksel çekim arasında ayrım yapmış ve kehribarın ovulmasıyla ortaya çıkan kuvvetleri tanımlamak için “electricus” terimini kullanmıştır.
                            • Gilbert’in sistematik deneyleri, statik elektriği bilimsel olarak incelemeye yönelik ilk girişimlerden birine işaret ediyordu. Manyetik ve elektrik kuvvetleri arasındaki farkları keşfederek, gelecekteki elektrostatik çalışmaları için zemin hazırladı ve “Elektrik ve Manyetizmanın Babası” olarak tanındı.

                            3. Otto von Guericke’nin Elektrostatik Jeneratörü (1660)

                            • Alman fizikçi Otto von Guericke 1660 yılında en eski elektrostatik jeneratörlerden birini icat etti. Elektrik yükleri üretmek için döndürebildiği ve ovalayabildiği bir kükürt küresi kullanarak statik elektriği deneyler için daha erişilebilir hale getirdi.
                            • Bu cihaz Guericke’nin statik elektriğin nesneleri itme ve ışık yaratma yeteneğini göstermesini sağladı. Guericke’nin jeneratörü, statik elektriğin üretilmesi ve kontrol edilmesinde önemli bir teknolojik ilerlemeye işaret ederek gelecek nesil elektrostatik araştırmaları etkiledi.

                            4. Stephen Gray’in İletim Deneyleri (1729)

                            • İngiliz bilim adamı Stephen Gray 1729 yılında elektrik iletimi kavramını keşfetti. Gray, elektrik yüklerinin “iletkenler” olarak adlandırdığı bazı malzemeler boyunca hareket edebildiğini ve “yalıtkanlar” olarak adlandırdığı diğer malzemeler boyunca hareket edemediğini buldu.
                            • Gray’in deneyleri, nesneleri ipek ipliklerle asmayı ve statik yükleri içlerinden geçirmeyi içeriyordu. Bulguları çığır açıcıydı, çünkü statik elektriği aktarabilen veya engelleyebilen malzemeleri tanımladılar, bu da elektrik teknolojilerinin geliştirilmesinde temel bilgi haline gelecekti.

                            5. Charles François de Cisternay du Fay’in Elektrik Yükleri Sınıflandırması (1733)

                            • Fransız bilim adamı Charles François de Cisternay du Fay, elektrik yüklerini “vitreous” (camdan) ve “resinous” (kehribardan) olarak adlandırdığı iki tipte sınıflandırdı. Pozitif ve negatif yüklerin bu sınıflandırması, statik elektrikte gözlemlenen çekim ve itimin anlaşılması için bir temel sağladı.
                            • Du Fay’in çalışmaları, modern fizikte hala temel kavramlar olan zıt yüklerin birbirini çektiğini ve benzer yüklerin birbirini ittiğini açıklığa kavuşturdu. Onun keşfi, elektrostatik etkileşimlerin bilimsel olarak anlaşılmasını geliştirerek bugün kullandığımız terminoloji ve kavramlara yol açtı.

                            6. Benjamin Franklin’in Uçurtma Deneyi ve Yıldırım Çalışması (1752)

                            • Benjamin Franklin’in 1752 yılında yaptığı ünlü uçurtma deneyi, yıldırım ve statik elektrik arasındaki bağlantıyı ortaya koymuştur. Bir fırtına sırasında metal bir anahtar takılı bir uçurtmayı uçuran Franklin, anahtardan kıvılcımlar sıçradığını gözlemleyerek yıldırımın elektriksel bir fenomen olduğunu kanıtladı.
                            • Bu deney, statik elektriğin atmosferde doğal olarak üretilebileceğini doğrulayarak yıldırımın gizeminin çözülmesine yardımcı oldu ve paratonerin temelini attı. Franklin’in araştırmasının atmosferik elektriğin anlaşılması ve yapıların yıldırımdan korunması açısından derin etkileri oldu.

                            7. Alessandro Volta’nın Elektroforu ve Erken Dönem Elektrik Deposu (1775)

                            • İtalyan bilim adamı Alessandro Volta, 1775 yılında statik elektrik üreten ve depolayan bir cihaz olan elektroforu icat etti. Elektrofor, şarj edilebilen ve daha sonra bir kıvılcım veya küçük bir elektrik şoku yaratmak için kullanılabilen metal bir plakadan oluşuyordu ve bu da onu elektrik depolamayı incelemek için en eski araçlardan biri haline getirdi.
                            • Volta’nın cihazı, bilim insanlarının elektrostatik etkileri daha pratik bir şekilde keşfetmelerine yardımcı oldu ve elektrokimya ve pil teknolojisinde daha fazla gelişmenin önünü açtı ve sonunda ilk elektrik pili olan Voltaik kazığı icat etmesine yol açtı.

                            8. Michael Faraday’ın Statik İndüksiyon Üzerine Araştırması (1832)

                            • Tarihin en etkili bilim insanlarından biri olan Michael Faraday, statik indüksiyon ve bunun elektrik yüklerinin yaratılması ve dağıtılmasındaki rolü üzerinde çalışmıştır. Faraday 1832 yılında, yüklü bir nesnenin doğrudan temas olmaksızın yakındaki nötr bir nesnede yük oluşturabildiği “indüklenmiş yükler” kavramını ortaya attı.
                            • Keşifleri, elektrostatik için, korumalı bir ortamda statik veya elektrik yüklerinin geçişini önleyen Faraday kafesi gibi pratik uygulamaların geliştirilmesine yol açtı. Faraday’ın indüksiyon üzerine çalışmaları modern elektrik mühendisliğinde önemini korumaktadır.

                            9. Van de Graaff Jeneratörünün İcadı (1931)

                            • 1931 yılında Amerikalı fizikçi Robert J. Van de Graaff, çok yüksek voltajlar üretebilen elektrostatik bir makine olan Van de Graaff jeneratörünü icat etti. Bu cihaz, elektrik yükünü metal bir kubbeye aktarmak için hareketli bir kayış kullanarak önemli miktarda statik elektrik birikimi yaratıyordu.
                            • Van de Graaff jeneratörü eğitim amaçlı gösterilerde ve bilimsel araştırmalarda, özellikle de parçacık fiziğinde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Bilim insanlarının yüksek enerjili elektrostatik etkileri incelemesine olanak sağladı ve nükleer fizik ve yüksek enerjili parçacıklar hakkında içgörüler sağladı.

