Lazer İle Anıyı Geri Getirmek

5x_brain-plaques-ad-mouse

Hafıza kaybı Alzheimer hastalığının en tehlikeli sonuçlarında bir tanesi. Ancak bunun sebebinin yeni anıları kaydetme yeteneğinin kaybı mı yoksa, kayıtlı anıların hatırlama yetisinin bir kaybı mı henüz bilinmiyor. Bildiğimiz şey ise, hafızayı belirli yöntemler kullanarak geri getirebileceğimiz. Bilim insanları bunun üzerine de kafa yoruyor ve bir grup araştırmacı bunu lazer kullanarak gerçekleştirdi. Alzheimer’ın erken döneminde olan fareler üzerinde yapılan bu deneyin olumlu sonuç vermesi, birçok Alzheimer maduruna umut ışığı olacak gibi duruyor.

Ekip 3 farklı fare tipi üzerinde çalıştı. Üçünün de özelliği genetik olarak Alzheimer hastalığından muzdarip olmaları ve hafıza testlerinde başarısız olmaları. Farelerin hafıza ile ilişkilendirilen beyin bölgelerindeki hücreleri lazer ile uyaran bilim insanları, bu farelerin deney sonrasındaki hafıza testlerinde başarılı olduğunu gözlemledi. Lazer sayesinde hafızada geri kazanım gerçekleşmişti. Deneyin en dikkat çeken kısmı, Alzheimer’lı farelerin beyninde aslında anıların oluştuğunu göstermesi. Ancak hastalık nedeni ile oluşturulan anılara erişim engelleniyor. Ancak belirmekte fayda var, bu hastalık aynı zamanda uzun süreli hafızayı da etkiliyor. Deneyin ardından uygulanan test kısa süreli hafızayı test ediyor sadece.

Deney henüz insanlarda denenmedi, ancak bir zararı varmış gibi durmuyor. Alzheimer’a karşı olan savaşımızda kullanabileceğimiz en güçlü silahlarımızdan birisi olabilir. Çünkü, Alzheimer hastalarının en büyük problemi, hastalık esnasında yaşadıkları hafıza kaybı durumu.

Kaynak:
  • Popsci
  • Dheeraj S. Roy, Autumn Arons, Teryn I. Mitchell, Michele Pignatelli, Tomás J. Ryan & Susumu Tonegawa, Memory retrieval by activating engram cells in mouse models of early Alzheimer’s disease Nature 508 | NATURE | VOL 531 | 24 MARCH 2016 doi:10.1038/nature17172

Dünya’daki Yaşamın Gelişmesini, Manyetik Alan Sağlamış Olabilir

Yaşamın 500 milyon yıl önce tek hücrelilerden karmaşığa doğru evrimleşmesini sağlayan etmenin, Dünya’nın etrafındaki güçlü manyetik alan olduğu tespit edildi. Geoscience Frontiers‘da yayımlanan bir çalışmaya ait bu sonuç, gerçekte şu anlama geliyor: Dünya’da yaşamın başladığı 4.1 milyar yıl öncesi sıralarından çok hücreli yaşama geçiş zamanlarına – yani yaklaşık 500 milyon yıl öncesi – kadar Dünya katı bir çekirdeğe sahip olmadığından düşük şiddetli bir manyetik alana sahipti. Ne var ki, bu araştırmada; tam da 500 milyon yıl önce Dünya’nın çekirdeğinin katılaşmaya başladığı; ve çekirdek katılaştıkça da Dünya’nın çevresindeki manyetik alanın güçlenmeye veya şiddetinin artmaya başladığı keşfedildi.

Yaşam ilk kez yaklaşık 4.1 milyar yıl önce başladı ve takip eden 3.5 milyar yıl boyunca tek hücreli olarak sürdü.Bilim insanları, bu süre boyunca katı bir çekirdeğe sahip olmadığından, Dünya’nın manyetik alanının çok daha güçsüz olduğunu belirtiyor. Dünya’nın çekirdeğinin katılaşmaya başladığı 500 milyon yıl öncesinden itibaren manyetik alanın daha da güçlendi ve yaşam; karmaşık, çok hücreli canlılara doğru evrimleşmeye başladı.

Zayıf manyetik alan, Güneş’ten gelen zararlı ultraviyole ışınların ve diğer tüm radyasyon ışımalarının Dünya’ya ulaşmasına engel olamıyor, dolayısıyla yaşamın gelişip daha ileri ve karmaşık çok hücrelilerin oluşmasına köstek oluyordu. Bütüne bakıldığı zaman, radyasyonun evrimi uyarıcı bir etkisi olduğunu söylemek çok kolay görünse de, gelişmiş canlıların, büyük bitkilerin, yumuşakçaların ve diğer basit hayvanların yüksek radyasyon etkisi altında yaşaması pek de mümkün değildir.

