Dünyanın en büyük yer bilimi deneyi: Biyosfer 2

Bilim insanlarını ön plana çıkaran bir özellikleri de meraklarıdır. Dünya ekosistemini taklit eden bir sistem kurup kuramayacaklarını merak eden bilim insanları, bunu anlamak için Tucson–Arizona’da Sonoran Çölü’nde 12 bin m2’den biraz büyük bir alana kapalı bir ekosistem kurdular. Biyosfer 2 adını alan bu ortam, ismini ilk biyosfer olan Dünya’dan alıyor.

1980’lerin sonunda başlayan ve Biyosfer 2 olarak bilinen bu projede hedef; oluşturulmuş kapalı yapay ekosistemde insanların belli bir süre yaşayabilmelerini sağlamaktı.

Photograph by John de Dios
(Fotoğraf: John de Dios)

1990’larda 8 cesur denek, fütüristik yapı Biyosfer 2’de iki yıl boyunca yaşamayı hedefledi. Tüm yiyecekleri, suları ve ihtiyaçları Biyosfer 2 içinde sağlandı. Ancak proje ciddi sorunlar yaşanmaya başlanınca durduruldu: Oksijen seviyesi ilk yılın ortasından itibaren oldukça düştü, yaşayanların güvenliği kaygısıyla takviye yapıldı. Ortam tehdit edici hale gelince proje başarısız oldu. 1994 yılında ikinci defa deney başlatıldı, ancak bu sefer de ekipten iki üyenin projeyi sabote etmesi sebebiyle süreç sadece altı ay sürebildi.

Biyosfer 2’nin vekil müdürü John Adams, bunu projenin başarısızlığı olarak değil, öğrenme süreci olarak tanımlıyor. “Tam olarak öğrenilen şeyin de; tek bir önemli ders olduğunu: Dünya’nın sistemini gerçek mânâda öğrendiklerini” ifade ediyor. Artık ortamda insanlar yaşamıyor olsa da mevcut ekosistem yirmi yıldır büyümeye devam ediyor ve bilim insanları bu proje kapsamında deneyler yapabiliyor ve sonuç çıkartabiliyorlar.

Biyosfer 42000’li yıllarda Columbia Üniversitesi araştırmacıları uzun süredir teori halinde olan“okyanus asitlenmesi”ni Biyosfer 2 üzerinde gösterdiler. Şimdiyse Arizona Üniversitesi dünyanın en büyük yer bilimi deneyini Biyosfer 2 de yapmaya hazırlanıyor.

Biyosfer 5Biyosfer 2; bir yağmur ormanı, okyanus, bozkır, yoğunlaştırılmış tarım arazisi, çöl ve insanlar için bir yaşama alanları içeriyor. Her ne kadar çalışmalar Dünya’nın taklit edilemeyecek kadar mükemmel bir yapıya sahip olduğunu gösterse de, kısmen de olsa Dünya’ya benzer bir kapalı ekosistem kurmak ne derece mümkün, aşağıdaki video ile siz karar verin:

Kaynak:

Ölen Bir Beyni Geri Getirmek İster Miydiniz?

Ölmüş olan bir beyni yeniden canlandırmanın mümkün olup olmadığını öğrenmek için gerçekleştirilecek deneye izin çıktı. Reanima Advanced Biosciences’ın amacı, kök hücreler, peptitler ve sinir hücrelerinin uyarılması ile ölmüş olan beyni diriltmek. Proje, hayalperest bilim insanları tarafından yoğun ilgi görüyor. Peki, gerçekten yapmalı mıyız?
Öncelikle, beyin eğer geri çevrilebilir bir durumdaysa klinik olarak bu beyine “ölü” diyemeyiz. Yani bahsedilecek olan beyin ölümü, kullanılacak teknolojiye bağlı. Ölümün en büyük iki belirtisi, nefesin kesilmesi ve kalbin durmasıdır. Nefes kesilmesine karşı bir çare bulunmakta. Bazı hastalar düşük vücut sıcaklığa maruz kalabiliyor veya oksijen eksikliği ile mücadele etmek zorunda kalabiliyor. Bu durumlarda, hastanelerde bulunan aletler eşliğinde bu kişiler tekrar solumaya başlayabiliyorlar. Peki kalp? Ölü bir kalbe sahipseniz dahi, ameliyat masası sizi bekliyor olacak.
Sakın yanlış anlamayın, ölen birisini diriltilemeyeceğini asla iddia etmiyoruz. Sadece günümüz teknolojisi buna imkan vermeyebilir ancak gelecekte, elbette bazı adımlar doğru atılacaktır. Eğer Renima’nın projesi de başarılı olursa, “ölüm” olarak tanımladığımız duruma sahip hastaları tekrar hayata geri getirmek (ya da ölmelerini engellemek) mümkün olabilir. Bir diğer açı ise, bu projenin geleceğe şekil verme potansiyeline sahip olması.
Bu arada, bu kimin beyni?
Olayın bir de “etik” boyutu var. Eğer başarılı olunursa, ölümü engellemeye kim karar verecek? Kişisel kimlik, bir tür devamlılıktır. Birisi ölümden kurtulduğunda onun fiziksel olarak devamlılığından bahsederiz genelde. Ancak ortada bir de psikolojik devamlılık var. Felsefi açıdan düşündüğümüzde, metafiziği işin içine kattığımızda ve oluşabilecek beyin hasarlarını da göz önüne aldığımızda, ortaya çıkacak kişinin “yeni” bir kişi olup olmadığı tartışma konusu.
Eğer beyinde hasar oluşmamışsa, ve kişi tamamen aynı psikolojik devamlılıkla tekrar hayatına başlarsa tüm bu sorular anlamsız kalacak çünkü bu müdahalenin yararlı olduğu ortada. Peki bu mümkün mü?
Biyolojik olarak, imkansız değil ama, zor. Hafıza, kişilik ve beyin fonksiyonları kaybedilebilir, yeni üretilen doku ile değişebilir. Böyle olunca da ölüme olan bakışımız da tamamen değişmek zorunda. Yeni kişi eğer psikolojik devamlılığını sağlamıyorsa, o artık önceki hayatındaki kişi değildir, fiziksel olarak yaşıyor olsa da.
Böyle bir durumla karşılaşılsa da bu tarz bir tedavi mantıklı mı? Eğer hayatı sadece üreme amaçlı düşünmezsek, bu herkes için “sağlığını geri kazanmak” anlamına gelmeyecek. Eğer gerçekten fiziksel olarak birilerini yaşatmak istiyorsak, organ nakli de güzel bir seçenek.
Yeni Bir Umut
Deney, denemeye değer mi? Yine, hangi açıdan baktığımıza göre değişir. Belki de hiçbir zaman ölen geri gelmeyecek ama bilimsel açıdan baktığımızda, sinir hücrelerinin yeniden nasıl oluşturulabileceğini öğrenmek, yeni araştırmalara kapı açacak.
Kaynak:

Alkollü Bir Geceden Kalan Vücudunuzda Meydana Gelen Değişimler

Akşamdan Kalmaların Arkasındaki Fizyolojik ve Biyokimyasal Mekanizmalar

  1. Dehidrasyon ve Elektrolit Dengesizliği
    Alkolün idrar söktürücü etkisi, vazopressin (antidiüretik hormon, ADH) salınımını baskılayarak idrara çıkma oranının artmasına yol açması nedeniyle ortaya çıkar. Bu da dehidrasyona ve ardından elektrolit dengesizliklerine yol açabilir. Dehidrasyon, susuzluk, ağız kuruluğu ve baş ağrısı gibi semptomlara önemli bir katkıda bulunur.
  2. Alkol Metabolizması ve Toksik Yan Ürünler
    Alkol (etanol) karaciğerde alkol dehidrojenaz (ADH) enzimi tarafından asetaldehide metabolize edilir, bu da asetaldehit dehidrojenaz (ALDH) tarafından daha az zararlı bir madde olan asetata parçalanır. Asetaldehit birikimi – hızlı alkol alımı veya ALDH’deki genetik eksiklik (bazı popülasyonlarda yaygındır) nedeniyle – bulantı, kusma, kızarma ve genel rahatsızlığa neden olabilir. Bu toksik ara madde akşamdan kalma şiddetinde merkezi bir rol oynar.
  3. Vazodilatasyon
    Alkol vazodilatasyona (kan damarlarının genişlemesi) neden olarak baş ağrısına yol açar. Bu etki, kan hacmini daha da azaltabilen ve zonklama hissine katkıda bulunan dehidrasyon ile birleşir.
  4. Uyku Bozukluğu
    Alkol bir yatıştırıcı görevi görerek uykunun başlamasına yardımcı olsa da, onarıcı uyku için kritik bir aşama olan hızlı göz hareketi (REM) uykusuna müdahale eder. Parçalı uyku düzeni ertesi gün yorgunluk, bilişsel bozulma ve genel bir halsizlik hissiyle sonuçlanır.
  5. Hormonal ve Nörokimyasal Yollar Üzerindeki Etkisi
    Alkol tüketimi hormonların ve serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin dengesini bozar. Bu durum ruh halini değiştirebilir ve anksiyete (“hangxiety”) gibi akşamdan kalma semptomlarını şiddetlendirebilir.
  6. Konjenerlerin Rolü
    Konjenerler alkol üretiminde fermantasyon ve yaşlandırma süreçlerinin yan ürünleridir. Koyu renkli likörler (örn. viski, brendi, kırmızı şarap) tipik olarak daha açık renkli likörlere (örn. votka, cin) kıyasla daha yüksek düzeyde konjener içerir. Belirli bir konjener olan metanol, toksik formaldehit ve formik aside metabolize olarak akşamdan kalma semptomlarını yoğunlaştırır.
  7. Yaşa Bağlı Hassasiyet
    Azalan toplam vücut suyu, düşük metabolik verimlilik ve azalan enzim aktivitesi gibi yaşa bağlı fizyolojik değişiklikler, yaşlı bireyleri alkolün etkilerine karşı daha hassas hale getirir.