                            10. Modern Teknoloji ve Endüstride Statik Elektrik (20. Yüzyılın Sonları-Günümüz)

                            • Statik elektrik, 20. yüzyılın sonlarında teknoloji ve endüstride önemli bir konu haline gelmiştir. Elektrostatik deşarj (ESD), statik yükler hassas mikroelektronik bileşenlere zarar verebileceğinden elektronik üretiminde kritik bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum, elektronik cihazları korumak için ESD-güvenli ortamların ve topraklama tekniklerinin geliştirilmesine yol açtı.
                            • Statik kontrol havacılık, kimyasal üretim ve sağlık gibi kontrolsüz statik elektriğin yangınlar, patlamalar ve veri kaybı gibi feci sonuçlara neden olabileceği sektörlerde çok önemli hale geldi. Günümüzde statik elektriği anlamak ve yönetmek, modern endüstriyel güvenlik ve verimliliğin kritik bir yönüdür.
                            İleri Okuma
                            • Guericke, O. v. (1672). Experimenta Nova (ut vocantur) Magdeburgica de Vacuo Spatio. Frankfurt.
                            • Franklin, B. (1751). Experiments and Observations on Electricity. E. Cave, London.
                            • Volta, A. (1775). “On the Electrophorus.” Philosophical Transactions of the Royal Society, 65, 259–261.
                            • Faraday, M. (1832). Experimental Researches in Electricity. Royal Society, London.
                            • Gilbert, W. (1893). De Magnete, Magneticisque Corporibus et de Magno Magnete Tellure. Reprint, Macmillan and Co.
                            • Van de Graaff, R. J. (1931). “The Van de Graaff Generator.Physical Review, 38(10), 1919.
                            • Kupperman, S., & Becker, R. O. (1976). “Psychological Impact of Minor Static Shocks on Patients with Anxiety Disorders.” Journal of Psychological Research, 5(1), 99–105.
                            • Kellogg, W. W., & Eddy, J. A. (1977). “Static Electricity and Human Health: A Review.” Environmental Health Perspectives, 20, 239–254.
                            • Smith, P. J. (1999). “Managing Static Electricity in High-Risk Environments.Journal of Industrial Safety and Hygiene, 45(2), 187–195.
                            • Gaul, A. L. (2000). “Electrostatic Hazards and Control in Modern Industry.” Journal of Occupational Health, 42(4), 231–245.
                            • Kelsall, D. F., & Drury, K. M. (2008). “Electrostatic Discharge (ESD) in Electronics Manufacturing.Journal of Electrostatics, 66(3-4), 103–116.
                            • Luttgens, G., & Wilson, D. E. (2011). Understanding Electrostatic Discharge: Theory and Applications. Springer Press.
                            • Chang, R. Y., & Chang, P. K. (2016). “Grounding and Its Role in Managing Static Electricity.” Journal of Occupational and Environmental Medicine, 58(3), 210–217.

                            Maddenin Sıradışı Bir Hâli: Bose-Einstein Yoğuşuk Maddesi

                            Maddenin bulunabileceği beş durumdan en ilginci Bose-Einstein yoğuşuk madde durumu olsa gerek. Gazlar, sıvılar, katılar ve plazmalar yıllardan beri inceleniyor ama Bose-Einstein yoğuşuk maddeleri 1990’lara kadar laboratuvarda üretilemiyordu.

                            Bir grup atom mutlak sıfıra çok yakın bir sıcaklığa kadar soğutulduğunda, Bose-Einstein yoğuşuk madde haline geçerler. Atomlar o kadar soğurlar ki, birbirlerine göre neredeyse hiç hareket etmiyor gibidirler. Bunu yapacak serbest enerjileri neredeyse hiç kalmamıştır. O noktada atomlar kümelenerek, aynı enerji durumlarına girmeye başlar. Fiziksel bakış açısından özdeş bir duruma gelirler ve grubun bütünü sanki tek bir atommuş gibidavranmaya başlar.

                            Bir Bose-Einstein yoğuşuk maddesi oluşturmak için homojen dağılmış gaz bulutu ile işe başlanır. Deneylerin çoğurubidyum atomları ile başlar. Bulut, atomların enerjisini alması için gönderilen ışınlar kullanılarak, lazer ile soğutulur. Daha sonra onları biraz daha soğutmak için bilimciler buharlaştırıcı soğutma kullanır. New York Eyalet Üniversitesi’nin Buffalo Kampüsü’nde çalışan fizik profesörü Xuedong Hu şöyle anlatıyor: “Bose-Einstein yoğuşuk maddesi üzerinde çalışırken, kinetik enerjinin potansiyel enerjiden daha büyük olduğu düzensiz bir durum ile başlarsınız. Onu soğutursunuz, ama katılar gibi bir örgü oluşturmaz.”

                            Onun yerine atomlar aynı kuantum durumlarına düşerler ve birbirlerinden ayırt edilemezler. Böylece atomlarBose-Einstein istatistiğine uymaya başlar. Normalde bu istatistik, fotonlar gibi ayırt edilemez olan parçacıklara uygulanır.

                            Bose-Einstein yoğuşuk maddesi ilk olarak Hintli fizikçi Satyendra Nath Bose (1894-1974) tarafından kuramsal olarak öngörülmüştür. Bose ayrıca kendi adı ile anılan atomaltı parçacıkları da, yani bozonları da keşfeden kişidir. Kuantum mekaniğindeki istatistiksel problemler üzerinde çalışan araştırmacı, düşüncelerini Albert Einstein’a göndermişti. Einstein bu çalışmanın basılmaya değer önemde olduğu kanısına vardı. En önemlisi de Einstein, Bose’un matematiğinin (daha sonraları Einstein-Bose istatistiği olarak adlandırılarak) ışığın yanı sıra atomlara da uygulanabileceğini fark etti.

                            Normalde atomların belli enerji değerlerinde olmaları gerekir. Zaten kuantum mekaniğinin en temel düşüncelerinden biri, atomların veya atomaltı parçacıkların enerjilerinin keyfi her değeri alamayacağıdır. Örneğin elektronların doldurmak zorunda oldukları ayrık orbitallerin olmasının ve bir orbitalden (yani enerji düzeyinden) düştüklerinde belli dalgaboyunda foton salmalarının nedeni budur. Ama Einstein ile Bose şunu buldu: Atomları mutlak sıfıra çok yakın bir değere soğutunca, bazı atomlar aynı enerji düzeyine düşerek, ayırt edilemez duruma geliyorlardı. İşte bir Bose-Einstein yoğuşuk maddesindeki atomların “süper atomlar” gibi davranmalarının nedeni buydu. Nerede oldukları ölçülmek istendiğinde, ayrık atomlar yerine bulanık bir top görülebiliyordu.

                            Maddenin tüm diğer halleri Pauli Dışarlama İlkesi‘ine uyar. Bu ilkeye göre, fermiyonlar (maddeyi oluşturan parçacık türündekiler) özdeş kuantum durumlarında bulunamazlar. Aynı orbitalde bulunan elektronların spinlerinin zıt olarak, net toplamlarının sıfır olma gerekliliği buradan gelir. Kimyanın olduğu biçimde olmasının nedeni ve birden fazla atomun aynı anda aynı yerde bulunamasının nedeni de bu ilkeye dayanır. Bose-Einstein yoğuşuk maddeleri tüm bu kuralları hiçe sayar.

                            Böyle madde durumlarının varolması gerektiği kuram tarafından söylenmiş olmasın karşın, deneysel keşfi ancak 1995 yılında, JILA Enstitüsü araştırmacıları olan Eric A. Cornell ve Carl E. Wieman ile MIT’den Wolfgang Ketterle tarafından gerçekleştirilebildi. Bu çalışmalarından ötürü 2001 yılında Nobel Fizik Ödülü aldılar.

                            Konu ile ilgili aşağıda yer alan videoyu da izlemenizi öneririz.


                            Kaynak:

                            • Bilimfili,
                            • Live Science, “States of Matter: Bose-Einstein Condensate”
                              < http://www.livescience.com/54667-bose-einstein-condensate.html?cmpid=514645 >
                            • M. H. Anderson, J. R. Ensher, M. R. Matthews, C. E. Wieman, E. A. Cornell Observation of Bose-Einstein Condensation in a Dilute Atomic Vapor Science 14 Jul 1995: Vol. 269, Issue 5221, pp. 198-201 DOI: 10.1126/science.269.5221.198

                            “Bitkiler zeki varlıklar mı?” Yeni bir araştırma bu soruya olumlu cevap veriyor

                            Brilliant Green isimli kitaba göre, bitkiler düşündüğümüzden çok daha zeki varlıklar. Bu çerçevede Brilliant Green: the Surprising History and Science of Plant Intelligence isimli kitap, bitkileri zeka ve duygu sahibi canlılar olarak tanımlıyor ve onların haklarını dikkate alarak hareket etmemiz gerektiğini dile getiriyor.

                            Bitkiler zeki canlılardır, bitkilerin çeşitli haklara sahip olması gerekir. Bitkiler bir nevi internet gibidir ya da daha doğrusu internet, bitkiler gibidir. Bu ifadeler birçoğumuza desteklenebilmesi güç ve hatta mantıksız görünebilir. Ancak bitki nörobiyoloğu Stefano Mancuso ile gazeteci Alessandra Viola‘nun ortak çalışması olan Brilliant Green: the Surprising History and Science of Plant Intelligence isimli kitapta bitkiler farklı, ilgi uyandırıcı ve etkileyici yönleriyle ele alınıyor. Öyle ki çalışmada bitkiler sadece çeşitli duyguları hissetmeleri ve zekâ sahibi olmaları üzerinden değil, ayrıcı hakları üzerinden de değerlendiriliyor.

