”Ruh” Kavramının Bilimsel Terminoloji ve Sinirbilim Çerçevesindeki Analizi…

Bugüne kadar bize en sık sorulan sorulardan biri, bilimde “ruh” diye bir kavram bulunup bulunmadığı. Evrim Ağacı olarak bu tür bilimle alakası olmayan terminolojide varsayılan konumumuz “Bir iddianın geçerliliği bilimsel olarak ispatlanana kadar; söz konusu iddia geçersizdir.” olsa da, sinirbilimle yakından ilgili (ve hatta üzerinde çeşitli konularda akademik araştırmalar yapan) insanlardan oluşan bir ekip olarak, sanıyoruz bazı temel noktalarda bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor. Bu nedenle genel çerçevede bilimin ruh konusuna bakışını ele alan bu yazıyı kaleme almak istedik. Tabii konu içerisinde kaçınılmaz olarak felsefeye de değinmek zorunda kaldık. Umuyoruz ki okurlarımızın konu hakkındaki terminolojiyi biraz daha iyi anlaması ve sinirbilim başta olmak üzere bu konuyu ele alan bilim dallarının söz konusu kavrama modern yaklaşımını anlayabilmesini ve daha geniş bir perspektiften bakabilmesini sağlayabiliriz.

Bilimde Ruh Kavramı ve Genel Felsefi Perspektif
İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle belirtelim: Klasik anlamıyla insanı ‘insan’ yapan, onu diğer canlılardan ayıran, bize bilincimizi kazandıran, fiziksel olmayan, maddelerin üzerinde olan, ölümden sonra da dahil olmak üzere sonsuza kadar var olacak olan “ruh” olgusunun bilimsel perspektifte (bakış açısında) hiçbir geçerliliği, gerekliliği ve işlevi yoktur.

Bunun sebebi, günümüzde bu anlamıyla ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıtın bulunmayışıdır. Hemen akla gelecek olan şudur: “Eğer ki ruh yapısı gereği fiziksel değilse, doğaüstüyse, nasıl olur da bilimsel kanıt aranabilir ki?”İşte bu nedenle yazımızın başında belirttik: eğer ki böyle düşünüyorsanız, zaten otomatik olarak bilimsel arenanın sınırlarından çıkmışsınız demektir. Bu konuda Evrim Ağacı’nın sizin için yapabileceği ek bir açıklama bulunmamaktadır. Eğer ki doğada bir şeylerin “bilimle araştırılıp keşfedilemez” olduğunu düşünüyorsanız, tartışacak fazla bir şeyimiz bulunmamaktadır. Çünkü İlkelerimiz‘de de belirttiğimiz gibi, Evrim Ağacı’nın yine “varsayılan konumu”, Evren sınırları dahilinde (ve muhtemelen ötesinde) bir şey “gerçek” olarak varsa, bilimle (ve muhtemelen sadece bilimle) ona ulaşabileceğimizdir.
Ama eğer ki “ruh” denen olgunun fiziksel olarak araştırılabilir, anlaşılabilir olduğunu düşünüyorsanız ve buna rağmen varlıklara “bilinci kazandıran olgu” olduğuna inanıyorsanız, devam edelim:
Bu noktada kritik olan, “ruh” denen şeyin ne olduğunu tam olarak tanımlamaktır. Çünkü işin içerisinde şahsi ve örgütlü felsefi akımlar girmeye başladığında, sözcüğün tanımı da bir o yana, bir bu yana çekiştirilerek çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Örneğin bazı felsefi akımlarda ruh “sinir sisteminin faaliyetleri sonucu oluşan algı”yla neredeyse eş anlamlıdır – ki bu nedenle, bilimin görüşüyle neredeyse birebir aynıdır. Sadece bu akımlara mensup olan filozoflar, bu olguyu tanımlamak için antik bir sözcük olan “ruh”u seçmektedir ve bu bazı sıkıntılar yaratmaktadır (yani sorun terminolojiktir). Ancak geriye kalan birçok felsefi akımda, “ruh” kavramı doğaüstü, “insana bahşedilmiş”, bilim-ötesi ve üzeri bir olguya işaret eder – ki bilimin bu akımlarla sıkıntısı da bu noktada başlamaktadır. Dediğimiz gibi, her ne kadar böyle bir konuda yapabileceğimiz ek bir açıklama bulunmuyor olsa da, felsefe dahilinde bu “ruh” kavramı öylesine ustaca seçilmiş sözcüklerle nitelendirilebilmektedir ki, metafiziksel bir olgu bile sanki bilimsel olarak araştırılabilirmiş ve ona dair kanıtlar varmış gibi lanse edilebilmektedir. Bu, bilimin karşısındaki en büyük ve sorunlu düşmanlardan birisidir; bu nedenle konunun bilimsel olarak ele alınması gerekmektedir.

