Bilim İnsanları Yanlışlıkla Havadan Su Elde Eden Nanoçubuklar Geliştirdi

Hatalarımızdan ders almak hayatın ana anahtarıdır. Pasifik Northwest Ulusal Laboratuvarı’ndan (PNNL) bir araştırmacı aynı şekilde hatasından ders çıkardı. Yanlışlıkla karbonca zengin nanoçubuklar üreten ekip,kazayla yapılan bu buluşun suya karşı tuhaf davranışlar sergilediğini göstererek, 20 yıllık teoriyi göstererek, potansiyel olarak düşük enerjiyle su elde edebilen ve ter tutmayan kumaşlarda kullanılabilecek bir teknoloji geliştirdiler.

Normalde çevredeki nem arttığında normal maddeler daha fazla su toplayabiliyor. Fakat bu yeni nanoçubuklar % 50 ila %80 arası nemde  tam tersini yaparak , suyu itiyor ve bu davranış herhangi bir materyalle paylaşılmıyor.Bu aralığın altında ise madde normal davranıyor ve böylece proses nem azaldığında tersinir hale geliyor.

“Bu materyal biraz sünger gibi davranıyor, tümüyle suyla doymadan önce kendi kendini sıkıyor,” diyor PNNL araştırmacısı ve materyalin yaratıcısı David Lao.

Bu nanoçubuklar manyetik nanoteller üretmek isterken, yanlışlıkla yaratıldı. Araştırmacılar bu kazaya göz attıklarında , buhar analiz cihazı kullanıyorlar. Satish Nune bu yapıların nem arttıkça ağırlık kaybettiğini fark etti.

Ekipmanın çalışmadığını zannederek, mikroskopa baktı ve nanoçubuklar arasında suyun durduğunu ve sonra yüksek nemde buharlaştığını gözlemledi.

Araştırmacıların bunun neden olduğunu bulmak için 2012 ve 2013 araştırmalarına baktılar ve suyun 1,5 nm alanda hapsolduğunda eş zamanlı olarak buharlaştığını gözlemlediler. 1990lara gittikçe , bilim insanlarının daha kristalize proteinlerde benzeri şeylerle karşılaştığını ve suyun neden hızla buharlaştığını bilinmeyen bir prosese yorduklarını gördüler.

Öyle PNNL araştırmacılar bu fenomeni ilk kez aksiyon halinde gözlemlediler. Ekibin hipotezi şöyleydi ; suyun yoğunlaşarak nanoçubuk dallarının bir araya gelmesine neden oluyordur. 1,5 nm eşiğine erişildiğinde su hızla buharlaşıyordu.

Bu keşif sayesinde çölde havadaki nemi toplayarak, belli bir nem seviyesine erişildiğinde suyu boşaltan bir sistem kurulabilir ya da fazla teri dışarı buharlaştırarak atan kumaşlar geliştirilebilir.

Ekip bu nanoçubukların mükemmel şekil ve boyutta olması için kontrol ederek, su ayrıştırma kabiliyetlerini % 10 ile 20 arası geliştirmeyi umuyor. Ayrıca bu metodun metanol gibi farklı sıvıları toplamak için kullanıp kullanılamayacağı araştırılacak.

Araştırma Nature Nanotechnology’de yayınlandı.

Videoda karbon nanoçubuklardan ilk su çıkarma denemesi görülüyor.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  • GerçekBilim
  • Satish K. Nune, David B. Lao, David J. Heldebrant, Jian Liu, Matthew J. Olszta, Ravi K. Kukkadapu, Lyle M. Gordon, Manjula I. Nandasiri, Greg Whyatt, Chris Clayton, David W. Gotthold, Mark H. Engelhard & Herbert T. Schaef Anomalous water expulsion from carbon-based rods at high humidity Nature Nanotechnology (2016) doi:10.1038/nnano.2016.91 Received 22 September 2015 Accepted 28 April 2016 Published online 13 June 2016

Alışkanlıkları Beynimizde Nasıl Oluşturuyoruz ve Onlardan Nasıl Vazgeçiyoruz?