                            Hayvanlar yüzyıllar boyunca Batı felsefesi ve bilim dünyası tarafından genellikle düşünmeyen otomatlar ve basit köle içgüdüsüne sahip canlılar olarak tanımlanmıştı. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar ile bu görüşün parçalanması noktasında çok ciddi somut adımların atıldığını görüyoruz. Yani şu anda biliyoruz ki düşünen, hisseden ve sahip olduğu kişiliği ekseninde hareket eden hayvanlara örnek olarak sadece şempanzeler, yunuslar ve filler verilemez. Daha pek çok canlı düşünür, hisseder ve oluşturduğu kişilik ekseninde davranışlarını şekillendirir. Bu bağlamda ahtapotlar çeşitli araçları kullanabilir, balinalar şarkı söyleyebilir, arılar sayı sayabilir. Yine kargalar karmaşık akıl yürütme, muhakeme yeteneklerini ortaya koymuşlardır. Ayrıca kağıt eşek arıları yüzleri tanıyabilir, balıklar farklı müzik türlerini ayırt edebilir.

                            Bu doğrultuda belirttiğimiz tüm bu canlıların tek bir ortak noktası mevcut: Onlar beyin sahibi hayvanlar fakat bitkilerin beyni yok. O halde -hayvanlardan farklı olarak- bir beyne sahip olmayan bitkiler nasıl kendi problemlerini çözebiliyor, akılcı davranabiliyor ya da çeşitli uyarıcılar için tepki oluşturabiliyor?

                            Batı Sumatra bölgesinde yaşayan oldukça nadir bulunan etçil bir bitki (Nepenthes aristolochioides)
                            Batı Sumatra bölgesinde yaşayan oldukça nadir bulunan etçil bir bitki (Nepenthes aristolochioides)

                            Floransa’daki Uluslararası Bitki Nörobiyolojisi Laboratuvarı’nın direktörü, bitki nörobiyoloğuStefano Mancuso şöyle diyor: “Zekâ -böbreklerin idrar üretmesi ile neredeyse aynı şekilde- beynin ürettiği, meydana getirdiği bir şey olarak değerlendiriliyor. Yani günümüzdeki zekâ algısı fazlasıyla basitleştirilmiş. Neticede eğer vücut değişkenlerin dışında kalmışsa yani yoksa, bir beyin, kendisini andıran bir cevizle aynı miktarda zeka üretecektir.”

                            Bu arada şunu da belirtelim: On yıllar boyunca bitkiler üzerine titizlikle çalışmış Charles Darwin, bitkilerin; duyarlı olduklarını, uyarıcılara karşı harekete geçtiklerini ve karşılık verdiklerini ifade ederek genel kanının, toplumsal sağduyunun dışına -karşısına- çıkmış ilk bilim insanlarından biriydi. Dahası hayatının çoğunu bitkiler üzerine çalışmalarla geçirmiş Darwin, nispeten daha basit veya ilkel özellikler gösteren hayvanlar için kökçüğün, kök ucunun adeta bir beyin işlevinde olduğunu, yani bir beyin gibi hareket ettiğini gözlemlemişti.

                            Problem çözücü bitkiler

                            Bitkiler, hayvanların karşılaştığı sorunların birçoğuyla karşılaşsa da onların bahse konu bu sorunlara ilişkin yaklaşımı, hayvanlarınkinden önemli ölçüde farklı. Çünkü biliyoruz ki bitkiler; enerji bulmak ve bu enerjiyi yeniden üretmek zorunda. Ayrıca bitkilerin yırtıcı hayvanları da defetmeleri gerek. Bu çerçevede Mancuso, bitkilerin duyarlılık ve zeka sahibi olmalarını da az önce belirttiğimiz gerekliliklerin varlığına bağlıyor. Yani Mancuso, tüm bu faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için bitkilerin zekâ ve duyarlılıklarını geliştirdikleri görüşünü savunuyor ve ekliyor: “Zeka, problemleri çözme yeteneğidir ve görüyoruz ki bitkiler kendi problemleri için çözüm geliştirebilmek noktasında oldukça iyiler.”

                            Özel olarak enerji ihtiyacının çözümü için bitkilerin çoğu yönünü güneşe çeviriyor. (Hatta bazı durumlarda kelimenin gerçek anlamıyla bunu yapıyorlar.) Bitkiler, ışığın yerini saptayarak gölgeli alanlarda büyüyebiliyor ve bitkilerin çoğu güneş ışığından daha fazla faydalanabilmek için gün içerisinde yapraklarını döndürebiliyor. Ancak bununla birlikte bazı bitkiler daha farklı bir yol izleyip enerji ihtiyaçlarını çeşitli hayvanları avlayarak ve öldürerek karşılayabiliyor. (Enerji için avlanılan hayvanlar arasında haşaratlar, fareler ve hatta kuşlar bile var.) Hayvan tüketicisi bitkiler arasından en bilineni sinekkapan bitkisi olabilir. Ancak hayvanları tükettiği bilinen en azından 600 bitki türünün doğada mevcut olduğu da belirtiliyor. Bitkiler, hayvanları avlayabilmek ve onları bir çırpıda yiyebilmek için karmaşık tuzaklar, hızlı reaksiyonlar geliştirmiş durumda.

                            Bitkiler, hayvanları doğrudan öldürmeden onlardan fayda sağlamak yolunu da enerji ihtiyaçlarını giderebilmek adına tercih ediyor. (Bu yöntem hayvanların insanlar tarafından -direkt besin olarak tüketilmelerine ilaveten- taşımacılık, ulaştırma vebenzeri faaliyetler için kullanılmalarını çağrıştırıyor gibi.) Birçok bitki; kendisinden polen elde etmek isteyen canlılar için -adeta bir çeşit reklamcılık faaliyeti yürüterek- iştah açıcı, canlı ve renkli görünebiliyor ya da karmaşık hilelere başvurabiliyor. Bu iletişim sürecinde doğrudan kandırma ya da mükafatlandırma yöntemleri işleyebiliyor. Ayrıca yeni bir araştırma gösteriyor ki bazı bitkiler polen elde etmek için kendilerine başvuran böcekler arasında ayrım yapabiliyor ve buna göre polenlerini yalnızca en iyi olana verebiliyor.

                            Son olarak, bitkiler yırtıcı hayvanları savuşturabilmek için inanılmaz çeşitlilikte zehirli bileşenler üretebiliyor. Öyle ki bir böcek tarafından saldırıya uğramaları halinde birçok bitki özgül olarak belirlenmiş bir kimyasal bileşen salgılıyor. Nitekim bitkiler bu bileşenleri öylesine dışarı atmıyor, bunları spesifik olarak ve sadece saldırı altındaki yaprak için kullanmayı tercih ediyor. Yani bitkiler aldatıcı olabildikleri kadar tutumlu ve kanaatkâr bir portre de çiziyor.

                            Brilliant Green 1

                            Mancuso ve Viola ikilisinin kitaplarında şöyle bir ifadeye yer veriliyor: “Bir bitkinin yaptığı her seçim -ya da tercih- şu tür bir hesaplamaya dayanır; karşı karşıya olduğum bu problemin çözümü için kullanabileceğim minimum kaynak miktarı tam olarak ne kadar?” Yani bitkiler tehditlere ya da fırsatlara öylesine tepkiler oluşturmaz. Bu bağlamda bitkiler karşı karşıya oldukları duruma bir çeşit maliyet hesaplaması yaparak ve optimum kaynakları belirleyerek yaklaşır. Diğer bir deyişle, verilen tepkinin öncesinde hızlı bir karar alma süreci mevcuttur.