Araştırmacılar, Dünya çekirdeğinin katılaşmaya başladığı zamanlarda, Güneş’in de radyasyon barajını aşağı indirdiği, böylelikle Dünya’nın etrafındaki güçlenmekte olan manyetik alanın daha da iyi bir koruma sağladığı bilgilerinin bir biçimde kombine edilebileceğini düşünüyor. Radyasyonun en temelde DNA hasarına yol açmasının, bilgisayar modellerinde de yaşamın gelişmesine ve ileri canlıların oluşmasına engel oluşturması bir  kanıt niteliği taşırken, bahsi geçen parametrelerin ne şekilde ve hangi formülasyona göre birleştirilebileceği üzerinde daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulacağı kesin.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Carlo Doglionia, Johannes Pignattia, Max Coleman Why did life develop on the surface of the Earth in the Cambrian? Geoscience Frontiers(2016), http://dx.doi.org/10.1016/j.gsf.2016.02.001

Bilim İnsanları Kök Hücreden Gerçek Boyutlarda Atabilen Bir Kalp Ürettiler!

Yaklaşık 4000 Amerikalı kalp nakli için sırada bekliyor ve bunların yalnızca 2500’ü gelecek yıl yeni bir kalbe kavuşabilecek. Nakil gerçekleştikten sonra da maalesef riskler sona ermiyor. Yeni kalbe ait dokunun vücut tarafından reddedilme olasılığı da mevcut. Hastanın dokuyu reddetme olasılığını en aza indirmek isteyen uzmanlar hastanın kendi dokusundan alınan hücrelerle sentetik organlar üretmeye çalışıyor.  Massachusetts General Hospital ve Harvard Medical School’dan ekipler yetişkin bir insandan alınan deri hücrelerini çalışabilen kalp dokusuna dönüştürme hedefine bir adım daha yaklaşmış durumdalar. Ekibin çalışması Circulation Research dergisinde yayınlandı.

Teorik olarak hastadan alınan doku ile çalışan bir kalp üretilebilmesi mümkün fakat araştırmacılar henüz bu hedefi gerçekleştirebilmiş değil. Bunun sebebi organların çok özel yapıda olmaları. Hücrelerin üzerinde büyüyebilecekleri ana hatlar olduğu sürece laboratuvarda üretim daha kolay hale geliyor.

Bilim insanları önceki çalışmalarında donörün organında bulunan ve naklin gerçekleştiği hastanın bağışıklığı tarafından reddedilebilecek hücreleri özel bir solüsyon ile temizlemeyi hedefleyen bir teknik geliştirdi. Daha önceki çalışma fare kalbi ile yapılsa da bu deneyde insan kalbi kullanıldı. Transplantasyon için uygun olmadığı öngürülen 73 donörün hücreleri bu teknik ile temizlendi daha sonra özel bir mRNA tekniği ile deri hücrelerinden vücuttaki her hücre tipine dönüşebilen pluripotent kök hücreler elde edildi. Daha sonra bunların iki farklı kalp hücresi tipi olmaları sağlandı.

Koşulların yeni hücrelerin büyümesi için elverişli olduğu tespit edildikten sonra bu hücreler dokuya yerleştirildi. Araştırmacılar, iki hafta boyunca yeni hücrelerin doğal bir şekilde büyümeleri için kalbe besi karışımları verdiler. Bu iki haftanın sonunda kalp olgunlaşmamış bir kalbin yapısal özelliklerini taşır hale geldi. Araştırmacılar bu kalbe elektrik verdiklerinde ise kalp atmaya başladı.

Elbette daha önce laboratuvar koşullarında kalp dokusu üretilmişti. Fakat tam bir şekilde çalışan insan kalbi üretimine en çok yaklaşan çalışma bu oldu. Araştırmacılar buna hala hazır olmadıklarını söylüyor. Bir sonraki planları ürettikleri kalbin daha hızlı bir şekilde olgunlaşmasını sağlamak ve vücuda uyumu kusursuz hale getirmek. Araştırmacılar tüm bu çalışmaların sonunda hastalara vücutlarının reddetmeyeceği kişiselleştirilmiş kalpler üretebilmeyi umuyor.

