Çocuk Savunma Mekanizmaları ve Yetişkin Karşılıkları

Çocuk Savunma Mekanizmaları ve Yetişkin Karşılıkları

“Beş ya da altı yaşındaydım. Bir gece annemin küçük kardeşime kitap okurken bütün dikkatini ona vermiş olmasına çok fazla sinirlendiğimi hatırlıyorum. Sonunda sinirim patlak verdi ve bağırdım: Çok kıskanç bir çocuk ! 

Elbette ki, annem ve babam kıskanç olan kişinin kardeşim olmadığını oldukça iyi görmüşlerdi. Benim bu patlak veren açıklamam, insanların rahatsız oldukları ya da tedirgin oldukları durumlarla başa çıkmak için kullandığı sayısız bilinçsiz teknikten yalnızca birisiydi, oldukça bilindik bir savunma mekanizması.”

Savunma mekanizmaları ne kadar ilkel olduklarına göre değişkenlik gösterir. Psikolog John M. Grohol PsychCentral ‘de daha ilkel bir savunma mekanizmasının kişi için daha etkin olduğunu belirtiyor. Bunun yanı sıra daha ilkel savunma mekanizmaları genellikle kısa vadede çok daha etkindirler ve bu yüzden birçok insan özellikle de çocuklar tarafından oldukça sık başvurulan tekniklerden birisidir.

Ancak insanlar kendilerini korumak için sıklıkla savunma mekanizmalarına başvurduğunun çoğunlukla farkında olmazlar. Birçok savunma mekanizması çok etkin olmamasına karşın, bazıları oldukça yardımcı olabilir. Bu yazımızda bazı yaygın olarak başvurulan ilkel stratejilere ve bu stratejilerin daha etkin karşılıklarına değineceğiz.

Yansıtma

Yazının giriş kısmında alıntıladığımız hikâye bu savunma mekanizmasının bir örneğidir. Kişi, kendisindeki istenmedik duyguları başkasına etiketler. Bu mekanizma insanlara tehditin kendilerinden ziyade dış dünyadan geldiği görüşünü sağlar.

Reddetme

Muhtemelen en meşhur savunma mekanizması reddetmedir. Bu teknik, hoş olmayan doğruları reddetme davranışı şeklinde geliştirilir. Reddetme davranışı gösteren insanlar gerçekliği gözardı ederler. Bu insanlar sevilen bir kişinin ölümünü kabullenmeyi redderler ya da kendi hareketlerindeki sorumluluklarını kabullenmezler.

Eylemleme

İnsanlar eylemleme yaptıklarında, isteklerini ya da dürtülerini davranışa sebep olan duyguyu tam olarak anlamadan bir eylem şeklinde ifade ederler. Çocuklar sinir krizi anlarında böyle yaparlar, çünkü neye sinirlendiklerini ya da neyden yorulduklarını belirleyemez ve açıklayamazlar.

Hayal Kurmak

Bir çelişkiyi çözmek yerine bazı insanlar hayal gücüne gömülmeyi tercih edebilirler. Hayaller alemine dalmak insanların rahatlamasına yardımcı olabilirken, sahip olunan sorunlara dair bir şey yapmak yerine hayallare dalmak çoğu zaman sorun oluşturur. Örneğin; sınav stresi duyan bir öğrencinin sınava çalışmak yerine hiçbir şey yapmadan A aldığını hayal etmesi gibi.

Yeniden Oluşturma

İstenmeyen hisleri diğer insanlar üzerine atmak yerine, bu savunma mekanizması bu hisleri karşıtına çevirmeyi dener. Bazı insanlar diğerlerine gerçek hislerini göstermek yerine ekstra hoş görünmek için yeniden oluşturma tekniğini denerler.

Yer Değiştirme

Bu durum; insanlar, sinirlendikleri birisine ya da bir şeye dair garezlerini çıkaramadıklarında ortaya çıkar. Böylece insanlar kızgınlıklarını başka bir hedefe yöneltirler

Telâfi Etme

Bu durum yaralayıcı sözler ve eylemleri toparlama çabasında ortaya çıkar. İnsanlar, yanlış davrandıkları bir kişiye karşı kibar davranışlar ve hoş mimikler sergileyerek, sebep oldukları zararı ve suçluluğu telafi etmeye çalışırlar.