Bütün alışkanlıklar kötü değildir. Ve hatta bazıları gereklidir. Örneğin; otomatiğe bağlayarak eve gidiş yolunu bulmamız ya da yıkamanın her adımını düşünmeden ellerimizi yıkayabilmek iyi şeylerdir. Fakat alışkanlık olarak sürdürdüğümüz bazı şeylerin bir bağımlılık noktasına gelmesi veya hayatımızın günlük akışını engelleyen bir hale evrilmesi bizi obsesif-kompulsif bozukluğa hapsedebilir.

Araştırmacılar, alışkanlıkların davranışlarımızı kontrol ettiğinde beynimizde neler olduğunu araştırmak üzere fareler üzerinde çalışmalar yürüttüler.

Neuron ‘da yayımlanan çalışma bugüne kadar ki en güçlü delilleri sağlayarak; beynin alışkanlığa bağlı ve amaca yönelik davranışlardan sorumlu –beynin karar verme bölgesi olanorbitofrontal korteksteki–  devrelerini ve amaca yönelik devre üzerinde bir tür fren gibi davranarak bütün sorumluluğu alışkanlığa devreden endokanabinoidler gibi nörokimyasalları kontrol etmeyi amaçladı.

Endokanabinoidler insanlar ve diğer hayvanlar tarafından doğal olarak üretilen bir kimyasal grubudur. Endokanabinoid reseptörleri vücut ve beyin boyunca bulunur ve endokanabinoid sistem; açlık, ağrı hissi, mod ve hafızanın da içerisinde olduğu çeşitli fizyolojik süreçleri içerir. Bu sistem aynı zamanda da kanabisin psikoaktif etkilerine aracılık eder.

Geçmişte yapılan çalışmalarda; orbitofrontal korteksin (OFC), amaca yönelik davranışlarda bilgiyi yeniden aktarmada görevli önemli bir bölge olduğu gösterilmişti. Söz konusu bu araştırmada OFCdeki nöron veriminde optogenetik kullanılarak (temel olarak nöronun ışık flaşları ile açık ve kapalı hale getirilmesi ile) yapılan artışlar ile amaca yönelik davranışların artırılabildiği bulgusuna erişilmişti. Tersi biçimde de, kimyasal bir yaklaşımla aynı bölgedeki aktivite azaltıldığında, amaca yönelik davranışlarda aksama meydana getiriliyor ve fare alışkanlığa dayalı hale geliyordu.

Yani orbitofrontal korteks yatıştırıldığında; kontrolü, alışkanlıklar ele alıyor.

aliskanliklar-insan-beyni-bilimfilicom

Geçmişte yapılan çalışmalarda; orbitofrontal korteksin (OFC), amaca yönelik davranışlarda bilgiyi yeniden aktarmada görevli önemli bir bölge olduğu gösterilmişti.

Bu araştırmada ise, madem ki endokanabinoidler genel olarak nöron aktivitesini azaltıyordu, o halde araştırmacılar endokanabinoidlerin OFC’deki aktiviteyi yatıştırabileceği ya da azaltabileceği ve bununla da amaca yönelik davranışlara geçiş yapılabileceği hipotezini kurdular. Dolayısıyla da ekip; orbitofrontal korteksten çıkarak dorsomedial striyatuma giren nöronlara odaklandılar.

Bu doğrultuda da, fareler; farklı yargılarla şekillenen –amaca yöneliğe karşı alışkanlığa dayalı davranışlar- iki farklı çevrede aynı kolu bastırarak aynı ödülü aldığı bir deney düzeneği için eğitildiler. Tıpkı herhangi birnöropsikiyatrik bozukluğu olmayan insanlar gibi sağlıklı fareler de amaca yönelik davranışa karşı alışkanlığa dayalı davranış stratejisini kullanarak aynı eylemler arasında kolaylıkla geçiş yapabilecekti. Yani, girişte verdiğimiz eve gitme örneğindeki gibi, yeni ya da farklı bir yere gitmeye ihtiyaç duyduğumuzda, eve gidiş için açık olan otomatik pilotumuzu kapatarak amaca yönelik davranışa kolaylıkla geçiş yapabiliriz.