Kaynak:

  • Popsci
  • Jacques P. Guyette, Jonathan M. Charest, Robert W. Mills, Bernhard J. Jank, Philipp T. Moser, Sarah E. Gilpin, Joshua R. Gershlak, Tatsuya Okamoto, Gabriel Gonzalez, David J. Milan, Glenn R. Gaudette, Harald C. Ott. Bioengineering Human Myocardium on Native Extracellular MatrixNovelty and Significance. Circulation Research, 2016; 118 (1): 56 DOI: 10.1161/CIRCRESAHA.115.306874

Bilim İnsanlarını 120 Yıldır Uğraştıran Biyoloji Problemini Bir Bilgisayar Çözdü!

Bilgisayar yazılımları yoğun hesaplar yapabildikleri gibi bilimsel teoriler de geliştirebilirler mi? Bir bilgisayarı biyoloji biliminin en iyi bilinen gizemlerinden biri üzerine kendi bilimsel savlarını üretmek için programlayan ABD’nin Massachusetts eyaletindeki Tufts Üniversitesi’nden bilgisayar bilimcileri Michael Levin ve Daniel Lobo’nun iddiası tam da bu yönde.
Söz konusu gizem, parçalara bölünmüş bir yassı solucanın genlerinin bu parçaları yeni organizmalara nasıl dönüştürebildiği. Bu gizem, en zeki insanları geçtiğimiz yüz yıl kadarlık dönemde afallatmış durumda ve William Herkewitz’in Popular Mechanics dergisinde anlattığına göre araştırmacılar bu problemi “inanılmaz ilginçlikte” buldukları için seçmişler. Levin’in şunları söylüyor:
“Bu solucanlar esasen ölümsüzler. İstediğiniz kadar parçalara bölün, sadece yeni organizmalara yol açmış oluyorsunuz. Bunun nasıl olabildiğinin yanıtı yenileyici ilaçlardan kendi kendini onarabilen robotlara kadar bir çok konuda anahtar niteliğinde olabilir.”
Levin ve Lobo tarafından geliştirilen bilgisayar yazılımı gerçek yaşamda konu üzerine yapılmış çalışmaları her seferinde küçük değişikliklerle tekrar tekrar yinelemek üzere tasarlanmış. Muazzam sayısal beyni ve yiyecek ya da uykuya gereksinim duymaması sayesinde makine birçok farklı hipotezi, basit ölümlülerden çok daha hızla elden geçirebilmiş.
Yazılım özü itibariyle solucanın genlerinin nasıl birbirine bağlandığı üzerine tahminler yürütüyor ve her seferinde yeni bir kuramın benzetimini yapıyordu. Sonuçlar gerçek hayatta alınanlara yakın ise bir adım daha o yönde ilerliyor, değilse yön değiştiriyordu. Üç günün sonunda yazılım veri tabanındaki yüzlerce gerçek deneyin sonuçlarına uyan bir çekirdek genetik şebeke kodu üretmeyi başardı.
Üç gün elbette muazzam kısa bir süre, ancak yazılımı oluşturmak yıllar almış. Yazılımın mevcut verileri kullanabilmesi için amaca özel bir bilgisayar dili geliştirmek gerekmiş ve elbette yıllar boyu konu üzerine yapılmış tüm bilimsel çalışmaların sonuçları derlenmiş. Ancak bu yapı taşları yerli yerine oturduğunda yazılım sonuçlarına erişebilmiş. Levin şu açıklamalarda bulunuyor:
“Doğanın neler yaptığını açıklayan modeller üretmek bilimcilerin en yaratıcı uğraşlarının başında geliyor… Bilimsel girişimlerin kalbi ve ruhu bu. Yüz yılın üzerindeki çabalarımızda başarısızlığımızın gösterdiği üzere hiçbirimiz bu modeli üretemezdik. Bu sorun, ve bizim yaklaşımımız neredeyse tamamen genellenebilir. Kullanılabilir verilerin bulunduğu ancak temeldeki mekanizmayı tahmin etmenin güç olduğu her durum için aynı yöntem kullanılabilir.”
Levin ve Lobo’nun çalışması PLOS Computational Biology dergisinde yayınlandı. İkili benzer bir ters-mühendislik yaklaşımının, özellikle insan zekasının işlemekte zorlanacağı derecede çok ham veri bulunan bilimsel alanlarda kullanılabileceğine inanıyorlar. Bir sonraki aşamada bilgisayar bilimciler metastaz, yani kanserin nasıl bedende yayıldığı konusunu ele alacaklar.
Kaynak:
  • Science Alert
  • Daniel Lobo, Michael Levin Inferring Regulatory Networks from Experimental Morphological Phenotypes: A Computational Method Reverse-Engineers Planarian Regeneration Plos Computational Biology Published: June 4, 2015http://dx.doi.org/10.1371/journal.pcbi.1004295

4 Saat Ertelenmiş Fiziksel Egzersiz, Hatırlamayı Kolaylaştırıyor

Yeni öğrenilen bilginin daha iyi akılda kalması için uykunun önemini belirten araştırmalara ve haberlere mutlaka rastlamışsınızdır. Fakat Current Biology’de yayımlanan yeni bir araştırma, bu konuda farklı bir öneri sunuyor.