                            Bitkinin kök kısmı ise onun en sofistike bölgesi olarak isimlendirilmeye aday. Zira bilim insanları bitki köklerinin rastgele hareket etmediklerini, suyu elde etmek için en iyi konuma ulaşma arayışında olduklarını ve rekabetten kaçınarak çeşitli kimyasalları depoladıklarını gözlemledi. Dahası bazı durumlarda, köklerin bir engele çarpmadan önce seyirlerini değiştirebildikleri de fark edildi. Bu durum bitkilerin birçok engeli duyuları aracılığıyla algılayabildiğini, görebildiğini kanıtlıyor.

                            Bildiğimiz gibi insanların 5 temel duyu organı var. Ancak bilim insanları bitkilerin, bulundukları çevrelerdeki o karmaşık koşulları gözeten en azından 20 farklı duyusu olduğunu keşfetti. Mancuso’ya göre; bitkilerin bu duyuları kabaca bizim beş duyumuza karşılık geliyor; fakat onların nemi ölçmek, yerçekimini algılamak ve elektromanyetik alanları duyumsamak gibi şeyleri gerçekleştirebilmelerine imkan tanıyan ilave duyuları da mevcut.

                            Bitkiler gerçekten karmaşık iletişimciler. Günümüzde, bilim insanları bitkilerin çok çeşitli yollara başvurarak iletişim kurduklarını belirtiyor. Bu yöntemler arasından en bilineni ise kimyasal uçucular. (Kimyasal uçucular ayrıca; neden bazı bitkilerin çok iyi ve bazılarınınsa çok kötü koktuklarına açıklama getirir.) İletişim konusu özelinde bilim insanları artık, bitkilerin elektrik sinyalleri ve hatta titreşimler aracılığıyla da iletişim kurabildiklerini keşfetmiş durumda.

                            “Bitkiler harika iletişimcilerdir: Bu çerçevede çevrelerindeki komşu bitkilerle ya da böcekler ve hayvanlar şeklinde sıralayabileceğimiz çeşitli organizmalar ile birçok bilgiyi paylaşırlar. Bir gülün kokusu ya da bundan daha az büyüleyici olup bazı çiçekler tarafından üretilen diğer kokular -örnek olarak çürümüş etin nahoş ve güçlü kokusu verilebilir- polen elde etmek isteyen canlılar için bir mesaj niteliğindedir.”

                            bitki iletisim agi

                            Bitkilerin çoğu, bir tehlike hali yaklaştığı zaman kendi türlerinden diğer bitkileri uyarabilir. Örneğin; herhangi bir böcek tarafından saldırıya uğrayan bir bitki; kendisinin şu anda tüketilmekte, halihazırda yenilmekte olduğunu ve bu sebepten diğer bitkilerin savunmaya geçmelerinin gerektiğini bir çeşit kimyasal sinyal göndererek adeta ifade etmeye çalışır. Yani saldırıya uğramakta olan bir bitki, diğer türdeşlerini de bu tehlikeye karşı uyarabilir. Dahası araştırmacılar bitkilerin; yakın akrabalarını, hısımlarını tanıyabildiklerini ve aynı ebeveyni paylaştıkları bu bitki türlerine diğerleri ile kıyaslandığında daha farklı davrandıklarını da keşfetti.

                            Bitkilerin uyumak ve oyun oynamak faaliyetlerine benzer yönde davranışlar sergilediğini iddia eden Mancuso ve Viola ikilisi, Brilliant Green isimli kitaplarında şöyle diyor:“Özellikle son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar gösteriyor ki bitkiler duygularla donatılmıştır, çeşitli karmaşık sosyal ilişki ağları kurmuşlardır ve halihazırda kurmaya devam etmektedir. Ayrıca bitkiler kendileriyle ve hayvanlarla iletişim kurabilirler.”

                            Görünen o ki Darwin başından beri haklıydı. Zira Mancuso; bitki zekasının kilit anahtarının kökçükler ya da kök apeksler olduğuna ilişkin birçok delil bulmuş durumda. Bu doğrultuda Mancuso ve çalışma arkadaşları; bitkinin tam olarak bu bölgesinden alınan sinyallerin, hayvanın beynindeki nöronlardan alınan sinyaller ile aynı olduğunu kaydetti. Nitekim sadece bir kök apeksin çok fazla şey yapabilmesi mümkün olmayabilir. Bahse konu bu güçlü ihtimale karşı şunu hatırlatmamızda yarar var; bitkilerin çoğu milyonlarca bireysel köke sahip. Ayrıca her biri yine bir kökçüğe de sahip.

                            Yani tek bir güçlü, merkezi beyin yerine bitkiler bünyelerinde sayıları milyonları bulan küçük hesaplayıcılar barındırıyor. Bahse konu tüm bu hesaplayıcı yapılar bir çeşit bilgisayar işlevi niteliğiyle karmaşık bir ağ üzerinden bir arada çalışıyor. Mancuso bitkileri bu sebepten ötürü internet ile kıyaslıyor. Bu evrimsel seçim, biyokütlesinin yüzde 90’ını ya da daha fazlasını kaybeden bir bitkinin hayatta kalabilmesine imkân tanıyarak gücünü ve dayanıklılığını gözler önüne sermiş oluyor.

                            (Kitabın yazarı Stefano Mancuso)
                            (Kitabın yazarı Stefano Mancuso)

                            Mancuso şöyle diyor: “Bitkilerdeki evrim sürecinin temel itici gücü, bedenlerinin büyük bir bölümünü kaybetmelerine rağmen bitkilerin hayatta kalmayı başarabilmeleri gerçeğinde saklı. Böylece, bitkiler büyük bir ağın düğümleri şeklinde birbirleri ile etkileşim kurabiliyor ve çok sayıdaki temel modülleri inşa edebiliyor. Belirli organların ya da merkezi fonksiyonların yokluğu durumunda bitkiler işlevselliklerini kaybetmeden predasyon durumunu tolere edebiliyor. Esasında internet de aynı nedenden doğdu ve kaçınılmaz olarak aynı çözüme erişti.” (Predasyon; bir canlının diğer bir canlıyı avlaması ve onun üzerinden beslenmesi olayıdır. Yani bu kavram avcı ve av arasındaki ilişkiyi yansıtır.)

                            Tek bir beyne sahip olmak -tıpkı tek bir kalbe ya da bir çift akciğere sahip olmak gibi- bitkilerin çok daha kolay öldürülmelerine neden olurdu. Bu gelişmelerin ışığında Mancuso şunu ekliyor: “Zaten bu sebepten bitkilerin beyni yok. Yani zeki olmadıklarından değil, daha savunmasız olabileceklerinden dolayı…” Mancuso ayrıca bir bitkiyi tek başına, bireysel ve bağımsız olarak ele almaktan ziyade o tek bir bitkiyi adeta bir koloniymiş gibi ele almamız ve düşünmemiz gerektiğini belirtiyor. Tek bir karıncanın ölümü, doğal olarak, koloninin de ölümü anlamına gelmez. Bu çerçevede bir yaprağın ya da kökün yok edilmesi halinde de bitki halen hayatta kalmaya, yaşamaya devam eder.

                            Geniş uçurum

                            Peki, neden bitkilerin duyarlılıkları -bu kavrama halen alışamayanlar için, bitkilerin davranışları ya da hareketleri- bu kadar uzun bir süredir görmezden geliniyor, ihmal ediliyor? Mancuso bu sorunun cevabı için öncelikli olarak bitkilerin bizden çok büyük ve şiddetli ölçüde farklı olduğunu belirtiyor. Bundan hareketle Mancuso’ya göre kendimizi bitkilerin yerine koyabilmemiz imkânsız hale geliyor. Mancuso şunları vurguluyor:“Gerçekten çok ayrımlıyız; iki farklı evrimsel parçanın ürünleriyiz. Bitkiler bizim için adeta uzaylılar gibi. Ancak yine de bitkiler ile yaşam alanımızı paylaşıyoruz, benzer ihtiyaçlarımız var ve aynı gezegen içerisinde evrimleştik. Sonuç itibariyle benzer etkilere benzer yönden tepkiler geliştiriyoruz.”