Endokanabinoidlerin rol aldığı hipotezlerini test etmek için, araştırmacılar; önce OFC-striyatum yolundaki kanabinoid tip 1 (CB1) isimli bir endokanabinoid reseptörünü sildiler. Böylelikle de bu reseptörü olmayan fareler alışkanlıklar oluşturamadılar, bu da bize nörokimyasalların ve geçiş yollarının kritik bir role sahip olduğunu gösteriyor.

Amaca yönelik eylemlerimiz ve alışkanlığa dayalı eylemlerimiz arasında bir dengeye ihtiyaç duyarız. Her gün yaptığımız şeyler için, oldukça hızlı ve etkili rutinler oluşturabilmeliyiz ve tam bu noktada da alışkanlıklarımız bu amaca hizmet eder. Öte yandan değişen koşullarla da karşılaşırız ve tam bu noktada da alışkanlıklarımızdan vazgeçme ve güncellenmiş bilgiye dayalı amaca yönelik eylemler gerçekleştirebilme kapasitesine ihtiyaç duyarız. Bunu yapamadığımızda da, yıkıcı sonuçlarla karşı karşıya kalabiliriz.

Araştırma bulguları, obsesif-kompulsif bozukluğa ya da bağımlılığa sahip insanlar için yeni bir iyileştirici hedefe işaret edebilir. Yani, alışkanlıklara aşırı bağımlılığı durdurmak ve alışkanlığa dayalı eylemden amaca yönelik eyleme geçiş yapabilme kapasitesini iyileştirmek için, beynin endokanabinoid sistemini iyileştirmek bu noktada yardımcı olabilir ve böylelikle de alışkanlıkların davranışlar üzerindeki kontrolü azaltılabilir. Bu tedavi, ilaç kullanımı şeklinde ya da davranışsal terapi şeklinde olabilir, ancak bunun için de daha fazla araştırmaya ihtiyacımız var.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • UCSD. “How the Brain Makes and Breaks Habits.” http://neurosciencenews.com/endocannabinoids-habits-4318/ (accessed May 26, 2016).
  • Christina M. Gremel, Jessica H. Chancey, Brady K. Atwood, Guoxiang Luo, Rachael Neve, Charu Ramakrishnan, Karl Deisseroth, David M. Lovinger, Rui M. Costa Endocannabinoid Modulation of Orbitostriatal Circuits Gates Habit Formation Neuron  DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2016.04.043 showArticle Info

“G Noktası” Gerçekten Var Mı?

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

G noktası anatomik çeşitlilik, farklı kişisel deneyimler ve kadın cinsel sağlığı araştırmalarındaki tarihsel boşluklar nedeniyle tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Anatomik Bakış Açısı:

    • G noktası ayrı bir organ değil, vajinanın ön duvarında, klitoriourethrovaginal (CUV) kompleksinin yakınında bulunan 2-3 inçlik erotojen bir bölgedir.
    • Muhtemelen birbirine bağlı yapıları içerir:
      • İç klitoris kökleri: Vajinal duvarın uyarılması, kapsamlı klitoris ağını dolaylı olarak aktive edebilir.
      • Üretra süngeri/Skene bezleri: Bu bezler (erkek prostatına benzer) seyreltilmiş süte benzeyen sıvı üretir ve potansiyel olarak “kadın boşalmasına” katkıda bulunur.

    This content is available to members only. Please login or register to view this area.

    Fizyolojik Tepkiler:

      • Orgazm tipleri:
        • Klitoral: Genellikle vajinal ucun dışarı çıkmasına neden olan, dış klitoral uyarımla ilişkilidir.
        • G noktası: Bazen servikal geri çekilme ve sıvı salınımıyla birlikte görülen, iç uyarımla bağlantılıdır.
      • Sıvı salınımı:
        • Fışkırtma: Genellikle orgazm sırasında basınç altında dışarı atılan seyreltilmiş idrar.
        • Kadın boşalması: İdrardan farklı olan, Skene bezlerinden gelen daha koyu sıvı.