Sinirbilimde ve felsefede “zihin vs. beden” (zihin-beden ayrımı) çok uzun süredir tartışılan ve halen nihai karara varılamamış olan bir tartışmadır. Zihin bedenle bir bütün müdür, yoksa zihin bedenin ötesinde olan bir varlık mıdır? Bilincimiz maddesel midir, madde-üstü müdür? Bilinç somut kanıtlarla temellendirilebilir ve araştırılabilir mi, yoksa bilimin sınırlarının ötesinde midir? Aslında bilgimizin yetersiz olduğu birçok konuda, tarih boyunca bilime karşı bu argümanların sesi yükselmiştir. Her ne konu “anlaşılması güç bir konu” ise, bilimin onu anlayamayacağı, somut temellere indirgeyemeyeceği, insanların algısının ötesinde olduğu ileri sürülmüş, adeta bilimsel araştırmanın önüne ket vurulmuştur. Bu, her zaman “bilim karşıtı gericiler” tarafından yapılmamış, kimi zaman kafası karışmış, modern bilimin hızla akıp giden verilerini takip edemeyen, etmekte güçlük çeken filozoflar tarafından da gerek istemli, gerek istemsiz olarak yapılmıştır. Aslında bu çok normaldir, çünkü kimi zaman bilimin en “ıncık cıncık” denebilecek detay konularında akademik araştırmalar yürüten bilim insanları bile, aşırı hızlı bilgi birikimi ve akışını takip edemez, kendilerini güncelleyemezler. Kaldı ki, konuda bilimsel geçmişi olmayan ancak derin ilgi duyan birçok insanın bu kadar hızlı bilgi akışını takip edip, anlayıp, değerlendirebilmesi mümkün olsun…
İşte tam olarak bu nedenle bilimde, iddialarımızı şahsi inanç ve felsefelerden ayıklayıcı bazı mekanizmalar bulunur. Çünkü ortadaki bir veriyi herkes istediğine çekebilir, istediği gibi yorumlayabilir, istediği hayat görüşüne esnetebilir. Burada soru şu olmalıdır: İyi ama, gerçek hangisi? İşte “ruh” konusunda da, diğer bilim-dışı olan veya oldurulan tartışma konularında da, bilimin ilgisini çeken soru budur. Okkam’ın Usturası, ispat yükü ve boş hipotez gibi bazı felsefi ve bilimsel metotlar, itinayla şahsi görüşleri, temelsiz varsayımları, ispatlanamamış argümanları bilime alet edilen konulardan kesip atar, elemeye çalışır.
Bunu “ruh” konusuna uygulayacak olursak, gelinen nokta şu olacaktır: İspat yükü, iddia sahibinin omuzlarındadır.Bilimin en klasik kurallarından birisidir. Eğer ki varlığına dair iz bulunmayan bir konuda, varlık iddiasında bulunuluyorsa, bu iddiayı ileri süren kişi, grup ve organizasyonlar iddialarını deneysel, tekrar edilebilir, test edilebilir, gözlenebilir veya çıkarsanabilir şekilde ortaya koymak ve ispatlamak zorundadırlar. Eğer ki “Bu konu bilimin sınırlarını aşar; öyle deneyle meneyle ruh aranmaz.” deniyorsa, zaten bilimin gözlerinde değerli ve geçerli olan bir argüman geliştirilmiyor demektir. Bu durumda o iddiaya inanmak, o iddianın geçerliliğini kabul etmek, kişi ile kendi inanç/felsefe sistemi arasında olan bir şeydir. Diğer insanları bağlamaz, genel geçer olarak genellenemez, gerçek kabul edilemez. Kişi “Var.” diyorsa vardır;”Yok.” diyorsa yoktur. Ancak ikisinin de bilimsel realizm ve genel geçer “gerçekler” açısından en ufak bir değeri yoktur.
Sinirbilim ve Ruh Kavramı
Ruhun bilimsel olarak araştırılabilir olduğu varsayımı üzerinden yola devam edecek olursak, sinirbilimin son birkaç on yıldır ortaya koyduğu bulgular açıktır: canlılarda “beden” ve “ruh” diye bir ayrım olduğuna dair en ufak bir iz bulunmamaktadır. Tam tersine, yapılan her bir sinirbilim çalışması; bilinç, algı, düşünce, farkındalık, öz-farkındalık, vb. kavramları daha somut, daha maddeye indirgenmiş, daha net araştırılabilir kılmaktadır.
Sinirbilimde yaptığımız araştırmalar, daha önceden “nereden kaynaklandığı bilinemediği için” ruh diye bir “yer doldurucu, joker kavram”a atanan olguları, sinir hücrelerine ve elektrokimyasal etkileşimlere indirgemeyi başarmıştır. Elbette henüz alınacak çok fazla yol var; buna şüphe yok. Ancak özellikle “ablasyon” adını verdiğimiz, çeşitli sinir bölgelerini susturmaya veya ameliyat yoluyla çıkarmaya yönelik araştırmalar, bilincimizi, algımızı, bizi “biz” yapan sinir yolaklarını net bir şekilde ortaya koyabilmemizi sağlamıştır. Nörobiyolojinin bulguları sayesinde, tüm bu “üst düzey fonksiyonların” nedeninin aşırı karmaşık bir şekilde bağlanmış sinir ağlarının bir ürünü, kaçınılmaz bir sonucu olduğunu anlıyoruz. Bu verilerden yola çıkarak, sadece canlılığın bilincini açıklayabilecek bir Bilinç Teorisi geliştirmeye çabalamakla kalmıyoruz; aynı zamanda buradan öğrendiklerimizi yapay sistemlere (yapay zeka, yapay nöral ağlar gibi sistemlere) uygulayarak gayet somut sonuçlar elde edebiliyoruz. Beynin farklı kısımlarını parça parça modelleyip simüle ettiğimizde veya robotlara kazandırdığımızda, o beyin bölgesinin işlevini birebir olacak şekilde model organizma ve sistemlere kazandırabiliyoruz. Dolayısıyla yapılan her bir araştırma, beynin farklı bölgeleri arasındaki sinerjinin bilinci, algıyı, düşünceyi doğurduğunu doğruluyor gibi gözükmektedir.
Tabii ki bu konuda birçok “karşıt görüş” de bulunmaktadır; buna da şüphe yok. Her bilimsel gelişme, kaçınılmaz olarak karşıt görüşleri doğurmaktadır. Bu görüşlerin bir kısmını destekleyecek bazı bilimsel veriler de bulunmaktadır, bu da doğrudur. Ancak eğer ki devasa bir makale ve veri yığını bir şeyi desteklerken, çok az sayıda bir diğer veri grubu buna karşı olma ihtimali olan bazı veriler sunuyorsa, dev yığından vazgeçip de azınlık araştırmaları gerçek kabul edemeyiz. Bu durumda ne yapılmalıdır? İlk olarak, o azınlıktaki araştırmaların geçerliliği tekrar tekrar incelenmeli ve gerçekten herhangi somut bir yanlışlamada bulunup bulunmadığı doğrulanmalıdır. Ondan sonra, eldeki teoriye bu karşıt verilerin nasıl etki ettiği analiz edilmeli ve teorinin sıkıntılı noktaları tespit edilmelidir. Bundan sonra da yeni araştırmalarla o boşluklar ve sıkıntılar doldurulmalıdır. Genel olarak akademik literatüre bakacak olursak, zihnin bedenle bir bütün olduğu, zihne dair bütün özelliklerin nörobiyokimyasal etkileşimlerin ve “beyin” adını verdiğimiz karmaşık sinir ağının kaçınılmaz bir ürünü olduğunu ileri süren teoriyi terk etmemiz için herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Emekleme dönemlerini yeni yeni aşan bu teori, elbette eksiklerinden arındıkça güçlenecek ve bize nasıl “biz” olduğumuzu sinirbilim perspektifinden anlatmayı başaracaktır. Fakat evrimsel biyoloji, nörobiyoloji, uygulamalı bilimler (yapay zeka gibi) alanlarından gelen veriler, sistemin mekanikliğini ve nöron seviyesine bağlılığını açık bir şekilde göstermektedir.Ruh denen kavramın beynimizin ta kendisi olduğuna dair ezici çoğunlukta veri bulmak mümkündür. Buna az sonra biraz daha detaylı değineceğiz; ancak konuyla ilgili olarak Sinirbilim yazı dizimizi okumanızı tavsiye ederiz.
Ruhun Bilimde Yeri Var Mı?
Peki tüm bu çerçevede “ruh”un yeri nedir? Örneğin “Psikoloji” isimli bilim dalının Türkçe adı halen “Ruhbilim” olarak geçmektedir. “Psike” gibi terimler, halen bilimde kullanılmaktadır. Bu durumda bilim insanları “ruh hali” gibi terimler kullanırken, beynimizin ötesinde, madde-üstü bir kavramı mı ifade etmektedirler?
Tarihsel olarak baktığımızda “ruh” sözcüğü ve ona atanan tüm “görev ve işlevler”in, insanların sinir sisteminin çalışma prensiplerine, çevreden gelen uyarılara verdiği tepkilere ve sinir hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir “bilim-dışı boşluk doldurucu” olduğunu görmekteyiz. Ruh; sinir sisteminin, beynin ve bunların etkileşimli tepkilerinin anlaşılamadığı durumlarda kolaya kaçmak veya zihni rahatlatmak amacıyla var edilmiş bir kavram olarak görülebilir. Eğer şizofreni ya da Parkinson ya da Huntington gibi bir hastalığın semptomlarının bundan 15.000 yıl önce görüldüğünde, etraftaki insanların ne düşüneceğini hayal etmeye çalışırsanız, ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz. Kontrolsüz kasılmalar, titremeler, nöbetler, kişilik bölünmeleri, az önce konuşulan şeyi unutmalar, vs. Bunlar çoğu zaman kaçınılmaz olarak “doğaüstü güçlerin müdahalesi” olarak değerlendirilmiştir. Peki bu güçler neye müdahale etmektedir? Bizi “biz” yapan “öz”e. O öz nedir? Antik zamanlarda yaşayan atalarımızın “kafatasımızın içerisinde 100 milyar kadar nöronu barındıran karmakarışık bir sistemin nörobiyokimyasal etkileşimlerinden doğan algılarımız” demesini beklemek abesle iştigal olacaktır. Onlar, buna “ruh” demiştir (tabii kelime olarak “ruh” demedilerse de, kavram olarak buna işaret etmişlerdir). Ruh, onlar için bir joker eleman, bir boşluk doldurucu sözcük olmuştur. Sonrasındaysa bu kavram çeşitli sözcüklerle karşılanarak günümüze kadar gelmiş, filozoflarca benimsenmiş ve kullanılmıştır. Kimi karşı çıkmıştır, kimi destekleyip dallanıp budaklandırmıştır.
Bilim dilinde “ruh” derken kastedilen, beynin faaliyetleri sonucu oluşan algıların ve davranışların tümüdür. Günümüzde zaten artık bu sözcük neredeyse tamamen bilimden çıkarılmış, bilim insanları kastetmek istedikleri şeyler için daha spesifik sözcükler belirlemiştir (“algı” gibi, “tepki” gibi, “düşünce” gibi, “duygu” gibi). Bunların hiçbirinin doğaüstü veya bilimsel olarak test edilemez olduğu iddia edilmez. Hatta her geçen gün “ruh” kavramı, onunla birlikte gelen diğer bilim-dışı kavramlardan ötürü bilimin sınırlarından daha da fazla dışlanmakta ve bilimdışı fanatizmi savunanların mensup oldukları akımları nitelemek için kullanılmaktadır. Bunun bir örneği, Evrim Kuramı’nın eş-kaşifi olan Alfred Russell Wallace’tır. İleri yaşlarında “ruhçuluk” (spiritualism) denen bir akıma kapılarak bilimden uzaklaşmış, gerçeklikle bağını koparmıştır. Charles Darwin, kendisiyle aynı sonuçlara bağımsız olarak varan bu bilim insanının entelektüel anlamda yitirilmesine içi acıyarak yanaşmış ve bu kapıldığı bilim ve gerçeklik dışı akımlardan söz ederken Wallace’a “Umarım çocuğumuzu öldürmüyorsundur.” demektedir (çocuktan kastı, Evrim Teorisi’dir). Wallace, bir miktar hakkı yendiği için bugün hakkı teslim edilmesi gereken bir araştırmacı olsa da, hayata bakışı ve bilimden kopuşu açısından “hüsranla anılan” bir bilim insanı olarak da anılmaktadır.
Psikolojik Bir Savunma Mekanizması Olarak Ruh Kavramı
Sigmund Freud tarafından tanımlanan “(psikolojik) savunma mekanizmaları”, insanların veya toplumların psikolojik sorunlarla baş etmek için bilinçsiz bir şekilde geliştirdikleri yöntemler olarak özetlenebilir. Freud bu konuyu evrimsel açıdan ele almadıysa da, açıklamalarında son derece güçlü (ve muhtemelen farkında olmadan değinilmiş) evrimsel izler bulmak mümkündür. En temel savunma mekanizması olarak ileri sürdüğü “baskılama”, kötü veya istenmeyen bir anının derinlere gömülerek görmezden gelinmesi olarak özetlenebilir.
Savunma mekanizmaları, Freud’un “ego” diyerek tanımladığı, genel olarak “benlik” ya da “zihin” olarak bahsettiğimiz nörobiyolojik kavramı anksiyete (telaşlılık), belirsizlik, anlamsızlık gibi baş edilmesi güç duygu ve düşüncelerden korumak için geliştirilmiş “savuşturma ve koruma prensipleri” olarak düşünülebilir. İnsanlar; anlayamadıkları, açıklayamadıkları, ifade etmekte güçlük çektikleri, bağdaştıramadıkları, basit terminolojiyle izah edemedikleri olay ve olguları ya görmezden gelmeye ya da uydurma terimlerle karşılamaya meyillidirler. Bu konu genellikle sosyal kurallar ve bireyin toplumla ilişkileri çerçevesinde değerlendirilir. Zaten “ruh” gibi bilim dışı açıklamalar da, toplumun kendi içerisinde belirsizlik ve bilgisizlikten doğabilecek anksiyeteyi bastırmak, soru işaretlerine cevaplar veremese bile cevaplar uydurmak amacıyla geliştirdiği kavramlardır.
Evrimsel süreç açısından bu şekilde bir düşünce prensibinin ortaya çıkması son derece makul ve anlaşılırdır. Zira insanın da mensubu bulunduğu Memeli Hayvanlar sınıfı meraklı olmalarıyla, araştırma çabalarıyla, gizemlerin üzerine gitme becerileriyle bilinirler. Bu sayede çok geniş coğrafyalara başarıyla yayılabilmiş ve birçok noktada üst düzey avcı veya anahtar tür konumuna gelebilmişlerdir. İnsan, bilinç düzeyi en gelişmiş olan (ancak bilince sahip tek hayvan olmayan) bir canlı olarak, bunun en uç örneklerinden birisidir. Beynimizde merak ve gizemlere yönelik bir açlık olduğu gibi, bunları tatmin etmeye yönelik de kimyasal mekanizmalar bulunmaktadır. Bu nedenle bir sorunun üstesinden geldiğimizde, mutluluk ve huzur hissederiz. Bir gizemi aydınlattığımızda, tatmin olmuş hissine kapılırız. Bunlar rastgele olan şeyler değildir, beynimizin temel çalışma prensiplerinden birisidir.
Bu çalışma prensiplerinden doğan “joker kavramlar” listesi oldukça uzatılabilir. İnsanlık bu kavramları ürettikçe, bilim bu kavramların üzerine gitmiştir. Böylece, o kavramların doğmasına neden olan, tam olarak anlaşılamayan olay ve olgular bilim ve mantık çerçevesinde açıklanmıştır ve açıklanmaktadır. Buna bağlı olarak, o kavramlara da artık ihtiyaç kalmamıştır veya giderek azalmaktadır. Bu sebeple belirsizlikten doğan bir kavram olarak “ruh”un bilimde artık yeri olmadığını söyleyebiliriz.
Bilimde Algılar, Zeka, Bilinç, Farkındalık Nasıl Açıklanıyor?
 
