Üç Yaya Tipi Var. Peki Siz Hangisisiniz?

Üç Yaya Tipi Var. Peki Siz Hangisisiniz?

Metrodan indiniz ve koridor boyunca yürüyorsunuz ya da bir parkta gezintiye çıktınız, farklı bir güzergâhtan başka bir insan geliyor ve bunun anlamı şu; siz ya da diğer kişi hızını ve izlediği yolu değiştirmezse, fiziksel olarak esnek olmayan bir çarpışmayı deneyimleyeceksiniz. Peki bu durumda siz, diğer kişinin size yol vermesini bekleyen kişi misiniz yoksa yeterince nazik davranıp, yavaşlayan ve diğer kişinin geçişine izin veren kişi misiniz?

Senaryo-semasi-bilimfilicomJournal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance’ da yayımlanan yeni bir araştırma, kadın ve erkeklerden oluşan 20 katılımcıyla bu senaryoyu yeniden oluşturdu. Kurulan senaryoda, her çiftten biri odanın bir köşesinden diğer köşesine köşegensel (çapraz şekilde) yürürken, diğer kişi de komşu köşeden odanın öteki köşesine yürüyor (yandaki şemadaki gibi). Her denemede de her iki katılımcı da başlama sinyaliyle birlikte aynı anda yürümeye başlıyor ve katılımcılardan birbirleriyle herhangi bir iletişim kurmadan çarpışmamaları isteniyor. Bunun yanı sıra katılımcılar, bir kişilik testi dolduruyor ve araştırma ekibi katılımcıların boy, kilo ve yaş bilgilerini de kayıt altına alıyor.

Denemeler boyunca katılımcılar tutarlı bir davranış örgüsü gösterme eğilimindeydiler: kabaca katılımcıların dörtte biri çarpışmadan kaçınmak için yol verme eğilimi gösterirken, diğer dörtte bir; kesişim noktasına daha erken varıyor (diğer kişinin yol vermesi anlamına geliyor), kalan kısım ise karışık davranışlar sergiliyor. Fakat önemli bir biçimde, ne kişilik özelliklerinin, ne cinsiyetin, ne yaş, ne boy ne de kilonun; katılımcıların çarpışmadan kaçınmak için nasıl bir strateji geliştirme eğiliminde olduklarıyla herhangi bir ilişkisi olmadığı görüldü. Görünüşe göre; böylesi bir durumda bazılarımız daha dominant, bazılarımız çekingen, bazılarımız ise değişken davranıyoruz. Fakat yaya tipinin, bizlerin dışa-dönüklük veya fiziksel boyutlarımız gibi temel özelliklerimizle ilişkili olmadığı görüldü.

Araştırma ekibi aynı çalışmayı daha büyük bir odada ve daha fazla katılımcıyla tekrarladı ve deneyler kimin yol vereceğine dair alınan kararın çok erken alınma eğiliminde olduğunu gösterdi. Daha dominant kişi, esasında rotasında minik ayarlamalar yapıyor ve hızını arttırıyor, fakat bu durum çarpışmadan kaçınmak için yeterli değil. İkinci kişi bu sinyalleri saptamak için önce bekliyor ve kendi ayarlamalarını yaparak çarpışmadan kaçınmak için sonuçta yol veriyor.

Fakat bu araştırma; tam karşıdan birbirine doğru gelen iki kişinin söz konusu olduğu yaya problemine dair bir cevap üretmiyor ve eğer ki iki kişi de yolunu aynı şekilde değiştirirse yani yine birbirlerinin karşısına gelecek şekilde ayarlarsa, işte bu durumdaki davranış örgülerini belirlemek için farklı araştırmalara ihtiyacımız var.


Kaynak:  Bilimfili

Araştırma Referansı: Knorr, Alexander G., Lina Willacker, Joachim Hermsdörfer, Stefan Glasauer, and Melanie Krüger. “Influence of Person-and Situation-Specific Characteristics on Collision Avoidance Behavior in Human Locomotion.” (2016). (Reviewed on 2016, July 1)

Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

Özellikle bilim dünyası dışındaki insanlar arasında “sirkadiyen saat” metaforik bir tanım gibi algılanır. Latince anlamıyla ‘gün döngüsü’ anlamına gelen terim vücut içi biyolojik aktivitelerin düzenlenmesini ve gün içinde hücre düzeyinde, hormon seviyesinde ve beyindeki aktivitelerdeki düzenli değişimi ifade eder. Elbette insan vücudunun içinde tik-tak atan bir saat ve gece-gündüz geçerken vücuda yardımcı olan bir saat bulunmuyor. Ancak Harvard Medical School (HMS) ve Wyss Institute’ten sentetik biyologlar tam da bunun gibi somut, transplante edilebilir bir biyomühendislik ürünü 24-saatlik bir saat üretmeyi başardı. Saat, kendi içinde tipik bir sirkadiyen ritmi olmayan bir bakteriye yerleştirildikten sonra kendi kendine çalışmaya başlayabildi.