      Değişkenlik ve Tartışma:

        • Evrensel değil: Kadınların %30-40’ı G noktası hassasiyeti bildirirken, diğerleri belirgin bir zevk hissetmiyor.
        • Psikolojik faktörler: Uyarılma ve zihniyet, uyarım algısını önemli ölçüde etkiler.
        • Araştırma zorlukları: Kadın anatomisinin tarihsel olarak az incelenmesi ve öznel raporlama, fikir birliğini zorlaştırıyor.

        G noktası, onu deneyimleyenler için gerçektir, ancak benzersiz bir organ olmaktan ziyade mevcut anatomik yapıların bir araya gelmesini yansıtır. Duyarlılık ve etkilerdeki değişkenliği, kadın cinsel tepkisinin çeşitliliğini vurgular ve onu hem biyolojik hem de fenomenolojik bir fenomen haline getirir. Devam eden tartışmalar, kadın cinselliği konusunda kapsayıcı, ayrıntılı araştırmalara olan ihtiyacı vurgulamaktadır.


        Keşif

        Adını Alman jinekolog Ernst Gräfenberg’den alan G noktası, ilk olarak 1940’larda ve 1950’lerde kadın cinsel anatomisi, özellikle de üretranın orgazmdaki rolü üzerine yaptığı araştırmalarda tanımlanmıştır. Gräfenberg, ön vajinal duvarda, yaklaşık 2-3 inç içeride, uyarıldığında yoğun zevk veya orgazmı tetikleyebilen hassas bir alan olduğunu fark etti. Çalışmaları 1980’lere kadar büyük ölçüde göz ardı edildi.

        1981’de seksologlar Beverly Whipple ve John Perry, G Noktası ve İnsan Cinselliği Hakkındaki Diğer Son Keşifler adlı kitaplarında “G noktası” terimini yeniden keşfettiler ve popüler hale getirdiler. Hemşire ve araştırmacı olan Whipple, klinik çalışmaları sırasında kadınların çeşitli cinsel tepkilerini gözlemledikten sonra bu alanı keşfetmeye başladı. Kadınlarla anketler ve uygulamalı araştırmalar içeren çalışmaları, birçoğunun bu noktanın uyarılmasından dolayı artan bir uyarılma bildirdiğini doğruladı. Daha önceki bulgularını onurlandırmak için bu noktaya Gräfenberg’in adını verdiler.

        Kadınların keşfine katkıları araştırmacıların ötesine uzanıyor. Whipple ve Perry’nin çalışmaları, kadınların deneyimlerini anlatan kendi ifadelerine büyük ölçüde dayanıyordu ve bu da G noktasının yerini ve etkilerini haritalamaya yardımcı oldu. 1970’lerde ve 1980’lerde Shere Hite gibi feminist akademisyenler ve aktivistler de kadın hazzı hakkındaki tartışmaları genişleterek bu tür keşiflerin ivme kazanması için alan yarattı.

        G noktasının kesin doğası hakkında tartışmalar devam ediyor; ayrı bir yapı mı yoksa klitoris ağının bir parçası mı olduğu. Amichai Kilchevsky’nin 2011 tarihli incelemesi gibi çalışmalar, bunun klitorisin bir uzantısı olabileceğini öne sürerken, Whipple’ın devam eden araştırması da dahil olmak üzere diğerleri bunun benzersiz bir erotojen bölge olduğunu savunuyor. Kesin bir anatomik kanıt yok, ancak kadınların anekdot niteliğindeki kanıtları anlayışı şekillendirmeye devam ediyor.

        G noktasını “keşfeden” belirli bir kadın yoktur; bu nokta, tek bir “evreka” anından ziyade kolektif araştırmalar ve yaşanmış deneyimler sonucunda ortaya çıkmıştır.