Bu konuya tek bir makale dahilinde cevap vermemiz imkansız. Çünkü inanılmaz geniş bir bilim sahasından söz ediyoruz. Bunları bırakın bir veya bikaç makaleye sığdırmayı, koskoca bir siteye tek başına sığdırmak bile çok zor. Evrim Ağacı olarak, bu konuda daha fazla bilgi alınmasını sağlamak için, Sinirbilim yazı dizimizi sürekli olarak güncelleyip geliştirmeye çalışıyoruz. Bu dizimizin en uzun dizilerimizden biri olması, konunun ne kadar derin ve kapsamlı olduğunu anlamanıza yarayacaktır. Yine de, bu dizimizi okuyarak bazı çok temel kavramları ve işleyişleri algılayabileceğinizi düşünüyoruz.
Ayrıca kaynaklar listesinde okuyabileceğiniz bazı akademik ve popüler makaleler sunuyoruz. Ne yazık ki bu makaleler İngilizce… Yine de, İngilizce bilen okurlarımız için faydalı olacağını umuyoruz. Zaten yeri geldikçe bu makalelerden bilgileri Sinirbilim yazı dizimiz dahilinde ve haricinde (foto-bilgi olarak) işleyeceğiz.
Çok kısa bir özet olarak, bilimdeki genel gidişatın sinirbilim çevresinde dönen her türlü metafizik kavramdan hızla arındırıldığı yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar “Somut bir şekilde açıklanamaz; mutlaka madde-üstü bir parçası olmalı.” denen her ne varsa, bilimsel perspektifte başarıyla açıklanabilmiştir veya en azından ileride somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğine dair çok güçlü veriler elde edilebilmiştir. Ülkemizin en önemli sinirbilimcilerinden Prof. Dr. Sirel Karakaş’ın ODTÜ’de 1. Sinirbilim Günleri’nde yaptığı konuşmada, sinirbilimin çok yakında bir paradigma değişiminden geçeceği belirtilmişti. Bu değişim, sinirbilimi çok daha anlaşılır, çok daha bütüncül, çok daha açıklayıcı bir Bilinç Teorisi’nin doğmasıyla başlayacağı ileri sürülmüştü. Hızla biriken veriler, sinirbilimin karşısına çıkan her türlü metafizik açıklamayı ezip geçebilecek kadar güçlü ve başarılı olduğunu göstermektedir. Bu konulardan birçoğuna Sinirbilim yazı dizimizde değindik ve değiniyoruz.
“Ruh” tanımı, bu kavramın savunucuları tarafından doğru düzgün yapılmadığı için, bilimsel olarak bu iddiaları araştırmak da çok güç olmaktadır. Bu nedenle yazımızın başında farklı felsefi görüşlere bağlı olarak bu kavramın ne kadar değişken olabileceğinden söz etmiştik. Ancak mantıksal bir yaklaşım yapılacak olursa, ruh kavramı özellikle beyin araştırmalarıyla incelenebilir. Bu nedenle bilim insanları bugüne kadar fonksiyonel (işlevsel) nörogörüntüleme tekniklerini kullanmışlardır. Bu yöntem dahilinde beyin çeşitli durumlar altında incelenir ve bazı iddialar test edilir. Örneğin düşünce sırasında beyinde neler olduğu takip edilmeye çalışılır ve bu sürecin basamakları somut bir şekilde incelenir. Bugüne kadar hiçbir zihinsel fonksiyonun fiziksel, somut, maddeci bir altyapıyla ilişkilendirilemediği olmamıştır! Bir diğer deyişle, bildiğimiz bütün beyin fonksiyonlarının sinirsel, dolayısıyla fiziksel, somut ve maddeci bir altyapısı bulunmaktadır.
Bu bulgulara karşıt olanların en temel argümanı, zihinle ilgili tüm faaliyetlerin nörolojik altyapısının olmasının, metafiziksel bir ruh kavramını dışlamıyor olduğu yönündedir. Yani nörolojik faaliyet zihin için gerekli olabilir; ancak bunun üzerine belki de “ruh” isimli bir metafizik kavramın varlığı da gerekmektedir. Bu yaklaşım çok fazla seviyede hatalıdır: ilk olarak bu iddia, en temel fizik yasalarıyla çelişmektedir. Zira iddianın özünde, metafiziksel bir olgunun fizikle etkileşebildiği ve onun çalışmasına etki ettiği ileri sürülmektedir. Bugün yaptığımız en uç düzeyde ve hassaslıktaki deneylerde bile, fizik dışı herhangi bir olgunun fiziksel yapılara etki ettiğini görmedik. Zaten böyle bir etkiyi görmeyi de bekleyemeyiz; zira bu, Lawrance Krauss’un da izah ettiği gibi, Enerji ve Kütlenin Korunumu gibi en temel fizik yasalarının yanısıra, Kuantum Alan Teorisi’nin özüyle çelişirdi. İddianın daha sıkıntılı bir sorunu, ispat yükünü hiçe sayıyor olmasıdır. Böyle bir “ek varlığa” ihtiyacımız olduğu iddiası, varsayılan boş hipotez iddiasına aykırıdır. Eğer ki bu aykırı iddia ispatlanmıyorsa, geçerli olduğunu kabul etmemiz için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla hatalıdır (veya öyle varsayılmalıdır). Eğer inşa ettiğimiz teoriler içerisine ispatlanmamış, fantezi ve hayal dünyamıza dahil kavramları rastgele ekleyecek olursak, teoriler içinden çıkılmaz bir hal alacak ve nihayetinde bilim sınırlarının ötesine taşacaktır. Bilim bu şekilde yapılamaz, ilerleyemez.
Zaten beynin fonksiyonları üzerinde yapılan deneyler, “ruh” gibi ikincil bir kavramın gereksizliğini tekrar tekrar göstermektedir. Birçok üst düzey zihin fonksiyonunun, birden fazla beyin bölgesinin ortaklaşa çalışmasının bir ürünü olduğu ispatlanmıştır. Bu beyin bölgelerinin veya sinir düğümlerinin alınması, işlevsiz hale getirilmesi, faaliyetlerinin durdurulması halinde üst düzey fonksiyon da oluşturulamamakta ve aksamaktadır. Tam tersi bir şekilde, bu parçalar arasındaki faaliyetleri arttırıcı manipülasyonlar yapıldığında, üst düzey fonksiyon da şiddetlenmekte ve değişmektedir. Bu durumda beynimizin yapısal olarak çok basit; işlev ve karşılıklı bağlılık (interkonektivite) bakımından aşırı karmaşık, ileri düzey bir makinadan fazla olduğunu iddia etmek için herhangi bir neden yoktur. Makinanın düğmeleriyle oynadığınızda sonuç değişmektedir. Tıpkı bilgisayarımız içerisinde yaşayan bir “metafiziksel öz” olmadığı gibi, beynimiz içerisinde de yaşayan metafiziksel bir öz bulunduğunu iddia etmemiz için yeterli, gerekli ve geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır.
Sonuç
Uzun lafın kısası, “ruh” derken ne kastettiğiniz, işin bilim tarafında mı, yoksa felsefe tarafında mı olduğunuzu belirleyen ana faktördür. Eğer ki metafizik olan, bilimsel araştırma yöntemleriyle açıklanamayacak olan, maddeci olmayan bir “ruh” kavramından söz ediyorsanız, muhtemelen yanılıyorsunuz ve bilim neden ve nasıl yanıldığınızı size fazlasıyla gösterebilecek kadar bilimsel veriye şu anda sahip. Ancak eğer ki “sinir sistemimizin çalışmasından doğan sonuçların tamamı” için “ruh” sözcüğünü kullanıyorsanız ve bir bireyin “ruh halinin”, davranışlarının, vb. özelliklerinin tamamiyle bilimsel olarak, somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğini ileri sürüyorsanız, bilimsel arenada herhangi bir sorun yaşamadan fikirlerinizi aktarabileceğinizi düşünüyoruz. Zira dediğimiz gibi bu şekilde “zeka, davranış, algı” gibi sinirsel ürünlerin toplamına “ruh” deyip geçen; ancak doğaüstü veya metafizik bir olguya işaret etmeyen birçok sinirbilimci (özellikle de psikolog) şu anda bilim camiasında bulunuyor.
Özet olarak ruh kavramı, sinir sistemimiz sayesinde sahip olduğumuz bilinç, duyu, duygu, algı, zeka gibi birçok kavramın neden ve nasıllarını karşılamak için geliştirilmiş bir “joker sözcük”tür. Bilimde artık bu sözcüğe, en azından klasik “metafiziksel” tanımıyla ihtiyacımız yok. Bilim, bunun çok ötesine geçmiş ve sinirbilim gibi devasa bir saha dahilinde canlı davranışlarını didik didik araştırmaktadır. Bu araştırmaların hiçbir kısmında, en ufak miktarda bile olsa “Bunu açıklayamıyoruz; asla da açıklayamayız, dolayısıyla ‘ruh’ diye metafiziksel bir varlık nedeniyle olmalı.” gibi bir sonuca varılmamış, böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulmamıştır.
Bu gidişle de asla duyulmayacaktır.
Umarız açıklayıcı olmuştur.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Buzul Çağı Avrupalılarının Genetik Analizi

Harvard Tıp Okulu’nda bulunan Howard Hughes Tıp Enstitüsü araştırmacısı Davir Reich’in öncülüğündeki yeni bir araştırmaya göre, tarihöncesi insanlardan elde edilen antik DNA’nın analizi, 45.000 ilâ 7.000 yıl önce Avrupa’daki dramatik popülasyon değişiminin bir resmini çizmektedir.

Nature’da 2 Mayıs 2016 yayınlanan, tarihöncesi insan popülasyonlarındaki iki büyük değişikliği ortaya çıkaran yeni genetik veri, yaklaşık olarak 19.000 yıl önce son Buzul Çağı’nın sonuyla bağlantılıdır. Buz tabakası çekilince, Avrupa’da güneybatıdan gelen tarihöncesi insanlar yeniden yayıldı (örn. İspanya). Sonra, yaklaşık olarak 14.000 yıl önce gerçekleşen ikinci bir vakada, güneydoğudan gelen popülasyonlar (örn. Türkiye, Yunanistan) ilk insan gurubunu yerinden ederek Avrupa’nın içine yayıldı.

thegenetichi

Çek Cumhuriyeti, Dolni Véstonice’da bulunan 31.000 yıllık kafatasları. Bu çalışmada analiz edilen sonraki beş bin yılı içeren tüm örnekler –Belçika, Çek Cumhuriyiyeti, Avusturya veya İtalya olsun- Gravattian arkeolojik kültürü ile ilintili bir popülasyon patlamasıyla yakından ilişkilidir. Fotoğraf: Martin Frouz ve Jiří Svoboda.

Reich, arkeolojik çalışmaların, modern insanların yaklaşık olarak 45.000 yıl önce Avrupa içine sürüldüğünü gösterdiğini ve arkeolojik kayıtların Neandertal aletlerinin ortadan kalkmasının Neandertallerin ölümüyle alakalı olduğunu açıkladı. Araştırmacılar, ayrıca Buzul Çağı döneminde -25.000 ve 19.000 yıl önce arasında en yoğun zirvesine ulaşarak yaklaşık 12.000 yıl önce sona eren uzun bir dönem- İskandinavya ve Kuzey Avrupa’dan Kuzey Fransa’ya ulaşan tüm yolların buzullarla kaplı olduğunu bilmekteydi. Buz tabakaları 19.000 yıl önce çekilmeye başlamış olup tarihöncesi insanlar Kuzey Avrupa’ya tekrar yayıldılar.

Ancak bu çalışmadan önce, 45.000 ilâ 7.000 yaşında, bu dönem zarfında insan popülasyonunun nasıl göç ettiği ve nasıl evrildiğini anlamaya imkan tanımayan genomik verileri mevcut, tarihöncesi Avrupalı modern insana ait sadece dört örnek bulunmaktaydı. Reich, “Sadece dört örnek ile Avrupa tarihinin bu geniş dönemini canlandırmayı denemek dört durağan görüntü ile bir filmi özetlemeye çalışmak gibidir. 51 örnek ile, her şey değişir; göç hikâyelerini takip edebiliriz; zamanla dinamiksel değişikliklerin inandırıcı hissini duyumsayabiliriz” diyor; “Ve gördüğümüz şey bir popülasyon tarihinin, iklimin dramatik bir şekilde ve tek seferde değiştiği son 7.000 yıl içinde, birden fazla dönemde ve büyük ve dramatik bir şekilde gerçekleşen göç hareketlerinden daha az karmaşık olmadığıdır.”

5727144cee73e

Kuzey İspanya’da bulunan 19.000 yaşındaki “El Mirón Mağarası’nın Kızıl Leydisi”’ne ait alt çene kemiği. Avrupa’nın yerleşimci popülasyonunun erken bir kolu, tekrar yayılmadan önce yaklaşık olarak on beş bin yıl önce Avrupa’nın büyük bir bölümünden sürüldü. Fotoğraf: Lawrence G. Straus.

Reich genetik verilerin, 37.000 yıl öncesinden başlayarak tüm Avrupalıların Buzul Çağı boyunca devamlılığını sağlayabilmiş tek bir yerleşimci popülasyondan gelmiş olduğunu gösterdiğini söylemektedir. Yerleşimci popülasyon, Avrupa’nın farklı bölgelerinde bazı köklü kollara sahipti, bunlardan birisi Belçika’dan bir örnek ile temsil edilmektedir. Reich, bu kolun 33.000 yıl önce Avrupa’nın pek çok bölgesinde yer değiştirmiş gibi görünmekte olduğunu, ancak 19.000 yıl öncesinde bir popülasyonun Avrupa çapında bu kolu yeniden yaygın hale getirmekle alakalı olduğunu açıkladı. Bu soyun gözlenen en erken örneğine dayanarak, bu popülasyonun Buzul Çağı’nın doruğa ulaşmasından sonra günümüz İspanyasının güneybatısından yayıldığını düşünmek mantıklıdır.

İkinci olay, araştırmacıların 14.000 yıl önce yaşananları tespit etmiş olmasıdır. Reich, “Avrupadaki yeni bir popülasyon devrini görüyoruz ve bu dönemde doğudan göç görülmektedir, batıdan değil.” diye açıkladı. “Oldukça farklı genetiklerin Avrupa boyunca yayıldığını ve daha önce burada yer alan güneybatı insanlarının yerlerinden olduğunu görüyoruz. Bu insanlar, tarım gelene kadar binlerce yıl varlıklarını sürdürdüler.”

Ayrıca araştırmacılar, 45.000 yıl önce dolaylarında Avrupa boyunca yayılmış olan modern insanların Neandertaller ile bazı kaynaşmalarının meydana geldiğini tespit etti. Tarihöncesi insan popülasyonları Neandertal DNA’sının yüzde üç ilâ yüzde altı oranını içermekteydi, ancak bugün pek çok insan bunun sadece yüzde ikisine sahiptir. Reich “Neandertel DNA’sı, modern insan için hafif bir toksiktir” açıklamasını yapmıştır ve bu çalışma doğal seçilimin Neandertal soyunu ortadan kaldırdığını kanıtlamaktadır.

Kaynak:

  • Phys
  • Qiaomei Fu, Cosimo Posth, Mateja Hajdinjak, Martin Petr, Swapan Mallick, Daniel Fernandes, Anja Furtwängler, Wolfgang Haak, Matthias Meyer, Alissa Mittnik, Birgit Nickel, Alexander Peltzer, Nadin Rohland, Viviane Slon, Sahra Talamo, Iosif Lazaridis, Mark Lipson, Iain Mathieson, Stephan Schiffels, Pontus Skoglund, Anatoly P. Derevianko, Nikolai Drozdov, Vyacheslav Slavinsky, Alexander Tsybankov, Renata Grifoni Cremonesi The genetic history of Ice Age Europe Nature (2016) doi:10.1038/nature17993 Received 18 December 2015 Accepted 12 April 2016 Published online 02 May 2016

Çeviren: Bünyamin TAN (evrimselantropoloji)

Dünya’da 1 trilyon mikrobiyal türün yaşadığını tahmin ediliyor

İndiana Üniversitesi’nden iki bilim insanına göre gezegenimiz yaklaşık bir trilyon farklı mikrobiyal canlı türü barındırıyor olabilir, üstelik bu demek oluyor ki bugüne kadar bu türlerin sadece %0.001’i tanımlanabildi.

İndiana Üniversitesi biyoloji departmanından iki bilim insanı, Dr. Kenneth Locey ve Dr. Jay Lennon, hayvan popülasyonları, bitki ve mikrobiyal veri kümelerinden aldıkları bilgileri kullanarak bugüne kadar yapılmış olan en geniş derlemeyi oluşturdular. Ortaya koydukları veri, Antarktika hariç her yerden gelen 5,6 milyondan fazla türü kapsıyor.

Dr. Lennon: “Çalışmamız, ekolojik modeller ve yeni ekolojik kurallar ile veri kümelerinden gelen bilgileri birleştirerek biyoçeşitlilik ve refah arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor, bu da bize dünyadaki mikrobiyal türlerin sayısını tahmin etmek adına yeni bir olanak sunuyor.” diyor

Araştırma ekibine göre, önceki çalışmalar sayıca az örneklerden yola çıkılarak yapılıyordu.