16 Haziranda Cell Press dergisi olan Current Biology’de yayımlanan araştırmanın önermesine göre; gecikmeli egzersiz, bildirimsel ya da açık belleğin güçlendirilmesinde işe yarıyor olabilir. Araştırmada egzersiz yapılması gereken doğru zamanın ya da zaman aralığının tam olarak ne olduğu belirtilmese de, araştırmacılar bilginin alınması ile fiziksel egzersiz arasında4 saatlik bir aralığın üzerinde duruyorlar. Yani araştırmacılara göre; dersten çıktıktan 4 saat sonra antrenman yaparsanız öğrendiklerinizi daha iyi hatırlayabilirsiniz.

Araştırmanın detaylarına değinecek olursak; bilim insanları yaptıkları çalışma kapsamında 72 katılımcıyı 40’ar dakikalık öğrenme seanslarına dahil ettiler, ne kadar bilgiyi aldıklarını test ettiler ve daha sonra katılımcıları 3 gruba ayırdılar. İlk grup, 90 resim-yer eşleştirmesi içeren bilgiyi aldıktan hemen sonra antrenman yaptı. İkinci grup egzersiz yapmak için 4 saat bekledi ve son grup da hiç egzersiz yapmadı.

48 saat sonra, araştırmacılar bütün katılımcıları yeniden teste soktular ve MRI taramaları gerçekleştirdiler. Bulgulara göre; 4 saat sonra antrenman yapanlar, 48 saat sonra yapılanhafıza testinde kayda değer şekilde daha başarılı oldular.

Fakat bu araştırma yalnızca egzersizin tek bir tip hafıza üzerindeki etkisine odaklanıyor. Bilim insanlarının da dikkat çektiği gibi, bilgiyi alma sürecinden hemen sonra yapılan egzersizlerin de hafıza üzerinde faydaları olabildiği, işlemsel belleği kuvvetlendirdiği önermesinde bulunan araştırmalar da mevcut.

Daha sonra yapılacak araştırmalarla eğer gecikmeli antrenmanın hafıza üzerindeki etkileri desteklenebilirse, belki de spor yaptığımız saatleri yeniden gözden geçirmemiz gerekebilir.


Kaynak: Bilimfili

İlgili Makale: van Dongen et al.,  Ingrid H.P. Kersten, Isabella C. Wagner, Richard G.M. Morris, and Guillen Fernandez, Physical Exercise Performed Four Hours after Learning Improves Memory Retention and Increases Hippocampal Pattern Similarity during Retrieval, Current Biology (2016), http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2016.04.071

İnsan neden toprak yer?

Jeofaji veya toprak yeme uygulaması, insanlık tarihinde derin kökleri olan ve çeşitli kültürel, beslenme ve tıbbi perspektiflere sahip bir olgudur. “Jeofaji” terimi Yunanca “geo” (toprak) ve “phagein” (yemek) kelimelerinden türemiştir ve kelimenin tam anlamıyla “toprak yemek” anlamına gelmektedir. Bu uygulama, tropikal bölgelerde, özellikle de çocuklar ve hamile kadınlar gibi belirli demografik gruplar arasında önemli bir yaygınlığa sahip olmakla birlikte, küresel olarak belgelenmiştir.

Tarihsel olarak, jeofaji çeşitli kültürlerde ve kıtalarda gözlemlenmiştir. Kamerun ve Tanzanya gibi birçok Afrika ülkesinde toprak tüketimi kültürel olarak kabul görmekte ve anormal olarak görülmemektedir. Buna karşılık, Batı bağlamlarında, genellikle gıda dışı maddelere yönelik anormal istek altında kategorize edilen bir bozukluk olan pika alanı içinde sınıflandırılır. Bu ikilem, diyet uygulamalarının kültürel göreceliliğini ve çevresel faktörlerin diyet alışkanlıkları üzerindeki etkisini vurgulamaktadır.