Araştırmalarını geçtiğimiz hafta Science Advances dergisinde yayımlayan ekip,Synechococcus elongatus fotosentez yapabilen siyanobakterilerde sirkadiyen ritm altında yatan mekanizmayı incelemekle işe başladı. Bu bakteriler gece ve gündüz döngülerini düzenlemek üzere üç temel protein kullanır. Daha önceki araştırmalarda, hatta test tüplerinde bir araya getirildiklerinde dahi, bu üç proteinin düzenli bir sirkadiyen ritm ile bağlanıp ayrıldıkları gözlemlenmişti. Araştırmacılardan Anna H. Chen, bu üç proteini kullanarak – belli bir düzende biyolojik aç-kapa fonksiyonu yürütebilen – bir osilatör üretti ve bunu bağırsak bakterisi Escherichia coli‘ye transplante etti.

Sentetik biyologlar için, bu proteinleri tanılamak ve görevlendirmek üzere kullanılan işlemler gayet iyi anlaşılmış durumda. Böylelikle bu araçları doğru bir şekilde bir araya getirecek ve aynı mekanizmayı sağlayacak sistemi yapmak, bilgilerin doğruluğunu da kanıtlamış oldu. Ekip osilatörde ‘downstream‘ çalışacak bir flüoresan protein işaretleyici üretti.  Üç günlük bir periyottan sonra, osilatörün 24 saatlik dilimlerde düzenli şekilde aç – kapa işlevi gördüğünü ve sirkadiyen olmayan E. coli‘lerde bu ritmisiteyi yarattığı gözlemlendi.

Researchers have transplanted a circadian clock from cyanobacteria into a gut microbe, E. coli.

Araştırmacılar siyanobakterilerde bulunan bir biyolojik saati sistemleştirip bağırsak bakterisi E. coli‘ye transplant etti. Görselde; siyanobakterilerde sirkadiyen ritmi düzenleyen Kai A B ve C proteinleri ile saat düzeni anlatılıyor. Sağda, gün içinde bu protein sistemine bağlanan flüoresan proteininden yayılan ışığın üç günlük bir zaman da ritmik değişim grafiği gösterilmiş.

Sonuçta, vücuda yerleştirilebilen, 24 saatlik sirkadiyen saat üretildi. Diğer araştırmacılar, daha önceleri belli bir zaman gecikmesi veya daha küçük bir zaman aralığında ritm yaratmayı başarmıştı. Mevcut araştırmada ilk kez 24 saatlik bir döngüyü kullanan ve tüm yaşamsal zamanla ilişkili bir sistem üretildi. Deney; belli bir prensibi kanıtladı. Şimdi de, bilimciler mevcut flüoresan işaretleyici proteini, diğer günboyu yada günlük döngülere bağlayarak kullanım alanlarını genişletmeye çalışacak.

Chen, muhtemel medikal kullanım alanlarına dikkat çekerek, insan sağlığında mikrobiyomların geniş kullanım avantajlarını belirtti. Daha dikkat çekici bir unsur olarak, bu araştırmada üretilen sistem çevre ile uyumsuz çalışan veya çalışmayan vücut saatleri olan insanlara çok yardımcı olabilir. Bu sistem ile obezite ve glukoz intoleransı gibi bağırsak bakterilerinin biyolojik ritminin olmamasına bağlanan rahatsızlıklar da tedavi edilebilecek. Sentetik olarak tasarlanmış vücut saatleri ile ilaçların vücuda tam doğru zamanda etki etmesi ve endüstriyel amaçlarla kullanılan mikrobiyal canlıları kontrol etmekte de kullanılabilecek.

Araştırma laboratuarının nihai hedefine ulaşması için büyük bir adım atıldığı kaydedildi. On yıldan fazla bir süredir, araştırmacılardan Pamela Silver, biyolojik bir zamanlayıcı üretmekle ilgilendiklerini söylüyor. Bu zamanlayıcının günden güne geçişi sağlayan ritmi ya da hücrenin belli bir uyarıcıdan sonra ne kadar zaman geçtiğini hesaplayabilmesini sağlayacak şekilde üretmeyi denediler.

Ekibin beklentisi ise diğer araştırmacıların sirkadiyen saat aletini geliştirerek çok çeşitli kullanımını mümkün kılmaları. Zaten tüm amaç da bu, saatin başkaları tarafından kullanılması.

 


Referans :
  • Bilimfili,
  • HarvardMagazine, Engineering an Internal Clock, harvardmagazine.com/2015/06/engineering-circadian-clock
  • Anna H. Chen, David Lubkowicz, Vivian Yeong, Roger L. Chang and Pamela A. Silver Transplantability of a circadian clock to a noncircadian organism Science Advances 12 Jun 2015: Vol. 1, no. 5, e1500358 DOI: 10.1126/sciadv.1500358

Anne ve Babanın Boşanması Çocuklar İçin Kötü Müdür?