Dr. Lennon: “Yüksek hacimli DNA dizilemesi ortaya çıkmadan önce araştırmacılar çeşitliliği 100 bireyi baz alarak simgeliyorlardı, ancak bildiğimiz gibi, bir gram toprakta bile bir milyar organizma bulunabiliyor.”diyerek önceki çalışmalardan bahsediyor.

Mikroorganizma örneklerinin azlığı, son birkaç yılda yeni örnek toplama yöntemleri adına yapılan araştırma sayısını arttırdı.

Araştırmayı ortaya koyan bilim insanları çalışmalarını, “Son yıllarda yapılan araştırmalarda oldukça fazla bilgi toplandı, ancak bu bilgileri kullanarak önemli soruları test eden çok fazla çalışma yapılmadı. Bizce, biyoçeşitlilik ve tür sayısının zenginliği arasında bir bağlantı bulunuyor. Elimizdeki bu bilgileri kullanarak biyoçeşitliliğin refah seviyesi ile bağlantısını gözlemlemeyi başardık” olarak nitelendirdi.

Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan sonuçlar, dünyadaki tüm mikrobiyal türlerin tanımlanmasının oldukça zor olduğunu da gösteriyor.

Dr. Lennon: “Hedefi mikroorganizmaları tanımlamak olup evrensel ve multidisipliner bir proje olan Dünya Mikrobiyom Projesi, şimdiye kadar 10 milyondan az türü sınıflandırabildi. Bu türlerin sadece 10.000’i laboratuvarda kültürlenebildi ve sadece 100.000 tanesinin genom dizilimi yapılabildi. Bizim sonuçlarımız, dünyada daha milyarlarca mikroorganizmanın keşfedilmeyi beklediğini gösteriyor. Verilerimize göre, mikrobiyal çeşitlilik, düşündüğümüzden çok daha geniş.” sözleriyle çalışmalarının öneminden bahsediyor.

Kaynak:

  • Bilim.org
  • sci-news.com
  • Kenneth J. Locey & Jay T. Lennon. Scaling laws predict global microbial diversity. PNAS, published online May 2, 2016; doi: 10.1073/pnas.1521291113

Türkiye’de Seks Kısa Sürüyor: Seks, Normalde Ne Kadar Sürer?

Eğer bir bilim insanı değilseniz, hayal kırıklığına uğratıcı kısalıkta süren bir cinsel ilişkiden sonra başınızı yatağın başlığına dayayıp sormuş olmalısınız: Seks “normalde” ne kadar sürer?
Gerçi bir bilim insanı da aynı soruyu komik bir üstü kapalılıkla ve bilimsel bir dille sorar: Bir erkeğin vajina içerisine boşalma süresindeki gecikmenin ortalama süresi nedir?
Biliyorum, seks bir penisi vajinanın içine sokup boşalmaktan çok daha fazlası, fakat işte bu “fazlası” dediğimiz kısmı tanımlamak her zaman kolay olmuyor (Öpüşmek? Sürtüşmek?). İşleri daha basit ve spesifik tutmak için, sadece boşalma süresine odaklanacağız.
Ortalama boşalma süresini hesaplamak hiç de basit bir konu değil. Peki, sadece insanlara ne kadar sürede boşaldıklarını sorsak? Mı dersiniz? Burada iki ana problem var. Birincisi, insanlar bu süreleri yüksek söyleyerek çarpıtma eğilimindeler, çünkü uzun bir gece geçirdiğinizi söylemek toplumda takdir edilen bir durum.
Diğer bir problem ise insanların ne kadar süre seks yaptıklarını tam olarak bilememeleri. Seks, insanların duvardaki saate bakarak yaptıkları bir şey değil ve yardım almadan bu süreyi belirlemek kendinden geçmiş bir şekilde yapılan bir sevişme sürecinde zor olabilir.
Araştırmalar ne söylüyor?
Bu konuda yapılan en iyi araştırma, dünyanın her yerinden seçilen 500 çiftin dört haftalık bir periyot boyunca yaptıkları seks sürelerini bir kronometre kullanarak ölçmelerine dayanıyor.
Kulağa garip geldiği kadar pratikte de garip bir durum: Deneye katılanlar penil peneterasyon durumunda (Ç.N.: vajinaya ilk giriş anı) kronometreyi başlattılar ve boşalma anında da durdurdular. Denilebilir ki, bu durum insanın ruh halini bir şekilde etkileyebilir ve belki de yaşananların doğal akışının tam olarak yansıtılamamasına yol açabilir. Fakat bilim nadiren kusursuzdur ve bu, elimizdekinin en iyisi.
Peki, araştırmacılar neleri ortaya çıkardı? En çarpıcı sonuç, süreler arasında büyük farklılıklar bulunması. Çiftlerin ortalama süreleri (bu süre onların her ilişkiye girdiklerinde tuttukları sürelerin ortalamasıdır) 33 saniyeden 44 dakikaya kadar değişkenlik gösteriyor! Bu, 80 katlık bir fark!
Yani burada açıkça gözüküyor ki: ‘’Normal‘’ seks süresi diye bir şey yok. Yine de, tüm çiftler arasındaki ortalama süre (teknik terminolojide, medyan, ortanca değer) 5,4 dakikaydı. Bu şu anlama geliyor: Eğer katılan 500 çifti seks süresi açısından, en uzun sürenden en kısa sürene kadar sıralarsanız ortadaki çift, her seks yaptığında 5,4 dakikalık bir ortalamaya sahip olur.
Burada ilginç bazı ikincil sonuçlar da ortaya çıktı. Örneğin, prezervatif kullanımı süreyi etkiliyor gibi gözükmüyordu, ayrıca erkeklerin sünnetli olup olmamasının da bu süreye bir etkisi yoktu. Bu durum penis duyarlılığı ve yataktaki ‘’dayanma gücü’’ ile ilgili halk arasındaki bazı yaygın inanışlara kafa tutuyor.
Aynı şekilde çiftlerin hangi ülkelerden geldiklerinin de bir önemi yoktu. Şey… Türkiye dışında. Türk katılımcıların seks süreleri diğer ülkelerden katılanlara göre (Hollanda, İspanya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri) belirgin bir şekilde kısa olmaya eğilimliydi (3,7 dakika). Diğer bir sürpriz sonuç da şuydu: (Muhtemelen yaşlı erkekler tarafından yayılan) yaygın kanının aksine, çiftler ne kadar yaşlıysa, seks süresi o kadar kısa oluyordu.
 
Neden bu kadar uzun süre seks yapıyoruz?
Evrimsel bir araştırmacı olarak, seksin ne kadar sürdüğüyle ilgili bütün bu konuşulanlar şunu merak etmeme neden oldu: Bu iş neden bir zaman alıyor ki? Görünüşe göre cinsel ilişkiyle başarılmak istenen, spermlerin vajina içine konulmasıdır. Peki, bütün bu sokup çıkarma niçin? Penisi, her cinsel ilişkide yüzlerce kez sokup çıkarmak yerine neden sadece bir kere sokup boşalmıyoruz? Sonra da gidip bir limonata alıp günün geri kalanında başka işlerimizle uğraşırdık.
Siz, “Çünkü girip çıkmak eğlenceli!” demeden önce hatırlatayım, evrim cinsel ilişkiden ne kadar haz aldığınızla aslında hiç ilgilenmez. Genelde evrim, atalarımızın genlerini gelecek nesillere aktarmasına yardımcı olacaksa ancak o zaman işlevleri zevk alınabilecek şekilde “tasarlar”. Örneğin, yemek yemeyi sevmemize rağmen daha uzun süre zevk almak için her lokmayı beş dakika boyunca çiğnemeyiz. Bu oldukça verimsiz olurdu, biz de zaten bu durumu iğrenç bulacak şekilde evrimleştik.
Seksin neden bu kadar uzun sürdüğü, belirgin bir cevabı olmayan ve oldukça karmaşık bir sorudur, belki penisin şekli cevabı bulmamızda ipucu olabilir. 2003’te yapay vajinalar, yapay penisler ve yapay sperm (mısır şurubu) kullanılarak yapılan bir araştırmada, araştırmacılar şunu gösterdi: Penisin baş kısmının etrafındaki çıkıntı aslında vajinadaki mevcut şurubu aynı bir kepçe gibi alıp çıkarır.
Bu durum gösteriyor ki, erkeğin tekrarlayan ‘’giriş çıkışları‘’, kendisi boşalmadan önce diğer erkeklerin menisini çıkarmasını ve kendi yüzücülerinin yumurtaya daha önce ulaşma şansını arttırmasını sağlıyordu. Yeri gelmişken bu, belki de neden boşaldıktan sonra penisi vajinaya sokmaya devam etmenin bir erkek için acı verici olduğunu açıklayabilir çünkü devam ettiği sürece kendi menisini de dışarı çıkarma riski taşıyor.
Peki, bu bilgiyle ne yapacaksınız? Benim tavsiyem, zevkin doruklarında bunu düşünmemeniz yönünde olacaktır.
Yazan: Brendan Zietsch (The University of Queensland)
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  • IFLS
  • Waldinger MD, Quinn P, Dilleen M, Mundayat R, Schweitzer DH, Boolell M A multinational population survey of intravaginal ejaculation latency time. J Sex Med. 2005 Jul;2(4):492-7.
  • Gordon G. Gallup Jr., Rebecca L. Burch, Mary L. Zappieri, Rizwan A. Parvez, Malinda L. Stockwell, Jennifer A. Davis The human penis as a semen displacement device  Evolution and Human Behavior July 2003 Volume 24, Issue 4, Pages 277–289 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1090-5138(03)00016-3

KEK KABARTMAK BİR BİLİMDİR

Kek inşa eden Hemşinliler

Polonya’nın Suwalki kentinde bir pastane, sene 1898. Pastane önünde bembeyaz önlükleri ve şapkaları ile aşçılar poz veriyor. Pastanenin vitrinini göremeyiz ama kapının iki yanındaki tabelaların üzerindeki kek ve pastalar iştah açıcı, belli ki ustalar işinin ehli. Pastanenin adı,  “Pıekernia i Cukıernia Konstantinopolska” dır ve sahibi Hemşinli Şerif Gulaboğlu’dur. Şaşırdınız mı? Şaşırmayın. Muhtemelen sabah poğaçanızı aldığınız fırındaki usta, sevgilinize aldığınız o güzel doğumgünü pastasını süsleyen yamak ve sabahleyin sıcacık pandispanyaları vitrine dizen pastane sahibi hep Hemşin’lidir. Çarlık Rusyası döneminde göç ettikleri Rusya’da annelerinin “oğlum, karnını da doyurabileceğin bir yerde çalış” öğüdüne uyan Hemşin’liler o dönemki rus pastanelerinde işin sırrını öğrenirler ve memlekete geri döndüklerinde bugün meşhur olmuş bir çok pastanenin ilk dükkanını açarlar. Bir kısmı da Şerif bey gibi başka ülkelere göç ederek pastane açarlar.

Aslında Hemşin’lilerin kek yapımında usta olması hiç de tesadüf değildir. Kek aslında bir  müteahhit eseridir ve diğer karadenizli müteahhitler “çimento, demir ve tuğla”dan ibaret binalar inşa ederken Hemşin’liler “Un, şeker, yağ ve yumurta”dan ibaret kekler inşa ederler. Peki nasıl kabarır o kek? O sulu hamur nasıl ağız dolduran, hafif ve lezzetli bir yapıya dönüşür? İşte kek yapının kimyası…

Düzgün kabarmış bir “pound ” keki. Bu kek adını her malzemenin tarifte eşitçe “1 pound” olmasından alır.
kaynak: oneperfectbite.blogspot.com

Cıvık hamur’dan Maillard Reaksiyonlarına

Her kekin aslında 5 ana hammaddesi var: “Un, yumurta, şeker,yağ ve hava”. Bu malzemelerden un ve yumurta “yapı kurucu” iken, şeker ve  yağ ise “yapı zayıflatıcı” olarak görev yapıyor. Undaki nişasta ve gluten ile yumurtadaki protein kekin iskeletini oluştururken şeker ve yağ sayesinde keke lezzet katıyor ve en önemlisi hava sayesinde kekimizi kabartıyoruz. Nasıl mı?

