Hasar Gören Sinir Hücreleri Taşınabilir Mitokondrilerle Onarılacak

Rockefeller Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, mitokondrilerin nöronal aksonlardaki taşınımı yükseltildiği takdirde, farelerin sinir hücelerinin yaralanma sonrası onarım becerilerinde artış olduğunu saptadı. Sonuçları Journal of Cell Biology dergisinde yayımlanan makale ile duyurulan çalışmanın, hastalık ya da yaralanma sonucu nöronları hasar gören insanlarda sinir hücrelerinin yeniden oluşumunu tetikleyecek stratejiler geliştirilmesine yardımcı olacağı ifade ediliyor.

Nöronların, vücutta uzun mesafelere yayılan aksonlarını genişletebilmeleri için büyük miktarda enerjiye gereksinimleri olur. Bu enerji mitokondriler tarafından ATP (adenozin trifosfat) biçiminde sağlanır. Mitokondriler, hücre içi enerji santralleridir. Gelişim sırasında mitokondriler aksonlarda ATP gereken yerlere taşınırlar. Ancak büyüme çağını geride bırakan yetişkinlerde, mitokondriler çok daha az hareketlidir, çünkü olgun nöronlar sintafilin (İng.syntaphilin) adı verilen bir protein üretirler. Sintafilin mitokondrileri bulundukları yere sabitler. Araştırmacı Zu-Hang Sheng ve çalışma arkadaşları, mitokondri taşınımındaki bu azalışın, yetişkinlerde yaralanma sonrası nöronların yenilenememesini açıklayıp açıklayamayacağını anlamaya karar verdi.

Sheng ve ekip arkadaşı Bing Zhou, olgun fare aksonları zarar gördüğünde yakında bulunan mitokondrilerin de hasarlandığını ve sinir yenilenmesi için gereken ATP desteğini veremediklerini saptadı. Bilimciler sintafilini sinir hücrelerinden genetik olarak kaldırdıklarında ise mitokondriyel taşınım arttı. Böylece hasar gören mitokondrilerin yerine ATP üretebilen sağlam mitokondriler gidebildi. Sintafilini olmayan olgun nöronların bu şekilde yaralanma sonrası yenilenebildikleri görüldü.

“Hücre içinde ve deney tüpünde gerçekleştirdiğimiz çalışmalar, mitokondriyel taşınımı arttırmak yoluyla enerji eksikliğinin giderilerek, nöronların yenilenmesinin sağlanabileceğini gösterdi. Bu yaklaşımdan yararlanarak merkezi ve çevresel sinir sistemi hasarlarının iyileştirilmesini sağlayacak stratejiler geliştirilebilir,” diyor Sheng.

Aşağıdaki videoda aksonlar hasar gördükten sonra, yakında bulunan mitokondrilerin ATP üretemez duruma geldikleri görülüyor. Bu mitokondrilerin rengi sarıdan (sağlıklı) yeşile (hasarlı) dönüyor (Telif: Zhou et al., 2016).


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • Eurekalert, “Mobilizing mitochondria may be key to regenerating damaged neurons”
    < http://www.eurekalert.org/pub_releases/2016-06/rup-mmm060716.php >
  • Science Alert, “Scientists are using mobile mitochondria to repair damaged nerve cells”
    < http://www.sciencealert.com/damaged-neurons-could-be-fixed-with-mobile-mitochondria-scientists-say >

İlgili Makale: Bing Zhou, Panpan Yu, Mei-Yao Lin, Tao Sun, Yanmin Chen, and Zu-Hang Sheng Facilitation of axon regeneration by enhancing mitochondrial transport and rescuing energy deficits The Journal of Cell Biology Published June 7, 2016 The Rockefeller University Press, doi: 10.1083/jcb.201605101