        İleri Okuma
        1. Gräfenberg, E. (1950). The role of urethra in female orgasm. International Journal of Sexology, 3(3), 145–148.
        2. Perry, J. D., & Whipple, B. (1981). Pelvic muscle strength of female ejaculators: Evidence in support of a new theory of orgasm. Journal of Sex Research, 17(1), 22–39.
        3. Ladas, A. K., Whipple, B., & Perry, J. D. (1982). The G Spot and Other Recent Discoveries About Human Sexuality. New York: Holt, Rinehart and Winston. (Buch, jedoch zentral für die Popularisierung des Begriffs „G-Spot“).
        4. Zaviacic, M., & Hrdina, M. (1985). Anatomic and histologic study of the Skene’s paraurethral glands in adult women. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 151(3), 267–271.
        5. Zaviacic, M. (1992). The female prostate: Non-pathological and pathological findings. Journal of Clinical Pathology, 45(7), 579–583.
        6. Grafenberg, E. (1993). The role of urethra in female orgasm. International Journal of Sexology, 3(3), 145–148. (Neuauflage der Originalarbeit von 1950 in moderner Rezeption.)
        7. O’Connell, H. E., Sanjeevan, K. V., & Hutson, J. M. (2005). Anatomy of the clitoris. Journal of Urology, 174(4 Pt 1), 1189–1195.
        8. Marcel D. Waldinger MD, PhD, FECSM, Govert J. de Lint PT, Ad P.G. van Gils MD, PhD, Farhad Masir MD, Egbert Lakke MD, PhD, Ruben S. van Coevorden MD and Dave H. Schweitzer MD, PhD Foot Orgasm Syndrome: A Case Report in a Woman The Journal of Sexual Medicine Volume 10, Issue 8, pages 1926–1934, August 2013 Version of Record online: 19 JUN 2013 DOI: 10.1111/jsm.12217
        9. Zlatko Pastor Female Ejaculation Orgasm vs. Coital Incontinence: A Systematic Review Journal of Sexual Medicine 10(7) · May 2013 DOI: 10.1111/jsm.12166 · Source: PubMed
        10. Jannini, E. A., Buisson, O., Rubio-Casillas, A., & King, R. (2014). Beyond the G-spot: clitourethrovaginal complex (CUV) and female orgasm. Nature Reviews Urology, 11(9), 531–538.
        11. Beverly Whipple Female Ejaculation, G Spot, A Spot, and Should We Be Looking for Spots? Current Sexual Health Reports June 2015, Volume 7, Issue 2, pp 59-62 DOI10.1007/s11930-015-0041-2
        12. Chalmers, J. “Health Check: does the ‘G-spot’ exist?” TheConversation. https://theconversation.com/health-check-does-the-g-spot-exist-56491 (Retrieved on 2016, May 5)
        13. Salama, N., & Boitrelle, F. (2020). Is there a G-spot? A systematic review of the literature. International Urogynecology Journal, 31(10), 1997–2006.
        14. Jannini, E. A., Buisson, O., & Montorsi, F. (2021). The controversial G-spot: From Grafenberg to the clitourethrovaginal complex. Nature Reviews Urology, 18(2), 95–102.

        Hasar Gören Sinir Hücreleri Taşınabilir Mitokondrilerle Onarılacak

        Rockefeller Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, mitokondrilerin nöronal aksonlardaki taşınımı yükseltildiği takdirde, farelerin sinir hücelerinin yaralanma sonrası onarım becerilerinde artış olduğunu saptadı. Sonuçları Journal of Cell Biology dergisinde yayımlanan makale ile duyurulan çalışmanın, hastalık ya da yaralanma sonucu nöronları hasar gören insanlarda sinir hücrelerinin yeniden oluşumunu tetikleyecek stratejiler geliştirilmesine yardımcı olacağı ifade ediliyor.