Akşamdan Kalma Efsaneleri ve Yanılgıları

  1. Önleyici Tedbir Olarak Su
    Susuz kalmamak dehidrasyonu önleyebilir ancak alkol metabolizmasının diğer etkilerini hafifletmez. Alkolle birlikte su içmek bazı rahatsızlıkları azaltabilir ancak akşamdan kalmayı önlemez.
  2. “İçkileri Karıştırma” Efsanesi
    Farklı türde alkollü içeceklerin karıştırılması akşamdan kalmayı doğal olarak kötüleştirmez. Algılanan etki muhtemelen içkileri karıştırırken toplamda daha fazla alkol tüketmekten kaynaklanmaktadır.
  3. “Son İçki” Efsanesi
    Akşamdan kalmalık için son içkiyi suçlamak yanıltıcıdır. Akşamdan kalmanın şiddetini son içkinin belirli bir zamanlaması değil, alkol tüketiminin genel miktarı ve hızı belirler.

Akşamdan Kalmayı Önleme Stratejileri

  1. Moderasyon
    Alkol alımını sınırlamak en etkili önleme stratejisidir. İçkileri aralıklı içmek ve protein ve yağ oranı yüksek yiyecekler tüketmek alkol emilimini yavaşlatabilir.
  2. Hidrasyon
    Alkollü içecekleri su veya elektrolit açısından zengin sıvılarla değiştirmek dehidrasyonla ilişkili semptomları hafifletmeye yardımcı olabilir.
  3. Daha Az Bileşen İçeren Alkol Seçimi
    Votka veya beyaz şarap gibi daha açık renkli içecekleri tercih etmek, şiddetli akşamdan kalma riskini azaltabilir.
  4. İçmeden Önce Yemek Yemek
    İçki içmeden önce yemek tüketmek alkol emilimini yavaşlatabilir ve kandaki en yüksek konsantrasyonunu azaltabilir.

Akşamdan Kalmalar İçin Tedavi Seçenekleri

Akşamdan kalmalığın bir tedavisi olmasa da, aşağıdaki çareler semptomları hafifletmeye yardımcı olabilir:

  1. Dehidrasyon: Su veya elektrolit yenileyici solüsyonlar için.
  2. Ağrı Kesici: İbuprofen gibi steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar (NSAID’ler) baş ağrısına yardımcı olabilir, ancak mide astarı ve karaciğer üzerindeki etkileri nedeniyle dikkatli kullanılmalıdır.
  3. Dinlenme: İyileşme için yeterli uyku şarttır.
  4. Sistein Açısından Zengin Gıdalar: Yumurta ve diğer sistein açısından zengin gıdalar glutatyon seviyelerini artırarak asetaldehitin detoksifikasyonuna yardımcı olabilir.
  5. Vitamin Takviyeleri: Bazı kanıtlar B vitaminleri ve çinkonun akşamdan kalma şiddetini azaltabileceğini göstermektedir.

Keşif

20. Yüzyıl Öncesi: İlk Gözlemler

Tarihsel Kayıtlar:

  • Mezopotamya, Mısır ve Yunanistan’dan gelen antik metinler, baş ağrısı, mide bulantısı ve yorgunluk gibi semptomları tanımlayarak alkolün aşırı tüketiminin etkilerini belgelemektedir.
  • Çözümler büyük ölçüde anekdot niteliğindeydi ve bilimsel doğrulamadan yoksundu.

20. Yüzyılın Başından Ortalarına: İlk Bilimsel İlgi

1930’lar-1940’lar:

  • Alkol metabolizması üzerine yapılan erken çalışmalar, asetaldehiti etanol oksidasyonunun toksik bir yan ürünü olarak tanımlamaktadır.
  • Asetaldehit birikimi ile akşamdan kalma semptomları arasındaki bağlantı ortaya çıkmaya başlar ancak mekaniksel netlikten yoksundur.

1950’ler-1970’ler:

  • Araştırma, alkol kaynaklı semptomlarda dehidratasyon ve elektrolit dengesizliğinin rolünü de içerecek şekilde genişler.
  • Konjener Hipotezi: Çalışmalar, alkollü içeceklerdeki etanol dışı bileşiklerin (örn. metanol, tanenler, füzel yağları) akşamdan kalmalığı kötüleştirdiğini, koyu renkli içkilerin ise daha şiddetli olduğunu göstermektedir.

1980’ler-1990’lar: Sistematik Araştırma

1980’ler:

  • Araştırma, akşamdan kalma semptomlarını kötüleştirmede uyku bozulmasının rolünü vurgulamaktadır.
  • Ortaya çıkan kanıtlar, alkolün REM uykusunu engellediğini ve uyku parçalanmasını artırarak yorgunluğa ve bilişsel işlev bozukluğuna katkıda bulunduğunu göstermektedir.

1998:

  • Swift, R. ve Davidson, D. Alcohol Health & Research World‘de “Alcohol Hangover: Mechanisms and Mediators” adlı makaleyi yayınladı.
  • Mevcut bilgileri, akşamdan kalmalıkları anlamak için kapsamlı bir çerçeveye sentezler.
  • Dört birincil aracıyı vurgular:
  • Asetaldehit Toksisitesi: Mide bulantısı, baş ağrısı ve diğer semptomları tetikleyen etanol metabolizmasının bir yan ürünüdür.
  • Dehidratasyon ve Elektrolit Dengesizliği: Alkolün diüretik etkisi sıvı kaybını şiddetlendirir.
  • Konjenerler: Alkoldeki etanol olmayan bileşikler şiddeti artırır.
  • Bağışıklık Tepkisi: İltihabın akşamdan kalma patofizyolojisinde rol oynayabileceğini öne sürer.

2000’ler: Mekanistik Anlayıştaki Gelişmeler

2000-2010:

  • İltihaplanma Hipotezi: Araştırma, interlökin-6 (IL-6) ve tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) gibi iltihaplı sitokinleri yorgunluk ve halsizlik gibi akşamdan kalma semptomlarının aracıları olarak tanımlıyor.
  • Etanol metabolizmasının neden olduğu oksidatif stresin doku hasarına ve akşamdan kalma semptomlarına önemli bir katkıda bulunduğu öne sürülüyor.

Uyku ve Sirkadiyen Faktörler:

  • Çalışmalar, alkolün melatonin üretimini baskıladığını, uyku kalitesinin düşmesine ve akşamdan kalma etkilerinin şiddetlenmesine neden olduğunu doğruluyor.

Nörotransmitter Düzensizliği:

  • Bulgular alkolün glutamat ve gama-aminobütirik asit (GABA) seviyelerini bozduğunu, akşamdan kalmalar sırasında beyin fonksiyonlarını ve ruh hali düzenlemesini bozduğunu göstermektedir.

2010’lar: Çok Sistemli Perspektifler

Kapsamlı Modeller:

  • Araştırma, sistemler arası mekanizmaları birleştirerek akşamdan kalmaların metabolik, bağışıklık, sinir ve endokrin sistemleri arasındaki etkileşimleri içerdiğini vurgulamaktadır.

Biyokimyasal Belirteçler:

  • Oksidatif stresin (örn. malondialdehit) ve inflamasyonun (örn. C-reaktif protein) yüksek belirteçleri şiddetli akşamdan kalmalarla ilişkilidir.

2020’ler: Yenilikler ve Uygulamalar

Önleme ve Tedavideki Gelişmeler:

  • Çalışmalar, daha önceki çerçevelerde özetlenen mekanizmaları hedef alan beslenme ve farmakolojik müdahaleler geliştiriyor:
  • Dihidromirisetin (DHM): Alkolün etkilerini etkisiz hale getirmek için GABA reseptörlerini düzenleyen bir bileşik.
  • Oksidatif stresi azaltmak için antioksidanlar.

Kişiselleştirilmiş Tıp:

  • Genetik çalışmalar, akşamdan kalmalığa yatkınlığı etkileyen ADH (alkol dehidrogenaz) ve ALDH (aldehit dehidrogenaz) gibi enzimlerdeki polimorfizmleri tanımlıyor.

Günümüzün Temel Çerçeveleri:

  • Sistemik İltihaplanma: Bağışıklık aktivasyonunun akşamdan kalma patofizyolojisinin merkezinde olduğunun kabulü.
  • Bütünleşik Modeller: Hangover artık aşağıdakileri içeren bir multisistem bozukluğu olarak görülüyor:
  • Alkol metabolitlerinin toksisitesi (örn. asetaldehit).
  • İnflamatuar sitokin salınımı.
  • Uyku ve sirkadiyen bozulmalar.
  • Nörotransmitter dengesizliği.


İleri Okuma
  1. Swift, R., & Davidson, D. (1998). Alcohol Hangover: Mechanisms and Mediators. Alcohol Health & Research World, 22(1), 54–60.
  2. Kruisselbrink, L. D., Martin, K. L., & Megeney, M. (2006). Dehydration and Hangovers: Investigating the Myths. Journal of Human Kinetics, 10, 35–44.
  3. Allsop, S. (2016, June 6). Got a hangover? Here’s what’s happening in your body. The Conversation. Retrieved from https://theconversation.com/got-a-hangover-heres-whats-happening-in-your-body-51027
  4. Evans, R. W., Sun, C., & Lay, C. (2007). Alcohol hangover headache. Headache: The Journal of Head and Face Pain, 47(2), 277–279. https://doi.org/10.1111/j.1526-4610.2006.00684.x
  5. Prat, G., Adan, A., & Sánchez-Turet, M. (2009). Alcohol hangover: A critical review of explanatory factors. Human Psychopharmacology: Clinical and Experimental, 24(4), 259–267. https://doi.org/10.1002/hup.1047
  6. Rohsenow, D. J., Howland, J., Arnedt, J. T., Almeida, A. B., Minsky, S., Kempler, C. S., & Sales, S. (2010). Intoxication with bourbon versus vodka: Effects on hangover, sleep, and next‐day neurocognitive performance in young adults. Alcoholism: Clinical and Experimental Research, 34(3), 509–518. https://doi.org/10.1111/j.1530-0277.2009.01116.x
  7. Verster, J. C., & Stephens, R. (2010). The Importance of Sleep in Alcohol Hangover. Current Drug Abuse Reviews, 3(2), 76–80.
  8. Penning, R., van Nuland, M., Fliervoet, L. A. L., Olivier, B., & Verster, J. C. (2010). The pathology of alcohol hangover. Current Drug Abuse Reviews, 3(2), 68–75.

Kullandıkça kazandıran ‘tuvalet’

Güney Kore’de Ulsan Ulusal Bilim ve Teknoloji Enstitüsü’nde (UNIST) insan dışkısını enerjiye çevirebilen bir laboratuvar inşa edildi. Köşk şeklinde tasarlanan Science Walden Pavillion adlı laboratuvar 122 metrekare boyutunda ve iki kattan oluşuyor. Sanatçı Seung-hyun Ko tarafından tasarlanan laboratuvar 25 Mayıs tarihinde kullanıma açıldı.