Y Kromozomunun Yok Olacağına Dair Fikirleri Çürüten Bir Çalışma

Sekiz Afrikalı ve sekiz Avrupalı erkeğin Y kromozomlarının karşılaştırması Y’deki genlerin genelde önemsiz olduğu ve zamanla azalıp yok olmaya mahkum olduğu yönündeki genel kanıları azaltıyor. Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi (UC Berkeley) Bütünleştirici Biyoloji Bölümü’nde akademisyen olarak çalışan ve bu yeni analizin yaratıcısı evrim biyoloğu Melissa A. Wilson Sayres şunları söylüyor:
“Y kromozomu bir zamanlar X kromozomu ile paylaştığı genlerin yüzde 90’ini kaybetti ve bazı bilim insanları bu yüzden Y kromozomunun 5 milyon yıldan kısa bir sürede tamamen yok olacağı tahmininde bulundular.”
Bazı memeliler erkek ve dişi cinsleri bulunmasına ve normal yollardan ürüyor olmalarına karşın Y kromozomlarını tamamen yitirmiş durumdalar. Bunun üzerine Aralık 2013’te kimi araştırmacıların farelerde bazı genleri karıştırarak Y kromozomu bulunmayan ancak normal yoldan çocuk sahibi olabilen erkekler üretmeleri bazı yorumcuları yeniden Y kromozomunun gereksiz olduğunu düşünmeye yöneltti. Wilson Sayres şunları ekledi:
“Çalışmamız korunan ve X’ten Y’ye aktarılan genlerin önemli olduğunu ve insan Y kromozomunun bir süre daha bizimle olacağını gösteriyor.”
Wilson Sayres ve aynı üniversiteden meslektaşı bütünleştirici biyoloji profesörü Rasmus Nielsen birlikte kaleme aldıkları ve 9 Ocak 2014 tarihinde PLOS Genetics dergisinde yayınlanan makalelerinde 16 erkeğin Y kromozomlarındaki değişimin bu kromozomda yer alan birçoğu erkek üretkenliği ile ilgili genleri korumaya yönelik bir doğal seçilim mekanizması ile tutarlı olduğunu gösteriyorlar. Nielsen şöyle konuşuyor:
“Melissa’nın sonuçları oldukça çarpıcı. Y kromozomu üzerinde çok fazla doğal seçilim olması nedeniyle insanların sandıklarından çok daha fazla işlev de olmak zorunda.”
Y kromozomundaki değişiklikler insanların yerküre üzerindeki hareketliliklerini izlemekte kullanılıyor ve Nielsen’e göre bu yeni araştırma insanların evrimsel tarihi üzerine olan tahminleri de iyileştirebilecek. Nielsen şöyle devam ediyor:
“Melissa gösterdi ki bu negatif seçilim (zararlı genleri ortadan kaldırmaya yönelik doğal seçilim) tarihleri olduklarından daha eski sanmamıza ve dolayısıyla atalarımızın tarihi hakkında olması gerekenden oldukça farklı tahminlerde bulunmamıza yol açıyor.”
Y Kromozomu, Geçen 200 Milyon Yılda Bozuluma Uğradı
200 milyon yıldan daha önce, memeliler yeryüzünde henüz nispeten yeni iken cinsiyet kromozomları olan X ve Y’nin ilk halleri de aynen diğer kromozomlar gibiydi: her yeni nesilde birkaç genlerini değiş tokuş ediyor ve bu sayede yavruların ebeveynlerinin genlerinin bir karışımını edinebilmesini sağlıyorlardı. İki proto-X kromozomu edinen döllenmiş yumurtalar dişiye, bir proto-X ve bir proto-Y kromozomu edinenler de erkeğe dönüşüyorlardı.
Wilson Sayres’e göre bilinmeyen bir nedenle erkek özelliklerine yol açan olaylar serisini tetikleyen gen Y kromozomunda sabitlendi ve testislerin, sperm ve meninin gelişimini denetleyen diğer erkeğe özel genleri de yanına çekti. Bunların birçoğu dişiler için zararlı genlerdi ve sonunda X ve Y genlerini takas etmeyi bırakıp birbirlerinden ayrı olarak evrimleşmeye başladılar. Wilson Sayres şunları ekliyor:
“X ve Y’nin büyük bölümlerinde DNA takas etmiyor olusu Y’nin kendi başına etkin olarak hataları düzeltememesine yol açtı ve Y zamanla bozuluma uğradı. XX kromozomlu dişilerde X’in hala gen takası yapıp hataları düzeltebilecek bir eşi var ve X kromozomunun bu yüzden bozulmadığını düşünüyoruz.”
Wilson Sayres cinsiyet kromozomlarının tarihçesinden ve özellikle cinsiyet belirlemeyen kromozomlardaki çeşitlilikle karşılaştırıldığında Y kromozomundaki çeşitlilik azlığından oldukça etkilenmiş. İnsanlığın tarihçesini anlamakta kullanılıyor olsa da bu çeşitlilik Y kromozomu boyunca şu ana dek pek de iyi tanımlanamamış. Wilson Sayres şöyle devam ediyor:
“Y kromozomları birbirleriyle umduğumuzdan daha fazla benzerlik gösteriyorlar. Bunun nedeninin bir sonraki nesle katkıda bulunan daha az sayıda erkek olmasından mı yoksa doğal seçilimin çeşitliliği yok edişi mi olduğuna dair bir tartışma süregeldi şu ana dek.”
Y Kromozomuna Daha Az Sayıda Erkek Mi Katkıda Bulundu?
UC Berkeley araştırmacıları düşük çeşitliliğin tek nedeninin daha az erkek olması halinde bunun her nesilde erkeklerin dörtte birden daha da azının kromozomlarını bir sonraki nesle aktarabilmesi anlamına geleceğini göstermişler. X kromozomu da dahil diğer insan kromozomlarındaki çeşitlilik bu hikayenin olabilirliğini bir hayli düşük kılıyor. araştırmacılar bunun yerine düşük çeşitliliğin yoğun bir doğal seçilimle, yani kötü mutasyonları elerken kromozomu da en temel haline kadar tırpanlayan güçlü bir evrimsel baskı ile açıklanabileceğini bulmuşlar. Söz yine Wilson Sayres’de:
“Y kromozomundaki zararlı mutasyonları kaldırmaya yönelik arıtıcı bir seçilimle Y kromozomlarını aktaran erkek sayısındaki orta karar bir düşüşü birleştiren bir modelin Y’deki çeşitliliği açıklayabildiğini gösteriyoruz.”
Araştırmacılar 17’si insanların 200 milyon yıl sonra hala korudukları, 10 tanesi de sonradan edindikleri fakat az anlaşılmış toplam 27 genin tamamının büyük olasılıkla bu secilimden etkilendiğini bulmuşlar. Amplikonik genler adı da verilen bu yeni genler kromozomda çoklu kopyalar halinde bulunuyorlar ve bunlardan bir ya da daha fazlasının eksikliği erkek kısırlığı ile ilişkilendirilebiliyor. Wilson Sayres ekliyor:
“Şu ana kadar anlayamadığımız bu amplikonik bölgeler görünüşe göre oldukça önemli ve erkek üretkenliği için incelenmeli.”
Wilson Sayres Y çeşitliliğini büyük bir hassasiyetle ölçmeyi başarmış zira ilk kez bir insanın Y kromozomundaki çeşitliliği otozom adi da verilen diğer 22 kromozomdaki, X kromozomundaki ve mitokondriyal DNA’daki çeşitlilikle karşılaştırmış. DNA dizinleri elinde Y kromozomunun en hatasız dizinlerini bulunduran Mountain View’da yerleşik Complete Genomics Inc. firması tarafından çıkarılmış 16 erkeğin genom verilerini kullanmış. Bu firma geçenlerde Pekin Genom Enstitüsü (BGI) tarafından satın alınmıştı. Wilson Sayres sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Y kromozomu çeşitliliği üzerine türler arası çalışmalar henüz başlangıç aşamasında: şu ana kadar dizinleri çıkarılan 36 memeli genomundan sadece üçünde Y kromozomu tamamlanmış durumda. Şu ana kadar çıkarılmış 1000’den fazla insan genomu, ne yazık ki Y kromozomunu bireyler arasında bu tip karşılaştırmalar yapabilmeye yetecek derecede hassas kapsayamıyor, ancak teknolojideki DNA’yı daha iyi tanımlamaya yönelik gelişmeler Y kromozomunun bu tür analizlerini de kolaylaştıracak.”
Kaynak:
  • Phys.org
  • Melissa A. Wilson Sayres , Kirk E. Lohmueller, Rasmus Nielsen Natural Selection Reduced Diversity on Human Y Chromosomes PLOS Genetics Published: January 9, 2014http://dx.doi.org/10.1371/journal.pgen.1004064

Yemeklerinizi Mikrodalga ile Pişirmek Zararlı Mıdır?