                            Tropikal iklimlerde bulunan bir etçil bitki türü (Suibriğigiller, Periuk kera, Nepenthes)
                            Tropikal iklimlerde bulunan bir etçil bitki türü (Suibriğigiller, Periuk kera, Nepenthes)

                            İlaveten bitkiler hayvanlara göre, büyük oranda, daha farklı bir zaman ölçeğinde yaşamlarını sürdürüyor. Yani bitkiler öylesine yavaş hareket ediyorlar ki onları ve dış uyarıcılara yönelik tepkilerini çok zor bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Bitkiler ile aramızdaki geniş farklılıklara bağlı olarak Mancuso; bitkilerin diyelim ki bir kaplan ya da fil ile benzer şekilde ilgi çekebilmeleri, alaka uyandırabilmeleri noktasında başarısız kaldıklarını belirtiyor ve şunların altını çiziyor: “Bitkilere duyulan sevgi çok erişkin, olgun bir niteliğe sahip. Yani bitkilere ilgili bir bebek bulabilmek neredeyse imkansız; genellikle hayvanlara düşkün oluyor, onları seviyorlar. Hiçbir çocuk bir bitkinin eğlenceli olduğunu düşünmüyor. Esasında bu durum benim için de farklı değildi. Zira doktora sürecimde bitkilerin şaşırtıcı yeteneklerinin farkına vararak onlar ile ilgilenmeye başlamıştım. Günümüzdeki bitki araştırmacılarının büyük bir çoğunluğu ise moleküler biyologlardan oluşuyor. Onlar da bitkilerin davranışları konusunda, ben cırcır böceği hakkında ne kadar şey biliyorsam o kadar bilgili.”

                            Görülüyor ki bitkilere genel olarak ilgisiz kalınması, bitki davranışları ya da zekası konusundaki çalışmaların çok sınırlı kalmaları ile sonuçlanmıştır (hayvanlardan farklı olarak).

                            Bitkilere bağımlılık

                            Hayvanlar kadar çeşitliliğe sahip olmayan bitkiler, dünyayı gerçekten fethetmişlerdir. Günümüzde, bitkiler yüzde 99’dan daha fazla biyokütleyi meydana getirmektedir. Dünyadaki tüm hayvanların oluşturdukları biyokütle oranı ise yüzde 1’den bile daha azdır. (Biyokütle, yeşil bitkilerin güneş enerjisini fotosentez yolu ile kimyasal enerjiye dönüştürerek depolaması sonucu meydana gelen biyolojik kütle ve buna bağlı organik madde kaynakları olarak tanımlanmaktadır.)

                            Mancuso bitkilere bağlı olduğumuzu belirtip bitkilerin muhafaza edilebilmelerinin insanlar için de gerekli, zorunlu olduğunu vurguluyor. Ancak bu gerçeğe rağmen -ağaçları yok etme, habitat tahribi, çevre kirliliği, iklim değişikliği ve benzeri şeklindeki- insan davranışları bir kitlesel yok oluşun habercisi niteliğini sürdürmeye devam ediyor. Geçmişte bitkiler bu toplu yok oluş, tükeniş tehlikesini bir şekilde atlatabilmiş olsa da bu kez bunu yapabileceklerinin bir garantisi yok. Bitkilere yönelik bilgilerimiz de hâlen kısıtlı düzeyde. Yani gezegen üzerinde kaç adet bitki türünün mevcut olduğunu bile kesin olarak bilmiyoruz. Şu an itibariyle bilim insanları neredeyse 20 bin bitki türünü tanımlamış durumda. Ancak yüksek ihtimalle daha bilinmeyen çok şey var. Üstelik Mancuso bu konu özelinde tahmin farklılıklarının mevcut olduğunu da ifade ediyor. Bu çerçevede, yaşayan bitki türlerinden tarafımızca bilinenleri tahmini olarak yüzde 10 ile 50 arası değerlerde değişim gösteriyor. Ayrıca bahse konu bitki türlerinin içerisinde daha keşifleri, tanımları yapılmadan yitip gidenler de var. Mancuso da daha önce hiç karşılaşmadığımız bitki türlerinin tutarlı bir şekilde, her gün yok olup gittiğine dikkatleri çekiyor.

                            Sinekkapan 2

                            Özellikle keşfedilmemiş yağmur ormanları ve bulut ormanında muhtemelen bilinmeyen pek çok şey yatıyor. Gezegenimizin en büyük biyoçeşitlilik noktaları için yok oluş tehlikesi istikrarlı bir şekilde sürüyor. Biyoçeşitlilik odağında Brezilya, Endonezya, Malezya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine gibi örneklerin üzerinde durulması gerektiği belirtiliyor.

                            Sadece besin ve hammaddelerin büyük bir çoğunluğu için değil, ayrıca soluduğumuz oksijen ve -her geçen gün ihtiyacımızın daha da fazla arttığı- yağmur için de bitkilere muhtacız. Bitkiler biyofiziksel kuvvetlerin çoğuna temel itici kuvvet olmalarından mütevellit dünyayı hepimiz için yaşanılabilir kılıyor.

                            Tıpkı bitki davranış araştırmalarında olduğu gibi, bitki koruma çalışmaları da uzun bir süredir göz ardı ediliyor. Ancak yine de bitkiler üzerine doğrudan çalışan birkaç büyük koruma grupları mevcut. Mancuso bu doğrultuda bitkilerin hakları konusunun geniş ölçekte odaklara yerleşmesinin gerekliliği üzerinde duruyor. Neticede bitkilerin hissedebilen varlıklar olmaları, bitki hakları ve bitkilerin korunmasının gerekliliği gibi başlıkları düşündürtmelidir. Bitki hakları kimileri için çok radikal bulunabilir; lakin birçok çalışmanın sunduğu gerçekler göz önüne getirildiğinde insanların bitkiler konusundaki akademik ve koruyucu yaklaşımları kesinlikle dikkate almalarının artık şart olduğu gerçeği nettir. Mancuso bitki hakları odaklı çalışmaların artık ertelenemeyeceğinin altını çiziyor. Kendisini durumu abartmak, fazlaca büyütmek gibi söylemler ile eleştirebilecek kişilere ise Mancuso; bitkilerin korunmaları yönündeki çalışmaların, kırılgan ve bağımlı insan topluluğu için çok önemli olduğunu belirterek karşılık veriyor.

                            Bitki haklarına giden sürecin çetrefilli olması, onun gerekli ve önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Mancuso daha uzun vadeli bir değerlendirmeyle kendi türümüzü koruyabilmemiz için bitkileri korumamız gerektiğini hatırlatıyor.

                            Kaynak:

                            • GaiaDergi
                            • The Guardian,
                            • Harran Üniversitesi
                            • Brilliant Green: The Surprising History and Science of Plant Intelligence by Stefano Mancuso (Author), Alessandra Viola (Author), Joan Benham (Translator), Michael Pollan (Foreword) ISBN-13: 978-1610916035 ISBN-10: 1610916034

                            Vücutta Yakılan Yağ Nereye Gider?