Science Walden Pavillion yöneticisi, UNIST öğretim görevlisi Prof. Jaeweon Cho “Science Walden Pavillion sadece bilimciler ve sanatçılar için bir merkez değil ayrıca sanat ve bilimi birbirine bağlayan bir aracı. Bu tasarım bir yaratıcı stüdyo ile bir araştırma laboratuvarının iç içe geçmesinin eşsiz bir örneği.” şeklinde konuştu. Nasıl çalışıyor?
Laboratuvarın ana araştırma konuları ‘Enerji Üreten Susuz Tuvalet Sistemi’ ve ‘Mikrobik Enerji Üretim Sistemi’. İlk katta bulunan susuz tuvalet sistemi, insan dışkısının su kullanılmadan işlenmesini sağlıyor. Sistem dışkıyı doğal biyolojik bir çözünme aşamasından geçirerek kurutulmuş kokusuz kompost benzeri bir malzemeye dönüştürüyor. Daha sonra mikrobik enerji üretim sisteminde bu kompost benzeri malzeme biyodizel yakıta ya da ısı enerjisine dönüştürülüyor.

Tuvaletin içindeki öğütme sistemi dışkıyı kuru ve kokusuz bir malzemeye dönüştürdüğünde buradan, içinde binlerce mikrop olan bir parçalama tankına aktarılıyor. Mikroplar toz haline gelen gübreden karbondioksit ve metan gazlarını üretiyor. Yüksek basınç ve bir kapsül kullanılarak karbondioksit, biyoyakıt üretmek üzere yeşil alg yetiştirilmesi için kullanılıyor. Metan ise daha sonra ısınma amaçlı yakıt olarak kullanılmak üzere depolanıyor. Amaç teknoloji dostu ekosistem oluşturmak
Projenin amacı şehirleşmenin ekosistemler üzerindeki olumsuz izlerini, insan atıklarını yenilenebilir enerjiye ve bir gelir kaynağına dönüştürerek azaltmak. Prof. Cho “Nihai amacımız sadece yeni tuvalet sistemiyle su kullanımını azaltmak ve atık su işleme tesislerinin işletme maliyetlerini düşürmek değil ayrıca teknolojik yenilikleri destekleyen ve insan dışkısının finansal değerinin olduğu ekonomik çeşitliliği sürdüren bir ekosistem oluşturmak” şeklinde konuştu.

Prof. Cho işlenmiş insan dışkısının parasal değerini belirleyebilen bir akıllı telefon uygulaması da geliştirdi. Uygulamayı kullanarak insanlar dışkılarını sanal para birimleri ile satabilecek. Ekip laboratuvarda yakında sanal para birimiyle satın alınabilen salatalar satmayı da planlıyor.

Eğer bu deney başarılı olursa ekip susuz tuvalet teknolojisini ve mikrobik enerji üretim sistemini gerçek hayatta da kullanmayı planlıyor.

İnsanoğlu Alglerle Ciddi Düşünüyor

İnsanlık, gelişiyor. Bunun sonucunda kendi eliyle yok ettiği doğaya karşı vicdani sorumlulukları da giderek artıyor. Bir yandan sürekli tahrip etmekte olduğumuz doğayı kurtarma mücadelesi içindeyiz. Doğanın sürekli bizim için çalışmasını bekliyoruz; karşılığında kirli havalar, zehirli atıklar veriyoruz. Arada sırada doğa, bizlere haddimizi bildiriyorsa da (deprem, volkan vb.). Bu konuda yeterince akıllanmış sayılmayız ancak bazılarımız hem bizi hem de aslında hayatta kalmak için muhtaç olduğumuz doğayı kurtarmaya çalışıyorlar ve bu amaçla sayısız fikir üretiyorlar. Bu fikirlerden bazıları da Dünya yaşamı için çok önemli olan algleri merkeze alıyor. Sadece bilim insanlarının değil, sanatçıların da algler ve gelecek hakkında söylemek istediği pek çok şey var.

Fotoğraf: Flickr

Algler

Algler gündelik hayatta adlarını pek kullanmadığımız ökaryotik canlılardır. Su yosunu adıyla da bilinirler. Denizlerde ya da göl kenarlarında onlara mutlaka rastlamışsınızdır. Tek hücreli yapıda bulunabildikleri gibi koloniler oluşturup çok hücreli yapılar halinde de bulunabilirler. Örneğin, Macrocystis pyrifera adlı dev yosunlar onlarca metre uzunluğa ulaşabilir. Bitkilere oldukça benzeyen algler, protista aleminin üyeleridir ve fotosentetik canlılardır yani havadaki karbondioksiti bir takım işlemlerden geçirerek organik besin üretirler. Sulak bölge canlıları için başlıca oksijen kaynakları alglerdir. Ayrıca bir çok canlı için besin niteliğindedirler. Alglerin içerdiği protein miktarı bilinen bir çok besinden daha yüksektir belki de bu sebeple bu canlılarla beslenebilen tanıdık bir tür de insandır. Özellikle Doğu Asya’da onlarca çeşidi tüketilmektedir. Mikroalglerden elde edilen agar; pasta, şeker, dondurma, mayonez gibi bazı gıdalara dayanıklık ve sabitlik vermesi için de kullanılır.

Bitki gelişimine katkıda bulunan algler gübre olarak da kullanılmaktadır. Bitkilerdeki yaprak ve gövde benzeri ancak özelleşmemiş yapılara sahiptirler, bu yapılara tallus adı verilir. Talluslar toprakta kolaylıkla çözülüp bol miktarda azot ve kalsiyum; iz miktarda magnezyum, brom, iyot, çinko, kobalt bırakırlar. Bunun sonucunda toprakta yaşayan azot bağlayıcı bakterilerinin gelişimini kolaylaştırırlar. Dolayısıyla bulundukları toprak, bitkiler için oldukça verimli hale gelir.

Algler uygun şartlarda bir günde ağırlıklarını 2-3 katına çıkarabilirler ve bu canlılardan elde edilen yağ dizel motorlarda doğrudan kullanılabilir ve arıtım işlemlerinden geçirilerek biyoyakıt haline getirilebilir. Alglerin üretimlerinin kolay olması ve bizlerin atık olarak nitelendirdiği maddeleri kullanmaları nedeniyle algler oldukça çevreci kaynaklardır. Bu sebeple pek çok alanda kullanılmaktadırlar. Örneğin: sağlık sektörü kremlerden sargı bezlerine, haplara kadar pek çok alanda alglerle işbirliği içerisindedir. Tüm bunlar değerlendirildiğinde insanlık olarak alglerle yakınlaşmamız kaçınılmazdır.

Klasik yaklaşımla yani bilimsel konuları sadece bilim adı altında sınırladıkça çok daha fazla kişiye ulaştırma imkanımızı kısıtlıyoruz. Peki ya sanat katarsak? Pek çok şey bilimdir, ressamların kullandığı boyalar örneğin. Bilim yaşamın kaynağıdır aslında. Bazen bu kaynağı daha görünür hale getirir bazı sanatçılar. Hemen aşağıdaki videoda bir opera sanatçısının alglere hayat veren performansını izleyebilirsiniz.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

 

 

Michael Burton and Michiko Nitta www.burtonnitta.co.uk

Copyright: Michael Burton and Michiko Nitta
www.burtonnitta.co.uk

Alg Operası… Mezzo-soprano Louise Ashcroft, 2012 Londra Tasarım Festivali kapsamında Victoria & Albert Müzesi’nde Algaculture Simbiyotik Başlığı’nı tanıtıyor. Başlık, After Agri projesi dahilinde Michiko Nitta ve Michael Burton tarafından tasarlandı. Yazının başında alglerin havadaki karbondioksidi kullanarak kendileri için gerekli besini ürettiğinden bahsetmiştik. Biz insanlar nefes verirken karbondioksit salarız. Tahmin edeceğiniz gibi opera sanatçısının kullanmış olduğunu başlık, nefesindeki karbondioksidi toplayarak yakınındaki alg kültürüne taşıyor. Böylece performans boyunca açığa çıkan karbondioksitle beslenen algler, yaşayıp çoğalmaları için gerekli besini üretebiliyor. Bu insanlar ile algler arasında kurulan bir ortak yaşam örneğidir. Üstelik, bu opera performansının sonunda dinleyiciler, nefes taşıyıcı kanalların dizilimi ve sanatçının nefes yoğunluğa göre farklı tatlara sahip olan alglerin tadına bakabiliyor.

 

opera-diagram

Copyright: Michael Burton and Michiko Nitta
www.burtonnitta.co.uk

 

After Agri projesi bilimin bir çok dalını, fikir birliğine; insan yaşamını ve şehirlerimizi en temel ihtiyaçlarımız için geliştirmeye davet ediyor: beslenme ve hayatta kalma. Kendi bedenlerimizin besin ihtiyacını karşılamak için simbiyotik ilişkiler planlıyor. Bizleri yarı-fotosentetik canlılar haline getirmenin yollarını araştırıyor. Bunu bir nebze sanatla birleştirmek araştırmalara bambaşka bir boyut katıyor. Proje dahilinde tasarlanan simbiyotik başlık, bizlere kendi besinimizi ürettirebiliyor. Tek ihtiyacı nefes alıp vermemiz ve biraz ışık. After Agri ayrıca insanların, içinde algler yaşayan vücut parçalarına sahip olabileceği bir gelecek fikri ortaya atıyor. Kendi bedenimizin besinini kendi atıklarımızdan sağlamak çılgın tüketim alışkanlıklarımıza ve geleceğin gıda sorunlarına kısmen de olsa çözüm olabilir.

Alglere ihtiyacımız olduğu aşikar. O halde neden bu canlılardan daha fazla üretmeyelim? Bu yaklaşımın bir örneğine geçtiğimiz yıl Londra’da, AA Mimarlık Okulunda bir sergide rastlıyoruz. H.O.R.T.U.S, ecoLogicStudio tarafından tasarlanan bir tür bahçe prototipi. Açılımı Kentsel Uyarılara Tepkili Hidro Organizma olan tasarımın merkezinde gene algler ve biyolüminesan bakteriler var. Ziyaretçiler, öğrenciler ya da çalışanlar, tavandan sarkan onlarca alg kültürüne plastik kanallardan üfleyerek nefesleri ile dört haftalık yetiştirme sürecine doğrudan katkıda bulunabiliyorlar. Üflenen havadaki karbondioksidi kullanarak fotosentez yapan alglerin ürettiği oksijeni ise hem alanda bulunan insanlar hem de biyolüminesan bakteriler kullanıyor. Sadece bu kadar da değil, bütün alg torbalarının üzerlerinde bulunan özel kare barkodlar sayesinde kişisel cep telefonlarından sistem hakkında bilgi edinilebiliyor, ayrıca gene bu barkodlar aracılığıyla gönderilebilen her tweet, algoritmalar sayesinde sisteme besin sağlıyor. Sistem, türünün tek örneği de değil. ecoLogicStudio benzer sistemleri bir çok yerde insanlarla buluşturuyor.