Evlerimizin vazgeçilmez parçalarından birisi mikrodalga fırınlardır. Çünkü bize sağladığı kolaylıklar tartışılmaz bile. Ancak birçok insanın içerisinde takılı kalmış bir şüphe de yok değildir: mikrodalga fırında yemek ısıtmak besin değerini azaltıyor veya sağlığa zararlı bir şeyler yapıyor olabilir mi? Bu sorunun aslında şüpheye yer bırakmayan bir cevabı vardır. Ve bu cevap ile ikna olabilmeniz için, mikrodalga fırının nasıl çalıştığını öğrenmeniz gerekiyor:

Mikrodalga fırınlar, tıpkı radyo dalgaları gibi elektromanyetik dalgaları kullanırlar; ancak mikrodalgalarda kullanılan dalgaların frekansı çok daha yüksektir. Bu aşırı yüksek frekanslı dalgalar son derece seçicidir. Yani neredeyse sadece elektriksel olarak asimetrik moleküllerle etkileşirler; diğer moleküller üzerinde hiçbir etkileri yoktur. Ne demek elektriksel olarak asimetrik moleküller? Örneğin moleküler yapısının bir kısmı pozitif yüklü, diğer bir kısmı negatif yüklü parçacıklar… Bunlara aynı zamanda “polar moleküller” ya da “polarize kimyasallar” da denir. Etrafımızda en yaygın olarak bulunan polarize kimyasallardan birisi sudur! Zaten mikrodalga fırın da büyük oranda besinlerin içerisindeki suyla etkileşime geçer. Örneğin zeytinyağlı yiyecekleri mikrodalga fırında ısıtmak bu sebeple pek kolay değildir: çünkü zeytinyağı polar bir yapıda değildir.
Mikrodalga fırının sağladığı dalgalar yiyeceklere çarptığında, onların içerisindeki suyu harekete geçirirler. Bu, tıpkı bir arkadaşınızı üst üste dürtmeye benzer! Dalgalar su moleküllerine çarptıkça onları titreştirir. Bir su molekülü titreştikçe, yanındaki molekülleri de titreştirir. Bu, enerjinin artması anlamına gelir. Böylece su ısınmaya başlar. Su ısındıkça, etrafını da ısıtır. Böylece yiyeceklerimiz mikrodalga fırın içerisinde pişer.  Dolayısıyla mikrodalga fırınların içerisindeki dalgalar, besinlere ısı ya da zararlı radyasyonlar göndermezler; basitçe, içlerindeki suyu harekete geçirecek titreşimler gönderirler. Mikrodalga fırının etkili ve hızlı bir yöntem olma sebebi, bu yüksek frekanslı dalgaların çok hızlı bir şekilde besinin içine etki edebilmesidir. Buna “penetrasyon” (delme, içe girme) denir. Örneğin normal ocaklar ya da fırınlardaki ısınma, bu tür bir penetrasyona sahip değildir. Dolayısıyla besinler dıştan içe doğru ısı transferiyle, çok daha yavaş pişebilir.
Uzun lafın kısası, mikrodalga fırınlarda kullanılan “yöntem” bakımından zararlı olan hiçbir taraf yoktur. Bu dalgalar “besinin içerisinde” kalamazlar, çünkü basitçe “içeride kalabilecek” bir yapıya sahip değildir. Dolayısıyla radyoaktif moleküller gibi düşünülmeleri büyük bir hatadır. Ancak bu hızlı ısıtma süreci besin değerlerini etkiler mi? Vücudumuza zararlı olmasa bile, mikrodalga fırın kullanarak besinleri ısıtmak onların bize faydalarını azaltıyor olabilir mi?
Bu konuda da herhangi bir sıkıntı yoktur. Çünkü mikrodalga fırında ısınma dolayısıyla bozulan her kimyasal (besi maddesi), aynı zamanda ocaklarda ve fırınlarda da bozulmaktadır. Örneğin tüm proteinler, onları nasıl ısıtırsanız ısıtın, sıcaklık artışıyla bozulacaktırlar. Ancak zaten vücudumuzun ihtiyacı olan da bu proteinlerin bozunmuş ve parçalanmış halleridir. Hatta midemiz de bu bozunmada önemli bir role sahiptir. Yapılan araştırmalarda, mikrodalga fırınla yiyecek pişirmenin yağlar, karbonhidratlar, proteinler gibi makromoleküllerin hiçbiri üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olmadığı gösterilmiştir.
Vitaminler ve mineraller gibi mikromoleküllerde ise işler biraz daha karışıktır. Ancak bu karışıklığın suçlusu mikrodalga fırınlar değildir. Her vitamin, ısıtıldığı zaman bozunarak etkisini yitirmektedir. Bu ısıtmanın türü önemli değildir. Ancak kimi durumda mikrodalga fırın kullanmak bu bozunmayı azaltmaya yarayabilir! Örneğin bazı kimyasallar hızla verilen ısıya maruz kaldıklarında hemen bozunurlar. Bunun en bilinen örneği C Vitamini’dir. İşin ilginç tarafı, bu kimyasalın parçalanması, ısının süresine bağlı olarak hızlanmaktadır. Dolayısıyla genel kanının aksine, mikrodalga fırınlar besini ısıtmak için daha etkili araçlar olabilirler. Çünkü çok daha kısa sürede, aynı ısıtmayı yapabilmektedir; böylece vitaminlerin fazladan bozunmasına engel olurlar.
Sorun, bitkiler ve yeşillikleri mikrodalga fırında ısıttığımızda oluşmaktadır. Çünkü birçok bitkisel ürüne değerini veren besinler, yiyeceğin içerisinde yer alır. Ancak mikrodalga fırın besin içerisindeki suyu titreştirip ısıttıkça, suyla birlikte bu besin maddeleri de yiyeceğin dışına çıkar. Örneğin mikrodalga fırında bir brokoliyi ısıttığınızda, glukosinolat adı verilen sülfür içerikli kimyasalın neredeyse tamamını yitirirsiniz. Bu kimyasal, kansere karşı mücadelede önemli bir araç olmakla birlikte; aynı zamanda birçok kişinin brokoliyi “itici”, bazılarının ise “iğrenç” bulmasına neden olan tadı veren kimyasaldır.
Dolayısıyla bitkileri mikrodalga yerine buhar içerisinde pişirmek en sağlıklısıdır. Ancak mikrodalgada ısıtılan bir sebzenin besin açısından tamamen “öldüğünü” düşünmek de hatadır. Çünkü söz konusu beslenme ve besin maddeleri olduğunda, hiçbir şey o kadar basit değildir. Birçok araştırma, beklenmedik sonuçlar verebilir. Örneğin 2008 yılında İtalyan bilim insanları tarafından yapılan bir araştırmada, havuçların kaynatılmasının içlerindeki karotenoid maddelerin miktarını arttırmıştır! Buharda pişirmek ve kızartmak ise bu değerleri azaltmıştır. Lutein gibi karotenoidler gözlere ve beta karoten içeriğimize katkı sağlarlar.
Sonuç olarak, bir besini mikrodalga fırında ısıtmanın günlük yaşantınıza etki edebilecek kadar bir farkı yoktur diyebiliriz. Mikrodalga fırınınızın yapısında herhangi bir hasar ya da bozukluk olmadığı müddetçe, bu fırının size herhangi bir zarar vermesi mümkün değildir. Tabii bir önlem olarak, mikrodalga fırın çalışırken tam karşısında durmamaya çalışın. Normalde mikrodalga fırınların kapaklarında dışarıya dalga saçılımını önleyen araçlar vardır; ancak bunlar zamanla eskir ve bozulur (ki işte o zaman onları değiştirmeniz gerekir). Mikrodalgalara doğrudan maruz kalmak insan sağlığı için zararlıdır (ki besinlerimizin de zarar gördüğüne yönelik hatalı fikir buradan kaynaklanmaktadır). Bir diğer önemli nokta da plastikleri mikrodalga fırın içerisine koymamak. Çünkü plastikler yapıları gereği mikrodalgaları hapsederler ve kanserojen kimyasalların oluşmasına neden olurlar (ki bu da birçok korkutucu mikrodalga fırın iddiasının nedenidir). Bu temel kurallar haricinde mikrodalga fırınlarınızı güvenle kullanabilirsiniz. Harvard Üniversitesi’nin konuyla ilgili açıkladığı gibi:
“Mikrodalga fırınlar mı? Bir mühendislik harikası, bir kolaylık abidesi… Hatta bazen besin içeriğini desteklemek bakımından da faydalı!”
 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Sigarayı Bırakmaya Hazırlanırken Beynin Yapısı Değişiyor