1. Çırpın çırpın çırpın (1-2 saat kadar): Kek yapımının ilk aşaması cıvık hamur elde etmek ve bunun için şeker ve yağı uzun süre çırpmak gerekiyor. Neden? Çünkü kekin kabarması için gereken hava kabarcıkları işte tam bu aşamada kek hamurunun içine giriyor. Şekerin kristal yapısı sayesinde hava molekülleri şeker ile beraber cıvık hamurun içerisine karışmakta. Bu yüzden normal şeker yerine “caster” şekeri denilen daha ince şeker kullanmak lazım daha kabarık kekler için. Normal şekere göre daha ince yapıda olduğu ve daha fazla girinti çıkıntısı olduğu için daha fazla havayı cıvık hamurun içine hapsedebiliyoruz. Caster şekeri elde etmek için bir miktar sofra şekerini blender’dan geçirmek gerekiyor ancak çok inceltip pudra kıvamına da getirmemek gerekiyor çünkü o zaman da şeker topaklanabiliyor

Peki ne kadar çırpacağız? Mümkün olduğu kadar çok çırpmak gerekiyor, en az 1 saat. 1857 yılında yemek yazarı Eliza Leslie “cıvık hamuru 1 saat yorulmadan çırpın, mümkünse (erkek) hizmetçinize bunu yaptırın” diye yazmış [1].Bugün evlerimizdeki elektrikli çırpcılar sayesinde işimiz daha kolay ama onlarla bile mümkün olduğunca çırpmak gerekiyor gene. Aslında çırpma sadece şeker ve yağ ile olmak zorunda değil, pasta ustaları kek hamurunu “havalandırmak” için değişik yöntemler deniyor. Yumurta  ve şekeri çırpmak, bütün malzemeleri çırpmak gibi teknikler de mevcut ama en temel kek hamuru için önce şeker ve yağı çırpıyoruz. Piyasada satılan kek hamurlarını ise çok çırpmak gerekmiyor çünkü özel un işleme yöntemleri sayesinde daha siz çok çırpmasanız da kabarabiliyor

Şeker havayı taşıyor dedi, peki yağ ne yapıyor? Yağ şekerin taşıdığı hava kürelerinin etrafını kaplayarak onların kaçmamasını sağlıyor, en azından pişene kadar. Yağ şekerin taşıdığı havanın etrafını köpük şeklinde sararak havanın cıvık hamur içinde hapsolmasını sağlıyor. Aynı zamanda undaki nişasta ve proteinleri de kaplayarak pişme esnasında çok sertleşmesini engelliyor

2. İki yumurta kırın: Kekin ilk cıvık hamuruna kırılan yumurtanın görevi kek yapısını ayakta tutmak. Yumurtanın beyazı ve sarısı kekimizde farklı görevleri olacak. Yumurta, ünlü kimyager ve yemek yazarı Herve This’in deyimi ile “pişirmenin tanınmayan yıldızı”dır.Çok doğru, mutfaktaki bir çok temel sosun ana maddesi, pastanecilik ürünlerinin ise birleştirici ve destekleyici harcı ve Pazar sabahlarının en lezzetli kahvaltı malzemesi yumurtadır.

Yumurtanın beyazı yumurtanın toplam ağırlığının üçte ikisini oluşturur ve beyazın %90’ı aslında sudur. Basit bir hesap ile yumurtanın da yaklaşık %75’inin su olduğunu burdan çıkarabiliriz. Kekimizin o hafif nemli yapısı işte burdan geliyor. Ayrıca yumurtanın sarısı da yağlı yapısı sayesinde kekimizin nemli ve yumuşak olmasını sağlıyor

Peki Geri kalan % 10? Protein, protein ve protein, yaklaşık 8 farklı protein var! Yumurtanın beyazında bir miktar mineral, yağ ve glukoz da var ama çoğunluk protein aslında. Kekimiz için önemli olan da bu proteinler. Çünkü proteinler yağ/hava kürelerinin etrafını saracaklar ve pişme esnasında bu kürelerin patlamasını engelleyeccekler. Kekinizi kestiğinizdeki o küçük küçük yuvarlak kesitler işte o küreler. Bu küreler için gene uzun uzun çırpmak gerekiyor cıvık hamur ve yumurta karışımını, elektrikli çırpıcıyı keşke kaldırmasaydınız

Yumurta üzerine sayfalarca yazılabilecek bir malzeme ama kek için önemi pişirme esnasında ortaya çıkacağı için şimdi sıradaki malzememize geçelim.

3. Unu okside et yoksa o gluteninler bir işe yaramaz:  Yemek kitaplarında “kulak memesi” kıvamı denilen hamuru düşünün. Hafifçe bastırdığınızda içine çöker ama sonra büyük ölçüde geri döner, yani malzeme bilimi dilinde “hem elastik, hem plastik”. İşte bunu sağlayan madde gluten. Gluten’in bu plastik/elastik yapısı sayesinde..

Çinliler Gluten’e “unun kası” adını vermişler; çok büyük protein moleküllerinden oluşan bir molekül için gayet uygun bir ad. Gluten iki farklı protein yapısından oluşuyor, gliadin ve glutenin. Gliadinler birbirleri ile zayıf bağ yaparken gluteninler birbirlerine bağlanarak uzun, yay gibi bir yapıya kavuşabilirler. Her glutenin zincirinin sonunda diğer glutenin zincirlerine bağlanmayı sağlayan sülfür içerikli amino asitler vardır. Ama bu aminoasitlerinin birbirine bağlanıp o yay yapısını sağlamaları için ortamda “oksidasyon” sağlayan bazı yardımcı elementlerinin olması lazım ki bunların en önemlisi havadaki oksijendir. İşte bu yüzden kek unlarının mümkün olduğunca havalandırılması istenir, bazı tarif kitapları ise unların açıkta bir kaç hafta bırakıldığında daha iyi sonuç verdiğini yazar ki bu da gluten zincirlerinin havadaki oksijen sayesinde daha iyi bağ kurmaları sayesinde oluyor.

Peki gliadinler? Gliadinler ise glutenin zincirlerinin birbiri ile bağ kurmadan birbirinin üzerinden kayıp gitmesini sağlayan moleküller. Gluten zincirleri bu sayede hamuru esnetip genleştirebiliyor ve pişme bittiğinde çökmesini engelleyebiliyorlar. Aşağıdaki resim bu durumu çok güzel açıklıyor:

Glutenin molekülleri ve onları birbirine bağlayan Gliadinler
Kaynak: Wikipedia

Gluten pişme sırasında genleşen hava kabarcıkları sayesinde yay gibi uzayarak kekin çökmeden kabarmasını sağlarken belli bir sıcaklıktan sonra katılaşarak kekin  dokusunu belirliyor. Eğer  yüksek proteinli bir un kullanırsanız sert bir hamur elde edersiniz, bu yüzden kek için satılan unlar nispeten düşük proteinlidir.

Bazı tariflerde kek hamuruna “bir tutam” tuz katılması tavsiye edilir. Tuz şekerli bir karışım için “tat arttırıcı” olarak kullanılırken bu tür “glutenli” karışımlarda ise içinde barındırdığı pozitif sodyum ve negatif klor iyonları sayesinde glutenin yapısında açıkta kalmış yüklü proteinlere yapışarak glutenin moleküllerinin birbirini itmesini engeller.

Unu cıvık kek karışımına karıştırırken çok dikkatli olmak şart, bir anda karıştırır ve çırparsanız bütün o “hava kürecikleri” patlayabilir. Unu bu karışıma nazikçe ve parça parça karıştırmanız tavsiye edilir yemek kitaplarında

4.Fırının sıcaklığını doğru ayarlayın: Kimya laboratuarınızda, aman mutfağınızda bütün malzemeleri bir araya geitrdiniz ve artık tepkimeye sokma zamanı. Şimdi işte bütün bu karışımın içindeki malzemeler belli görevleri yerine getirerek keki kabartacaklar.  Pişme esnasında üç safha var:

  • a. Genleşme: Fırına konulan kek karışımının cıvık hamuru bu aşamada genleşebildiği kadar genleşir. Sıcaklık hava küreciklerinin içindeki havanın (aynı hava balonlarındaki gibi) genleşmesini sağlar ve yaklaşık 60 santigrat derece sıcaklıkta (fırın değil, hamurun sıcaklığı) su buharı da artar ve hava kürecikleri iyice genleşir. Genleşen binlerce küre kek hamurunu yavaş yavaş kabartır.b.Dokunun oluşması:Hava kürecikleri genleşirken etrafındaki yumurta proteinleri de yavaş yavaş katılaşır, 70-80 derece sıcaklığa gelindiğinde yumurta karışımı katılaşır,  undaki nişasta suyu emer, şişer ve jelleşir ve gluten uyapısı elastikiyetini kaybeder. Yani kekinizi kestiğinizde oluşan doku bu esnada son halini alır. Eğer şekeri biraz fazla koyduysanız bu doku oluşumu sıcaklığı 100 dereceye kadar çıkabilir çünkü şeker protein katılaşması ve nişastanın şişmesini geciktirir. Bu aşamada hava küreleri artık son hacimnlerine ulaşmıştır ve gluten ile yumurta sayesinde kek soğusa bile çökmezlerc. Renk ve tat oluşumu: Fırından çıkan sıcacık bir kekin o güzel kokusu ve rengi işte tam bu aşamada  oluşuyor ve burda devreye giren “Maillard” reaksiyonları. Sıcacık ekmeğin o çıtır kabuğuna lezzet veren, ızgaraya attığınız etin yüzeyini renklendiren, yağda sotelenen soğanın tadını değiştiren  ve tost makinesinde bastığınız ekmeği kahverengileştirip lezzet veren kimyasal tepkimelere “Maillard reaksiyonları” diyoruz. Yemeklerdeki protein (amino asitler) ile şekerin (glukoz, fruktoz veya undaki nişastaya bağlı şeker)  sıcaklıkla tepkimeye girmesi sonucu orataya çıkan bu reaksiyonlar sayesinde değişik yemeklerde onlarca değişik tat ortaya çıkar. İşte kekimizin fırında son anında hafifçe kahveringileşmesini ve hafif karamelize tadı bu sayede ortaya çıkar.

Tost ekmeği üzerinde “Maillard Reaksiyonları”
Kaynak: Yazarın pazar sabahı kahvaltısı

Yalnız bu son pişirme aşamasının en önemli adımı baştan fırının sıcaklığını çok doğru ayarlamak lazım. Tavsiye edilen sıcaklık aralığı 175-190 derecedir, fırınınızı iyi tanırsanız doğru sıcaklığı bir iki kerede yakalayabilirsiniz. Eğer gerektiğinden soğuk olursa ilk sıcaklık, hava kürecikleri daha genleşmeden birleşip sönük ve kaskatı bir kek ortaya çıkarır. Daha yüksek sıcaklıkta ise kürecikler çok hızlı genleşeceği için içi pişmemiş, fazla kabarmış ve üst tarafı aşırı kızarmış bir kekiniz olur

Kekiniz kabarmasa da olur, yeter ki…

Jean Pierre Jeunet’nin 2001 yapımı filmi “Amelie”’nin son sahnesinde Amelie mutfağa girer ve kek yapmaya koyulur. Üzgündür, sinirlidir çünkü “o”na kavuşamamıştır. Malzemeleri bir araya getirirken  “kabartma tozu” paketinin boş olduğunu farkeder  ve tam o esnada hayal kurmaya başlar. Hayalinde sevdiği adam yağmura rağmen dışarı çıkmış ve köşedeki bakkala gitmiştir. Bakkal “Amelie o meşhur erikli kekinden mi yapacak gene” diye sorar, cevap “evet”tir. Daha sonra  adam elinde kabartma tozu paketi ile hızla merdivenleri çıkar, sessizce mutfağa süzülür, mutfağa girmeden kendini gizler ve kapıdaki boncuklu ipleri şöyle bir sallar Amelie’nin hayalinde. Tam o esnada gerçekten mutfak kapısındaki ipler sallanır; Amelie irkilerek ve büyük bir umutla kapıya bakar ama kapı bomboştur. Gelen kedidir sadece; Amelie gözyaşlarına boğulur…

Kek pişirmek bir mutfakta yapılabilecek en güzel, en keyifli şeylerden biri. Hazırlaması esnasında tatmak, pişerken çıkardığı kokular ve sonrasında yemeden önce soğumasını beklemek.  Ama yalnız başınıza kek yapmanın hiçbir anlamı yoktur, bunları paylaşamadıktan sonra. ama yanınızdaysa sevdiğiniz eğer,  kekiniz kabarmasa da, istediğiniz gibi pişmese de dert etmeyin.  Afiyet olsun!

Referanslar:

  • AçıkBilim
  • Mcgee, Harold, “On Food and Cooking”, s555.