 

 

Siber bahçelerde algler bizlerden ilgi bekliyor. Peki günlük yaşantımıza devam ederken alglerin veya bitkilerin bu yaşantıdan faydalanmasını sağlayamaz mıyız? Elbette, hemen bugün yeterince boş vaktiniz varsa http://www.biomodd.net/create-your-own-biomodd adresinden kendi bilgisayar-alg ortak yaşam alanlarınızı oluşturmaya başlayabilirsiniz.

Biomodd [TUDelft3]

Biomodd [TUDelft3]
Photo by Marijn De Reuse

Biomodd, açık kaynaklı bir proje; bilgisayar, oyun kültürü, heykeltıraşlık ve bahçeciliği tek bir çatı altında topluyor. Algleri ve bitkileri bilgisayarlarımız ile birlikte yaşamaya davet ediyor. Ayrıca uzayda, kaynakların Dünya canlıları için kısıtlı olduğu alanlarda fotosentez yapabilen canlılar yetiştirmeyi hedefliyor. Projenin fikir babası Belçikalı sanatçı Angelo Vermeulen, teknoloji atıklarını sanatsal bir yaklaşımla geri kazandırıyor; Biomodd’lar özellikle bilgisayarların oluşturduğu ısıyı hedefliyor. Bunun yanında tasarımlarında yapay ışıklandırma kullanan Vermeulen, Dünya doğal hayatının olmadığı şartları canlandırıyor. Projede ısı kaynağına mümkün olduğunca yakın konumlandırılmaya çalışan alglerin veya bitkilerin bilgisayar kasalarının içlerine girmesi kaçınılmaz bir sonuçtur, nitekim ilk Biomodd tasarımlarında bu tür tasarımlar kullanılmış ve uygulanmıştır. Bununla beraber proje, teknolojik atıkların çöpe gitmek yerine yapıya görsellik katmasına öncülük ediyor. Dünya’nın bir çok ülkesinde geçtiğimiz 5 yıl boyunca bir çok Biomodd uyarlamasının kullanılır hale getirildiği belirtiliyor. New York’ta büyük bir Biyomodd sürekli geliştiriliyor ve 2014’te bir tane de Londra’da yapılması planlanıyor. Ayrıca Slovenya’dan Yeni Zelanda’ya bir çok ülkede konuyla ilgili eğitimler düzenleniyor.

 

Biomodd [ATH1] Multiplayer Game
Photo by Angelo Vermeulen

Sanatçılar, biyologlar, bilgisayar mühendisleri, bilgisayar oyunu tasarımcıları ve bahçıvanlar projede birlikte çalışıyor. Özellikle oyun sektörü Biomodd’lar için en verimli sınıfını oluşturuyor. Yüksek kapasiteli oyunlar için kullanılan bilgisayarda ortaya çıkan ısı algler ve bitkiler için oldukça uygun şartlar hazırlanmasına olanak sağlıyor. Ancak Vermeulen oyun sektörünün Biomodd’lara etkisini bir üst seviyeye taşımış: özel bir oyun tasarımı. Oyuncular, oyun içerisinde gerçek sensörler tarafından oyuna aktarılan gerçek şartlarda sanal bitkiler yetiştiriyor, robotik sistemler ise gene söz konusu gerçek çevreyi oyuncuların performansına göre besliyor, bu bir tür interaktif bahçıvanlık.

Bir gün insanoğlu uzayda yaşamaya başlarsa yanında bir çok bilgisayar götürmüş olacak ve bu insan kolonileri sıfırdan ekosistemler kurmak zorunda kalacak. Biomodd gibi projeler bu konuda fikirler öneriyor. Diğer yandan hızla tükenen Dünya kaynakları bizleri ve doğal hayatı tehdit ediyor. Karnımızı doyurmak gelecekte çok önemli bir eyleme dönüşecek. Alglerin veya diğer fotosentetik canlıların bizleri hayatta tutmasını istiyorsak, onları kendimizden korumamız gerek. Onlar bugün mayonezimizin içinde, operaya lezzet katıyor, bilgisayarlarımız ile ısınıyorlar. Sahilde, yosun deyip geçtiğimiz canlılar, nefesimizle besleniyorlar, nefes almamızı sağlıyorlar. Bizleri besliyorlar, bitkiler yüzyıllardır sanatta var olan canlılardı ancak alglerin de artık sanatsal yönleri var, üstelik çok daha hayati anlamlarla; bizlere bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. Hayatlarımıza karşılık hayatları. Bu entelektüel canlıların yaşamları karşılığında bizden istedikleri tek şey bizlerin atık dediği her şey.

 

                KAYNAKLAR

Bitkiler Yağmur Damlalarının Dokunuşunu Hissedebiliyor

Batı Avustralya Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, yaprak üzerine düşen su damlacıklarının bitkinin içinde karmaşık tepkilere neden olduğunu keşfetti. Bitki dürtüldüğünde de benzer bir durumun olduğunu belirten ekip, bitkilerin büyük olasılıkla kendilerine ne olduğuna ilişkin yüksek bir farkındalıkları olduğunu belirtiyor. Dr.Olivier Van Aken liderliğinde yapılan bu çalışmadan elde edilen bulgular Plant Physiology dergisinde yayımlanan bir makale ile duyuruldu.

Bitkilerin dışarıdan gelen dokunuşlara bu şekilde tepki vermelerinin, tehlikeden korunmaya veya hava koşullarından yararlanmaya hazırlık amaçlı olabileceği düşünülüyor. Van Aken, her ne kadar bitkilere dokunulduğunda gözle görülebilir bir tepkiyle karşılaşılmasa da, bitki içinde bir sinyal çığı oluştuğunu ifade ediyor.

Daha önce yapılan araştırmalarda, bitkilere su püskürtüldüğünde binlerce bitki geninin ekspresyonundaki değişim gözlemlenmişti. Bu dramatik yanıt, püskürtmeyi izleyen dakikalar için gerçekleşiyor ve yaklaşık yarım saat içinde sonlanıyordu. “Bu tepkinin spreydeki herhangi bir etken maddeden değil, yaprak üzerine düşen su damlacıklarının fiziksel temasından kaynaklandığını ortaya koyduk, diyor Van Aken.

Ekip, buna benzer tepkilerin başka ne gibi durumlarda ortaya çıktığını da incelemiş. Görünüşe göre bitkiler hafifçe dürtüldüklerinde, cımbız ile dokunulduklarında ve ayrıca üzerlerine aniden gölge düşüp de aldıkları ışık azaldığında da böyle sinyaller veriyorlar. “Hayvanlardan farklı olarak, bitkiler tehlikelerden kaçamaz. Onun yerine, çevrelerini hissetmelerine, tehlikeleri algılamalarına ve uygun tepkileri vermelerine yardımcı olacak savunma sistemleri geliştirmiş gibiler. Yağmur yağdığında, rüzgar estiğinde, üzerlerinde böcek yürüdüğünde ve hatta hava bulutlandığında fark edebiliyorlar,” şeklinde açıklıyor Van Aken.

Yapılan çalışmada ayrıca iki protein tanımlandı: AtWRKY15 ve AtWRKY40. Bunlar bitkinin temasa tepki verme mekanizmasını devre dışı bırakmaya yarıyor. Tepki sinyalini kapatmak çok önemli, çünkü bitkilerin sinyali yanlış alarm olarak değerlendirip unutabilmesini ve normal yaşamına devam edebilmesini sağlıyor.

Van Aken şunları ekliyor: “İnsanlar genellikle bitkilerin dokunulduklarında bir şey hissetmediğini varsayar. Çalışmamız gösteriyor ki, aslında dokunuşlara son derece duyarlılar. Bulgularımız insanların bitkilerle olan etkileşimlerini tekrar gözden geçirmelerine neden olabilir. Onların çiçeklerini kopardığımızda, üzerlerine bastığımızda ya da ellerimizi üzerlerinde gezdirdiğimizde şikayet etmiyor gibi görünseler de, temastan net bir şekilde haberdarlar ve onlara karşı davranışlarımıza anında tepki veriyorlar.”

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Olivier Van Aken , Inge De Clercq, Aneta Ivanova , Simon R. Law, Frank Van Breusegem, A. Harvey Millar1, James Whelan Mitochondrial and chloroplast stress responses are modulated in distinct touch and chemical inhibition phases in Arabidopsis First Published on May 9, 2016, doi: http://dx.doi.org/10.1104/pp.16.00273 Plant Physiology May 9, 2016 pp.00273.2016
  • Phys.org, “Plants are ‘in touch’ with the world around them”
    < http://phys.org/news/2016-05-world.html >

Üst görsel: revelwallpapers.net

RADYUM KIZLARI

Onsekiz yaşında bir genç olan Mae Kaene, 1924 yılının yaz aylarında pek çok yaşıtı arkadaşının çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe girmişti. İş oldukça kolay görünüyordu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak… Ücreti de fena sayılmazdı, 40 saatlik haftalık çalışma karşılığı 18 dolar alacak, üstelik de her bir boyadığı saat kadranı başına da ilaveten 8 sent kazanacaktı.

Savaş yeni bitmiş, askerlerin cephede, siperlerinde iken taktığı son teknoloji ürünü karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, herkes bir Waterbury saati ister olmuştu. Artan talebi karşılamak için Waterbury Saat Fabrikası üretim tesislerini genişletmiş ve el oyalayıcı bu işi üstlenecek çok sayıda 20’li yaştaki genç kızı işe almıştı.

Radium Girls.preview

Waterbury Saat Fabrikası’nda çalışan genç kızlar, saat kadranlarını karanlıkta parlaması için boyuyorlardı.

Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bir bileşim karıştırılmış radyoaktif radyum tuzlarından ibaretti. Bu karışımda, radyum atomlarından salınan parçacıklar, çinko atomlarının enerji seviyesini artırarak titreşmelerini sağlıyor, bu da ortama yeşilimsi bir ışık yayılmasını sağlıyordu. Yayılan ışık, çok kuvvetli olmadığından gündüzleri görünmüyor, ancak geceleri parıldayarak saat kadranının görülebilir hale gelmesini sağlıyordu. Düşman tarafından fark edilmeden askerlerin günün hangi saatte olduklarını anlamaya yarayan bu kimyasal karışım, savaşın bitmesiyle lüks evlerde aranan bir dekorasyon malzemesi haline gelmiş, artan talep firmanın hızla büyümesini sağlamıştı.

ddfd

1920’lerden radyum içeren bir güzellik kremi reklamı

Genç Mae, yeni işinden memnun değildi. Arkadaşları, saat kadranını en dikkatli ve muntazam şekilde boyamak için uğraşıyor, boyaya daldırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla sivrileştirip rakamları öyle boyuyorlardı. Oysa Mae, boyanın tadını acı, kıvamını pütürlü ve iğrenç bulduğu için fırçayı ağzına sokarak sivrileştirmek istemiyor, bu da boyadığı saatlerin muntazamlığını bozuyor, boyama hızını azaltıyordu. Arkadaşları mesai sonrasında ellerinde kalan fazla boyayı parlaması için dişlerine, saçlarına sürüyor, tırnaklarını ışıltılı bir manikür için bu boyayla boyuyor, hatta pahalı parfümerilerde satılan radyumlu mucizevi güzellik kremlerine, toniklere paraları yetmediği için yüz ve boyunlarına bu boyaları sürüyorlardı. Oysa Mae boyayı ne tatmak ne de ona dokunmak istiyordu.  Birkaç hafta sonra, ustabaşı günde ancak 8 kadran boyayabilen Mae’yi yanına çağırarak başka bir iş bulmasını önerdi, zira diğer işçiler neredeyse 100 saat kadranını bir günde bitirebiliyorlardı. Zaten yaptığı işi sevmemiş olan Mae, bu fırsatı kullanarak kadran boyama işinden istifa ederek aynı şirketin idari ofislerinden birinde memurluk yapmaya başladı.

Radyuma bağlı çene kemiği tümörü

Radyuma bağlı çene kemiği tümörü

Mae işten ayrıldıktan kısa bir süre sonra iş arkadaşları birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başladı. Ağızlarında yaralar açılıyor, dişleri dökülüyor, çene kemikleri eriyor, pek çoğunda tedaviye yanıt vermeyen derin bir kansızlık baş gösteriyordu.  Beş yıldır fabrikada saat boyayan Frances Splettstocher, ağrıyan dişi ve çenesi nedeniyle dişçiye gitmiş, çürükten şüphelenen dişçi, ağrıyan dişi çekerken Frances’in çene kemiği kopmuş ve yanağında kapanmayan bir yara açılmıştı.  Pek çok başka mesai arkadaşı da benzer dertlerden muzdaripti; çene kemikleri veya diğer kemikleri eriyor, durduk yerde kırılıyor, parçalanıyor veya tümöre dönüşüyordu. 1924 yılı sonunda, fabrika işçilerinin yedisi bu gizemli hastalık nedeniyle ölmüştü bile. Artan ölüm ve hastalık vakaları dikkatleri çekmesine rağmen, kimse 19. yüzyılın mucizevi buluşu olan radyoaktif radyumun bu gizemli hastalıkların nedeni olduğuna inanmıyordu.

Curielerin müthiş keşfi: Radyum

Radyum, 1898 yılında Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından bulunmuştu. O dönemde, çeşitli radyoaktif maddeler üzerinde deneme yapan Curieler, bir uranyum tuzu olan uranit örneği üzerince çalışıyorlardı. Tuzdan uranyumu izole etmelerine rağmen kalan maddenin hala radyoaktif özellikler gösterdiğini fark ettiler, detaylı incelemeler sonunda bunun yeni bir radyoaktif element olduğunu keşfettiler. 26 Aralık 1898’da Fransa Bilim Akademisi’ne bu yeni elementi sundular. Elementin ismi, Latincede ışın anlamına gelen “radius” kelimesinden ilham alarak radyum olarak belirlendi.

Radyum

Kadranı radyum içeren boya ile boyanan saatler, geceleri rahat okunduğu için çok revaçtaydı.

Gecenin karanlığında soluk yeşil ışıldayan bu yeni element Curieleri büyülemişti.  İçinde radyum bulunan cam kavanozları yatak başında gece lambası olarak kullanıyorlar, radyum dolu tüpleri çekmecelerinde tutuyor, ceplerinde taşıyorlardı. Marie Curie, otobiyografisinde laboratuvarındaki yeşil ışıltılardan bahsediyor:

“En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler.”

 

Ülser

Radyum: romatizma, lumbago, eklem ağrısı, soğuk algınlığına bire bir….

 

 

 

 

 

 

 

Pierre Curie, parıldayan bu şişelerin ışık dışında havayı da elektriklediğini fark etti.  İçinde bir elektrometre olan bir kutu imal etmişti ve bu kutuyu parıltılı tüplere yaklaştırdığında, elektrometreden zayıf bir elektrik akımı geçtiğini fark etti.  Bu fenomene “radyoaktivite” adını verdiler.

Çoğu kimse, bu denli yüksek enerji içeren bir maddenin mutlaka müthiş güçleri olacağında hemfikirdi. Hatta Pierre Curie,  koluna 10 saat boyunca bir parça radyum bağladıktan sonra kolunda yanık olduğunu fark edince bu maddenin mutlaka kansere iyi geleceğine kanaat getirmişti. Tüm Avrupa ve ardından Amerika’yı bir radyum çılgınlığı sardı.  Pek çok firma, el birliği ile güzellik kremlerinden diş macunlarına, çukulatadan boğaz pastillerine kadar radyum içeren ürünler satmaya başladı. Bu firmaların iddiasına göre radyum siyatiğe, lumbagoya, gut hastalığına, romatizmaya, hipertansiyona, kansere, körlüğe…. kısaca aklınıza ne gelirse, tüm hastalıklara iyi geliyordu. Radyum içeren su damacanaları şifa niyetine evlere girdi, kaplıcalarda radyum tuzu kullanılmaya başladı. ( Dönemin radyum içeren ürünler çılgınlığını görmek için şu sayfaya göz atabilirsiniz.)

drink_Revigorato

O yıllarda sıkça rastlanan bir radyoaktif su damacanası reklamı: “Sağlık için radyoaktif su için…. Son yılların en önemli buluşu.”

Bu radyum çılgınlığı sürerken, bir Alman biliminsanı radyum içeren ve geceleri parlayan bir boya imal etmeyi başardı. Amerika’nın savaşa girmesinden kısa bir süre sonra, önce New Jersey’de bulunan US Radium firması parlak kadranlı saat üretme içine girecek ve savaş sonrası ekonomisinde iş arayan genç kızları  “Undark” adını verdiği radyum boyasını saat kadranındaki rakamlara sürmeleri için işe alacaktı.

Dii

Radyum içeren diş macunu

Gizemli bir hastalık…

Radyum kızları teker teker hastalanmaya başladıklarında doktorların aklına radyumun bu hastalıkların nedeni olabileceği en başta gelmedi.  Çoğu doktor hastalanan kızlara dişeti iltahabı, ülser hatta cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan frengi teşhisi koyuyordu.  Ancak vaka sayısı artmaya başlayınca US Radium, Harvard Üniversitesi’deki bir grup biliminsanına bu esrarengiz hastalığın nedenini araştırma görevi verdi. Yapılan analizlerde fabrikada çalışan kızların ciltlerinde, saçlarında çok yüksek oranda radyum saptandı. Hatta  soluk verdiklerinde akciğerlerinden gene radyoaktif bir madde olan radon gazı çıktığı bulundu.

Araştırmayı yapan doktorlardan biri olan Dr. Harrison Martland bir adım daha ileri giderek daha önce fabrikada çalışmış ve esrarengiz hastalık sonucu beş yıl önce ölmüş olan bir genç kızın kemiklerini mezardan çıkartarak incelemeye gönderdi. Sonuç beklediği gibi çıkmıştı, beş yıldır gömülü olmasına rağmen kemikler yüksek oranda radyasyon yayıyordu.

Bu bulguların ışığında, genç kızların esrarengiz ve korkunç şekilde ölmelerinin nedeninin radyum içeren boya olduğu yavaş yavaş kabul görmeye başladı.  Fabrikada çalışan tüm genç kızlarda çeşitli hastalık belirtileri görülüyor,  çene kemiği erimesi, kapanmayan ağız yaraları gibi en vahim semptomlar boyadıkları rakamlar kusursuz olsun diye fırçayı ağzında sivrileştiren kızlarda ortaya çıkıyordu.

Radyum: 88

Bugün radyum elementinin neden bu tip belirtilere neden olduğunu biliyoruz:

Radyum

Radyum

Radyoaktif elementlerin en belirgin özelliği yüksek enerjili parçacıklar salarak, yani ışınım yaparak başka elementlere dönüşmeleridir. Radyoaktif maddeler üç çeşit ışınım yaparlar: alfa parçacıkları, beta parçacıkları ve gama ışınları. Bunlardan gama ışınları en yüksek enerjili ışınımlar olup kumaş, cilt ve hatta yumuşak dokuların içinden geçebilirler ve ancak kurşun tabaka ile durdurulabilirler. Beta parçacıkları daha düşük eneriye sahiptir, kağıt gibi ince tabakalardan geçebildikleri halde aluminyum folyo gibi ince materyallerle durdurulabilirler. Alfa parçacıkları ise en düşük enerjili parçacıklardır, ince bir kağıt katman, elbise ve hatta cilt yüzeyi bile onları durdurabilir.

5050_62_116_radiation_penetration

Radyum, %90 oranında alfa parçacığı yayar. Aslında direkt temas ile vücut içine çok fazla nüfuz etmezken, ortamda radyum tozu varsa solunum sırasında akciğerlere girebilir, veya dudaklara sürülen fırça yüzünden yutulabilir.  Bir defa vücuda girdi mi, ciddi sorunlara neden olur. Zira radyum elementi kalsiyum elementine çok benzer, ikisi de alkali metal grubundandır ve kübik kristal yapılara sahiptirler. Radyum, yutulduğu zaman vücut tarafından kalsiyum gibi metabolize edilir ve kalsiyum yerine sinir iletimi, kas kasılması ve kemik metabolizmasına dahil olur. Vücutta metobolize olan 1600 yıllık yarı ömürlü Radyum 226 , radyoaktif bozunma ile yavaş yavaş radon gazına dönüşür ve radon da solunum ile dışarı atılır.