Geçtiğimiz aylarda Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırmada, sigarayı bırakabilen tiryakilerin bu başarılarında beyin donanımlarının payı olabileceği anlaşıldı. Sonuçları Neuropsychopharmacology dergisinde yayımlanan bir makale ile paylaşılan çalışmadan elde edilen bulgulara göre, sigarayı bırakmaya çalışıp bırakamayanlara kıyasla, bırakabilen kişilerin beyinlerindeki belli bölgeler arası bağlantıların daha yoğun olduğu saptandı.

Araştırmacılar 85 kişinin sigarayı bırakma çabasına girmeden 1 ay önce çekilmiş MR görüntülerini inceledi. Katılımcıların tümü sigarayı bıraktı ve ekip tarafından süreç 10 hafta boyunca takip edildi. 41 katılımcı tekrar sigaraya başladı. Kesin olarak sigarayı bırakan diğer 44 kişinin beyin taramalarını inceleyen bilimciler, bu kişilerin sigarayı bırakmadan önce ortak bir noktalarının olduğunu fark etti: İstek ve arzuların bölgesi olan insula ile dokunma duyusu ve hareket kontrol merkezi olan somatosensoriyel korteks arasındaki eşzamanlılık (koordineli etkinlik) daha iyi durumdaydı.

“Basitçe anlatmak gerekirse, insula beynin diğer bölümlerine mesaj gönderiyor ve bunun ardından bir sigara alıp almamak konusunda karar veriliyor,” diyor makalenin baş yazarı Dr.Merideth Addicott. Serebral korteksteki büyük bir bölge olan insula, pek çok sigara bırakma araştırmasına konu olmuş ve tiryakilerin canı sigara istediğinde, beynin bu bölgesinin aktifleştiği keşfedilmiştir. Ayrıca insula bölgesi hasarlanan tiryakilerin de birdenbire sigaraya ilgilerini yitirdikleri gözlemlenmiştir.

“Sigara tiryakiliğinde insula’nın kilit yapı olduğu ve özellikle insula’nın işlevini düzenleyen sigara bıraktırma araçları geliştirmek gerektiği konusunda görüş birliği var. Peki ama insula’yı nasıl ve kim üzerinde düzenleyebilliriz? Elimizdeki veri bu iki açıdan bazı kanıtlar sunuyor ve insula ile somatosensoriyel korteks arası bağlantıyı hedef almanın iyi bir strateji olabileceğine işaret ediyor,” diyor ekipten Dr.Joseph McClernon.

Depresyon tedavisinde kullanılan sinirsel geri bildirim ve kafatasından manyetik uyarma teknikleri, beyin etkinliğini düzenleyen yöntemler arasında bulunuyor. Bu çalışmada elde edilen bulgular sayesinde araştırmacılar artık incelemeyi nerede yoğunlaştıracaklarını biliyor. “Plan elimizde,” diyor McClernon. “Eğer tiryakilerde bu iki beyin bölgesi arasındaki iletişimi artırabilirsek, sigarayı bırakmayı başarabilenlerinkine benzetebilirsek, iyi bir başlangıç olabilir. Ayrıca bu iki bölge arası bağlantıların tam olarak nasıl başarı olasılığını yükselttiğini de anlamamız gerek.”

150513093356_1_900x600
Grafikte beyin etkiniği, katman katman görülüyor. Renklendirilmiş bölgeler insula’daki ortalama işlevsel bağlantıyı temsil ediyor. Üst sırada sigarayı başarıyla bırakan 44 kişinin ortalama bağlantıları, alt sırada ise bırakamayanların durumu görülüyor. Telif: Duke Medicine

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • News Wise, “Brains of Smokers Who Quit Successfully Might Be Wired for Success”
    < http://www.newswise.com/articles/brains-of-smokers-who-quit-successfully-might-be-wired-for-success >

İlgili Makale: Merideth A Addicott, Maggie M Sweitzer, Brett Froeliger, Jed E Rose and Francis J McClernon Increased Functional Connectivity in an Insula-Based Network is Associated with Improved Smoking Cessation Outcomes Neuropsychopharmacology (21 April 2015) | doi:10.1038/npp.2015.114

Kapak Görsel: Shutterstock / PEPPERSMINT

Tramvay İkilemi: Beş İnsanı Kurtarmak İçin Bir İnsanı Öldürür müydünüz?

Bir tramvay rayının yanında durduğunuzu hayal edin. Uzakta, kontrolden çıkmış bir tramvayın, onun gelişini duymayan beş işçiye doğru hızla geldiğini görüyorsunuz. İşçiler tramvayı görse bile, raydan zamanında ayrılamayacaklar.

Felaket belli belirsiz göründükçe, yere bakıyorsunuz ve raylara bağlı bir kaldıraç olduğunu görüyorsunuz. Eğer kaldıracı çekerseniz, tramvayın beş masum işçinin bulunduğu raylardan ikinci bir ray takımına yönleneceğini farkediyorsunuz. Ancak, yan taraftaki bu rayın aşağısında, iş arkadaşları kadar habersiz, yalnız bir işçi bulunuyor. O halde kaldıracı kaldırıp, bir insanın ölümüne yol açar fakat beş kişiyi kurtarır mıydınız?

Bu düğüm noktası, tramvay ikilemi olarak bilinen bir klasik düşünce deneyidir ve 1967 yılında düşünür Philippa Foot tarafından geliştirilip, 1985’te Jarvis Thomson tarafından uyarlanmıştır. Tramvay ikilemi, bir eylemin sonuçlarını baştan sona düşünmemizi ve eylemin ahlaki değerinin, yalnızca sonuçları tarafından belirlenip belirlenmediğini dikkate almamızı sağlar.

tramvay-problemi-bilimfilicom

Tramvay ikilemi, o zamandan beri ahlaki sezgilerimizi araştırmak için kayda değer derecede esnek bir araç olduğunu kanıtlamış ve savaş, işkence, dronlar, kürtaj ve ötanazi gibi diğer çeşitli durumlara uygulanmak üzere uyarlanmıştır.
Şimdi bu ikilemin ikinci değişkenini göz önüne alın. Tramvay raylarının üstündeki bir üst geçitte duruyor olduğunuzu hayal edin. Tramvayın, beş habersiz işçiye doğru kontrolden çıkmış şekilde savrulduğunu görebiliyorsunuz, fakat onu yönlendirecek bir kaldıraç bulunmuyor.