Hüsnükuruntu

Bazı insanlar gerçekliğin çarpıcı yüzüyle karşılaştıklarında, muhtemel olan durumdan ziyade daha hoş bir durum beklentisine girerler ve kararlarını bu yönde verirler. Geceleri bir dizi izliyorken, yatma saati geldiğinde bir sonraki bölümü de açıp “sadece birkaç dakika izleyeceğim” telkinini kendine yapan insanlar bu durumun ne olduğunu iyi bilirler.

Yüceleştirme (Süblimasyon)

İnsanlar bilinçaltındaki istenemeyen güdülerini daha üretken aktivitelere harcayarak iyiye yönlendirmeye çalışırlar. Yüceleştirme, bir yetişkin savunma mekanizması olarak görülür ve insanların kendilerini ve çevresindekileri sabote etmeden kendi kaygıları ile barış yapabilmelerine yardımcı olur.

Dengeleme

Bu stratejide, insanlar zayıf kaldıkları bir alanda daha güçlü yanlarını göstererek bir denge kurmaya çalışırlar. “Küçük dozlarda” dengeleme davranışı sağlıklı bir yaklaşım olabilir. Örneğin; ilk yüzme dersinde oldukça kötü bir performans sergileyen bir kadın iyi bir sürücü olduğunu anımsayarak kendisini motive edebilir.

Girişkenlik

Girişkenlik, saygılı, güçlü ve anlaşılır bir iletişim biçimidir. Bu teknikte usta olan bir kişi ezik bir kişi olmadan iyi bir dinleyici olabilir ve kendi fikir, görüş ve ihtiyaçlarını başkalarını ezmeden dile getirebilir.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Kate B. “Childish Defense Mechanisms and Their Mature Counterparts,” https://www.braindecoder.com/childish-defense-mechanisms-and-their-mature-counterparts-1374897300.html

İç Çekmenin Ardındaki Yaşamsal Derinlik

İç Çekmenin Ardındaki Yaşamsal Derinlik

Üzgün, huzursuz, bezgin veya aşırı yorgun hissettiğimizde, eski zamanlara pişmanlık içeren büyük özlem duyduğumuzda, çoğu zaman bilinçsizce yaptığımız ve yaptıktan sonra farkına vardığımız, bazen de “anlaşılsın” diye abartılı ses efektleriyle süslediğimiz iç çekişlerimiz “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır”dan daha öte ve derin fizyolojik anlamlar taşıyor olabilir.

İç çekiş dendiğinde solunum fizyolojisi açısından anlamamız gereken şey, normal bir nefes alma sonrasında, akciğerlerimiz yeterli solunum havasıyla doluyken azar azar, tekrarlayan veya tek bir seferde daha büyük hacimde havanın akciğerlere alınmasıdır. Saatte birkaç kez olmasını normal karşıladığımız iç çekişler bazı psikiyatrik hastalıklar ve endişenin eşlik ettiği duygulanım bozukluklarında çok daha sık ve dikkat çekici, hatta kişinin hayatını tedavi gerektirecek derecede etkileyen bir şekilde karşımıza çıkabilir.

Nedeni ne olursa olsun, iç çekme sonucunda akciğerlerde gaz transferinin yaşandığı (kandan karbondioksit-oksijen değişiminin yapıldığı) alveol adı verilen hava keseciklerinin daha çok havalanması, sönmüş olanlarının tekrar şişmesi söz konusu olur ki bu son derece önemli bir periyodik bakım faaliyetidir.

Dakikada yaklaşık 40 kez iç çeken kemirgenlerin Stanford Üniversitesinde konuyla ilgili yürütülen bu araştırma için ideal denek olmalarına şaşmamak gerek. Çalışma sonucunda fasiyal çekirdeğe yakın medulla bölgesinde daha fazla olmak üzere, koku siniri sonlanım yeri ve hippokampüs bölgelerinde de var olan Nmb geniyle beynin daha farklı bölgelerine dağılmış olan Gbr geninin, iç çekmeden sorumlu bombesin-benzeri nöropeptid üretilmesinden sorumlu oldukları tespit edildi. Zira, genlerden birinin hakim olduğu yolağın baskılanmasının iç çekiş sayısının yarıya indirdiği izlenirken, ikisinin de devre dışı bırakılması ile iç çekme eyleminin tamamen durdurulduğu gösterildi.