Kemiklere yerleşen kalsiyum, normalde kemik yapısının güçlenmesini sağlarken radyum tam tersini yapar. Oturduğu yerden çevresindeki kemik dokusunu alfa parçacıkları ile bombalar, buradaki kemik dokusunda delikler meydana getirir ve kemiğin erimesine neden olur. Aynı zamanda kemik içindeki iliği de öldürerek kan yapımını bozar.  Radyumlu fırçayı dudakları işle sivrileştiren genç kızların çenelerinin eriyip düşmesine, kemiklerinin durduk yerde kırılmasına, kansızlık ve lösemi nedeniyle ölmelerine şaşırmamak lazım!

Dr. Martland, yapılan  incelemelerin sonucunda saat boyayan genç kızların esrarengiz hastalıkların nedeninin radyum olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmişti. Bulgularını 1925 yılında JAMA (Journal of American Medical Association) dergisinde yayınladı.

Waterbury fabrikası

Waterbury fabrikası

Radyum Kızları, US Radium’a Karşı

Bulguların yayınlanmasını takiben çekişmeli bir hukuk savaşı başladı. Daha önce fabrikada çalışmış, ciddi şekilde hasta olan ve basın tarafından “Radyum Kızları” ismi takılmış olan beş genç kız (Grace Fryer, Quinta McDonald, Albina Larice , Edna Husman ve Katherine Schaub)  Waterbury fabrikasını dava ettiler. Kısa bir süre sonra davaya hastalanmış başka eski çalışanlar da katıldı. Davacılar, kişi başına 250.000 dolar tazminat talep ediyorlardı.  Ancak fabrikanın arkasındaki politik ve maddi destek çok güçlü idi ve dava uzadıkça uzuyordu. Dava sürerken Quinta’nın iki kalça kemiği de kırıldı, Albina tamamen yatalak hale geldi. Edna artık neredeyse yürüyemez hale gelmişti ve fabrikada çalışmayı bırakalı yıllar olmasına rağmen geceleri hala saçları parıldıyordu.  Çene kemiği kopmuş olan Katherine, avukatına  “Eğer 250.000 doları kazanırsam cenazeme bir sürü gül alabilirim değil mi?” diye soruyordu.

Mae

Son Radyum Kızı Mae Keane, 1 Mayıs 2014’te, 107 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Dava, çekişmeli bir şekilde üç yıl sürdü, bu sırada davalı genç kızlardan 13 tanesi radyum zehirlemesine bağlı çeşitli nedenlerle hayatını kaybetti. 1928 sonbaharında, dava  nihayet sonuca bağlandı ve jüri US Radium firmasının her bir davalıya 10.000 dolar tazminat ödemesine,  ölene kadar da 600 dolar aylık bağlamasına ve tüm tıbbi bakım ücretlerini de üstlenmesine karar verdi.  İlaveten, radyum boyası kullanımına ilişkin ciddi düzenlemeler getirildi. Undark boyası ise 1960 yılına kadar saatlerde kullanılmaya devam edecekti.

Gelelim radyum boyalı fırçayı yalamaktan nefret ettiği için kendisinden beklenen performansı gösteremediği için işten atılan Mae Kaene’ye…

18 yaşında Waterbury fabrikasında saat boyamaya başlayan Mae, birkaç hafta sonra işten ayrılmış olmasına rağmen 30’lu yaşlara geldiğinde tüm dişlerini kaybetti. İlerleyen yaşlarda meme ve kalın bağırsak kanserine yakalanmasına rağmen 107 yaşına dek yaşadı ve 1 Mayıs 2014 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

“Hepimiz çok gençtik, boyanın ne olduğu hakkında hiç bir fikrimiz yoktu….”

                                                                                                                                              — Mae Keane

 

 

 

Kaynaklar:

  1. AçıkBilim
  2. Denise Grady, New York Times: Mae Keane, Whose Job Brought Radium to Her Lips, Dies at 107 
  3. Denise Grady, New York Times: A Glow in the Dark, and a Lesson in Scientific Peril
  4. Nancy Burban, Funeralfund: Mae Keane, Believed To Be Last Of Waterbury’s Radium Girls Dies at 107
  5. Dissident Media: The “miraculous powers” of radioactivity
  6. Ann Quigley, Waterbury Observer: After Glow 
  7. Martland H.S., Conlon P, Knef J.P.  Some unrecognized dangers in the use and handling of rdioactive substances: With especial reference to the storage of insoluble products of radium and mesothorium in the reticulo-endothelial system.  JAMA.1925;85(23):1769-1776.
  8. Deborah Blum, Wired: The Radium Girls
  9. Deborah Blum, Wired: Life in the Underdark
  10. Deborah Blum, Wired: A Dazzle in the Bones

AŞIĞIN ŞARABI, SOHBETİN DEMİ: ÇAY

Ağustos 1938, Rize.

Rize’nin Garal dağının tepesinde  Rize ziraat bahçesi vardır. Bahçenin girişinde bir adam, henüz daha o gün gelmiş Rize’ye ve hemen koşmuş “hoca”sının yanına.

Ziraat bahçesinin girişi mandalina ağacı doludur, ağaçların hemen ilerisi ise deneme amacı ile dikilmiş çay bitkileri ile doludur. O kadar yeşildir,o kadar bereketlidir ki bahçe; Hüseyin Cahit Yalçın hatıratında “Az kalsın bastonum da yeşerecekti” der. İçerlerde bir yerde iki küçük ahşap ev vardır, evlerden birinin alt katı laboratuar üst katı ise “hoca”nın odasıdır.

– Hocam, ben geldim

– Ooooo, hoşgeldin yahu. Ne zaman geldin sen?

– Bugün, vapurla geldim ve hemen size uğradım. Nasılsınız hocam?

– İyiyim iyi, hele dikim başlasın daha da iyi olacağım. Gel otur, çay içelim

– Köylülerle konuştunuz mu hocam?

-Her gün konuşuyorum. Sen biliyorsun, kanun çıktığından bu yana tam  14 yıldır uğraşıyorum. Çok zor çok, köylü istemiyor çay fidanı dikmek. Lahanası var, mısırı var, kabağı fasülyesi var; var oğlu var. Bunlar para ediyor asıl onlar için. Erkekler de ya Rusya’da, ya Gürcistan’da ya da cephede. Kadınlar işliyor burda toprağı, çay onlar için tam kumar. Nasıl yaparız bilmiyorum. İnönü de bizi destekliyor ama halkın oluru olmazsa hükümetin desteği olsa ne olur olmasa ne olur.

– Kanun çıkarsak hocam, kanunla  köylüye avans versek mesela, çay dikimi karşılığı? Sonra, diktiği alana karşılık mısır versek? Mısır iyi para bu ara, kilosu 3 kuruş ve daha da artacak diyorlar Ha, ne dersiniz?

– Valla olur, ama nasıl ikna edeceğiz Ankara’dakileri?

– Biz bir taslak hazırlayalım hocam, beraber yazarız. Bunca yıl uğraştınız  hocam, bu kadar çaba boşa mı gitsin? Bu topraklar çay için en elverişli topraklar.

– Tamam be, yazalım. Ben atlar giderim Ankara’ya hemen, kapı kapı dolaşırım gerekirse. Ben ölmeden göreceğeim buraların çaylıklarla yemyeşil olduğunu, ahdım var.  Ama önce çayımızı içelim gel, taze demledim.

– İçelim hocam, içelim. Es-Şayü şarabü’l aşıkın , değil mi?

– Öyle vallahi, “çay aşıkların şarabıdır”.

1938 yılının Ağustos’unda, Rize’de fidanlıktaki bu iki isimden biri “hoca” lakaplı Zihni Derin, diğeri ise  Asım Zihnioğlu’dur. Türk çaycılığının babalarıdır ikisi, bugün içtiğimiz her dem çayda emekleri vardır. Emekleri zayi olmadı, çaycılık Tükiye’de tutundu ve gelişti. Bu yazı onlar içindir

Araştırsan eski çağı
Rize’dir ana yatağı
Zihni Derin hoca ile
Dikilmiştir ilk ocağı

(Rize’de çay ve çaycılık – Osman Efendioğlu)

Her dem yeşil bitki: Camellia sinensis

Çay ilk olarak  milattan önce 2700’lü yıllarda Çin’de yetiştirilmiştir. Söylenceye göre “Kutsal çiftçi” lakaplı imparator Shen Nung tarafından keşfedildi çay . Bitkiler ve bitkilerle iyileştirme üzerine hayatını harcayan impartor, çay bitkisinin kaynar su içerisine atıldığında güzel bir içecek çıkardığını keşfetti ve halkına yaydı. Bitkilerle iyileştirme üzerine hayatını adayan Shen Nung’un bitkisel ilaçlar denerken aşırı dozdan zehirlenmesi ise trajikomik bir anektoddur.

 

İmparator Shen Nung. Kaynak: wikipedia

Çay sözcüğü de çince “T’e” ve “ch’a” kelimelerinden gelmekte. Dünyanın bir kısmı “t’e” kelimesinden türettikleri kelimeleri kullanırken (tea, tee vb) diğerleri “Ch’a” kelimesinden türettikleri kelimeleri (çay, şay, chai) kullanmakta. Peki neden bir kısmı t’e diğerleri ch’a’yı temel alarak kelime üretmişlerdir? Cevap çayın ticaret yolunda saklı. 1600’lerin sonunda çayı Hollanda’ya taşıyan tacirler çay için t’e kelimesini kullandılar ve tee dediler. Ordan çayı alan ingilizler Tea dediler ve ordan da bütün ingiliz ticaret rotasına yayıldı. Çayın karadan götürüldüğü ticaret rotası üzerindeki bir bölge ise “ch’a” kelimesini kullandığı için bu rotanın devamındaki ülkeler (Rusya, orta asya ülkeleri ve tabi biz) o kelimeden türettiler çay isimlerini. Yani çayın denizden ulaştığı ülkeler “t’e” derken, karadan ulaştığı ülkeler “Ch’a” dedi.

Çay bitkisi Camellia familyasından Camellia Sinensis olarak sınıflandırılmaktadır ve her zaman yeşil kalır. Camellia Sinensis’in toplam 3 varyasyonu vardır: (1) C.Sinensis (2) C. Sinensi Assamica (Assam Çayı) ve (3) C. Sinensis Cambodiensis  . Bu 3 çeşitten birinci ve ikincisi çay için kullanılmakta olup ülkemizdeki çaylıklarda Camellia sinensis ekilmektedir.