Ancak, üst geçitte sizin yanınızda duran büyük bir adam var. Bu cüssenin tramvayı durduracağından kuşkunuz yok. O halde, tramvayı durdurmak ve bu sayede diğer beş kişiyi kurtarmak için adamı raylara itip kurban eder misiniz?

ust-gecit-problemi-bilimfilicom
Bu senaryonun sonucu, kaldıracı çekip tramvayı diğer raya yönlendiren senaryo ile aynı: bir kişi ölüyor; beş kişi yaşıyor. İlginç olan şey ise, çoğu insan kaldıracı çekerken, çok az insanın şişman adamı üst geçitten atmayı uygun görmesidir.

Thompson ve diğer düşünürler, tramvay ikileminde ayrıca korkutucu şekilde eğlenceli olan başka değişkenler de vermişlerdir.
Bir doktor olduğunuzu ve yaşamak için hepsi de nakle ihtiyaç duyan beş hastanız olduğunu hayal edin. İki tanesinin birer akciğere, diğer iki tanesinin de bir böbreğe ve beşincisinin bir kalbe ihtiyacı var.
Sonraki koğuşta başka bir kişinin bacağı kırılmış. Fakat kaynaşan kemikleri haricinde, mükemmel derecede sağlıklı.
Peki, sağlıklı hastayı öldürüp, diğer beş kişiyi kurtarmak için organlarını alır mısınız?
Yine, bunun sonuçları da ilk ikilem ile aynı, fakat çoğu insan, sağlıklı hastayı öldürme fikrini kesinlikle reddediyor.

Eylemler, niyetler ve sonuçlar

Eğer yukarıdaki bütün ikilemler aynı sonuca sahipse, fakat çoğu insan sadece kaldıracı çekmeye istekliyse ve şişman adamı aşağı atmaya veya sağlıklı hastayı öldürmeye istekli değilse, bu durum, ahlaki sezilerimizin her zaman güvenilir, mantıklı ve tutarlı olmadığı anlamına mı geliyor? Belki, ahlaki sezgilerimizi etkileyen sonuçların ötesinde başka etmen bulunuyordur?
Foot, burada öldürmek ve ölmesine izin vermek arasında bir ayrım bulunduğu iddia etmişti. Birinci durum etkin iken, ikinci durum pasiftir. İlk tramvay ikileminde, kaldıracı çeken kişi, beş işçinin hayatını kurtarıyor ve bir insanın ölmesine izin veriyor. Sonuçta, kaldıracı çekmek, yandaki rayda bulunan kişiye doğrudan zarar vermez. Fakat üst geçit senaryosunda, şişman adamı raya itmek, kasıtlı öldürme eylemidir.
Bu bazen çift etki ilkesi olarak tanımlanır ve eğer eylem çok daha iyi bir şeye önayak olursa, dolaysız olarak zarar vermenin izin verilebilir olduğunu söyler. Yine de, daha iyi bir şeyin peşinde olunsa bile, doğrudan zarar vermek izin verilemezdir.

Thompson farklı bir yaklaşım sunmuştur. Sonuççuluk veya yararcılık gibi, sadece sonuçlarına dayalı olarak bir eylemin izin verilebilirliğini değerlendiren ahlaki kuramların, öldürmeye sebep olan bazı eylerim izin verilebilir iken neden diğerlerinin böyle olmadığını açıklayamadığını öne sürmüştür.
Eğer herkesin eşit haklara sahip olduğunu göz önüne alırsak, o halde niyetimiz beş kişiyi kurtarmak olsa bile, bir kişiyi kurban etmekte yanlış bir şey yapıyor oluruz.

Sinirbilimciler tarafından yapılan araştırmalar, insanlar tramvay ikileminin ilk iki değişkenini düşündüğü zaman hangi beyin bölgelerinin etkin hale geldiğini araştırdı.
İlk örneğin bizim mantıksal, akılcı zihnimizi etkin hale getirdiğini ve bu nedenle eğer kaldıracı çekmeye karar verdiysek, bunun sebebinin daha çok sayıda hayat kurtarmaya niyetlenmemiz olduğunu belirlediler.
Ancak, kenarda duran kişiyi itmeyi düşündüğümüz zaman, duygusal mantığımız devreye giriyor ve bu yüzden beş kişiyi kurtarmak için bir kişiyi öldürmek konusunda farklı hissediyoruz.
Bu aşamada duygularımız bizi doğru eyleme mi yönlendiriyor? Beş kişiyi kurtarmak için olsa bile, bir kişiyi kurban etmekten kaçınmalı mıyız?

Gerçek Hayat İkilemleri

Tramvay ikilemi ve çeşitleri, çoğu insanın, zarara neden olan bazı eylemleri uygun bulduğunu, fakat aynı sonuca sahip olan diğer eylemlerin izin verilebilir olmadığını düşündüğünü gösteriyor.
Herkes ikilemlere aynı cevabı vermez ve insanlar aynı fikirde olsalar bile, savundukları eylemin sahip olduğu haklı nedenlerde farkılık gösterebilirler.
Bu düşünce deneyleri, öldürmek ve ölmesine izin vermek arasındaki fark konusunda tartışmaya teşvik etmek için kullanılmıştır ve Eye In The Sky filmi gibi, popüler kültürde farklı şekillerde bile ortaya çıkmıştır.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • ScienceAlert, “The trolley dilemma: would you kill one person to save five?“<http://www.sciencealert.com/the-trolley-dilemma-would-you-kill-one-person-to-save-five>
  • Joshua D. Greene, R. Brian Sommerville, Leigh E. Nystrom, John M. Darley, Jonathan D. Cohen An fMRI Investigation of Emotional Engagement in Moral Judgment SCIENCE VOL 293 14 SEPTEMBER 2001
  • Joshua D. Greene, Leigh E. Nystrom,1 Andrew D. Engell, John M. Darley, The Neural Bases of Cognitive Conflict and Control in Moral Judgment Neuron, Vol. 44, 389–400, October 14, 2004
  • Joshua D. Greene , Sylvia A. Morelli, Kelly Lowenberg, Leigh E. Nystrom, Jonathan D. Cohen Cognitive load selectively interferes with utilitarian moral judgment Cognition 107 (2008) 1144–1154 doi:10.1016/j.cognition.2007.11.004
  • Joseph M. Paxton, Leo Ungar, Joshua D. Greene Reflection and Reasoning in Moral Judgment Cognitive Science (2011) 1–15 Copyright ! 2011 Cognitive Science Society, Inc. All rights reserved. ISSN: 0364-0213 print / 1551-6709 online DOI: 10.1111/j.1551-6709.2011.01210.x

Politik Görüşünüz Psikolojinizin Yansıması mı?