Kaynakça

1.       “Anadolu’da Pasta İhtilali”, Uğur Biryol. GEO, Sayı 2007/10
2.       On food and cooking, Harold Mcgee
3.       Kitchen Mysteries, Herve This
4.       “What Einstein told his cook 2”, Rober Wolke
5.       http://en.wikipedia.org/wiki/Maillard_reaction

Geleceğin Elektrikle Çalışan Beyinleri: Nöral İmplantların Bugünü ve Geleceği

Dünya’da 100,000’den fazla hasta hayatını beyin uyarım implantlarıyla sürdürüyor ve bu sayı her geçen gün artmakta. Peki bu cihazlar ya hastalığı tedavi etmekten fazlasını yapabiliyorsa? Bilim insanlarının araştırdığı ihtimaller arasında süper hafızadan, hızlı okumaya birçok özel kabiliyet yer alıyor.
2007’de New York Presbyterian Hastanesinde çalışan hemşire Rebecca Serdans bir gece hastane nöbetindeyken ters giden bir şeyler olduğunu fark etti. Serdans’ın distoni adlı nörolojik kökenli bir kas rahatsızlığı vardı. Bu hastalık tedavi edilmediği takdirde onu zayıf düşürecek kas ağrısı ve hareket sorunlarına yol açıyordu. Serdans hastalığı sebebiyle sürekli olarak derin beyin uyarımı (deep brain stimulation) adlı bir cihazla yaşamak zorundaydı. Bu cihaz Serdans’ın beyninde globus pallidus adlı bölgeye düzenli olarak elektriksel sinyaller göndererek çalışıyordu. Cihaz düzenli olarak çalıştırıldığında Serdans yürümesinde hiçbir sorun yaşamıyor ve herhangi bir ağrı hissetmiyordu. Ancak cihaz yıllar sonra bir gün aniden çalışmamaya başladı ve Serdans hemen o gün değişikliği hissetmişti. Serdans ağrıları tekrar başlayınca eskisinden farklı yeni bir çözüm arayışına girdi ve bu sefer karşısına nöral implant çıktı.
İmplantı aldıktan sonra ona manyetik alan, mikrodalga fırınları gibi cihazı etkisiz hale getirebilecek veya zarar verebilecek şeylerle ilgili ufak bir kitapçık verildi. Hatta bazı hastaların bildirilerine göre melez arabaların aküleri bile bu cihazları etkileyebiliyormuş. Serdans cihazı kullanmaya başlamıştı ama hala bacaklarında ağrı hissediyordu. Bu da gösteriyor ki sorun onun bile fark edemediği farklı bir şeyden kaynaklanıyordu. Serdans’ın aklına ilk olarak hastanedeki yoğun bakım ünitesi geldi. Çalıştığı odanın hemen yan odasında güçlü bir manyetik alan yaratabilecek MRI makinesi vardı ve bu muhtemelen onun implantının çalışmamasına sebep olmuştu. Serdans nöbetini acılar içinde bitirdikten sonra hemen doktoruna koştu ve cihaza gerekli müdahaleler yapıldıktan sonra ortaya çıkan ağrı ve diğer belirtiler hemen kaybolmuştu. Serdans doktorunun söylediklerine uyarak artık yoğun bakım ünitesinden uzak durmaya başladı ancak ilk 2 ay içinde cihaz üç kere daha durmuştu. Cihazın dördüncü defa çalışmamasında Serdans kendini evde baygın halde bulmuştu.
Bir hemşire olarak geçirdiği 20 yıldan sonra Serdans için hastaneler artık güvenli değildi. Değişik cihazlardan kaynaklanan çok fazla manyetik alan vardı ve hastanede Serdans’ın amirleri MRI sorununu ve onun neden yoğun bakım ünitesinde çalışmak istemediğini anlamamışlardı. Serdans amirleriyle ilgili olarak “Onlar bu yeni tip biyonik insanlarla nasıl yaşamaları gerektiğini öğrenmek zorundalar. Elimizden gelen bir şey yok” diyordu.
Dünya üzerinde 100,000’in üzerinde insan derin beyin uyarımı implantlarıyla yaşamını sürdürüyor ve bunların çoğu Parkinson hastalığına sahip kişiler. Cihaz basit bir yapıya sahip, sadece derinin altına yerleştirilen bir pile bağlı bir çift kablodan ibaret. Cihaz hastalar için bir tedavi özelliği taşımak yerine beynin yaptığı işlevi taklit ediyor. Hastanın ilgili beyin bölgesine küçük elektriksel şoklar göndererek beynin yerine getirmekte zorluk çektiği işlevi telafi ediyor. Dahasısadece bir çift kabloyla 5 yıllık motor kontrol sapması tersine döndürülebiliyor.
Her hasta ameliyata giriş anını hatırlar ve o anda uyanıktır, öyle değil mi? Hasta o anda uyuması gerektiğini bildiği halde uyanık olma ihtiyacı hisseder. İnsan beyni o kadar çok yönlüdür ki cerrahların yönlerini bulabilmelerinin tek yolu, beynin değişik bölgelerine uygulanan elektrik dalgalarının etkisini test etmektir. Örneğin, bir merkezin hasar görmesi vücudun sol kısmını felç edebilirken, bir diğeri konuşma bozukluklarına yol açabiliyor. Cerrahlar beyin ameliyatlarında kendilerine yardımcı olması amacıyla beynin farklı bölgeleri arasında bir çeşit yol haritası oluşturmaya çalışıyor.
Elde edilen sonuçlar oldukça umut vaat edici olmasına rağmen onlarca yıllık çalışmalara rağmen kimse tam olarak beynin nasıl çalıştığını keşfedebilmiş değil. Rebecca Serdans’ın beynine implantı yerleştiren doktor olan Dr. Kaplitt konuyu açıklarken beyni bir elektriksel devre ağına benzetiyor. Distoni adlı rahatsızlık da bu devre ağında oluşan bir sorundan kaynaklanıyor. Dr. Kapplit konuyu şöyle açıklıyor:
“Beyne bir uyarım cihazı yerleştirdiğinizde muhtemelen cihaz anormal bilgi akışını engelleyecek ve bu anormalliği de düzelterek hastanın beyninde normal bir sinyal iletimi olmasını sağlayacak. Ancak öngördüğümüz bu sistem henüz bir teori ve bu mekanizmanın çalışma ilkeleri henüz çok açık ve net değil”.
Araştırmacılar konuyu detaylıca incelemek için sürekli yeni sorular sorup bunların cevaplarını arıyorlar ancak bunlar nöral implantların önünü kapamıyor. Hafızayı geliştirmek, kekemeliği ve iştahsızlığı önlemek gibi pek çok konuda alınmış patentler bile var. Günümüzde yapılan bazı araştırmalar ise nöral implantları kullanarak Alzheimer hastalığını ve ilaç bağımlılığını tedavi etme üzerine yoğunlaşmış durumda. Alzheimer, Parkinson, bağımlılıklardan sorumlu nöral ağlar hareket bozukluklarında görev alan ağlar kadar iyi anlaşılabilmiş değiller. Nöral implantların uygulama alanları içinde psikiyatri de önemli bir yere sahip. Beyin uyarımı teknolojisiyle sinirsel rahatsızlıklar tedavi edilmeye başlandığında bu gelişme son 50 yıl içinde gerçekleşen bir devrim niteliği kazanabilir.
Almanya’da Bonn Üniversitesi’nde Dr. Thomas Schlaepfer implantları hastaların depresyon tedavisinde kullandıklarını açıkladı. Schlaepfer’in tedavisi hareket mekanizmaları yerine ödül mekanizmalarını hedef alarak depresyonu bu mekanizmada ki bir işlev bozukluğu olarak ele alıyor. Schlaepfer konuyla ilgili şunları söylüyor:
“İmplantlardaki umut verici gelişmelere baktığımızda beyin uyarımının psikiyatri biliminin son 50 yıldaki en büyük devrimi diyebilirim. Çünkü bu teknoloji çok az umudu kalmış hatta hayata tutunmak için hiç umudu kalmamış insanlara bile umut vaat ediyor.”
Şimdi konunun bilimsel, tıbbi kısmından çıkalım ve implantlara farklı bir gözle yaklaşalım. İmplantlar daha önce bahsettiğimiz gibi sadece bir adet pil ve bir çift kablodan oluşuyor yani çok ucuz bir maliyete sahipler. İmplantların tıp dünyasına getireceği ekonomik tasarruflar kesinlikle göz ardı edilemez. Dünya’nın en büyük beyin uyarım cihaz üreticisi Medtronic geçen yıl implantlardan 1.7 milyar dolar kazandı.  Bu derece yüksek bir miktar elbette üretici firma için acaba cihazı çeşitli amaçlar için de kullandırabilir miyiz sorusunu akıllara getiriyor. Örneğin, şu an epilepsi hastalarında hasta nöbet geçirmeden önce ilgili elektrik sinyallerini algılayıp hastanın nöbet geçirmesini engelleyebilecek bir model üstünde çalışılıyor.
Schlaepfer’in asıl odaklandığı nokta beyni tekrar normal işlevlerine kavuşturmak ancak onun çalışmalarının tümü bundan ibaret değil. Zaten kendisi de itiraf ediyor, etik konuları çok önemsemeyen bir bilim insanı cihazı beyinde devamlı bir ödül, mükâfat durumu yaratmak için kullanabilir. Schlaepfer buna elektriksel formda eroin almak diyor. Kulağa oldukça ilginç –belki güzel- geliyor, uyuşturucu hali yaşayacaksınız ama bağımlı olmayacaksınız.
Neden sadece hastalıkları tedavi ediyoruz? İnsan beynine yaptığımız müdahaleyi şimdi bir adım ileri götürelim. Eğer bir Alzheimer hastasının hafızasını tekrar yapılandırabiliyorsak, bu şekilde sağlıklı insanları da süper insan seviyelerine çıkartabilir miyiz? Araştırmacılar beyinde hafızayı ve algılamayı süper seviyelere çıkarmak için beyinde hangi merkezlerin rol oynadığını bulabiliyorlardı. Bunlar dikkat dağınıklığı, konuşma sorunları gibi rahatsızlıkları tedavi etmede yıllardır kullanılan metotlar. Son zamanlarda ortaya çıkan ‘sinirsel gelişim’ alanı (neuroenhancement) düşünmeye dayalı deneylerin ortak bir çatı altında toplandığı bir bilim dalı olmuştur.
Hafızayı yapılandırmak için tasarlanan implantlar insanlar üzerinde test edilmeden önce biraz daha geliştirilmesi gerekiyor. Hafıza mekanizmasını araştıran bilim insanları fareler ve maymunlar üzerinde başarılı sonuçlar elde ettiler ve insan deneylerine başlamadan önceki ilk aşamaları atlattılar. İnsan deneyleri de başarıyla sonuçlanırsa hafıza alanında yeni bir çağ açılabilir.
Geliştirilmeye çalışılan hafıza implantı beyinde hafızayla ilgili hasarlı kısımları onararak beyinde gerekli nöral bağlantıları oluşturuyor. Cihaz hastalarda hatırlama becerisinin zarar gördüğü hipokampüste kullanılmak üzere tasarlanıyor. Hafıza implantının ilerde kullanılabileceği diğer bir alan ise kısa dönem hafızayı uzun dönem hafızaya dönüştürmek.
Beynimiz hafıza sistemi üç aşamalı olarak işliyor. Birincisi beynin algıladığı tüm şeyleri sadece 2 saniyeliğine tutan duyusal hafıza. Her gün yüzlerce insan yüzü görüyoruz, onlarca gereksiz konuşma duyuyoruz. Tüm bunların kaydedilip 2 saniye içinde bir süzgeçten geçtikten sonra silindiği zaman dilimi duyusal hafıza olarak adlandırılıyor. İkinci aşama kısa dönem hafıza. Bu adından da anlaşılacağı üzere aldığımız tüm bilgilerin 10 dakika boyunca tutulduğu hafıza birimidir. Buradaki bilgiler zaman içinde tekrar edilmezse beyin tarafından önemsiz olarak etiketlenir ve unutulurlar. Unutulur diyoruz ama unutma eylemi beynin o bilgileri silmesi anlamına gelmiyor. Unutmak o bilgiye olan erişimin kesilmesi anlamına gelir. Beyin ilgili nöronlar arasındaki bağı güçlendirerek çok kullandığı bilgileri ön plana alıyor. Sonuncu hafıza türü uzun dönem hafızadır. Buradaki bilgiler genellikle ömür boyu hatırladığımız kalıcı bilgilerdir. Bisiklete binmeyi öğrenen biri onu bir daha unutmaz öyle değil mi?
Hafıza implantı sadece istenen zamanda kısa dönem hafızayı uzun döneme dönüştürerek bizim hayatımızı kolaylaştırabilir. Bu cihaz sayesinde hangi bilginin önemli hangisinin önemsiz olduğuna beynimiz değil biz karar verebiliriz.
Beyin uyarımının sağlıklı insanlarda da kullanılabileceği fikri ilk olarak fizyolog José Delgado’nun 1960’larda bu teknolojinin ilk versiyonlarını tanıttığında ortaya çıktı. Yıllarca yaptığı deja vu, cinsel uyarı ve bunun benzeri çeşitli düşünce deneyleriyle tanınan Delgado 1969’da yazdığı Aklın Fiziksel Kontrolü adlı kitabında beyin uyarımının içerdiği potansiyeli topluma da açıklayarak çok sayıda insanın bu alanla ilgilenmesini sağlamıştır. Delgado’nun asıl amacı beyin uyarım teknolojisini kullanarak daha mutlu, daha üretken ve çevreye daha az zarar veren bireylerden oluşan bir toplum oluşturmaktı. Araştırmalar ilerledikçe metotlar daha kesin ve bilimsel olmaya başladı ve Delgado’nun elde ettiği sonuçların çoğu bilim otoriteleri tarafından reddedildi. Zamanla Delgado beyin uyarım araştırmalarının utanç kaynağı olarak tanında ve bilim dünyasında sözüne güvenilmez biri olarak hatırlanmaya başlandı.
Delgado’nun çalışmaları çok çelişkili görünüp kabul edilmezken, sinirsel gelişim üzerine olan fikirleri günümüz bilim insanları için bir esin kaynağı olmuştur. Dr. Schlaepfer derin beyin uyarımının sadece tıp dünyasıyla sınır kalacağını düşünmüyor. Uygulama prosedürleri kişinin rızasıyla olduğu sürece etik açıdan beyin uyarımı herhangi bir soruna yol açmayacaktır. Eğer depresyon 12 aylık bir ilaç tedavisiyle değil de 12 saatlik bir implant kullanımıyla tedavi edilirse, hiçbir sağlık otoritesi buna karşı çıkmayacaktır, ilaç şirketleri için aynı şeyi söyleyemeyiz tabiki. Hastalar memnun kalmadığı sonuçlarla karşılaştığında anında implantı kapatma imkânına sahipler. İmplantlar son şeklini aldığında onlara karşı çıkmak için bir neden bulunmayacak gibi görünüyor.
Beyin uyarım teknolojisinin kullanımında en büyük sorun cihazı beyne yerleştirmek için gereken ameliyat. Uygulanacak cerrahi işlem pahalı ve göz önüne alınması gereken bir beyin ameliyatı riski mevcut. Ancak beyin uyarımı her zaman bu şekilde gerçekleşmiyor. Schlaepfer derin beyin uyarımının hala geliştirilmekte olan bir teknoloji olduğunu belirtiyor. Zaman içinde teknoloji ilerledikçe riskler elbette azalacak. Şu an geliştirilmekte olan ultrason ve elektrot tedavisi de implantların yarattığı sonucu verebiliyor.
Kronik hastalığa sahip hastalar için beyin kontrolü, süper hafıza gibi konular ilk sırada gelmiyor. Onlar daha çok rutin tedaviler, hastalık belirtilerinin takibi ve iyileşme süreçleriyle ilgileniyor. Beyin uyarımını kullanmış olan hastaların neredeyse hepsi hastalık belirtilerinin nasıl kaybolduğunu ve beyin uyarımının onlara ne kadar çok yardım ettiğini anlatıyorlar.
44 yaşında olan Joe Narciso implant kullanmadan önce günde 19 hap alarak yaşıyordu. Asıl hastalığı olan Parkinson haplarının yanında bir de vücudunda ki titremeler için haplar alıyordu. Parkinson hapları onu gergin yapmıştı ve uyumasını engelliyordu. Narciso bunun üzerne uyku hapları da almaya başladı. Hapların vücutta yarattığı kimyasal karışım onu durgun ve sürekli uykulu bir halde kalmasına neden olmuştu. Hapların dozajına bakıldığında başlarda beyin uyarımının etkisi biraz hafif kalmıştı. Narciso ayrıca implantları ilaç kullanmadığı çeşitli belirtiler için de kullanıyordu. Zaman içinde Narciso implantın etkilerini daha fazla hissetmeye başladı ve sonunda hastalığından kurtulmayı başardı.
İsmini vermek istemeyen bir Parkinson hastası ise Mirapex adlı Parkinson ilacının ağır yan etkilerini tecrübe ettikten sonra implant kullanmaya karar vermiş. Mirapex’in en büyük yan etkisi beyinde impuls kontrol bozukluğuna yol açıyor olmasıdır. Bu durumda hasta dürtülerine yenik düşerek kendine ve başkalarına zarar verebilecek duruma gelebiliyordu. Hasta beyin uyarımının bazı yan etkilerini yaşamasına rağmen hiçbiri Mirapex’in verdiği zararların yanından bile geçemezdi. Bir beyin implantı kullanma düşüncesi Mirapex gibi ilaçları kullanmaktan çok daha güvenliydi.
Dee Linde yere düştüğünde kendini kaldıramayacak kadar bir distoni hastasıydı. İmplant ona hareket yeteneğini geri kazandırdı ama aynı zamanda Linde’nin aklını kurcalayan birçok soru bıraktı. İmplant beyin ve vücut arasındaki ilişkiyi nasıl kurabiliyordu? Linde “Derinin altına implant yerleştirileceğini duyduğunuzda biraz ürkmeniz normal ama doktorlar bu konuda psikolojik olmasa bile fizyolojik olarak sizi hazırlamada çok iyiler” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:
“Doktorların beynime ne yaptığıyla ilgilenmiyorum. Eğer eski hayatımı geri kazanacaksam beynime istedikleri kadar kablo yerleştirebilirler yeter ki tekrar sağlığıma kavuşayım.”
Rebecca Serdans’ın aklında da benzer sorular var. Serdans ev temizliklerine giderek hayatını sürdürüyor ve artık tamamen hastanelerden uzak duruyor. Serdans yeni hayatını şu sözlerle açıklıyor “Derin beyin uyarımı size bazı vücut işlevlerinizi geri kazandırıyor ama her şeyi geri vermiyor. Bu aletin bazen insanları benden uzaklaştırdığından endişe ediyorum.” Serdans hala vücudunu sağa döndürürken biraz zorluk çekiyor, özellikle araba sürerken. Her şeye rağmen beyin uyarımı onun hayatında büyük bir öneme sahip. Serdans beyin uyarımının hayatında önemli yer ettiği bir günü şöyle anlatıyor “O zamanlar hemşirelik diplomamı almak için sınavlara hazırlanıyordum. Bir süre sonra ağrılarım o kadar kötüleşti ki sınava hiç çalışamıyordum. Ağrılarımı dindirmek için hemen tek çarem olan beyin uyarımı aldım ve böylece ertesi gün finallerimi başarıyla geçip diplomama kavuştum. O günden bu yana derin beyin uyarımı Serdans’ın hayatına çok fazla şey kattı.
Tuhaf değil mi? İnsan şu soruyu kendine sormadan edemiyor. Kablolarla ve derinin altında bir pille yaşamak. O pil dolu mu yoksa bitiyor mu diye sürekli kontrol etmek. 2015 yılının insanı için bunlar pek normal olmayan şeyler ama gelecek neler getirir bilemeyiz. Serdans gülümseyerek şu sözlerle konuşmasını bitiriyor “Normalin ne anlama geldiğini unuttum. Onu hatırlamıyorum bile.” Kim bilir ilerde hepimiz implantları çok sever belki onlarla yaşamaya başlarız. Kim süper hafızaya sahip olmak istemez ki?
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Cognitive Psychology and Cognitive Neuroscience, Wikibook yazarları 2004-2006
  2. Elements of Molecular Neurobiology, C. U. M. SMITH, 3. Baskı 2002
  3. The Verge
  4. DailyMail