Camellia Sinensis Kaynak: http://bioweb.uwlax.edu

Camellia Sinensis
Kaynak: http://bioweb.uwlax.edu

Bütün içtiğimiz çaylar Camellia Sinensis bitkisinden geliyor, yeşil veya siyah farketmez. Evde demlediğimiz çayları birbirinden ayıran nasıl işlem gördüğü. Yeşil çay çay bitkisinin özel bir işlemle oksidasyona uğramasının engellenmesiyle meydana gelirken, siyah çaylar ise yeşil çay bitkisinin okside edilmesi ile meydana geliyor. Siyah çaylar da işlenme biçimlerine göre  ikiye ayrılıyor: Kara çay  ve oolong . Yani toplamda 3 çeşit çay var: yeşil, oolong ve kara çay. Peki nasıl oluşuyor bu çaylar aynı bitkiden?


Yeşilden siyaha yolculuk

Çayın bardağımıza olan yolculuğunun her aşaması çayımızın tadını etkiliyor. Çay bardağımıza dökülmeden önceki işlenme safhalarındaki yolculuğunun ilk aşaması “toplama”

1. Toplama: Çay bitkileri ilk sürgünü nisan ayında vermeye başlar. Filizlerin taze ve körpe iken toplanması şarttır, eğer yapraklar kartlaşırsa sürgün kaybedilir. Bu ilk toplamadan sonra ikinci sürgün mayıs ayının başında olur ve daha sonra on günlük aralıklarla kışa kadar devam eder. Her sürgünün toplanmasında  çay bitkisinde “balık yaprağı” denilen noktaya dikkat edilir. Bu nokta sürgünün başlangıç noktasıdır ve her yeni sürgün bu noktadan doğar. Bu yüzden Hindistan’da bu noktaya “doğurucu” anlamında “Jhanım” denir

 

Balık yaprağı Kaynak: Bir yeşilin peşinde - Asım Zihnioğlu

Balık yaprağı
Kaynak: Bir yeşilin peşinde – Asım Zihnioğlu

Çay toplama dünyanın bir çok yerinde elle yapılmakta ve toplama esnasında “ikibuçuk yaprak” (two leaves and a bud –  iki yaprak bir tomurcuk) toplanmaktadır. Elle toplama esnasında taze sürgün yapraklardan en üstteki iki tanesi ve tepe tomurcuğu toplanır ve en kaliteli çay yaprağı ürünü bu şekilde elde edilir. Ama ne yazık ki ülkemizde çay toplama makası ile yapılmaktadır ve makas el kadar hassas olmadığı için her türlü istenmeyen yaprak ve dal da çay ürününe karışmaktadır. Daha da kötüsü makas balık yaprağı noktasını da ayırt edemeyeceğinden diğer sürgünler de riske atılmakta. Ne yazık ki Türkiye’de çaylık sahipleri maddi sebeplerden dolayı makası tercih etmekte bu da türk çayının kalitesini olumsuz etkilemektedir. 1981 yılında çıkarılan bir yasa ile makasla toplamacılık yasaklanmış olsa da yasanın pek etkili olmadığı görülmektedir gerçekte.

Clipboard01

İki yaprak bir tomurcuk
Kaynak: flickriver.com

Temelde çay bitkisinde bir çok biyokimyasal bileşik bulunmakla beraber en önemli üç grup şunlardır: Enzimler, alkaloidler ve polifenoller.

Çaydaki en önemli enzim polifenol oksidaz enzimidir zira – ileride anlatılacağı üzere- polifenolik moleküllerin  birbirine bağlanmasında ve yapğrağın renginin kahverengileşmesinde önemli rol oynar.

Polifenoller ise çayın işlenmesi sırasında çeşitli kimyasal  tepkimelerle çayın tadının, kokusunun ve gövdesinin oluşmasında önemli rol oynarlar.  Üç halkalı basit fenolik bileşen olan “kateşin” (catechin) renksiz ve acıdır.

Alkaloid madde olarak ise çayda kafein vardır. Kafein (C8 H10 N4 O2) miktarı kuru siyah çayda yaklaşık %4 civarındadır ve demlenme esnasında %80’i suya geçer

 

Elle çay toplayan kadınlar Kaynak: www.arhavim.com

Elle çay toplayan kadınlar
Kaynak: www.arhavim.com

2. Soldurma: 

Soldurmada amaç kısmi kurutma ile yaprak içerisindeki mevcut suyun buharlaştırılarak azaltılması ve yaprağın fiziksel olarak kıvırma işlemi için uygun şekle dönüştürülmesidir. Taze çay yaprağında % 70 – 83 arasında değişen miktarlarda su mevcut bulunmaktadır.  Soldurma işlemi çayın toplandığı gün yapılması gerekmektedir zira çay toplandıktan hemen sonra zaten durduğu yerde bu işleme başlamıştır. Oolong çayı için çay yaprakları sadece 20 dakika soldurulurken, siyah çay için bu işlem saatler sürer.  Soldurma işlemi sırasında çayın tadı değişmekte ve fiziken daha kırılgan hale gelmektedir. Soldurma işlemi uzadıkça çayın tadı daha belirgin hale gelmekte ve rengi koyulaşmaktadır.

3. Kıvırma:

Kıvırmada amaç çay yapraklarındaki hücrelerin özsuyunu parçalamak ve içindeki enzimler ile polifenolları açığa çıkarmaktır.  Kıvırma işlemi sırasında açığa çıkan polifenol oksitler havadaki oksijeni kullanarak çaydaki fenolik bileşenleri birleştirerek çayın tadının oluşmasında yardımcı olurlar. Oolong çayı kıvrılmaz, çok hafif ezilir böylece içindeki enzimlerin tamamının açığa çıkmasına engel olunur

4. Oksidasyon:

Oksidasyon çayın işlenmesi sırasındaki en önemli aşamadır. Kıvırma işlemi esnasında açığa çıkan kimyasal bileşenler bu aşamada bir araya gelerek çayın tadını, kokuısunu ve dem rengini belirlerler. Üç halkalı fenolik bileşen kateşinin çayda altı farklı bileşeni bulunmaktadır. Bunlar, Kateşin (C), Epikateşin (EC), Epikateşin Gallat (ECG), Gallokateşin (GC), Epigallokateşin (EGC) ve Epigallokateşin Gallat (EGCG) dır. Kateşin bileşenleri polifenol oksitler sayesinde birleşerek daha büyük moleküller olan theaflavinlere dönüşürler. Aşağıdaki resimde en soldaki molekül kateşin olup, ortadaki iki kateşin molekülünün birleşimi ile oluşmuş theaflavin olup en sağdaki ise theaflavin digallate’dir. Kateşin renksiz ve acı iken, theaflavin sarımsı renkte, çok acı ve buruktur. Oksidasyon süresi uzayınca oluşan theflavin digallate ise daha kırmızımsıdır, orta acılıktadır ve buruk tad verir.

 

photo (1)

Kateşin ve theflavin oluşumu
Kaynak: On Food and Cooking- Harold McGee

 

Ama çaya rengini veren sadece Theraflavinler değildir, diğer bir kimyasal bileşen olan therabuginler de çaya rengini verir.

Oksidasyon işleminin uzunluğu çayın rengi ve tadı üzerinde doğrudan etkilidir. Oksidasyon süresi çok uzarsa theflavin miktarı azalıp therabugin miktarı artacaktır.Kısa oksidasyon süresinde ise tam tersi. Theflavinler tat ve burukluk, therabuginler ise renk üzerinde etkili olduğu için çay üreticisi oksidasyon süresini ayarlayarak son ürünün tat, burukluk ve renk özelliklerini belirler.

5.Kurutma: Bu aşama oksidasyon işlemini ve enzim aktivitelerini durdurur. Bu sayede hem çayın kalitesi korunur hem de çay paketleme ve tüketiciye ulaşma safhalarında stabil hale gelir kimyasal açıdan.

6. Eleme: Çay çeşitli boydaki eleklerden geçirilerek standardize edilir ve büyük çay parçaları elenir

Çay, bütün bu işlemlerden sonra paketlenir ve raflarda yerini alır. Bütün bu işlemlerin herbiri mutfağınızdaki çayın kalitesini doğrudan etkilemektedir. Ne yazık ki ülkemizde toplama aşamasında makas kullanılması, kart yaprakların da alıma dahil edilmesi ve benzeri nedenlerden dolayı çay kalitesi yıllar içinde gitgide düşmüştür. Asım Zihnioğlu doğu karadeniz’de çay yetiştiriciliğinin ilk yıllarında bilimsel kaidelere uymaya özen göstermiş ve elde ettiği ürünleri mutlaka yurtdışındaki yetkin laboratuarlarda kalite testlerine tabi tutturmuş. “Bir yeşilin peşinde” kitabında örnek verdiği raporlar bir zamanlar bu ülkedeki çay kalitesinin dünyanın diğer bölgelerindeki yüksek kaliteli çaylarla yarışır düzeyde olduğunu göstermiştir. Ne yazık ki yıllar içinde siyasetin de işin ieçrisine girmesi ve alım standartlarını oy kaygısı için düşürmesi yüzünden çayımızın kalitesi gitgide düşmüştür.

 

Çay Bahçesi Kaynak: www.gezengi.com

Çay Bahçesi
Kaynak: www.trekearth.com

 

Gül rengi çay demlemek bir bilimdir!

Gelelim işin keyifli kısmına,yani çayın demlenmesine. Çayın demlenmesi gerçekten tam bir bilim, mutfaktaki her şey gibi  çay demlemek için de ölçü, sıcaklık ve süre standartları var. Çay, su ve çaydanlık seçimi, suyun sıcaklığı, çayın ve suyun oranı ve demleme süresi vb hep çayın demlenmesinde önem sahibi.