Politik görüşünüzü nasıl tanımlarsanız tanımlayın, bu görüşlerin arasında politik ve sosyal idealler bakımındanbüyük farklılıklar bulunduğunun farkındasınızdır. Yeni bir araştırmanın bulgularına göre de; bu farklılıklarınpsikolojik temelleri olabilir.

University of Nebraska’dan bilim insanlarının yürüttüğü yeni bir araştırma; eşit yoğunlukta karşılaşılan şeyler içerisinde daha olumsuz doğası olanların, bireyin psikolojik hali üzerinde normal ya da olumlu olanlara kıyasla daha büyük etki yaratması durumu olarak tanımlanabilecek olumsuzluk önyargısının, politik olarak tutucu olanlarda daha güçlü olduğunu ve bu durumun da bireyin uyaranları  hatırlama biçimini etkilediğini açığa çıkardı. Başka bir deyişle, bilim insanları; araştırmaya katılan tutucuların, negatif duygularıliberallere göre daha fazla hatırladığının bulgularına ulaştılar.

Yapılan çalışmada bilim insanları, katılımcıların politik görüşlerini göre gündemdeki 20 önemli politik konuyu onaylayıp onaylamadıkları üzerinden sınıflandırdılar. Daha sonra katılımcılara 120 adet olumsuz, olumlu venormal olarak sınıflandırılan fotoğrafları (kapak fotoğrafında bunların örneklerini görebilirsiniz) bir hafıza testi uygulamak için gösterdiler.

Katılımcılar, içerisinde aynı fotoğrafların da olduğu 240 adet fotoğrafa baktılar; daha sonra bilim insanları, katılımcılardan daha önce gördükleri fotoğrafları belirlemelerini istediler. Bulgulara göre; tutucular ve liberaller olarak sınıflandırılabilecek politik görüşte olanların, olumlu ve olumsuz fotoğrafları hatırlamalarının arasında farklılıklar var. Aşırı tutucu katılımcılar olumsuz fotoğrafların yaklaşık %91’ini hatırlarken, yaklaşık %80 oranında olumlu olanları hatırlayabiliyorlar. Aşırı liberal katılımcılar ise, %84 oranında olumsuz olanları hatırlarken, %86 oranında olumlu fotoğrafları hatırlıyorlar.

İnsanların duyguları işleme biçiminde farklıklar olmasının birçok sebebi var. Araştırmanın bir kısmında ise, bu değişkenlerin ne kadarının politik ideolojilerden kaynaklandığı belirlenmeye çalışılıyor. Araştırmacılara göre; katılımcıların duyguları işleme biçimi arasındaki bu uyuşmazlıkların yaklaşık %45’i, politik görüşlerle açıklanabiliyor. Olumsuzluk önyargısı ve politik ideoloji arasında bir ilişki olduğu belirtiliyor. İnsanların olumlu ve olumsuz resimleri ne kadar iyi hatırladıklarını etkileyen bütün değişkenlerin içerisinde, politik ideolojinin bu sebeplerin yaklaşık yarısını karşılayabildiği öne sürülüyor.

Olumsuzluk önyargısına, her ne kadar ismi kötü bir şey olduğu izlenimi kazanmanızı sağlayabilecek olsa da,herkesin sahip olduğunu belirtelim.

Siyaset bilimi profesörü Kevin Smith’e göre;

‘’Eğer çevrenizdeki pozitif uyarıcıları göz ardı ediyorsanız, yemeği kaçırma ihtimaliniz vardır. Fakat eğer çevrenizdeki negatif uyarıcıları göz ardı ediyorsanız, yemek olma ihtimaliniz vardır. Yani, olumsuzluk önyargısına sahip olmamızın da bir sebebi var.’’


İlgili Makale: Mark Mills, Frank J. Gonzalez, Karl Giuseffi, Benjamin Sievert, Kevin B. Smith, John R. Hibbing, Michael D. Dodd. Political conservatism predicts asymmetries in emotional scene memoryBehavioural Brain Research, 2016; 306: 84 DOI: 10.1016/j.bbr.2016.03.025

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • University of Nebraska–Lincoln, Study: Is your political ideology in your head?, Retrieved from http://news.unl.edu/newsrooms/unltoday/article/study-is-your-political-ideology-in-your-head/

Travma Sonrası Stres Bozukluğu için İlk Tıbbi Esrar Tedavi Denemesini Onayladı!

Araştırma, ağırlıklı olarak stres bozukluğunu en şiddetli şekilde yaşayan gaziler üzerinde uygulanacak.
Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi (DEA), esrarın travma sonrası stres bozukluğu tedavisindeki yardımcı rolünü araştırıyor. Uyuşturucu kullananları yakalamasıyla bilinen Daire, kenevir bitkisinden üretilecek bir ilaç için ilk klinik onayı verdi. Rastgele yapılan kontrollü deney, travma sonrası stres bozukluğundan ağır olarak etkilenen 76 gazi üzerinde yapılacak. Esrar içmenin etkilerini ortaya koyacak olan deneye alternatif tıp destekçisi MAPS (Multidisciplinary Association for Psychedelic Studies) sponsor oluyor.DEA ile birlikte, Amerika Gıda ve İlaç Dairesi, NIDA (National Institute on Drug Abuse) ve PHS’in (U.S. Public Health Service) de aralarında dâhil olduğu bütün ilişkili federal kurumlar araştırmaya yeşil ışık yaktı. MAPS’e göre, tıbbi amaçlı kullanılacak olan esrarın NIDA’den alınması durumunda, çalışmanın bu yıl başlaması bekleniyor.Esrarın, travma sonrası stres bozukluğu yaşayan hastalar üzerindeki olumlu etkisine dair belirgin kanıtlar olsa da, U.S. Department of Veterans Affairs (Amerika Gazi İşleri Bakanlığı) “travma sonrası stres bozukluğu tedavisinde kullanılması amaçlanan esrarın verimliliği ve güvenilirliği için, kontrollü çalışmaların değerlendirmede bulunmadığı” gerekçesiyle yasal eyaletler içerisinde dahi esrarın ilaç olarak kullanılmasını yasakladı. Bu durum, bilinmeyen sayıdaki travma sonrası stres bozukluğu yaşayan gazilerin alınan karara karşı çıkmalarına ve yasadışı yollarla esrar elde etmenin yollarını aramalarına sebep oldu.
Kaynak:

En ilginç 7 mantar türü

Kökenleri yaklaşık 1,5 milyar yıl öncesine dayanan mantarlar, Dünya üzerindeki en eski yaşam formları arasında yer almaktadır. Tüm iklimleri ve ekosistemleri kapsayan kapsamlı varlıkları, genellikle fark edilmez ancak ekolojik dengenin korunması için son derece kritiktir. Mantarların yokluğu, ölü organik madde birikimine yol açarak Dünya’nın bildiğimiz ekosistemlerini temelden değiştirecektir.