Normal solunumu devam ettiren yolaklardan tamamen farklı olan bu iki yolağın engellenmesi soluk alıp vermeyi etkilemese de iç çekmeyi durdurarak solunum etkinliği bozarak sıçanlarda akciğer sorunları ve solunum yetmezliklerine neden olduğu da çalışmada gösterilmiş. Bu da iç çekmenin duygu durumumuzu yansıtmanın çok ötesinde yaşamsal bir eylem olduğunu ortaya koyuyor.

Anlık duygulanımımızın iç çekmeyle olan doğrudan ilişkisi henüz anlaşılamamış olsa da, mekanizmayı aydınlatan bu çalışmayı izleyecek yeni araştırmalar hem iç çekme, hem de solunumla ilintili esneme, gülme, ağlama, koklama gibi diğer davranışların incelenmesine temel oluşturacaktır.

 


Kaynak:
  • Bilimfili,
  • Li P, Janczewski WA, Yackle K, Kam K, Pagliardini S, Krasnow MA, Feldman JL The peptidergic control circuit for sighing. Nature. 2016 Feb 18;530(7590):293-7. doi: 10.1038/nature16964. Epub 2016 Feb 8.

Dünya’daki Bilinen En Eski Melodi

Dünya’daki Bilinen En Eski Melodi

Güzel müziğin zamanı yoktur. Yani kulağa hoş gelen bir beste, üzerinden yüzyıllar geçse bile günceldir ve her zaman güzeldir. Peki, acaba antik çağlarda müzik nasıldı? Şimdilerde savaşın coğrafyası olarak tanıdığımız fakat daha öncelerde antik medeniyetlerin beşiği olarak bilinen Suriye’de bulunmuş, antik notaları ve sözleri içeren yaklaşık 3.400 yıllık tabletin üzerinde yazanları yorumlayan araştırmacılar, belki de Dünya’nın bilinen en eski melodisini keşfetmiş olabilirler.

Günümüzde Suriye sınırları içerisindeki Lazkiye yakınlarında, Akdeniz’e kıyısı bulunan antik bir liman şehri olan Ugarit’de 1950’li yıllarda yapılan kazılar sonucunda yaklaşık milattan önce 1400 yılına ait tabletler bulunmuştu. Bütün tabletlerin üzerinde bazı semboller yer alıyordu. Fakat bu tabletler arasında bir tanesi oldukça dikkat çekiciydi ve daha okunabilirdi. H6 olarak adlandırılan bu tabletin üzerinde, dokuz telli antik bir arp olan sammûm için bir takım müziksel gösterimler ve Akkadlı meyve bahçelerinin tanrıçası Nikkal için yazılmış bir ilahinin sözleri bulunuyordu. Yani, Suriye’de bulunan bu tablet, bir melodinin yazılı müziksel gösteriminin bilinen en eski örneği olabilir.

Müziksel gösterimleri içeren yaklaşık 3400 yıllık tablet

Müziksel gösterimleri içeren yaklaşık 3400 yıllık tablet

Ayrıca ilginç bir şekilde, antik müzik eserinin yazılı hali olan tablet H6’nın üzerinde arpin nasıl akort edileceği ile ilgili de yönergeler yer alıyor. Yıllar süren çalışmaların ardından, araştırmacılar bu tabletin üzerinde yazanları çözümlemeyi başardılar ve bu melodiyi yorumlamaya çalıştılar. Tabii ki aşağıdaki videoda dinleyebileceğiniz melodi, bire bir antik çağlardaki ile aynı  değil. Yalnızca yapılan çalışmalar sonucunda çözümlenebilmiş halinin, antik müzik araştırmacısı ve besteci Michael Levy tarafından yorumlanmış bir örneği.