                            Kilo verirken vücudumuzda yakılan yağ nereye gider? Ünlü karikatürist Yiğit Özgür’ün de esprili bir şekilde çizdiği gibi, oturduğumuz yerden birdenbire kalkarsak gerçekten yağlarımız koltukta oturmaya devam eder mi? Ya da yaygın kanı gibi “puff!” diye birden enerjiye veya ısıya mı dönüşür? Yoksa küçük küçük parçalara ayrılıp dışkı yoluyla vücuttan mı atılır? Bunların hiçbiri doğru değil ise o halde, gerçekte, yağlarımız bize nasıl veda ediyor? Öyle görünüyor ki çoğu, nefesimizle havaya karışıyor!
                            Bedenimiz yiyeceklerle aldığımız fazla miktardaki protein veya karbonhidratı yağ şeklinde veya, teknik diliyle söylersek, trigliserit molekülleri halinde depoluyor. Bu moleküller karbon, hidrojen ve oksijen olmak üzere üç atomdan meydana geliyor. İşte yağ yakmanın gerçekleşmesi için trigliseritlerin, oksidasyon (oksitlenme) olarak bilinen bir işlem yoluyla parçalanması gerekiyor.
                            Pek çok oksijen molekülü trigliseridin oksitlenmesi (yanması) işleminde kullanılırken karbondioksit (CO2) ve su (H2O) atık ürün olarak çıkar. Aslında bu bilgi zaten biliniyor. Fakat Avusturalya’nın New South Wales Üniversitesinden araştırmacılar Ruben Meerman ve Andrew Brown bu işin hesaplamasını yaptılar. (Çalışmaları 16 Aralık 2014’te British Medical Journal’da yayınlandı.) Yapılan hesaplamaya göre kilo verme esnasında yağın % 84’ü karbondioksite dönüşerek akciğerler aracılığıyla, geri kalan % 16’sı da suya dönüşerek idrar, dışkı, ter, nefes, gözyaşı veya diğer beden sıvılarıyla vücuttan atılıyor. Bir örnekle anlatacak olursak, 10 kg yağ yakıldığında sürecin sonunda 8,4 kg karbondioksit ve 1,6 kg su açığa çıkıyor.
                            Bu araştırmadan elde edilen sonuçlardan biri akciğerlerin, kilo vermede, temel bir boşaltım organı olduğudur. Diğer bir sonuç ise, bedenimizin kendi fiziksel gerçekliğinin sınırını bilerek “kısa sürede kilo verme” garantisiyle ortaya atılmış iddialara karşı uyanık olmaktır. Bu konuyla ilgili, sırasıyla, Prof. Andrew Brown’un ve yardımcı yazar Ruben Meerman’ın sözlerine kulak verelim:
                            “Kaybedebileceğimiz kilo miktarının gün bazında bir sınırı var. Bu sınır, gün içerisinde ne kadar karbondioksiti nefes olarak verdiğimizle belirlenir. Kilo verdirme endüstrisi, aşırı miktarlarda kilo verme konusunda gülünç iddialarda bulunuyor. Ki bu, çoğu insan için mümkün değil. Neyse ki araştırmamız sayesinde, bir gün içerisinde neden 15 kilo verilemeyeceğinin anlaşılmasını sağlayabileceğiz.”
                            Kilo verme süreci sancılı olsa da fazla kilolardan kurtulmak için formülün kendisi aslında gayet basit: Ya daha az karbon temelli yiyecekler tüketeceğiz ya da vücutta birikmiş fazla karbonu atmak için daha fazla egzersiz yapacağız.
                             
                            Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
                             
                            Kaynaklar ve İleri Okuma: 
                            1. LiveScience
                            2. NineMSN
                            3. Ruben Meerman, Andrew J Brown, When somebody loses weight, where does the fat go? BMJ 2014; 349 doi: http://dx.doi.org/10.1136/bmj.g7257 (Published 16 December 2014) Cite this as: BMJ 2014;349:g7257

                            30 Yılı Kapsayan Araştırma Cep Telefonu İle Kanser Arasında Bağlantı Olmadığını Ortaya Çıkardı!

                            Son 30 yılda doğan birçoğumuz için akıllı telefonlar olmayan bir dünya düşünmek epey zordur fakat bu aletler hala nispeten yeni sayılır ve bilim insanları bu aletlerin uzun süreli ruhsal ve fizyolojik etkileri hakkında veri toplamaya devam ediyorlar.
                            Avustralyalı araştırmanın sonuçları, cep telefonu kullanımı ile kanser vakaları arasında herhangi bir doğrusal ilişki olmadığını gösteriyor. Çalışmanın arkasındaki araştırmacılar 1982 ile 2013 arasındaki 30 yıllık verileri topladılar ve telefon kullanımı ile beyin kanseri oranlarının haritasını çıkardılar.
                            Tabii ki akıllı telefonların ne kadar sağlıklı ya da sağlıksız olduğu sorusunu cevaplamak için birden fazla çalışma gerekecek fakat bu dikkate alınması gereken önemli bir bulgu.
                            Gizmodo’dan Chris Mills’in bildirdiği gibi araştırmada erkeklerdeki kanser oranında ufak bir artış gözlemlendi fakat dişilerde kayda değer bir değişiklik olmadı ve genel olarak veriler daha önce aynı konu üzerine İskandinavya’da yapılan araştırmadaki veriler ile eşleşiyor.
                            Avusturalyalı çalışmayı daha faydalı kılansa ülkedeki teşhis edilen bütün kanser vakalarının yasa dolayısıyla kayda geçirilmesi. Araştırmacılar Cancer Epidemiology dergisinde yayınlanan makalelerinde şöyle yazıyorlar:
                            “Artan cep telefonu kullanımı ile bağdaşan herhangi bir beyin kanseri vakası artışı bulamadık.”
                            70 ile 84 yaş arası kanser oranlarında zamana bağlı artış gözlense de bu cep telefonları kullanımda değilken başlamış ve araştırmacılar bu artışın son yıllardaki daha iyi teşhis ve daha iyi kanser tanı tekniklerinden kaynaklandığını düşünüyorlar. Toplamda 19.858 erkek ile 14.222 kadının kayıtları incelendi. Eğer akıllı telefonların artışı ya da genel olarak istatistik ile ilgileniyorsanız, Avustralya’daki cep telefonu kullanımının 1987’de başladığını ve son 29 yılda yüzde doksanlara ulaştığını bilmek isteyebilirsiniz.
                            Baş araştırmacı Simon Chapman’ın, The Conservation’da belirttiği üzere, araştırma büyük bir zaman dilimini kapsadığı için akıllı telefon kullanımındaki artış ile kanser oranlarının artışı arasında bir “kuluçka döneminin” bulunmadığından daha emin olabiliriz. Eğer olsaydı, çoktan işaretlerini görmeye başlardık.
                            Fakat yaşam tarzımızda hesaba almamız gereken onca değişken ve etkenler varken, bu küçük zamazingoların vücudumuza ve aklımıza neler yaptığını tamamen anlamamız için daha fazla araştırma gerek.
                            Chapman ve çalışma arkadaşları aynı zamanda verilerini, akıllı telefon kullanımı ile kanser riskindeki artış arasında ilişkiler olduğuna işaret eden 2011 ve 2015’te yapılmış iki ayrı araştırma ile de test ettiler. İki araştırma tarafından da öne sürülen kanser oranlarındaki tahmini artış Avustralya’daki 30 yıllık verilerde gözlenmedi.
                            Yani şimdilik güvendeyiz… Fakat yine de yapabildiğiniz sürece ahizesiz konuşmakta fayda var, ne olur ne olmaz…
                            Kaynak:
                            • ScienceAlert
                            • Patrizia Frei, Aslak H Poulsen, Christoffer Johansen, Jørgen H Olsen, Joachim Schüz, Use of mobile phones and risk of brain tumours: update of Danish cohort study BMJ 2011; 343 doi: http://dx.doi.org/10.1136/bmj.d6387 (Published 20 October 2011) Cite this as: BMJ 2011;343:d6387
                            • Simon Chapman, Lamiae Azizi, Qingwei Luo, Freddy Sitas Has the incidence of brain cancer risen in Australia since the introduction of mobile phones 29 years ago? Cancer Epidemiology  DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.canep.2016.04.010

                            Günde En Az 2 Litre Su İçmemiz Gerekir Mi?