Anne ve Babanın Boşanması Çocuklar İçin Kötü Müdür?

Kısa birkaç istatistik ile başlayacağız. 2015 yılı TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre; boşanmaların  %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılı, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşti. Yalnızca 2015 yılında ülkemizde 131830 boşanma vakası gerçekleşti. Bütün boşanma vakaları çocuklu ailelerde gerçekleşmiş olmasa da, çocuklu ailelerdeki boşanma vakaları da oldukça üst seviyelerde. Hatta TÜİK verilerine göre; 2015 yılında boşanma oranları bir önceki yıla oranla %7 artmış durumda.

Boşanmış ebeveynler genellikle bu problematik süreçte çocuklarının refahına dair oldukça hassaslar. Hatta bazı ebeveynler çocuklarını boşanma travmasından korumak için mutsuz evliliklerini sürdürmeye devam ediyorlar.

Yine de ayrılan ebeveynlerin umutlu olmaları için bazı sebepler var. Araştırmacılar, boşanma sürecine tanık olan çocukların yalnızca küçük bir yüzdesinin ciddi problemler yaşadığı bulgusuna eriştiler. Bu makalede, elde edilen bu verileri ve çocukları boşanmanın muhtemel olumsuz etkilerinden koruyabilecek faktörleri ele alacağız.

Hızlı Toparlanma

Boşanma vakaları birçok çocuğu kısa vadede etkiler, fakat araştırmalara göre çocuklar, ilk darbenin ardından hızlı bir şekilde toparlanıyorlar. 2002 yılındaki bir çalışmada University of Virginia’dan psikolog E. Mavis Hetherington; birçok çocuğun boşanmanın olumsuz etkilerini –özellikle de anksiyete, öfke, şok ve güvensizlik gibi– kısa vadede deneyimledikleri bulgusuna ulaştı. Araştırmaya göre; bu tepkiler, ikinci yılın sonunda tipik bir biçimde azalıyor ya da tamamen yok oluyor. Yalnızca bazı çocuklar (azınlık) uzun süreli acı çekiyorlar.

Ebeveyni boşanmış çocukların büyük çoğunluğu uzun vadede daha iyi oluyorlar. 2001 yılındaki nicel bir literatür taramasında, Pennsylvania State University ‘den sosyolog Paul R. Amato; boşanmanın ardından birkaç yıl sonra çocuktaki muhtemel sonuçları inceledi. Çalışmalar; farklı yaşlardaki evli aile çocuklarını boşanmış aile çocuklarıyla karşılaştırdı. Araştırmacılar bu çocukları; çocukluk, egrenlik ya da gençlik yıllarında; akademik başarı, duygusal ve davranışsal problemler,kurallara uymama, benlik algısı ve sosyal ilişkiler açısından değerlendirdi. Çalışmanın bulgularına göre;  boşanmış ebeveynlerin çocuklar ile aile bağları bozulmamış çocuklar arasında bütün bu ölçeklerin hepsinde çok küçük farklılıklar söz konusu ve bu da bize çocukların büyük çoğunluğunun boşanma vakasına karşı iyi bir dayanıklılık ve katlanma sergilediklerini gösteriyor.

Öte yandan araştırmacılar; boşanma sürecinde ve sonrasında ebeveynler arasındaki yüksek dozlardaki çatışmaların çocuktaki adaptasyonu güçlendirdiği bulgusuna eriştiler. Öte yandan ayrılma öncesinde meydana çıkan çatışmanın etkileri, bazı vakalarda tersine durumları da ortaya çıkarabiliyor. 1985 yılında yapılan bir çalışmaya göre; boşanma öncesi yüksek seviyelerde geçimsizliğe maruz kalan çocuklar, düşük seviyelerde geçimsizliğe maruz kalan çocuklara kıyasla daha iyi adaptasyon sağlıyorlar. Görünüşe göre; evliliğe dair gürültü kesildiğinde, çocuklar; gelen boşanma haberine hazırlıksız yakalanıyorlar. Ve bu haberle şaşkına dönüyorlar ve hatta belki de korkuyorlar. Öte yandan, yüksek geçimsizliğin olduğu ailelerin çocukları ise boşanma haberini anne ve babanın kavgalarının artık bir son bulması olarak görüp, hoş karşılıyor olabilirler.

Sonuç olarak, bulgulara göre; yalnızca küçük bir yüzdedeki çocuklar, ebeveynlerinin boşanmasına bağlı problemler deneyimliyorlar. Bu zorlukların sebepleri ise belirsiz. Bazı problemler, boşanmaya dair anne ve baba arasındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan, durumun stresi de ebeveyn kaynaklı acının kalitesini etkileyebilir. Boşanma, her iki ebeveynde de çoğunlukla depresyona, anksiyeteye ya da madde bağımlılığına yol açar ve iş ve çocuk ilgisi arasındaki dengede dengesizlikleri beraberinde getirir. Bu problemler de, ebeveynlerde, çocukların çoğunlukla ihtiyaç duyduğu şey olan sevgi ve güven duygularını giderme konusunda yetersizliğe sebep olabilir.