        Nöronların, vücutta uzun mesafelere yayılan aksonlarını genişletebilmeleri için büyük miktarda enerjiye gereksinimleri olur. Bu enerji mitokondriler tarafından ATP (adenozin trifosfat) biçiminde sağlanır. Mitokondriler, hücre içi enerji santralleridir. Gelişim sırasında mitokondriler aksonlarda ATP gereken yerlere taşınırlar. Ancak büyüme çağını geride bırakan yetişkinlerde, mitokondriler çok daha az hareketlidir, çünkü olgun nöronlar sintafilin (İng.syntaphilin) adı verilen bir protein üretirler. Sintafilin mitokondrileri bulundukları yere sabitler. Araştırmacı Zu-Hang Sheng ve çalışma arkadaşları, mitokondri taşınımındaki bu azalışın, yetişkinlerde yaralanma sonrası nöronların yenilenememesini açıklayıp açıklayamayacağını anlamaya karar verdi.

        Sheng ve ekip arkadaşı Bing Zhou, olgun fare aksonları zarar gördüğünde yakında bulunan mitokondrilerin de hasarlandığını ve sinir yenilenmesi için gereken ATP desteğini veremediklerini saptadı. Bilimciler sintafilini sinir hücrelerinden genetik olarak kaldırdıklarında ise mitokondriyel taşınım arttı. Böylece hasar gören mitokondrilerin yerine ATP üretebilen sağlam mitokondriler gidebildi. Sintafilini olmayan olgun nöronların bu şekilde yaralanma sonrası yenilenebildikleri görüldü.

        “Hücre içinde ve deney tüpünde gerçekleştirdiğimiz çalışmalar, mitokondriyel taşınımı arttırmak yoluyla enerji eksikliğinin giderilerek, nöronların yenilenmesinin sağlanabileceğini gösterdi. Bu yaklaşımdan yararlanarak merkezi ve çevresel sinir sistemi hasarlarının iyileştirilmesini sağlayacak stratejiler geliştirilebilir,” diyor Sheng.

        Aşağıdaki videoda aksonlar hasar gördükten sonra, yakında bulunan mitokondrilerin ATP üretemez duruma geldikleri görülüyor. Bu mitokondrilerin rengi sarıdan (sağlıklı) yeşile (hasarlı) dönüyor (Telif: Zhou et al., 2016).


        Kaynaklar:

        • Bilimfili,
        • Eurekalert, “Mobilizing mitochondria may be key to regenerating damaged neurons”
          < http://www.eurekalert.org/pub_releases/2016-06/rup-mmm060716.php >
        • Science Alert, “Scientists are using mobile mitochondria to repair damaged nerve cells”
          < http://www.sciencealert.com/damaged-neurons-could-be-fixed-with-mobile-mitochondria-scientists-say >

        İlgili Makale: Bing Zhou, Panpan Yu, Mei-Yao Lin, Tao Sun, Yanmin Chen, and Zu-Hang Sheng Facilitation of axon regeneration by enhancing mitochondrial transport and rescuing energy deficits The Journal of Cell Biology Published June 7, 2016 The Rockefeller University Press, doi: 10.1083/jcb.201605101