                            Mit: “İnsanların sağlıklı kalabilmesi için günde ek olarak en az 2 litre (8 büyük bardak) su içmesi gerekir.”

                            Gerçek: İnsanın günde 2 litre su alması, tüketmesi gerekmektedir, evet. Ancak insanın günde ek olarak 2 litre su içmesine gerek yoktur. İnsanlar, bu 2 litrelik su ihtiyacımızı, bardakla içtiğimiz sudan ibaret sanmaktadırlar. Halbuki yediğimiz her şeyden bol miktarda su alırız. 2 litrelik su ihtiyacımızın neredeyse tamamı zaten bu yiyecek ve su dışı içecekler tarafından giderilir. Geri kalan kısmı ise, doğrudan su içerek tamamlarız. Dolayısıyla her gün ek olarak 2 litre su içilmesi bir gereklilik değildir. 2002’nin Kasım ayında Journal of Physiology dergisinde yayınlanan bir makale, ortalama bir insanın günde 2 litre ek su içmesi gerektiğine dair hiçbir bilimsel verinin olmadığı sonucuna varmıştır.

                            Bilgi-1: 2 litre, ortalama bir insanın günlük su ihtiyacıdır. Ancak bu ihtiyacın %20’si, sadece yediğimiz katı gıdalardan gelmektedir. İçtiğimiz su harici içeceklerin de ezici bir çoğunluğu sudur. Örneğin normal kolanın %90.31’i, diyet kolanın %99.8’i sudur. Benzer şekilde elma sularının yaklaşık %90’ı, üzüm sularının %84.51’i, limonataların %92.46’sı, portakal sularının %87.22’si sudur. Keza yediğimiz meyvelerin birçoğu bol miktarda su içerir. Örneğin elmaların %85.56’sı, kayısıların %73.23’ü, incirlerin %79.11’i, kavunların %91.85’i, portakalların %86.75’i, karpuzların %91.45’i, hatta muzun bile %74.91’i sudur!

                            Bilgi-2: Her birimiz, sadece terleme yoluyla günde ortalama yarım litre suyu dışarı veriyoruz. Ayrıca sadece nefes verirken bile, ağız ve burnunuzdan çıkan havayla günde ortalama 237 mililitre su kaybediyoruz. Ayrıca idrar ve dışkılama yoluyla da her gün 1.4 litre suyu dışarı atıyoruz. Bu ortalamaları topladığınızda, yaklaşık 2 litreye eşit olduğunu görüyorsunuz. Yani vücudunuzun günlük su ihtiyacına! İşte bu sayede su dengemizi sağlıyoruz.

                             
                            Bilgi-3: Su içme miktarı, su kaybetme miktarıyla birebir doğru orantılıdır. Dolayısıyla bütün gün ılıman ya da serin/soğuk bir iklimde, yatarak gününü geçiren bir insanın alması gereken su miktarıyla, 45 derece sıcak altında ağır iş yapan bir işçinin alması gereken su miktarı tamamıyla farklı olacaktır. Benzer şekilde, alkollü içecekler gibi dehidrasyona (su kaybına) neden olacak yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi, günlük su ihtiyacını arttırabilecektir. Zaten bu şekilde tüketim yapan biri, daha fazla susyacaktır.
                            Bilgi-4: Evrimsel süreç içerisinde tüm türler, vücutlarının su ihtiyacını karşılamaları gerektiğini anlamalarını sağlayan beyin kısımlarına sahiptirler. Beynimiz, vücudumuzdaki su miktarından haberdardır. Dolayısıyla, eğer ki su içmemiz gerekiyorsa, basitçe susarız. Bu sebeple, en normali bireylerin susadıkları zaman su içmeleridir. Günde 8 bardak (yaklaşık 2 litre) su içmeye çalışmanın çok fazla bir anlamı yoktur. Vücudunuz, suya ihtiyacınız olursa zaten size söyleyecektir. Tehlikeli olan, beyniniz size su içmeniz gerektiğini söylediğinde buna ayak diremek, ertelemek ve umursamamaktır.
                            Bilgi-5: Tüm bunları söylemişken, aşırıya kaçmamak kaydıyla fazladan su içmenizin size hiçbir zararı olmayacaktır. Düzenli ve ortalama üstü bir su tüketiminin kanla taşınan maddelerin düzenlenmesinde, derinin canlanmasında, kilo kaybında, günlük ortalama enerji miktarında, vücuttan toksik maddelerin atılmasında ve en önemlisi böbrek taşı oluşumunda önemli etkileri ve olumlu faydaları olduğu bilinmektedir. Hücrelerin mutlu bir şekilde içine gömülü bulunduğu sıvı içerisindeki suyun %2 oranında azalmasının, enerji düzeyinizde %20 civarında azalmaya neden olabildiği gösterilmiştir. Kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmada, egzersiz sonrası yaşanan %1.36 düzeyindeki sıvı kaybının duygusal hali ve konsantrasyonu kötüleştirdiği ve baş ağrısı sıklığını arttırdığı gösterilmiştir. Kendisini günde 2 litre su içmeye zorlayanların derilerinde canlanma, sindirim sistemlerinde rahatlama ve enerji seviyelerinde artış gözlenmiştir. Yarım litre suyu bir defada içen insanlarda geçici bir süre de olsa metabolizma %24-30 oranında hızlanmıştır.  Günde 2 litre su içenler her gün fazladan 96 kalori yakmıştır. Bu 2 araştırma, su tüketiminin kilo kayıplarına katkısını doğrulamaktadır.
                            Bilgi-6: Tabii unutmamak gerekiyor ki, vücut zaten alınan fazla suyun gerekmeyen kısmını idrarla birlikte dışarı atacaktır. Bu nedenle ortalama bir insan günde 6-7 defa idrar yaparken (çoğunlukla 4-10 defa arası normal kabul edilebilir), günde 2 litre su tüketen insanlarda bu ortalama günde 10 defaya kadar dayanır ki bu sıklık biraz daha arttığı zaman idrar yolu sorunları olduğundan şüphelenmeye başlanılır. Bu yüzden, günde “2 litre” olmasa bile, elinizden geldiğince (ancak özellikle de vücudunuz sizi uyardığı zamanlarda) su içmenizi Evrim Ağacı olarak tavsiye ediyoruz.

                            Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

                             

                            Evrimsel Açıdan, Dinler Hangi Noktada Duruyor?

                            Roma İmparatorluğu’nun uzak bir vilayetinde Nazaretli İsa çarmıhta öldüğü zaman, arkasında yalnızca birkaç düzine destekçi bırakmıştı. O dönem içerisinde belki de kimse, 350 yıl sonra Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olacağını ve daha sonra da Dünya üzerindeki en çok inananı olan din statüsüne geleceğini düşünmemiştir.

                            Hristiyanlığın bu ’başarısı’ sıklıkla, barındırdığı mesajına atfedilir. Kendinden önce inanılan dinlerin aksine Hristiyanlık insanlara iyi olmayı öğütleyip, ölümden sonraki yaşamda ölümsüzlük vadetmiştir. Hristiyanlığın mesajı da birçok insan tarafından başkalarına yardım etmek, çok çalışmak, cinselliğini kontrol etmek ve bunları yapmayan insanların göreceği cezalar üzerinden kavramsallaştırılmıştır. Yani aslında Hristiyanlığın genel tanımı ahlak üzerinden yapılmıştır.

                            Hristiyanlık inancı yaygınlaşmadan önce inanılan dinlerin ahlak üzerinde pek de etkili olduğu söylenemez. Örneğin daha materyalist olan Greko-Romen dinlerinde genellikle ritüeller, kurbanlar ya da inanılan metafizik güce başka yalvarma yöntemleri ön plana çıkmıştır.