Büyüyen Kaygılar

Boşanma deneyimleri aynı zamanda gençlik ya da yetişkinlik sürecine kadar görülmeyen bazı problemleri  de ortaya çıkarabilir. University of California, Berkeley’den Judith Wallerstein, 2000 yılında çıkardığı The Unexpected Legacy of Divorce: A 25 Year Landmark Study başlıklı kitabında boşanmış ebeveynlerin çocuklarının birçoğunun yetişkinlikte depresyon ve ilişki sorunları gibi ciddi problemler deneyimlediklerini gösteren vaka çalışmalarını ele alıyor.

Fakat, bilimsel araştırmalar; yetikinlikte yaygın olarak problemler görüldüğü düşüncesini henüz desteklemiyor ve dahası boşanmış ebeveynlerin çocuklarının yetişkinlikte oldukça adapte olmuş bireyler haline geldiklerini ortaya koyuyor. Örneğin; psikolog E. Mavis Hetherington ve gazeteci John Kelly’nin 2002 yılında yazdığı For Better or For Worse: Divorce Reconsideredbaşlıklı kitabında Hetherington’ın boşanmış ebeveyn çocuklarını ve ailesi beraber olan çocukları takip ettiği 25 yıllık bir araştırmadan bahsediliyor. Söz konusu çalışmada, ebeveynleri boşanmış aileden gelen çocukların %25’i yetişkinliklerinde ciddi sosyal, duygusal ya da psikolojik sorunlar deneyimlerken, boşanmamış ailelerden gelen çocukların ise %10’u bu tarz sorunları deneyimledikleri görüldü. Bu bulgular da şunu gösteriyor esasında, ebeveynleri boşanmış çocukların yetişkinlikte, ebevenyleri boşanmamış olanlara kıyasla yalnızca %15’lik bir fark gösteriyorlar. Ve dahası ortaya çıkan bu farkın; boşanmadan ya da yetersiz ebeveynlik gibi diğer değişkenlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını kimse bilmiyor.

2003 yılındaki bir review makalede University of Virginia’dan araştırmacılar; çocukluğunda ebeveyni boşanmış yetişkinlerin evliliklerinin boşanmamış ailelerin çocuklarının evliliklerine kıyasla bir şekilde daha problemli olma eğiliminde olduğu bulgusuna ulaştılar. Örneğin, çocukluğunda ebeveynleri ayrılmış ve genç bireyken ilişiler kurmada ve bu ilişkileri samimi bir biçimde sürdürmekte zorluk çeken insanlar, ebeveyni boşanmamış bireylere kıyasla evliliklerinde daha fazla huzursuz oluyorlar ve zayıf ilişkiler sonucu yüksek boşanma oranları gösteriyorlar. Diğer bütün ölçeklerde ise bu iki grup arasındaki farklar oldukça küçük.

İyileştirme

Her ne kadar boşanma deneyimi yaşamış çocuklar genellikle durumu toparlasalar da bir dizi etken deneyimledikleri sorunları azaltabiliyor. Ebeveynler boşanma sürecine bağlı gerginliği sınırladığında ya da çocuğun maruz kaldığı çatışmaları en aza indirebildiklerinde, çocuklar boşanmanın üstesinden daha iyi geliyorlar. Dahası, çocuklar, yetersiz ebevenylik yapana kıyasla sorumluluklarını iyi bir biçimde yerine getiren anne ya da babanın gözetiminde olduklarında boşanma sürecini daha sorunsuz atlatıyorlar. Yetersiz ebeveynlik durumunu deneyimleyen anne ya da baba ise, çocuğuyla geçirdiği zamanı belirleme noktasında profesyonel destek almalıdır. Bununla birlikte, ebeveynler, bu zor zamanlar boyunca çocuklarıyla; boşanma ve boşanmanın sonuçları hakkında açık bir biçimde konuşarak ve bütün soruları cevaplayarak onlara destek olabilirler.

Öte yandan, iyi ebeveynlik de çocukların boşanma-kaynaklı zorlukların üstesinden gelmede önemli bir role sahip. Ebeveynler, çocuklarına karşı samimi olmalı ve duygusal destek sağlamalılar. Ayrıca çocukların davranışlarını yakından gözlemlemeliler. Ancak bu noktada, anne ve baba dengeli (ne çok katı ne de aşırı sınırsız olmayacak biçimde) bir disiplini de oturtmalılar. Çocuğun toparlanmasını sağlayan diğer faktörler ise; boşanma sonrası ekonomik destek ve akranlardan ya da öğretmenler gibi diğer yetişkinlerden sosyal destek almak olabilir.