Beslenme ve Tıbbi Perspektifler

Bazı kil türlerinin, özellikle de kaolinin, mineral içeriği ve toksinleri bağlama kabiliyeti nedeniyle tıbbi faydalar sağladığı varsayılmıştır. Bu uygulama hem insan hem de hayvan davranışlarında görülmektedir; çeşitli türlerin toksinlere karşı koymak veya mineral alımını desteklemek için toprak tükettiği gözlemlenmiştir. İnsanlarda jeofaji bazen demir eksikliği ve anemi ile ilişkilendirilir; demir açısından zengin killerin tüketimi ek bir mineral kaynağı olarak işlev görür.

Bilimsel Araştırma ve Gözlemler

Sera Young’ın yirmi yılı aşkın bir süreyi kapsayan araştırması, Arjantin’den İran ve Namibya’ya kadar farklı coğrafyalarda jeofajinin yaygınlığının altını çiziyor ve tropik bölgelerdeki yaygınlığını vurguluyor. Young’ın bulguları, bu uygulamanın, özellikle ek minerallerin hastalıklara karşı koruyucu faydalar sağlayabileceği patojen bakımından zengin ortamlara sahip bölgelerde beslenme motivasyonlarına sahip olabileceğini düşündürmektedir.

Tartışmalar ve Zorluklar

Bazı potansiyel faydalarına rağmen, toprak yeme uygulaması zararlı patojenlerin veya kirleticilerin yutulması da dahil olmak üzere risksiz değildir. Jeofajinin kültürel bir uygulama ya da tıbbi bir hastalık olarak sınıflandırılması farklılık göstermekte ve bu davranışın küresel olarak anlaşılmasını ve kabul edilmesini zorlaştırmaktadır.

İleri Okuma

Toprak veya toprak benzeri maddeleri yeme pratiği olan jeofaji, kültürler, bölgeler ve zaman dilimlerine yayılan zengin ve karmaşık bir tarihe sahiptir. Besin takviyesi, tıbbi amaçlar ve kültürel ritüeller de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle uygulanmıştır.

1. Antik Başlangıçlar: Jeofajinin Erken Dönem Kanıtları

  • Hayvanlar ve İnsanlarda Tarihsel Kanıtlar (Tarih Öncesi Zamanlar)**:
    Jeofajinin kanıtları eski çağlara kadar uzanmaktadır; arkeolojik buluntular ilk insanların ve hatta hayvanların toprak tükettiğini göstermektedir. Eski hominidler beslenme nedenleriyle jeofaji uygulamış, kil veya topraktaki mineralleri doğal bir besin takviyesi olarak tüketmiş olabilir. Afrika’daki fosil kayıtları, kil tüketiminin izlerini ortaya çıkarmıştır; bu da kilin detoksifikasyon veya bitki bazlı diyetlerin sindirimine yardımcı olmak için kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir.
  • Erken Kültürel Uygulamalar (MÖ 1000 – MS 500)**:
    Jeofaji birçok eski uygarlık tarafından uygulanmıştır. Eski Mısır’da jeofaji tedavi edici bir yöntem olarak belgelenmiştir. Mısırlılar belirli kil türlerini tüketmenin hastalıkları iyileştirebileceğine inanıyorlardı. Mide rahatsızlıklarını tedavi etmek için kilin tıbbi kullanımı Yunanlılar ve Romalılar arasında da iyi belgelenmiştir. Genellikle tıbbın babası olarak anılan Hipokrat, toprağın terapötik tüketimi hakkında yazmıştır.

2. 16. ve 17. Yüzyıllar: Keşif ve Küreselleşme

  • Yerli Halklar Arasında Jeofaji**:
    Avrupalı kaşifler ve misyonerler 16. yüzyılda Afrika ve Amerika’ya geldiklerinde, yerli halkların toprak ve kil tükettiğini gözlemlediler. Örneğin Batı Afrika’da jeofaji, sabah bulantılarını hafifletmek ve mineral alımını desteklemek için toprak tüketen özellikle hamile kadınlar arasında olmak üzere çeşitli kabileler arasında yaygındı. Bu uygulamalar Avrupalılar tarafından genellikle medeniyetsiz veya tuhaf olarak yanlış yorumlanmıştır.
  • Sömürge Amerikası ve Köleleştirilmiş Nüfus**:
    1. ve 18. yüzyıllarda Amerika’ya getirilen köleleştirilmiş Afrikalılar jeofaji uygulamasına devam etmiştir. Bu uygulama özellikle köleleştirilmiş insanların kil ve toprak tükettiği güney Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşmıştır. Bazı tarihçiler bu bağlamda jeofajinin, gıda kıtlığı zamanlarında bir tür besin takviyesi ve Afrika geleneklerinden aktarılan kültürel bir uygulama olarak hizmet ettiğini savunmaktadır. Ayrıca köleleştirilmiş bireylerin jeofajiyi bir direniş biçimi olarak kullandıklarına, hastalık yaratmak ve zorla çalıştırılmaktan kaçınmak için toprak yuttuklarına dair anlatılar da vardır.