Mikoloji Alanındaki Önemli Keşifler ve Katkılar

“Mantar” terimi Latince mantar kelimesinden türetilmiştir. Tarihsel olarak mantarlar, benzer yaşam tarzları ve morfolojileri nedeniyle genellikle bitkilerle birlikte sınıflandırılmıştır. Ancak modern sınıflandırmalar mantarları bitkilerden ziyade hayvanlarla daha yakından ilişkili ayrı bir alem olarak kabul etmektedir.

Ayrışma ve Besin Döngüsü

Mantarlar ayrışmada hayati bir rol oynar, karmaşık organik maddeleri daha basit bileşiklere ayırır ve böylece temel besin maddelerini toprağa geri kazandırır. Bu süreç, besin döngüsü ve toprak verimliliği için çok önemlidir.

Fototropik Büyüme

Çoğu mantar, organizmaların ışığa doğru büyüdüğü bir fenomen olan fototropizm sergilerken, bunun mantarlardaki tam amacı belirsizliğini korumaktadır. Bitkilerin aksine, mantarlar fotosentez yapmazlar ve ışık odaklı büyümelerinin arkasındaki neden hala bilimsel bir araştırma konusudur.

Kitin ve Spor Dayanıklılığı

Mantar sporları, eklembacaklıların dış iskeletlerinde de bulunan sağlam ve dayanıklı bir polimer olan kitinden oluşur. Bu madde sporların aşırı koşullarda hayatta kalmasını ve hatta yıldızlararası yolculuk yapabilmesini sağlar, ancak bu hipotez spekülatif olmaya devam etmektedir.

Biyocoğrafya ve Adaptasyon

Mantarlar çok sayıda ekosisteme uyum sağlamış ve bunun sonucunda her biri kendi ortamına benzersiz bir şekilde uyan çeşitli türler ortaya çıkmıştır. Bu uyarlanabilirlik, mantarların evrimsel başarısının ve ekolojik çok yönlülüğünün altını çizmektedir.

Önemli Mantar Türleri

Kurt Mantarı

Basidiomycota’ya ait olan kurt mantarları (Lyophyllum spp.) benzersiz bir spor dağılım mekanizmasına sahiptir. Çoğu mantarın aksine, sporları mantar kapağının iç kısmında gelişir ve yağmur damlaları gibi çevresel faktörler tarafından oluşturulan açıklıklardan salınır.

Beyin Mantarı (Gyromitra esculenta)

Avrupa ve Kuzey Amerika’ya özgü olan bu son derece zehirli mantar, tehlikeli özelliklerine rağmen paradoksal bir şekilde İskandinav mutfağında kullanılmaktadır. Finlandiya gibi ülkelerde, toksisitesini azaltmak için kapsamlı bir hazırlık gerektirse de, lezzetli bir yemektir.

Kanayan Diş Mantarı (Hydnellum peckii)

Çarpıcı görünümüyle bilinen bu Kuzey Amerika ve Avrupa türü, pıhtılaşmayı önleyici özelliklere sahip kırmızı bir sıvı yayar. Dramatik görünümüne rağmen, toksik değildir ancak son derece acı tadı nedeniyle tatsızdır.

Entoloma hochstetteri

Yeni Zelanda ve Hindistan’da bulunan bu görsel olarak çarpıcı mavi mantar, zehirli olmasına rağmen kültürel önemini yansıtacak şekilde Yeni Zelanda’nın para birimi ve pullarında yer almaktadır.

Mycena chlorophos

Subtropikal Asya’da ve Pasifik’in bazı bölgelerinde bulunan bu biyolüminesan mantar karanlıkta yeşil renkte parlar. Nemli ortamlarda büyür ve en çok 27°C civarında ışıldar.

Trickster Ametist (Laccaria amethystina)

Orta ve Güney Amerika, Avrupa ve Asya’da bulunan bu mantar, yaşlandıkça solan canlı mor rengiyle dikkat çeker. Topraktaki toksinleri emme kabiliyeti nedeniyle tüketim için güvenli kabul edilmez.

Sinek Mantarı (Amanita muscaria)

Belki de en ikonik mantar olan bu tür, beyaz benekli kırmızı kapağı ve halüsinojenik özellikleriyle bilinir. Zehirli doğasına rağmen folklor ve popüler kültürde önemli bir yere sahiptir.

İleri Okuma

  • Hawksworth, D. L., & Lücking, R. (2017). Fungal diversity revisited: 2.2 to 3.8 million species. Microbiology Spectrum, 5(4), 1-17.
  • Blackwell, M. (2011). The Fungi: 1, 2, 3… 5.1 million species? American Journal of Botany, 98(3), 426-438.
  • Hibbett, D. S., et al. (2007). A higher-level phylogenetic classification of the Fungi. Mycological Research, 111(5), 509-547.
  • Kirk, P. M., et al. (2008). Ainsworth & Bisby’s Dictionary of the Fungi. CABI Publishing, 10th Edition.
  • Taylor, J. W., & Berbee, M. L. (2006). Dating divergences in the Fungal Tree of Life: review and new analyses. Mycologia, 98(6), 838-849.
  • Willis, K. J., & McElwain, J. C. (2014). The Evolution of Plants. Oxford University Press, 2nd Edition.
  • Webster, J., & Weber, R. (2007). Introduction to Fungi. Cambridge University Press, 3rd Edition.

WaterDrop projesi güneş enerjisiyle çölde serin su üretmeyi hedefliyor

Dünya Kaynaklar Enstitüsü’ne göre 2040 yılında 33 ülkenin ciddi su sorunu yaşaması bekleniyor. İşte bu sebeple de bu konuda birçok çalışma yapılıyor. Bunlardan birisi de doğa hayranı Ap Verheggen tarafından geliştirilen WaterDrop projesi.

Ap Verheggen güneş enerjisi konusunda yenilikçi çıkışlarla dikkat çekiyor. Bir önceki çalışması “SunGlacier” ile üretilen dev suni yaprak güneş enerjisiyle çölde su sağlıyordu. Ancak büyük boyutları sebebiyle çok da pratik kabul edilmiyordu. Şimdi de “WaterDrop” projesi ile güneş enerjisiyle çalışan, elde taşınabilir cihazla içme suyu elde edilecek. Güneş enerjisi ile yapılan son dönem çalışmlaları biraz bilim kurgu gibi gelse de yakından bakmaya değer. Bunlardan birisi de güneş enerjisi araştırmacıları tarafından geliştirilen “WaterDrop” projesi.