Öte yandan, çocuğun belirli karakteristik özellikleri de iyileşme sürecini etkileyebilir. Uysal çocuklar bu noktada daha kolay iyileşme eğilimi gösterirler. Bunun yanı sıra mücadele biçimleri de bir fark yaratabilir. Örneğin, problem çözme yetileri gelişmiş veya sosyal destek arayışına giren çocuklar, çekingen ve dikkat dağınıklığı yaşayan çocuklara kıyasla daha kolay toparlanıyorlar.

İyi haber ise, boşanma; çocuklar için genellikle zor ve aşırı acı verici olsa da, kalıcı bir uzun vadede zarara sebep olmuyor. Birçok çocuk, bu zorlu süreçten toparlanarak çıkıyor.


Kaynaklar ve İleri Okuma: Bilimfili
– Türkiye İstatistik Kurumu, “Evlenme ve Boşanma İstatistikleri, 2015” http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21515 (Reached on 2016, June 30)
– For Better or For Worse: Divorce Reconsidered. E. Mavis Hetherington and John Kelly. W. W. Norton, 2002.
– Reconciling Divergent Perspectives: Judith Wallerstein, Quantitative Family Research, and Children of Divorce. Paul R. Amato in Family Relations, Vol. 52, No. 4, pages 332–339; October 2003.
– Arkowitz, H., Lilienfeld, S, O. “How to Help Children Cope with Divorce.” ScientificAmerican MIND. http://www.scientificamerican.com/article/how-to-help-children-cope-with-divorce/ (Reached on 2016, July 1)

ÇİKOLATA – NOBEL EĞRİSİ – STOCKHOLM’E GİDEN YOL

Vurucu ve ilgi çekici başlığımı attıktan sonra, yanımda bulunan çikolatamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum ve mutlu mutlu sırıtarak acaba bunun gibi kaç kilo daha yersem günün birinde bana Nobel Ödülü verirler ve ben de Stockholm’ü görme fırsatı elde ederim diye düşünüyorum. Sonra başlığı tekrar okuyorum ve birbirinden bu kadar ilgisiz gibi gözüken iki şeyin nasıl bir araya geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Nobel Ödülü kazanmak ile çikolata yemek arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yıllardır mide ve kilo sorunları yaşayan beni bugün tekrardan çikolataya başlatan bir çalışma, o çalışmanın getirdikleri ve ona karşı öne sürülen tezler ile birlikte, hem öne sürdüğü fikir hem de bilimsel yönteme/verilere tekrardan kısaca bir göz atmak anlamında oldukça faydalı olabileceğine inanmam, yazının geri kalanını Dr. Franz Messerli’nin New England Journal of Medicine’da 2012 yılında yayınlanan çalışmasına[1] adamama sebep oluyor.

Dr. Messerli, ABD’de bulunan St Luke’s-Roosevelt Hastanesi’nde ve Columbia Üniversitesi’nde çalışan bir tıp doktoru. 10 Eylül 2012 tarihinde dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden olan New England Journal of Medicine’da, ülke başına düşen Nobel Ödülü sahibi biliminsanı sayısı ile ülkede kişi başına tüketilen çikolata arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteren makalesi yayınlandı. Oldukça sarsıcı! Ülkemiz dışındaki popüler haber sitelerinde büyük bir ilgiyle karşılanması ancak aynı alanda çalışan bilim insanlarınca da oldukça kuşkucu bir şekilde yaklaşılması çalışmanın sarsıcılığını gösteriyor, en azından popüler anlamda.

Makalenin detaylarına geçmeden, öncelikle şu soruya cevap vereyim; neden çikolata? Nasıl bir zihnin ürünü durup dururken çikolata ile Nobel Ödülü sayısını karşılaştırmak ister? Eğer çikolataya biraz daha yakından bakarsak, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Kısaca Çikolata


Çikolata yaklaşık olarak 3000 yıldır insanlık tarafından biliniyor ve tüketiliyor. Daha çok Mayalar ve Aztekler tarafından tüketilirken, Avrupa’lı keşiflerin bu iki ulusu tüketmesinin ardından Avrupa’ya geçiyor ve zaman içerisinde şu anda yediğimiz bol kalorili besine dönüşüyor. Benim burada verdiğimden çok daha detaylı ve eğlenceli bilgiye Kerem Kaynar’ın Çikolata: Tanrıların Yiyeceği isimli makalesinden ulaşabilirsiniz.