3. 19. Yüzyılda Bilimsel Söylemde Jeofaji

  • Jeofajiye Avrupa’da Bilimsel İlgi (1800’ler)**:
    1. yüzyıla gelindiğinde Avrupalı doğa bilimciler ve kaşifler jeofajiye daha bilimsel bir ilgi duymaya başladı. Alman coğrafyacı ve doğa bilimci Alexander von Humboldt, Güney Amerika’nın yerli halkı arasında, özellikle de kıtlık zamanlarında kil tüketiminin uygulandığı Amazon havzasında jeofajiyi belgelemiştir. Humboldt’un gözlemleri bu konudaki bilgi birikiminin artmasına katkıda bulunmuş olsa da, pek çok Avrupalı hala bu konuya şüpheci bir gözle bakıyordu.
  • Charles Darwin ve Hayvan Davranışında Jeofaji**:
    1830’larda Charles Darwin, HMS *Beagle* gemisiyle yaptığı yolculuklar sırasında hayvanlar arasında jeofajiyi gözlemledi. Amazon’daki papağanların ve diğer hayvanların, muhtemelen beslenmelerindeki toksinleri nötralize etmek için kil tükettiklerini fark etti. Bu gözlem, jeofajinin hem hayvanlarda hem de insanlarda doğal bir temeli olduğu, potansiyel olarak sindirime yardımcı olduğu veya detoksifiye edici bir işlev gördüğü fikrini güçlendirdi.

4. 20. Yüzyılın Başları: Amerika Birleşik Devletleri’nde Jeofaji ve Tıbbi Çalışmalar

  • Güney Amerika Birleşik Devletleri’nde Jeofaji (1900’ler – 1940’lar):
    1. yüzyılın başlarında, kil yeme uygulaması Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde, özellikle de kırsal ve yoksul Afro-Amerikan topluluklarda yaygındı. “Kaolin” adı verilen özel bir beyaz kil türü sıklıkla tüketiliyordu. Kaolin aynı zamanda gastrointestinal sorunları tedavi etmek için kullanılan tıbbi bir ürün olarak da pazarlanıyordu. İnsanlar bu kili genellikle mide rahatsızlıklarını hafifletmek için ya da demir ve kalsiyum gibi besinlerin kaynağı olarak tüketiyordu.
  • Jeofaji Üzerine Bilimsel Çalışmalar (1930’lar – 1940’lar)**:
    Tıbbi araştırmalar bu dönemde jeofajinin potansiyel nedenlerini ve sağlık üzerindeki etkilerini ciddi bir şekilde incelemeye başladı. Araştırmacılar, özellikle demir, kalsiyum ve diğer eser minerallerdeki beslenme eksiklikleriyle bağlantısını araştırdılar. Bazı çalışmalar jeofaji yapan insanların demir eksikliği anemisi gibi altta yatan sağlık ihtiyaçlarına yanıt verdiğini öne sürerken, diğerleri toprak kaynaklı hastalıkların potansiyel risklerini vurgulamıştır.

5. 20. Yüzyılın Sonları: Jeofaji ve Beslenme Eksiklikleri

  • Jeofaji ve Hamilelik (1970’ler – 1990’lar)**:
    Yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli bir araştırma alanı hamile kadınlar arasındaki jeofajiye odaklanmıştır. Sahra altı Afrika, Amerika Birleşik Devletleri ve Latin Amerika’da yapılan çalışmalar, birçok hamile kadının mide bulantısı, mide ekşimesi ve mineral eksiklikleriyle başa çıkmak için toprak tükettiğini ortaya koymuştur. Araştırmacılar, jeofaji ve pika (gıda dışı maddelere duyulan istekle karakterize edilen bir durum) arasındaki bağlantıları araştırmış ve bunun anne ve fetüs sağlığı üzerindeki etkilerini incelemiştir.
  • Halk Sağlığı Endişelerinin Yükselişi (1990’lar)**:
    1990’lara gelindiğinde, halk sağlığı yetkilileri jeofajinin potansiyel sağlık riskleri, özellikle de kirlenmiş topraktan zararlı patojenlerin veya toksinlerin alınması riski konusunda endişelerini dile getirmiştir. Bazı araştırmacılar jeofajinin kültürel ve tarihi önemini kabul ederken, diğerleri toprak kaynaklı hastalıkları önlemeye yönelik müdahalelere duyulan ihtiyacı vurgulamıştır. Çalışmalar ayrıca jeofaji yapan popülasyonlarda toksikolojik yönlere, özellikle de ağır metal zehirlenmesine (kurşun, arsenik) odaklanmaya başladı.