WaterDrop proje mekanizması basitçe şöyle;güneş enerjisiyle çalışan yoğunlaştırıcı (maddenin gaz halinden sıvı hale geçmesini sağlayan) cihaz elde taşınabiliyor ve güneş enerjisi kullanarak serin içme suyu üretmeye yarıyor. Yüksek hava sıcaklıklarında hava daha fazla su içeriyor. Normalde daha yüksek hava sıcaklıkları daha fazla güneş ışığı mânâsına geliyor. İşte bu noktada araştırmacılar “Havadaki suyu güneş enerjisi ile elde etmeye neden odaklanmayalım?” demişler ve yola koyulmuşlar.

Güneş enerjisi ile çölde soğuk içme suyu elde etmek (1)
Cihazın dış yüzeyindeki fotovoltaik hücreler gün boyunca güneş enerjisini soğuracak ve bu güneş enerjisi hava akışını sağlayan vantilatöre enerji sağlayacak. Dönen pervaneler, yoğunlaşma işlemi (maddenin gaz halinden sıvı hale geçmesi) için havayı soğutmaya yarayacak. Yoğunlaşma işlemi sonucu su damlacıkları bir kap içinde birikecek. Bu sayede gezegenin kurak bölgelerine içme suyu ve zirai sulama suyu temin edilebilecek.

Ap, “Fotovoltaik hücrelerin verimliliklerinde yakın zamanda beklenen artış ile depolama malzemelerinde de hızlı bir gelişme olacağını ve bu sayede deponun gece soğuğunu muhafaza edebileceğini ve gündüz soğutma öncesi soğutma işlemine yardımcı olacağını”ifade ediyor ve “Bilim kurgu ürünü gibi görünen bu fikirlerin gerçekleşmesinin an meselesi olduğunu” da ekliyor. Malzeme bilimindeki değişikliklerin hayatımıza katacağı renkleri heyecanla bekliyoruz.

SunGlacier: Çölde bir buzul oluşturmak

Kaynak:

Karbondioksiti kayalara hapsettiler

Carbfix ekibi miktarı ikiye katlamayı hedefliyor. [Fotoğraf: phys.org]

İzlanda’da bir jeotermal enerji santrali, karbondioksit gazını bazalt taşına hapsederek birkaç ayda kalıcı olarak atmosferden çıkaran bir tekniği başarıyla uyguladı. Çalışma, Sciencedergisinin yeni sayısında paylaşılacak.

Dünyanın en büyük jeotermal santrali Hellisheidi, ülkenin başkenti Reykjavik’e yeraltındaki volkanik aktivitelerle ısınan suyun türbinlerden geçirilmesiyle enerji sağlıyor. Fakat süreç temiz değil; havaya karbondioksit ve hidrojen sülfit gibi tehlikeli volkanik gazlar salınıyor.

Ekip üyesi Sandra Snaebjornsdottir, başarılı sonuç numunesini sergiliyor.

Yüzde 95’i hapsedildi

2012’de başlatılan proje, karbondioksiti su yardımıyla bazalt taşları içine hapsetmeyi hedefliyor. Çalışmalarda, ortaya çıkan karbondioksit gazının yüzde 95 oranında hapsedildiği ve sürecin iki yıldan az sürdüğü belirlendi.

Santral yılda 40 bin ton karbondioksit salıyor. Bu yöntemle, beklenenden kısa sürede, yılda 5 bin ton gaz hapsedildi. Yaklaşık 25 ton deniz suyu da karbonun kireçlenmesinde kullanıldı.

Volkanik kaya kütlesi bazalt; içine hapsedilen kalsiyum karbonat oldukça belirgin.

Bazalt her yerde

Araştırmacılar, deniz tabanı ve kıtaların yüzde 10’unu kaplayan gözenekli, siyah renkli bazaltın mevcut miktarı nedeniyle çözümü makul buluyor. Doğada bolca bulunan bazaltın içerisindeki kalsiyum, demir ve magnezyum maddeleri, karbondioksitin çökelmesine de yardımcı oluyor.

Hedef yılda 10 ton

Hellisheidi ekibi, hem gazı suyla karıştırarak uçuculuğunu engelledi hem de çökelme hızını beklendiği gibi 8-12 yılda değil iki yıldan az sürede gözlemledi. Proje sorumlusu Edda Aradottir, bu yaz miktarı iki katına çıkarmayı hedefliyor.

Santral karbondioksit ve hidrojen sülfit üretiyor.

Suyla daha güvenli

Daha önce de gazı hapsetmek üzere dünyanın başka yerlerinde benzer çalışmalar yapılmıştı ancak o çalışmalarda su kullanılmamış, karbondioksit saf haliyle hapsedilmeye çalışılmıştı. En büyük sorun, tektonik hareketlerle gazın hapsolduğu kayaları kırıp yeniden doğaya karışması riskiydi. Sürece suyun katılmasıyla bu risk ortadan kalktı.

1 tonu 30 dolara mâl oluyor

Yeni yöntemin önündeki en büyük engeller, maliyet ve su ihtiyacı. Önceki projelerde bir ton gazın hapsedilmesi için 130 dolar maliyet hesaplanıyordu. Bu çalışma maliyeti ton başına 30 dolara çekse de, birçok özel şirket için bu ekstra maliyet caydırıcı olabilir.

Bakteri engeli

Bir başka beklenmedik engel ise, Mayıs ayında keşfedilen karbonat mineralleriyle beslenen bakteriler oldu. Bu bakteriler, gazın hapsedildiği taşlarla beslenip ortama çok daha tehlikeli bir sera gazı olan metanı salgılıyor.

Bu mikropların sadece okyanus tabanında var olduğu sanılıyordu ancak California’da toprakta da varlıkları saptandı. Alandaki bakteri popülasyonunu incelemek üzere Paris’ten uzmanlar davet edildi.

Kaynak:

  • Al Jazeera 
  • Juerg M. Matter, Martin Stute, Sandra Ó. Snæbjörnsdottir, Eric H. Oelkers, Sigurdur R. Gislason3, Edda S. Aradottir, Bergur Sigfusson, Ingvi Gunnarsson, Holmfridur Sigurdardottir, Einar Gunnlaugsson, Gudni Axelsson, Helgi A. Alfredsson, Domenik Wolff-Boenisch, Kiflom Mesfin, Diana Fernandez de la Reguera Taya, Jennifer Hall, Knud Dideriksen, Wallace S. Broecker Rapid carbon mineralization for permanent disposal of anthropogenic carbon dioxide emissions Science 10 Jun 2016: Vol. 352, Issue 6291, pp. 1312-1314 DOI: 10.1126/science.aad8132