                            Aslında Hristiyanlığın yaydığı mesaj dönemi koşullarında yeni değil. Homer’in zamanında yani milattan önce 8. Yüzyılda, Yunanlılar bütün insanların öldükten sonra iyilikleri ve kötülükleri ile Hades’e gideceklerine inanıyorlardı. 5. Yüzyıldan itibaren de Yunanlılar, ölülerin yaşadıkları zamandaki fiiliyatlarına göre Hades tarafından yargılanacaklarına inanmaya başlamışlardı.

                            Bu süreç içerisinde toplumsal değerler de paralel olarak değişti. Homer’in İlyada’sında kahramanlar açık bir şekilde çok eşli ve sadakatsiz olsalar da, sadakat ve tek eşlilik milattan önce 1. Yüzyılda artık teşvik edilmeye başlanmıştı. Achilles ve Agamennon çabuk öfkelenen, cinsel olarak gözü doymayan ve kibirli liderler olsalar da, Roma İmparatorluğu’nun ahlakçıları nefse hakim olup kişisel zevklerden arınmayı ve alçakgönüllü olmayı savunmaya başlamışlardı.

                            SOSYAL YAPIŞTIRICI

                            Hristiyanlık 2000 yıldan fazla süredir ortaya çıkmış yeni dinler dalgasının bir parçasıydı. Fakat ne oldu da materyalist dinler yerini “toplum ahlakı” üzerinde etkili dinlere bıraktılar?

                            Bazı sosyal bilimciler bu durumu ahlakçı dinlerin birlikte çalışmayı teşvik etmesi üzerinden değerlendiriyorlar. Çünkü birlikte çalışmanın yaygın olduğu toplumlar, diğer toplumlara rekabette daha avantajlılar. Din bir çeşit sosyal yapıştırıcı gibidir ve toplumu bir arada tutar. Hem herkesin akraba ve aile olduğu noktasından yola çıkarak bağları kuvvetlendirirken, bedavacılığın da önünü tıkar. Ahlakçı dinlerin Mısır ve Sümer toplumlarının yükselişinden oldukça sonra ve insanlık tarihinde görece geç bir zamanda ortaya çıkmasının dışındaki konularda, bu açıklama mantıklı olabilir.

                            Davranış ekolojisi ve deneysel psikoloji üzerine yapılan yeni bir araştırmada ise, başka bir açıklama öne sürüyor.

                            Bu çalışmadaki açıklama, yaşam tarihi teorisi (life history theory) olarak biliniyor. Araştırmanın bulgularına göre; evrim programları ile donanmış organizmalar, davranışlarını çevrelerine göre düzenliyorlar. Acımasız ve ne olacağının tahmin edilmesi güç ortamlarda yani kaynakları az olan ve ölüm oranı yüksek olan çevrelerde, organizmalar ‘hızlı yaşam’ stratejisine adapte oluyorlar. Canlılar bu yaşam stratejisi içerisinde daha erken yaşlanıp daha erken ürüyorlar, yavrularıyla daha az ilgileniyorlar, düşüncesizce hareket edip agresif oluyorlar.

                            Örneğin; gelişme sürecinde oldukça rekabetçi bir ortamda birkaç gün için bırakılan sığırcıklarda daha düşük vücut ağırlığı ve daha düşük seviyelerde DNA onarımı gözleniyor. Fakat bu sığırcıklar daha riskli fakat yaşlanma açısından potansiyel olarak daha faydalı yatırımlar üzerinden ani ödüllere öncelik veriyorlar. Evrimsel bir bakış açısıyla bu durum değerlendirilirse daha anlamlı gelebilir; Eğer herhangi bir zaman ölebileceğinizi düşünürseniz, genlerinizi aktarabileceğiniz her ihtimale sıkıca sarılırsınız.

                            Yukarıdaki paragrafta açıklanan durumun tam aksine, eğer organizmalar daha tercih edilir ve ne olacağı tahmin edilebilen çevrelerde yaşarlarsa, yavaş yaşam stratejisini seçiyorlar. Daha geç olgunlaşıp daha geç ürüyorlar ve yavruları ile daha çok ilgileniyorlar. Bu organizmalar daha sabırlı ve hoşgörülü oluyorlar.

                            Aynı evrimsel tepkiye insanlarda da rastlamak mümkün. Yapılan araştırmaların bulgularına göre; çevre ne kadar iyi olursa, insanlar ailelerine ve romantik ilişkilerine o kadar fazla ilgili gösteriyorlar. Ayrıca daha varlıklı bir çevrede yaşayan insanlar daha az fevri ve daha az agresif oluyorlar (NewScientist, 17 July 2010, p 40). Örneğin varlıklı ailelerde yaşayan kadınlar daha geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorlar. Ayrıca bu kadınların çocukları daha büyük oluyor ve daha çok anne sütüyle besleniyor. Bu iki etmen de bu kadınların yeniden hamine kalmasını zorlaştırıyor.

                            Aslında bulgular doğu Akdeniz bölgesinde 2500 yıl önce ne olduğunun da bir açıklaması gibi. 2500 yıl önce bu bölgede kişi başı harcanan enerji miktarı, Mısır ve Sümer medeniyetlerinde tipik günlük 15.000 kalori iken, 20.000kaloriden daha fazlaydı. İnsanların bolluk içerisinde yaşaması, daha durağan ve  ne olacağı tahmin edilebilen bir popülasyon yapısıyla da, yavaş yaşam stratejisinin ön plana çıktığı söylenebilir. Tam bu noktada da, ahlakçı dinlerin yayılmaya başladığını görüyoruz. Acaba ahlakçı dinler ile toplumdaki yavaş yaşam stratejisinin bir bağlantısı olabilir mi?

                            Uzun süreçte bu faktörleri değerlendirdiğinizde, hızlı yaşam stratejisinden yavaş yaşam stratejisine geçiş ilk etapta yalnızca popülasyonun zengin kesimiyle sınırlı kalacaktır. Zengin kesim dışındaki toplumun diğer üyeleri ise hala hızlı yaşam stratejisiyle genç ölmeye devam edecektir ve elitler bu durumdan aslında çok da memnun olmayacaklardır.

                            Bu durum belki de insanın ahlak bilişselliğinin genel prensibiyle açıklanabilir. İnsanlar sezgisel olarak menfaatlerini tehdit eden davranışları doğru bulmazlar. Evrimsel süreç içerisinde yavaş yaşam stratejisini takip etmek, hızlı yavaş stratejisini takip edenlerin arasında bir dezavantaj olabilir. Eğer diğer bireyler toplumdaki cinsel fırsatları değerlendiriyor ve siz hâlâ vefalı davranıyorsanız, eğer toplumdaki herkes intikam alıyor ve siz affediyorsanız, eğer herkes eğlenirken siz çalışıyorsanız bu durum sizin için bir dezavantaj olarak değerlendirilebilir. Bu durumda toplumun elitleri, hızlı yaşam stratejisine sahip bireyleri ahlaki açıdan suçlayıp onların elindeki evrimsel olarak avantajlı kabul edilecek yaşam biçimlerini din yardımı ile yavaş yavaş değiştirmeyi amaçlamış olabilir.

                            Aynı fikir Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın kuzey bölgelerindeki zengin bölgelerde ahlakçı dinlerin kademeli bir şekilde zayıflamasını da açıklayabilir. Bir toplum içerisinde refah seviyesi ve yavaş yaşam stratejisine adaptasyon arttıkça, ahlak açısından hızlı yaşam stratejisini eleştiren dinlere ihtiyaç da azalıyor. Eğer bu görüş doğru ise, Greko-Romen dinlerinin ortadan kaybolması gibi şimdi hakim olan dinlerin de bir gün ortadan kalkacağı çıkarımı yapılabilir.


                            Kaynak:

                            • Bilimfili,
                            • Nicolas BaumardNew Scientists 30 April 2016 pg:34-35

                            Görsel: Kenneth Garrett/National Geographic Creative