        Y Kromozomunun Yok Olacağına Dair Fikirleri Çürüten Bir Çalışma

        Sekiz Afrikalı ve sekiz Avrupalı erkeğin Y kromozomlarının karşılaştırması Y’deki genlerin genelde önemsiz olduğu ve zamanla azalıp yok olmaya mahkum olduğu yönündeki genel kanıları azaltıyor. Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi (UC Berkeley) Bütünleştirici Biyoloji Bölümü’nde akademisyen olarak çalışan ve bu yeni analizin yaratıcısı evrim biyoloğu Melissa A. Wilson Sayres şunları söylüyor:
        “Y kromozomu bir zamanlar X kromozomu ile paylaştığı genlerin yüzde 90’ini kaybetti ve bazı bilim insanları bu yüzden Y kromozomunun 5 milyon yıldan kısa bir sürede tamamen yok olacağı tahmininde bulundular.”
        Bazı memeliler erkek ve dişi cinsleri bulunmasına ve normal yollardan ürüyor olmalarına karşın Y kromozomlarını tamamen yitirmiş durumdalar. Bunun üzerine Aralık 2013’te kimi araştırmacıların farelerde bazı genleri karıştırarak Y kromozomu bulunmayan ancak normal yoldan çocuk sahibi olabilen erkekler üretmeleri bazı yorumcuları yeniden Y kromozomunun gereksiz olduğunu düşünmeye yöneltti. Wilson Sayres şunları ekledi:
        “Çalışmamız korunan ve X’ten Y’ye aktarılan genlerin önemli olduğunu ve insan Y kromozomunun bir süre daha bizimle olacağını gösteriyor.”
        Wilson Sayres ve aynı üniversiteden meslektaşı bütünleştirici biyoloji profesörü Rasmus Nielsen birlikte kaleme aldıkları ve 9 Ocak 2014 tarihinde PLOS Genetics dergisinde yayınlanan makalelerinde 16 erkeğin Y kromozomlarındaki değişimin bu kromozomda yer alan birçoğu erkek üretkenliği ile ilgili genleri korumaya yönelik bir doğal seçilim mekanizması ile tutarlı olduğunu gösteriyorlar. Nielsen şöyle konuşuyor:
        “Melissa’nın sonuçları oldukça çarpıcı. Y kromozomu üzerinde çok fazla doğal seçilim olması nedeniyle insanların sandıklarından çok daha fazla işlev de olmak zorunda.”
        Y kromozomundaki değişiklikler insanların yerküre üzerindeki hareketliliklerini izlemekte kullanılıyor ve Nielsen’e göre bu yeni araştırma insanların evrimsel tarihi üzerine olan tahminleri de iyileştirebilecek. Nielsen şöyle devam ediyor:
        “Melissa gösterdi ki bu negatif seçilim (zararlı genleri ortadan kaldırmaya yönelik doğal seçilim) tarihleri olduklarından daha eski sanmamıza ve dolayısıyla atalarımızın tarihi hakkında olması gerekenden oldukça farklı tahminlerde bulunmamıza yol açıyor.”
        Y Kromozomu, Geçen 200 Milyon Yılda Bozuluma Uğradı
        200 milyon yıldan daha önce, memeliler yeryüzünde henüz nispeten yeni iken cinsiyet kromozomları olan X ve Y’nin ilk halleri de aynen diğer kromozomlar gibiydi: her yeni nesilde birkaç genlerini değiş tokuş ediyor ve bu sayede yavruların ebeveynlerinin genlerinin bir karışımını edinebilmesini sağlıyorlardı. İki proto-X kromozomu edinen döllenmiş yumurtalar dişiye, bir proto-X ve bir proto-Y kromozomu edinenler de erkeğe dönüşüyorlardı.
        Wilson Sayres’e göre bilinmeyen bir nedenle erkek özelliklerine yol açan olaylar serisini tetikleyen gen Y kromozomunda sabitlendi ve testislerin, sperm ve meninin gelişimini denetleyen diğer erkeğe özel genleri de yanına çekti. Bunların birçoğu dişiler için zararlı genlerdi ve sonunda X ve Y genlerini takas etmeyi bırakıp birbirlerinden ayrı olarak evrimleşmeye başladılar. Wilson Sayres şunları ekliyor:
        “X ve Y’nin büyük bölümlerinde DNA takas etmiyor olusu Y’nin kendi başına etkin olarak hataları düzeltememesine yol açtı ve Y zamanla bozuluma uğradı. XX kromozomlu dişilerde X’in hala gen takası yapıp hataları düzeltebilecek bir eşi var ve X kromozomunun bu yüzden bozulmadığını düşünüyoruz.”