6. 21. Yüzyıl: Kültürel, Tıbbi ve Bilimsel Yeniden Değerlendirme

  • Kültürel Süreklilik ve Yeniden Değerlendirme (2000’ler – Günümüz):
    1. yüzyılda jeofaji, dünyanın birçok yerinde, genellikle kültürel geleneklerin bir parçası olarak veya beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için uygulanmaya devam etmektedir. Uygulama bazen damgalanmış olsa da, giderek artan sayıda antropolog, tıp araştırmacısı ve halk sağlığı uzmanı, jeofajiyi potansiyel sağlık yararlarının yanı sıra riskleri ışığında yeniden incelemektedir. Bazı durumlarda kil tabletleri sağlık takviyesi olarak satılmaktadır ve kilin gastrointestinal sağlık için terapötik kullanımına olan ilgi yenilenmiştir.
  • Modern Tıbbi Araştırma**:
    Mevcut çalışmalar, jeofajide tüketilen toprakların biyokimyasal özelliklerine odaklanmakta, mineral içeriğine ve insan beslenmesindeki rolüne bakmaktadır. Bazı araştırmacılar, 19. yüzyılda Darwin ve diğerleri tarafından yapılan gözlemleri yineleyerek, bazı killerin detoksifiye edici özelliklere sahip olduğunu ve diyetteki toksinleri nötralize etmeye yardımcı olabileceğini savunmuşlardır. Bununla birlikte, kirlenme potansiyeline ilişkin endişeler devam etmekte ve halk sağlığı müdahaleleri, yaygın olduğu yerlerde insanları jeofajinin güvenli bir şekilde uygulanması konusunda eğitmeyi amaçlamaktadır.