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Ben çikolatanın konumuza ilgisine geleyim. İçerdiği kakao sayesinde pek çok farklı kimyasala ev sahipliği yapıyor bizim kalori depomuz. Dopaminden kafeine, serotoninden theobromine, sonu “-in” ile biten pek çok kimyasal ürün (genel olarak amin içeren bileşikler) çikolatanın içinde bulunuyor[2]. Meraklısına bahsedeyim; dopamin sinirsel iletimde rol alan bir hormondur ki fazlası şizofreniye yol açar, kafein ise zaten hepimizin yakından bildiği bizi uyanık tutan merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Geri kalan ikisinden serotonin eksikliğinde depresyona yol açan, mutluluk duygusuyla ilişkilendirdiğimiz bir sinirsel iletken iken theobromin ise mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfinin salgılanmasında rol oynayan, yapısı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ama bunlardan hiçbirisi Nobel kazanmamızı, daha doğrusu yüksek bilişsel aktivite göstermemizde doğrudan etkili değildir. Öte yandan, kakaoda bulunan flavonoid adı verilen kimyasallar bilişsel aktivite ile daha yakından ilgililer.

Flavonoidler ve Çikolata

Flavonoidler bitkilerin ikincil metabolik ürünleridir. Türkçe söylersek, bitkilerin yaşamlarını devam ettirmelerinde birincil öneme sahip olmayan ancak bitkisel işlevlerin bir kısmının sağlanmasına yarayan ürünlerin arasında flavonoidler de bulunuyor. Bitkilerin sarı, kırmızı ve mavi renkler almasına yardımcı olmaları, yüksek enerjili morötesi ışının filtrelenmesinde rol almaları ve bitkilerin azot bağlama işleminde görev almaları flavonoidlerin görev tanımını büyük ölçüde kapsıyor. Bizim için önemli olan şey ise, flavonoidlerin şimdiye kadar antiallerjik, ateş düşürücü ve antioksidant özelliklerinin olabileceğinin, en azından deneysel ortamda gösterilmiş olması. Yani, flavonoidler bizim için oldukça yararlı ürünler olabilirler (önemle vurgulamak isterim ki flavonoidlerin henüz geniş çaplı insan deneyleri yapılmamıştır, FDA tarafından henüz onaylanmış bir flavonoid ilaç yoktur [3]). Dahası, kanser karşıtı etkilerinin de olduğu söylenmektedir ama henüz tam olarak doğrulanmamıştır[4]. Bütün bunlar göz önüne alındığında flavonoidlerin önümüzdeki yıllarda önemli bir araştırma konusu olabileceği fikrine kapılmadan edemiyor insan.

Bilişsel aktivite demişken, flavonoidlerin, kesin olmamakla beraber, insanlarda bunamayı geciktirdiği ve yaşlılıkla gelen bilişsel aktivitelerde gerilemeyi yavaşlattığı yönünde bulgular olduğunu söylemeden edemeyeceğim[5-9]. Zaten bu bulgular da Messerli’nin bu yazıda bahsi geçen çalışmasının temel itkisini oluşturuyor.

Nobel ile Çikolatayı İlişkilendirmek

Messerli, şöyle bir düşünce yolu izliyor; madem flavonoidlerin bilişsel aktiviteyi arttırdığı düşünülüyor, o zaman acaba ülkede tüketilen çikolata miktarı ile ülkenin bilişsel aktivitesi arasında bir bağlantı var mıdır? Tüketilen çikolata miktarını bulmak kolay, bunun için şirketlerin verilerine veya veritabanlarına ulaşmak yeterli. Ancak bir toplumun, ya da daha önemlisi bir bireyin bilişsel aktivitesini nasıl tanımlarsınız, bunu nasıl ölçersiniz? Messerli bunu ölçmek için, verisine oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilinen ve bilim dünyasının açık ara en prestijli ödülü olan Nobel Ödülü’nü seçiyor. Ardından, ülkedeki kişi başına düşen Nobel Ödülü sayısı ile tüketilen çikolata miktarını karşılaştırıyor. Elde ettiği sonuçlar, her iki değişken arasında doğrusal bir ilişki, bir bağlaşıklık (korelasyon) gösteriyor. Listenin en başında İsviçre geliyor, onu İsveç izliyor, ki bu ülkeler de çikolatanın en çok tüketildiği ülkeler aynı zamanda. ABD’de kişi başına tüketilen çikolata miktari 5 kg. iken, bu İsviçre’de 11.5 kg’a çıkıyor. Sonuçlara göre ABD bu sayede 12 kişi çıkarabilmiş, İsviçre ise 32. Elbette belirtmem lazım, Nobel kazanan vatandaş sıralamasında ABD 350 ile açık ara önde; İsviçreliler’in sayısı ise 26 [10]. Unutmadan, ABD’nin yaklaşık olarak 320 milyon nüfusu varken İsviçre’ninki 8 milyon civarında. Böyle muazzam bir uçurum da gözardı edilmemeli.