Nanoteknoloji Sayesinde Yan Etkisi Olmayan Obezite İlaçlarına Çok Yakınız

Çağımızın hastağı obezitenin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri artık birçok insan tarafından biliniyor. Obezite ile savaşmanın belki de en kolay yöntemi egzersiz yapmak olsa da, hali hazırda obezite sorunu olan bireylerin egzersiz yapabilmeleri de oldukça zor. Ayrıca büyük şehirlerdeki yaşam tarzı egzersiz yapmak için gerekli zamanı bulmamızı neredeyse imkansız hale getirirken, beslenme alışkanlıklarımızı da hızlı tüketilen gıdalara yönlendiriyor. Bu sebeple bilim insanları obezite ile savaşta ilaç tedavisinin üzerinde de duruyorlar. Fakat geliştirilen ilaçların çoğu obeziteyi tedavi edeceğini öne sürerken birçok olumsuz yan etkisiyle de vücudun farklı bölümlerine zarar veriyor.

MIT’den bilim insanlarının da yer aldığı bir araştırma grubunun geliştirdiği nanoparçacıklar, anti-obezite ilaçlarını doğrudan yağ hücrelerine iletebiliyor. Bu yöntemle tedavi edilen fareler, 25 gün içerisinde vücut ağırlıklarının %10’unu hiçbir olumsuz yan etki olmadan kaybettiler.

Geliştirilen bu ilaç, yağ depolama hücreleri tarafından yapılan beyaz yağ dokunun, yağ yakan hücreler olan kahverengi yağ dokusuna dönüştürülmesi ile çalışıyor. Bu ilaç ayrıca yağ dokunun içerisinde yeni kan damarları gelişimini de uyarıyor ve nanoparçacıkların beyaz yağ dokuyu hedefleyip kahverengi yağ dokuya çevirmesini olumlu yönde destekliyor.

Aslında bu ilaçlar yeni değiller. Fakat araştırma takımının geliştirdiği yeni yöntem sayesinde bu ilaçlar yağ dokularına oldukça hatasız iletilerek, istenmeyen yan etkiler engellenebiliyor.  Yani nanoteknoloji sayesinde kullanılan ilaç yalnızca istenilen etkiyi ortaya çıkartıyor.

160502161116_1_540x360
Görselde üst kısımda beyaz yağ dokunun kahverengi yağ dokusuna dönüşümünü ve kan damarlarının gelişimini görebilirsiniz. Görselin alt kısmında ise solda geliştirilen nanoparçacığın içeriğini ve sağda da bu nanoparçacığın transmisyon elektron mikroskopisi ile alınmış görüntüsünü görebilirsiniz.

Yağı Hedeflemek

Bu araştırmada görev alan bilim insanları, anjiyogenez olarak bilinen yeni kan damarları gelişiminin yağ dokuyu dönüştürerek kilo kaybına yardımcı olduğunun bulgularına daha önce ulaşmışlardı. Fakat anjiyogenezi destekleyen ilaçların, vücudun geri kalanı için zararlı etkileri vardı.

Bu sorunun üstesinden gelebilmek için bilim insanları, geçtiğimiz yıllarda kanser ve diğer hastalıkların tedavisi için geliştirilen nanoparçacık ilaç iletim stratejisini kullandılar. Nanoparçacıklar sayesinde yalnızca istenilen bölge hedeflenerek etkili dozda ilaçlar yalnızca istenilen bölgeye iletilebiliyor ve vücudun diğer bölgelerindeki ilaç birikimi minimuma indiriliyor.

Araştırmacıların geliştirdiği ve birçok medikal aygıt ve ilaç iletim parçacığında kullanılan polimer olan PLGA’ya bağlı nanoparçacıklar, hidrofobik çekirdekleri içerisinde ilaçları taşıyorlar. Bu çekirdekler içerisinde iki farklı ilaç bulunuyor. Bu ilaçlardan birisi diyabetin tedavisi için onaylanmış fakat yan etkilerinden dolayı yaygın bir şekilde kullanılamayan rosiglitazone. Diğeri ise bir tip insan hormonu olan prostaglandin’in analoğu. Bu iki ilaç, anjiyogenezi ve yağ doku dönüşümünü tetikleyen PPAR adındaki hücresel reseptörü aktif hale getiriyorlar.

Nanoparçacıkların dış kabuğu ise başka bir polimer olan PEG’den oluşuyor. PEG sayesinde parçacıklar istenilen hedefe ulaşmak için gerekli moleküllere yapışıyorlar. Hedeflenen bu moleküller kan damarlarının duvarlarındaki proteinlere bağlanıyorlar.

Araştırmayı yürüten bilim insanları, geliştirdikleri parçacıkları obez fareler üzerinde test ettiler. Bulgulara göre; fareler yaklaşık olarak vücut ağırlıklarının %10’unu kaybederlerken kolesterol ve trigliseridlerin seviyelerinde azalma gözlemlendi. Ayrıca farelerin insülin duyarlılığı da arttı. Fakat farelere 25 gün boyunca her gün bu yöntemle ilaç verilmesine rağmen, herhangi bir yan etki gözlemlenmedi.