        Wilson Sayres cinsiyet kromozomlarının tarihçesinden ve özellikle cinsiyet belirlemeyen kromozomlardaki çeşitlilikle karşılaştırıldığında Y kromozomundaki çeşitlilik azlığından oldukça etkilenmiş. İnsanlığın tarihçesini anlamakta kullanılıyor olsa da bu çeşitlilik Y kromozomu boyunca şu ana dek pek de iyi tanımlanamamış. Wilson Sayres şöyle devam ediyor:
        “Y kromozomları birbirleriyle umduğumuzdan daha fazla benzerlik gösteriyorlar. Bunun nedeninin bir sonraki nesle katkıda bulunan daha az sayıda erkek olmasından mı yoksa doğal seçilimin çeşitliliği yok edişi mi olduğuna dair bir tartışma süregeldi şu ana dek.”
        Y Kromozomuna Daha Az Sayıda Erkek Mi Katkıda Bulundu?
        UC Berkeley araştırmacıları düşük çeşitliliğin tek nedeninin daha az erkek olması halinde bunun her nesilde erkeklerin dörtte birden daha da azının kromozomlarını bir sonraki nesle aktarabilmesi anlamına geleceğini göstermişler. X kromozomu da dahil diğer insan kromozomlarındaki çeşitlilik bu hikayenin olabilirliğini bir hayli düşük kılıyor. araştırmacılar bunun yerine düşük çeşitliliğin yoğun bir doğal seçilimle, yani kötü mutasyonları elerken kromozomu da en temel haline kadar tırpanlayan güçlü bir evrimsel baskı ile açıklanabileceğini bulmuşlar. Söz yine Wilson Sayres’de:
        “Y kromozomundaki zararlı mutasyonları kaldırmaya yönelik arıtıcı bir seçilimle Y kromozomlarını aktaran erkek sayısındaki orta karar bir düşüşü birleştiren bir modelin Y’deki çeşitliliği açıklayabildiğini gösteriyoruz.”
        Araştırmacılar 17’si insanların 200 milyon yıl sonra hala korudukları, 10 tanesi de sonradan edindikleri fakat az anlaşılmış toplam 27 genin tamamının büyük olasılıkla bu secilimden etkilendiğini bulmuşlar. Amplikonik genler adı da verilen bu yeni genler kromozomda çoklu kopyalar halinde bulunuyorlar ve bunlardan bir ya da daha fazlasının eksikliği erkek kısırlığı ile ilişkilendirilebiliyor. Wilson Sayres ekliyor:
        “Şu ana kadar anlayamadığımız bu amplikonik bölgeler görünüşe göre oldukça önemli ve erkek üretkenliği için incelenmeli.”
        Wilson Sayres Y çeşitliliğini büyük bir hassasiyetle ölçmeyi başarmış zira ilk kez bir insanın Y kromozomundaki çeşitliliği otozom adi da verilen diğer 22 kromozomdaki, X kromozomundaki ve mitokondriyal DNA’daki çeşitlilikle karşılaştırmış. DNA dizinleri elinde Y kromozomunun en hatasız dizinlerini bulunduran Mountain View’da yerleşik Complete Genomics Inc. firması tarafından çıkarılmış 16 erkeğin genom verilerini kullanmış. Bu firma geçenlerde Pekin Genom Enstitüsü (BGI) tarafından satın alınmıştı. Wilson Sayres sözlerini şöyle tamamlıyor:
        “Y kromozomu çeşitliliği üzerine türler arası çalışmalar henüz başlangıç aşamasında: şu ana kadar dizinleri çıkarılan 36 memeli genomundan sadece üçünde Y kromozomu tamamlanmış durumda. Şu ana kadar çıkarılmış 1000’den fazla insan genomu, ne yazık ki Y kromozomunu bireyler arasında bu tip karşılaştırmalar yapabilmeye yetecek derecede hassas kapsayamıyor, ancak teknolojideki DNA’yı daha iyi tanımlamaya yönelik gelişmeler Y kromozomunun bu tür analizlerini de kolaylaştıracak.”
        Kaynak:
        • Phys.org
        • Melissa A. Wilson Sayres , Kirk E. Lohmueller, Rasmus Nielsen Natural Selection Reduced Diversity on Human Y Chromosomes PLOS Genetics Published: January 9, 2014http://dx.doi.org/10.1371/journal.pgen.1004064