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Bağlaşıklık İncelemesi Bize Ne Söyler, Ne Söylemez

İşte bu noktada, bir saniye durup düşünmemiz gerekiyor; bir takım veriyi işlediniz ve onları bağlaşıklık incelemesine tabii tutarak bir dizi sonuç elde ettiniz. Öncelikle şunu sormalıyız; bağlaşıklık analizi bize ne söyler? Messerli’nin bulduğu sonuçlar, aslında bize doğrudan doğruya Nobel almanın yolunun çikolata tüketiminden geçtiğini söylemez; tek bilebildiğimiz şey Nobel sayısı ile çikolata yemenin arasında bir ilişki olduğu. Bu ilişki, nedensellik göstermez, yani çikolata yediğiniz için Nobel alma şansınız artmaz ya da tam tersi doğru olmak zorunda değil. Bir başka bakış açısı ise, bu iki değişkenin arasında doğrudan bir nedensellik olmasa bile, ikisinin ortak bir nedeni olabilir. Dahası, bu değişkenlerin arasındaki ilişki tamamen tesadüf de olabilir. Önemli olan, bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğuna karar verebilmekte.

Birkaç örnek vereyim. Yeldeğirmenlerinin dönme hızı ile rüzgarın şiddetini karşılaştıracak olursak, daha şiddetli rüzgarda dönme hızının daha yüksek olduğunu buluruz. Fakat bağlaşıklık analizi uyguladıysak eğer, tek bilebileceğimiz şey şiddetli rüzgar ile daha hızlı dönme arasında bir ilişki olduğu. Misal, şunu söyleyemeyiz; yeldeğirmenlerini döndüren şey rüzgardır, bu yüzden şiddetli rüzgar yüksek dönme hızının sebebidir. Çünkü bağlaşıklık analizi, aynı olguya farklı bir açıdan bakarak şiddetli rüzgarın sebebinin hızlı dönen yeldeğirmenleri olduğunu söylememize izin verir. Kısacası, nedensellik (sebep-sonuç) ilişkisini bağlaşıklık analizi ile yakalayamayız.

Daha uçuk bir örnek vereyim. Hayatımın ilk on beş yılı boyunca boyumu ölçtüm diyelim. Bu veriyi İstanbul Boğazı’ndan her yıl geçen gemi sayısıyla karşılaştırdığım zaman da doğrusal bir ilişki elde edeceğim; çünkü benim boyum ilk on beş sene boyunca her yıl uzadı, aynı zamanda da boğazdan geçen gemilerin sayısı da her yıl arttı. Ama sorarsanız benim boyumun uzamasının nedeni boğazdan geçen gemiler mi yoksa boğazdan geçen gemiler benim boyum uzadığı için mi artıyor diye, vereceğim cevap “hiçbiri” olacak, çünkü arada hiçbir bağlantı yok. Bu ilişki tamamen tesadüf eseri oluşmuş durumda.

Nobel Fizik Ödülü kazananlar

Einstein ne kadar çikolata yemiştir acaba çığır açan çalışmalarını yaparken?

İşte tam da bu saydığım sebeplerden dolayı Messerli’nin çalışması pek çok eleştiri aldı. Bunlardan bazısı çıkarımın yetersiz olduğu ve altında başka sebeplerin yattığını söyledi, bazısı doğrudan verilerin güvenilirliğini sorguladı. İlk eleştiriye biraz daha yakından bakalım.

Eleştiriler ve Karşı Görüşler

Yayınlanan bir başka çalışma, Messerli’nin incelemesini farklı iki veri üzerinden yürüttü. Burada, kişi başına düşen milli gelir ile kişi başına düşen çikolata tüketimi karşılaştırıldı. Sonuç? Messerli’nin gördüğü eğilimin aynısı burada da ortaya çıktı. Bu demek oluyor ki, kişi başına düşen milli gelir ile Nobel kazanan bilimadamı sayısı arasında da doğrusal bir ilişki var. Çalışmayı gerçekleştiren yazarların bahsettiği gibi, güçlü ekonomiye sahip ülkelerden bilime daha büyük katkılar geliyor ve bu sebeple de Nobel Ödülü daha çok gelişmiş ülkelerden çıkıyor. Eldeki verileri düşününce bana biraz daha elle tutulur bir açıklama gibi geldi. Zaten, Messerli’nin kendisi de çalışmasının sonuçlarından haberdar olduğu için kendisini doğrulayacak veya yanlışlayacak deneylerin yapılması gerektiğini söylüyor.

Bir başka bilimadamı grubu ise, Messerli’nin çalışmasına verilerin yetersizliği ve güvenilir olmaması açısından yaklaşıyor. Elimizde 1900’den beri Nobel kazananların tam listesi bulunsa da, Messerli’nin çikolata tüketimine dair verileri en erken 2002 yılından başlıyor. Yani, 2002’den daha önce tüketilen çikolata miktarına dair bir bilgi çalışmada yer almıyor. Haliyle, 1905 yılında Almanya’da ortalama tüketilen çikolata miktarını bilmiyoruz ve bu çalışmanın geriye dönük güvenilirliğini sorgulatır hale getiriyor.