Normalde bu tarz ilaçların, iletimindeki zorluklar sebebiyle damara enjekte edilmesi gerekiyor. Fakat bilim insanlarının geliştirdikleri parçacıklar sindirim sisteminden kan akışına dahil olabiliyor. Yani bu ilaçlar hap şeklinde de alınabilecekler.


Kaynak: Bilimfili

İlgili Makale: Yuan Xue, Xiaoyang Xu, Xue-Qing Zhang, Omid C. Farokhzad, and Robert Langer. Preventing diet-induced obesity in mice by adipose tissue transformation and angiogenesis using targeted nanoparticles.PNAS, May 2016 DOI: 10.1073/pnas.1603840113

Bitkilerin Çiçeklenme Mekanizması Çözüldü

Avustralya Monash Üniversitesi araştırmacıları, bitkilerin ısınan hava ile birlikte çiçek açmaya başlamalarını sağlayan mekanizmayı çözmeyi başardı. Ulaştıkları sonuçları Nature Plants dergisinde yayımladıkları makale ile açıklayan ekip, bu keşfin bitkilerin fizyolojik tepkilerinin kontrol edilmesi ve küresel ısınma nedeniyle yükselen sıcaklıkların etkisinin düzenlenmesi konusunda yararlı olabileceğini belirtiyor.

Sureshkumar Balasubramanian liderliğindeki araştırmacılar, Arabidopsis çiçekli bitkisi üzerinde genetik, moleküler ve bilgisayar hesaplamalarından yararlandıkları biyoloji deneyleri gerçekleştirdi. Balasubramanian, iki temel hücresel sürecin birlikte işleyerek, normalde bitkinin çiçeklenmesini engelleyen bir proteinin miktarını azalttıklarını ifade ediyor. Böylece bitki, artan sıcaklıkla beraber çiçek üretmeye başlıyor.

“Bu son derece heyecan verici, çünkü bu genetik mekanizmaların birlikte nasıl işlediklerini anladıkça, bitkilerin farklı sıcaklıklarda çiçeklenmesini sağlayabileceğimiz teknolojiyi geliştirebiliriz. Bu mekanizmalar tüm organizmalarda var. Dolayısıyla edindiğimiz bu bilgiyi, tarımsal bitkiler için kullanabiliriz,” diye açıklıyor Balasubramanian.

Aslında Balasubramanian, sıcaklığa bağlı çiçeklenmenin genetik temelini keşfedeli on yıl oluyor. Ancak mekanizmanın keşfi, bilgisayarlı hesaplama yöntemlerinin mümkün olmasıyla beraber yeni yapılabildi.

Balasubramanian’ın laboratuvarında çalışan ve makalenin baş yazarı olan doktora sonrası araştırmacısı Sridevi Sureshkumar şöyle değerlendiriyor: “Çevresel değişimler karşısında başka genleri de kontrol edebilen benzer mekanizmaları araştırmak çok iginç olacak.”

Sureshkumar Balasubramanian (en sağda) ve laboratuvarında çalışan araştırmacılar birlikte görlüyor.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Monash Üniversitesi, “Mechanism discovered for plants to regulate their flowering in a warming world”
    < http://www.monash.edu/news/show/mechanism-discovered-for-plants-to-regulate-their-flowering-in-a-warming-world >

İlgili Makale: Sridevi Sureshkumar, Craig Dent, Andrei Seleznev, Celine Tasset & Sureshkumar Balasubramanian Nonsense-mediated mRNA decay modulates FLM-dependent thermosensory flowering response in Arabidopsis, Nature Plants, nature.com/articles/doi:10.1038/nplants.2016.55

Hodor, Neden Yalnızca Tek Kelime Söyleyebiliyor?

Yakın zamanda merakla beklediğimiz Game of Thrones’un ya da Türkçesiyle Taht Oyunları’nın 5. sezonu başladı. Hayranları iyi biliyorlardır, fakat bilmeyenler için kısaca bu yazıda neye referans vereceğimizi anlatalım. Hodor dizide heybetli, yetersiz idrak sahibi, seyis yamağı ve Winterfell’den Stark ailesine mensup bir karakter. Fakat, Hodor’u en iyi tanımlayan karakteristik özelliği şüphesiz ki sadece tek bir kelime konuşabilmesi, yalnızca ‘’Hodor’’ diyebilmesi.

Diziyi izlemekle kalmamış ve dizinin uyarlandığı kitabı da okumuş olanlar ayrıca bileceklerdir ki, George R R Martin’in kitabında karakterin adı aslında Hodor değil. Karakterin büyük-büyükannesi Old Nan’e göre gerçek adı Walder. ‘’Kimse Hodor’un nereli olduğunu bilmiyordu,’’ diyor Old Nan, ‘’ fakat nereli olduğunu söylediğinde ona o kelimeyle seslenmeye başladılar. O Hodor’un sahip olduğu tek kelimeydi.’’

Aslında bilerek ya da bilmeyerek, Martin kitabında, expressive aphasia yani Türkçesiyle ifade afazisi olarak bilinen nörolojik duruma sahip bir karakter yaratmıştı.

Konuşma yeteneğini kaybetmek

1861 yılında, Fransız hekim Paul Broca, Louis-Victor Leborgne adında bir adamı tanıttı. Bu adam, anlama ve mental fonksiyonları normal olmasına rağmen, anlamlı konuşma yeteneğini 20 yıllık bir süreç içerisinde artan bir şekilde kaybetmişti. Aynı Hodor gibi bu adam da konuşabildiği tek kelimeyi takma adı olarak almıştı: ‘’Tan.’’

Broca ile tanıştıktan yalnızca birkaç gün sonra, Leborgne hayatını kaybetti. Broca’nın yaptığı otopsinin sonucuna göre Leborgne’nin beyin sol lobunda, lateral sulcus olarak adlandırılan beyin kıvrımının tam yanında doku zedelenmesi ya da diğer bir adıyla ‘’lezyon’’ vardı. Broca bu otopsiden sonraki iki yıl içerisinde Leborgne ile aynı belirtileri gösteren 12 hastaya daha otopsi yaptı ve sonuçlar ciddi bir şekilde istikrarlı idi.

Sinirbilimciler halen beynin bu küçük bölgesini çözmek için araştırmalara devam ediyorlar, ve artık bu bölüm ‘’Broca’s area’’ yani Broca’nın alanı olarak adlandırılıyor. Birçok araştırma, hastaların bu bölgesi zarar gördüğünde sözdizimsel olarak karmaşık cümleleri oluşturamamaları durumuna odaklanmışken, yapılan yeni bir araştırmada ise bilim insanları fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanarak çalışıyorlar. Bu çalışmanın verilerine göre, Broca’s area dili kavrayış görevlerinde, hareketin yorumlanmasında ve örneğin güle güle derken el sallamak gibi konuşmayla alakalı çeşitli vücut hareketlerinin idrak edilişinde de aktif oluyor.

Telegrafik konuşma ve beyin hasarı

2007’de Fransız bilim insanlarıyla beraber çalışma yürüten, University of California’dan bir grup araştırmacı Leborgne’nin ve Broca’nın yalnızca 5 kelime konuşabilen başka bir hastası olan Lelong’un beyinlerini tekrar ve bu sefer MRI kullanarak incelediler. Araştırmanın ilginç bulgularından birine göre, hastaların lezyonları Broca’nın belirttiğinden çok daha büyüktü. Araştırmacıların önermesine göre, birden fazla beyin bölgesi hastaların konuşma eksikliklerinden sorumlu olabilirdi. Aslında hastalarda geniş çaplı bir beyin hasarı olduğunun kanıtlarının bulunması oldukça şaşırtıcıydı. Leborgne, Lelong- ve hatta Hodor- aslında expressive aphasia’lı bireylerin çok uç örnekleriydi. Aslında yaygın olarak, telegrafik konuşma olarak bilinen bozukluğa sahip kişiler genellikle 3 ya da buna yakın kelime kullanarak cümle kurabilmekteler. Örneğin, bu bozukluğa sahip bir insan ‘’Ali ile bugün köpek gezdirdim ‘’ demek isterse, ‘’Ali, köpek, gezdir’’ diyebiliyor.

Expressive aphasia’nın en önemli sebebi ise, kan pıhtısının beyindeki bir damarı tıkamasıyla gelen ve oksijen yetersizliğinden doku hasarıyla sonuçlanan, felç. Felçli hastaların yaklaşık %12 sinde expressive aphasia görülürken, %35 inde konuşma bozuklukları değişik yapılarda görülebiliyor.

Expressive aphasia’ya ayrıca beyni kaplayan zardaki kan toplağı olan hemoraji de sebep olabiliyor. Ayrıca söylendiğine göre Leborgne’nin çocukken epileptik nöbetler geçirdiği de biliniyor.

Peki Hodor’un hikayesi nedir? Acaba kafasına bir darbe mi aldı, felç mi geçirdi, ya da bu dev bebek annesinin elinden mi düştü Yalnızca tek kelime konuşabilen bu adamın, dizideki diğer karakterlerde olduğu gibi, çok enteresan bir hayat hikayesi olabilir. Fakat, şuan en çok aklımızda kalan özelliği tek bir kelimeyi söyleyebiliyor olması…


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Jordan Gaines Lewis, Why Does Hodor In Game Of Thrones Only Say One Word? Neuroscience Explains,Retrieved 14.04.2015,https://www.braindecoder.com/why-does-hodor-in-game-of-thrones-only-say-one-word-neuroscience-expla-1085363236.html

Alzheimer Hastalığından Sorumlu İki Protein : Amiloid ve Tau

Araştırmacılar yıllardır iki anormal proteinin, tau ve amiloid betanın; beyinde nasıl biriktiğini ve sonucunda Azheimer hastalığına sebebiyet verecek olan hasarı nasıl oluşturduğunu araştırmaya devam ediyor. Özellikle hangisinin demansın (unutkanlık) itici kuvveti olduğu incelenirken bu sorunun cevabı yeni bir araştırma ile biraz daha netlik kazandı.

Douglas Mental Health University Institute’te Dr. Pedro Rosa-Neto önderliğindeki bir araştırma ekibi tarafından gerçekleştirilen ve Molecular Psychiatry dergisinde yayımlanan araştırmada, ilk kez bu iki proteinin arasındaki etkileşimin, bilişsel bir hasarı bulunmayan bireylerin beyinlerinde hasara yol açtığına dair kanıtlar elde edildi.

Dr. Rosa-Neto’nun açıklamasına göre; bu iki protein de birbirinin toksik etkilerinin artmasına sebebiyet veriyor. Bunun sonucunda da Alzheimer hastalığının da göstergesi olan beyindeki fonksiyon kayıplarına yol açıyor. Buradaki keşif de, tek bir proteindeki anormalliğin hastalığın ilerlemesine sebep olduğunu belirten daha önceki teorilerin bir anlamda sallanmasına sebep oldu diyebiliriz.

Yeni terapötik stratejilere doğru

Araştırmadaki yeni bulguların,bilim insanlarını yeni ve farklı tedavi veya hastalığı geciktirme stratejilerini geliştirmeye iteceğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Tharick A. Pascoal’un konu ile ilgili açıklaması şöyle: “Şimdiye kadar, terapötik klinik araştırmalar tek bir patolojik süreci hedef alıyordu. Sonuçlarımız, Alzheimer hastalığını önleyecek veya durduracak yeni terapötik stratejiler için bir yol açıyor. Örnek olarak, amiloid ve tau proteinlerinin birikmesine karşı eş-zamanlı olarak kombinasyon terapiler denenmelidir.”

Araştırma ekibi, bilişsel olarak hasar görmemiş 120 (ortalama yaş 75 ve cinsiyet dağılımı eşit) bireyin performanslarını iki yıl süre ile ölçtü ve analiz etti. PET Scan tekniği ile serebrospinal sıvıdan yapılan analiz ile amiloid ve tau proteini seviyelerini ölçen araştırmacılar, Alzheimer hastalığı ile ilgili olan beyin hasarlarına karşı risk altında olan bireyleri de başarı ile tespit etti.

World Health Organization (WHO- Dünya Sağlık Örgütü) raporuna göre 2015 yılında Alzheimer hastalığı Dünya genelinde 30 milyon kişiyi etkiledi.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • T A Pascoal, S Mathotaarachchi, S Mohades, A L Benedet, C-O Chung, M Shin, S Wang, T Beaudry, M S Kang, J-P Soucy, A Labbe, S Gauthier, P Rosa-Neto. Amyloid-β and hyperphosphorylated tau synergy drives metabolic decline in preclinical Alzheimer’s disease.Molecular Psychiatry, 2016; DOI: 10.1038/mp.2016.37