Çayın demlenmesi için ISO (uluslarası standartlar organizasyonu) 3103 kodu ile bir standart çıkarmıştır. Bir çok kaynaktaki demleme önerileri de bu standart ile uyum göstermektedir. Burada bu standardı ve diğer demleme önerilerini derleyerek sizlere kendi demleme önerilerimi yazdım:

1. Su: Çayın demlenmesinden önceki en önemli aşama doğru demleme suyunun seçilmesi. Bardağınızdaki çayın % 95-98’i su olup son demin tadı doğrudan etkilenir. Suyun ph seviyesi nötr olmalı, yani ph skalasında 7 olmalı. Daha düşük PH seviyesi asidik, daha üstü baziktir. Çay demlendiğinde zaten içindeki maddelerden dolayı son dem çay yaklaşık PH 5 olacaktır. Ayrıca su içindeki mineral bileşiklerinin toplamı 150 pm’i geçmemelidir. Kalsiyum ve magnezyum gibi minerallerce zengin sular çay yüzeyinde köpürme yapar. Marketten aldığınız suların veya eve gelen damacana suların etiketlerinde ph seviyesi ve mineral içerikleri yazmaktadır. Buna göre seçiminizi yapabilirsiniz.  Su demliğe soğuk konmalı ve sadece bir kere kaynatılmalı.

2. Demlik seçimi: Daime porselen demlik kullanılmalı. Metal bileşikli demlikler çay tadı üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.Porselen demlik çayın tadına herhangi bir şekilde etki etmez

Çay suyunu kaynatırken demlik daima üstte tutulup ısıtılmalı içine çay konulmadan önce.

3. Su sıcaklığı: Siyah çaylar daima kaynar su ile demlenmeli. Oolong çayı daha düşük, yaklaşık 90 derece sıcaklıkta ve yeşilçaylar 75-80 derecede su ile demlenmeli. Yani ne kadar çok okside edilmişse yaprak, o kadar sıcak su kullanılmalı.

4. Çay-su oranı: ISO standardı  100 ml suya 2 gr çay öngörmekte. Bu yazıyı yazarken taradığım diğer bazı kaynaklar ise yaklaşık 200 ml suya 3-5 gr arası çay öngörmekte. Ne yazık ki bu oran hem sizin zevkinize hem de kullandığınız çayın tipine bağlı. Evde kendi yaptığım denemeler sonucu (14 demlik) bu oranın türk çayı için yaklaşık olarak doğru olduğunu  gördüm. Eğer demli çay istiyorsanız 100 ml suıya 3 gr’a çıkarabilirsiniz çayınızı.

Çayınızı koymadan önce mutlaka demliğinizin aldığı su miktarın öncede ölçün ve bunun sadece 4’te 3ü kadar suyu kaynatın. Çayın üzerine dökülecek su çay yapraklarını şişireceğinden bir miktar boş hacim bırakılmalı. Önemli bir husus ta çay yapraklarının su kaynadıktan sonra demliğe konması ve kaynar vaziyette suyun çayın üstüne dökülmesi. Ne yazık ki piyasadaki bir çok çay markasının paketinde bunun tam tersi yazılmış durumda. Çayın içindeki aromatik maddelerin düzgün ve etkin şekilde açığa çıkması ancak kaynar suyun demlikteki çayın üzerine dökülmesi ile olur.

5. Demlenme süresi: İşte en önemli parametre ve diyebilirim ki Türkiye’de herhalde en çok yanlış bilinen parametre de budur. Türkiye’nin ilk çay kitabını yazan Edirneli Hacı İzzet efendi 1878 yılında yayımladığı eserinde keyif çayının hazırlanması için iki yöntem belirtir. Birinde çay yarım saat demlenirken, fransız bir yazardan aldığı yöntemde çay 6 dakika demlenmektedir. Hacı İzzet Efendi otuz yıllık tiryakiliğini dayanak göstererek çayın 6 dakika demlenmesinin doğru olduğunu, yarım saat demlenmenin çayı acıtmaktan başka işe yaramadığını savunmaktadır.

Bir çok kaynak çay demleme süresinin 6-8 dakika olması gerektiğini savunur. Demleme süresi aslen çayın tipine ve fermente edilme süresine göre değişir. Bazı yeşil çaylar sadece sıcak suda bir dakika demlenebilirken, oolonglar 2-3 dakikada demlenebilir. Çayın fermentasyon süresi uzadıkça demleme süresi de uzar. Ayrıca, kaliteli çaylar birden fazla kere demlenebilir ve her demlemede sürenin uzatılması gerekir. Gene de, üçüncü demlemede bile demleme süresi çaylarda 5 dakikayı geçmez. Oysa piyasadaki bir çok çay paketinin yanında en az 10-12 dakika, 15 dakika ve hatta 20 dakika demlenme süresi yazmaktadır. Türkiye’de yetişen çay ise, burada çok detayına giremeyeceğimiz sebeplerden dolayı, en fazla 8 dakika demlenmesi gerekmekte, daha fazlası çayın içindeki acı bileşikleri açığa çıkarmakta ve çayın tadını bozmakta. Ne yazık ki çayın tadının buruk olması gerektiğini düşündüğümüz için uzun demlemeyi seviyoruz millet olarak. Oysa doğru miktardaki siyah türk çayının üstüne kaynar su ilave edip 5, en fazla 8 dakika demlerseniz çay gerçek tadına kavuşur. Doğru süreyi, demlemeyi tercih ettiğiniz çayda deneme yanılma yöntemiyle bulabilirsiniz. Önce 5 dakika demleyin, sonra kendi damak tadınıza uygun hale gelinceye kadar yarımşar dakika artırın dem süresini.

Doğru demlenme süresi sonucunda çayı bardağınıza döktüğünüzde hiç su ekleme ihtiyacı hissetmediğinizi göreceksiniz. Ancak aşırı demlenen çaylar rengini açmak ve tadını normalde döndürmek için ilaveten suya ihtiyaç duyarlar.

6. Çaya karbonat atılır mı? Hem evet hem hayır! Çay asit ve bazik kimyasallara farklı tepkiler verir.Çaydaki polifenollerin bazıları asitle rekasiyona girince sarı renge döner, mesela limon sıktığınızda çaya. Tam tersi, karbonat gibi bazik bir kimyasal da aynı bileşenleri kırmızımsı bir kahverengiye büründürür. Bazı çaycıların az miktarda çay bol su ile nasıl tavşan kanı çay demlediğini şimdi daha iyi anlaşılmıştır umarım.

İşte bu kadar, eğer demleme aşamalarındaki belli kaidelere ve ölçülere  titizlikle uyarsanız gül rengi çay demlemek çok basit. Gül rengi mi, neden tavşan kanı değil diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çay aşığın şarabıdır demişler ya, elbette ki rengi de gül rengidir bu yüzden.

Bülbül aşkın cenginde

Dök Çayı gül renginde

Erenler meclisinde

Doldur aşık çay doldur

(Çay ilahisi – Kaynak: Bahçeden incebel bardağa Türk Çayı – Mustafa Duman)

Kaynak: AçıkBilim

Pembe anten teknolojisi güneş enerjisinin verimliliğini iki katına çıkarıyor

Anten deyince akla radyo televizyon alıcıları gelse de bu sefer araştırmacılar bu tabiri yeni ince bir malzemeyi tanımlamak için kullanıyorlar. Bu malzeme ışık spektrumlarının çoğunu yakalıyor ve fotovoltaik hücrelerin elektriğe çevirebileceği ışık dalgalarına çeviriyor.

Hâlihazırda silikon fotovoltaik hücrelerin çoğu 600 – 1000 nanometre (nm) arası dalga boyundaki ışığı çevirmede başarılı, ancak 350-600 nm arası dalga boyu için başarılı değil. Piyasadaki birçok fotovoltaik hücre yüzde 11 ve yüzde 25 arası verimliliğe sahip durumda. Bu düşük verim, ev ve işyeri sahiplerinin güneş enerjisine yaptıkları yatırımın kendini telafi etmesi uzun yıllar alıyor mânâsına geliyor. Verim yüksek olsaydı, yenilenebilir enerji ve güneş enerjisi çok daha popüler ve cazip bir hâl alırdı.

Güneş pillerini verimliliğini arttıran anten (1)
Birçok bilim insanı daha iyi fotovoltaik hücreleri üretebilmek için çaba sarf ediyor, ancak Connecticut Üniversitesi mevcut teknolojinin nasıl daha verimli hâle geleceği üzerine odaklandı ve bahsedilen anten ortaya çıktı.

Dr. Challa V. Kumar ve ekibi, bu kullanılmayan mavi fotonları toplayan ve düşük enerji fotonlarına dolayısıyla elektrik akımına çeviren anteni üretti. Dr. Kumar, “Dünyada birçok grup bu anteni üretmek için çalışıyor ve bizimkisi de ilk üretilen anten oldu” diyor.

Anten ışıkla tetiklenen organik boyalarkullanılarak yapıldı. Işıktaki fotonlar boya molekküllerini tetikliyor, bu sayede boya gevşiyor ve düşük enerjili ama daha fazla silikon dostu foton yayıyor. Boyalar hidrojel içine yerleştirilmiş bu sayede ayrı tutululmalarına rağmen yoğun şekilde bir arada toplanıyorlar. Ilıklaştırılıp soğuklaştırıldıktan sonra ince pembe bir malzeme oluşuyor. Bu malzeme fotovoltaik hücrelerinin üstünü kaplayabiliyor ve verimliliğini potansiyel olarak iki katına çıkartabiliyor. Daha da iyi haber; bu malzemeler tamamen biyolojik ve toksik değil, hatta yenebilir. İnce malzemeyi üretmek için takip edilen kimyasal işlem de oldukça basit. Dr. Kumar, “Mutfakta ya da taşrada bir köyde yapılabilir. Bu da malzemeyi üretmeyi ucuzlaştırıyor” diyor.

Güneş pillerini verimliliğini arttıran anten (2)
Araştırmacılar, malzemenin ticari fotovoltaik hücrelerinin üzerini nasıl kaplayacağı konusunda Connecticut’taki bir şirketle birlikte çalışıyorlar. Bu çalışma, güneş enerjisinin çok yakında oldukça yaygınlaşacağının ilk habercisi oldu, yakında sonuçlanması beklenen benzeri çalışmalar da bu haberi çok daha güçlendirecek.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  • GaiaDergi,
  • Phys,
  • Tree Hugger,
  • Alt Energy Mag
  • ACS
  • Challa V. Kumar, Marc J. Novak, Kyle R. Benson, Clive Baveghems, Vindya K. Thilakarathne, Bobbi S. Stromera and Filicia M. Rossa Toward the design of bio-solar cells: high efficiency cascade energy transfer among four donor–acceptor dyes self-assembled in a highly ordered protein–DNA matrix RSC Adv., 2015,5, 72416-72422 DOI: 10.1039/C5RA14208C Received 18 Jul 2015, Accepted 18 Aug 2015 First published online 19 Aug 2015