Getirilen bir başka eleştiri ise, toplumun genel eğilimlerinin Nobel kazanan bireylerin hareketleriyle uyuşma zorunluluğunun olmaması yönündeydi. Türkiye olarak aşırı miktarda sigara tüketiyor olabiliriz, ama bizim bilim insanlarımız sigara içmiyor olabilir. Benzer şekilde, Nobel kazanmış İsviçreli bilim insanları da Milka’dan pek hoşlaşmıyor olabilirler. Bu savı test etmek için yapılan bir çalışmanın sonuçları ise geçtiğimiz aylarda yayınlandı[11].

Son yayınlanan çalışmanın sahibi bilim insanları, doğrudan Nobel Ödülü kazananlara bir anket uygulamayı seçtiler. Nobel Ödülü’ne sahip yaklaşık 30 tane bilimadamı üzerinde (elbette ayrı bir kontrol grubu da var) yürüttükleri çalışma sonucunda yaklaşık %41’lik bir kısmın Nobel Ödülü kazandığı çalışmayı gerçekleştirdiği yıllarda toplumun aynı yaşta bireylerinin tükettiği ortalama değerinin iki katı veya daha fazla çikolata tükettiğini bulurken %23’ünün ise çok daha az tükettiği sonucuna ulaştı. Dahası, Nobelli bilimadamlarının sadece %32’sinin toplumun genelinden daha fazla çikolata yediği ortaya çıktı. Bu sayı, daha az tüketenler için %14 civarında. Kısacası, bu çalışma da Messerli’nin tezini kesin bir şekilde doğrular nitelikte değil.

Gelecek ve Sonuç- Güncel Çalışmaların Ötesi

Gelecekte neler yapılabilir? Bu noktada belki de en önemli soru bu. Flavonoidlerin insan vücüduna etkisi daha ciddi ve geniş bir şekilde araştırılmaya devam edilecek, şu anda böyle çalışmalar halihazırda destekleniyor. Aynı zamanda bilişsel aktivitelerin nicelendirilmesi ve eldeki çikolata tüketiminin Nobel kazanan bireylere göre dağılımının daha detaylı ve kesin bilgilerin ortaya çıkması da bu çalışmaların geleceği açısından önemli.

O zaman şu şekilde toplayayım; çikolatada bulunan flavonoidlerin insanlarda bilişsel aktiviteyi arttırdığı yönünde bulgular var. Bunu farklı bir şekilde test etmek isteyen Messerli ülkedeki birey başına düşen çikolata tüketimi ile Nobel kazanan biliminsanı sayısında doğrusal bir ilişki olduğunu buluyor fakat elimizdeki güncel veri bu savın nedenselliğini doğrulamak konusunda yeterli değil. Kısacası, her istatistiksel veri ve ilişki bizi nedensellik ilişkisine (ki bilimin en temel amaçlarından bir tanesine) yöneltmek zorunda değil. Bu yüzden siz siz olun, çikolata tüketimini abartmayın (yarattığı kilo problemi pek çok iyi özelliğini gizleyebilir) ve size sonuç olarak sunulan matematiksel ilişkilerin doğruluğuna güvenmeden gerçekte ne anlama gelebileceklerini bir kez daha düşünün.


Notlar ve Kaynakça

 

  1. AçıkBilim
  2. Messerli, F.H. Chocolate Consumption, Cognitive Function, and Nobel Laureates. New England Journal of Medicine 367;16 18.9.2012
  3. Wikipedia Health Effects of Choclolate  4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  4. Wikipedia Flavonoid 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  5. Romagnolo D. F., Selmin, O. İ.,Flavonoids and Cancer Prevention:A Review of the Evidence Journal of Nutrition in Gerontology and Geriatrics, 31:206–238, 2012
  6. Nurk E, Refsum H, Drevon CA, et al. Intake of flavonoid-rich wine, tea, and chocolate by elderly men and women is associated with better cognitive test performance. J Nutr 2009;139:120-7.
  7. Desideri G, Kwik-Uribe C, Grassi D, et al. Benefits in cognitive function, blood pressure, and insulin resistance through cocoa flavanol consumption in elderly subjects with mild cognitive impairment: the Cocoa, Cognition, and Aging (CoCoA) Study. Hypertension 2012;60:794-801.
  8. Corti R, Flammer AJ, Hollenberg NK, Lüscher TF. Cocoa and cardiovascular health. Circulation 2009;119:1433-41.
  9. Sorond FA, Lipsitz LA, Hollenberg NK, Fisher ND. Cerebral blood flow response to flavanol-rich cocoa in healthy elderly humans. Neuropsychiatr Dis Treat 2008;4:433-40.
  10. Bisson J. F. ve diğerleri. Effects of long-term administration of a cocoa poly-phenolic extract (Acticoa powder) on cognitive performances in aged rats. Br J Nutr 2008;100:94-101.
  11. Wikipedia Nobel Laureates by Country 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  12. Nobel-Choclolate-Nature 2013.06.30 PDF