İleri Okuma
  1. BBC
  2. Royal Anthropological Institute of Great Britain and Ireland Notes on the People of Batanga. Notes on the People of Batanga. The Journal of the Anthropological Institute of Great Britain and Ireland Vol. 10 (1881), pp. 463-470 DOI: 10.2307/2841552 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/2841552 Page Count: 8
  3. Hunter, J.M. (1973). “Geophagy in Africa and in the United States: A Culture-Nutrition Hypothesis.” Geographical Review, 63(2), 170-195.
  4. Denis Mitchell, Claudia Wells, Neil Hoch, Karen Lind, Stephen C. Woods, Linda K. Mitchell Poison induced pica in rats Physiology & Behavior Volume 17, Issue 4, October 1976, Pages 691–697 doi:10.1016/0031-9384(76)90171-2
  5. Timothy Johns Detoxification function of geophagy and domestication of the potato Journal of Chemical Ecology March 1986, Volume 12, Issue 3, pp 635-646
  6. Johns, T., & Duquette, M. (1991). “Detoxification and Mineral Supplementation as Functions of Geophagy.” American Journal of Clinical Nutrition, 53(2), 448-456.
  7. Aufreiter, S., Hancock, R.G.V., & Mahaney, W.C. (1997). “Mineralogical and Geochemical Aspects of Geophagy with Special Reference to East Africa.” Environmental Geochemistry and Health, 19(1), 19-34.
  8. Thomas T. Struhsaker, David O. Cooney, Kirstin S. Siex Charcoal Consumption by Zanzibar Red Colobus Monkeys: Its Function and Its Ecological and Demographic Consequences International Journal of Primatology February 1997, Volume 18, Issue 1, pp 61-72 DOI10.1023/A:1026341207045
  9. William C. Mahaney, Maximiliano Bezada, R. G. V. Hancock, Susan Aufreiter and Francisco L. Pérez Geophagy of Holstein Hybrid Cattle in the Northern Andes, Venezuela Mountain Research and Development Vol. 16, No. 2 (May, 1996), pp. 177-180 Published by: International Mountain Society DOI: 10.2307/3674011 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/3674011 Page Count: 4
  10. Geissler PW, Mwaniki D, Thiong F, Friis H. Geophagy as a risk factor for geohelminth infections: a longitudinal study of Kenyan primary schoolchildren. Trans R Soc Trop Med Hyg. 1998 Jan-Feb;92(1):7-11. PMID: 9692137
  11. Geissler PW, Prince RJ, Levene M, Poda C, Beckerleg SE, Mutemi W, Shulman CE. Perceptions of soil-eating and anaemia among pregnant women on the Kenyan coast. Soc Sci Med. 1999 Apr;48(8):1069-79. PMID: 10390045
  12. Geissler, P. W., et al. (1999). “The role of earth eating in protecting the body and improving fertility among the Luo of Kenya.” East African Medical Journal, 76(6), 346-350.
  13. R. Krishnamani, William C. Mahaney Geophagy among primates: adaptive significance and ecological consequences Animal Behaviour Volume 59, Issue 5, May 2000, Pages 899–915 doi:10.1006/anbe.1999.1376
  14. Ricardo M. Holdø, Joseph P. Dudley and Lee R. McDowell Geophagy in the African Elephant in Relation to Availability of Dietary Sodium Journal of Mammalogy Vol. 83, No. 3 (Aug., 2002), pp. 652-664 Published by: American Society of Mammalogists Stable URL: http://www.jstor.org/stable/1383529 Page Count: 13
  15. Callahan, G. N. (2003). “Eating Dirt.” Emerging Infectious Diseases, 9(8), 1016-1021. DOI: 10.3201/eid0908.030033
  16. Hooda PS, Henry CJ, Seyoum TA, Armstrong LD, Fowler MB. The potential impact of soil ingestion on human mineral nutrition. Sci Total Environ. 2004 Oct 15;333(1-3):75-87. PMID: 15364520
  17. Allan MeeI; Rebecca DennyII; Keith FaircloughIII; Dave M. PullanIV; Will Boyd-Wallis Observations of parrots at a geophagy site in Bolivia Biota Neotrop. vol.5 no.2 Campinas 2005 http://dx.doi.org/10.1590/S1676-06032005000300023
  18. Voigt CC, Capps KA, Dechmann DKN, Michener RH, Kunz TH (2008) Nutrition or Detoxification: Why Bats Visit Mineral Licks of the Amazonian Rainforest. PLoS ONE 3(4): e2011. doi:10.1371/journal.pone.0002011
  19. Kawai K, Saathoff E, Antelman G, Msamanga G, Fawzi WW. Geophagy (Soil-eating) in relation to Anemia and Helminth infection among HIV-infected pregnant women in Tanzania. Am J Trop Med Hyg. 2009 Jan;80(1):36-43. PMID: 19141837
  20. Sera L. Young Pica in Pregnancy: New Ideas About an Old Condition Annual Review of Nutrition Vol. 30: 403-422 (Volume publication date August 2010) First published online as a Review in Advance on April 26, 2010 DOI: 10.1146/annurev.nutr.012809.104713
  21. Sera L. Young, Paul W. Sherman, Julius B. Lucks and Gretel H. Pelto Why On Earth?: Evaluating Hypotheses About The Physiological Functions Of Human Geophagy The Quarterly Review of Biology Vol. 86, No. 2 (June 2011), pp. 97-120 Published by: The University of Chicago Press DOI: 10.1086/659884 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/10.1086/659884 Page Count: 24
  22. Young, S. L. (2011). “Craving Earth: Understanding Pica—the Urge to Eat Clay, Starch, Ice, and Chalk.” Columbia University Press.
  23. J.N. Bonglaisin, C.M.F. Mbofung and D.N. Lantum, 2011. Intake of Lead, Cadmium and Mercury in Kaolin-eating: A Quality Assessment. Journal of Medical Sciences, 11: 267-273. DOI: 10.3923/jms.2011.267.273 URL: http://scialert.net/abstract/?doi=jms.2011.267.273
  24. Abrahams, P.W. (2012). “Soil, Food, and Health: The Role of Earth-Eating (Geophagy) in Human Nutrition and Health.” Environmental Geochemistry and Health, 34(6), 609-623.
  25. Natalia C. Orloff and Julia M. Hormes Pickles and ice cream! Food cravings in pregnancy: hypotheses, preliminary evidence, and directions for future research Front Psychol. 2014; 5: 1076. Published online 2014 Sep 23. Prepublished online 2014 Aug 6. doi: 10.3389/fpsyg.2014.01076
  26. Young, S.L., & Wilson, M.J. (2021). “Clay Consumption and Geophagy: A Biocultural Perspective.” The Quarterly Review of Biology, 96(3), 241-264.