Kaynak:
  • Bilimfili,
  •  Is This The World’s Oldest Melody?, IFLscience, Retrieved from http://www.iflscience.com/editors-blog/is-this-the-worlds-oldest-melody/
  • http://ancientlyre.com/publicfiles/MASEG_notes.pdf

İNCECİK KANALLAR VE SIVILAR: MİKROAKIŞKANLAR

Bitkisel dokular denince hepimizin aklında ışıklar çakar: pek doku, sürgen doku, koruyucu doku, iletim doku vs… Saydıklarımız arasından bu yazımız için önemli olan ise iletim dokusu. İletim dokusu, odun ve soymuk boruları başta olmak üzere, kanallar aracılığıyla su, besin ve mineralleri bitkinin bütün bölümlerine iletir. Evet, hatırlar gibisiniz. Gene de, bitkilerin ve dğer canlıların bütün bu işlemleri ne kadar başarılı bir şekilde yaptıkları çoğunlukla gözümüzden kaçar. Aslında bitkisel iletim, yarıçapı santimetreden nanometreye değişen on binlerce esnek kanalda, kılcallık ve deformasyona uyumlu şekilde taşıma yapma becerisine sahiptir. Bu sistem akışkanlara mikro ve nano, yani metrenin milyonda ve milyarda biri düzeyinde hükmedebilir.

Şekil 1. Mikroakışkan teknolojisiyle işleyen bir cihazın boyutları madeni paranınkini geçmiyor. Bu şekildeki cihazda yüz civarında kanal yan yana ve birbirinden ayrı duruyor. Bu, aynı işlemi tek seferde yüz kez tekrarlayabilmemiz veya aynı anda yüz farklı değişkeni test edebilmemiz demek. (Fotoğraf: Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı, ABD)

Bilimin günümüzde ulaştığı noktalardan biri, her ne kadar doğa kadar başarılı olmasa da, akışkanların mikro- ve nanometre mertebesindeki dinamiklerini çözerek metrenin milyonda/milyarda biri boyutlarında mühendislik yapabiliyor olmak. Misal, yarıçapı 10 mikrometre (μm) olan kanallar üretip (Şekil 1) içlerine onlarca hücreyi tek tek yerleştirebiliyor, sonra her bir hücrenin etrafındaki ortamı aynı anda değiştirip etkileri gözlemleyebiliyoruz. Veya proteinlerin bir araya gelip daha büyük yapılar oluştururken çevrelerine uyguladığı kuvvetleri ölçüp hesaplayabiliyoruz. Kısacası, mikroakışkan teknolojisi uygulayabiliyoruz. Yazımızın ilerleyen kısımlarında sizlere mikroakışkan teknolojisinin heyecan verici dünyasından bahsetmek istiyoruz.

Mikro ve nano hacimlere sahip sıvıları mikrometrelik kanallarda dolaştırmaya ve yapılan her türlü mühendislik mikroakışkan teknolojisi olarak tanımlanıyor [2, 5]. Hayatımızın birer parçası olan tesisatlar, musluklar, borular ve bahçe hortumlarında suyun litrelercesini bir arada akarken görmeye alışkın olan bizler için, bu sistemlerin metrenin milyonda birine inmesi çok büyük bir şaşkınlık yaratmayabilir. Ancak boyutlar küçüldükçe akışkanların değişen özellikleri, bu yazıda belirteceğimiz pek çok farklı fiziksel yapının işlemesine izin veriyor. Öte yandan mikroakışkan teknolojisi, bazı fiziksel olguların ve öngörülerin incelenmesi, hassas kimyasal ve biyolojik analiz, hasta başında ve hastaya özel teşhis, özelleşmiş reaktörler ve çip üstü laboratuar gibi birçok muhteşem uygulamanın yapılabilmesini sağlayan bir harikadır.

 

Nerelerden Geldik?

Maddenin temel yapılarina ilişkin bilgilerimiz, Antik Yunan’daki felsefi yaklaşımları ve çıkarımları bir kenara bırakırsak, 16. yüzyılda başladı. Maddenin temeliyle ilgili çalışmalara paralel olarak akışkanlar üzerindeki bilgimiz de arttı. Arşimet’ten sonra Isaac Newton, Daniel Bernoulli, Blaise Pascal gibi bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar sayesinde insanlık akışkanların, ya da bildiğimiz şekliyle sıvıların ve gazların, kuvvet altında ne şekilde davrandığını keşfetti. Yirminci yüzyılda kimya ile kuantum mekaniğindeki gelişmeler sayesinde maddenin yapısına dair bilgilerimizi genişlettik ve mikro düzey, yani bir canlı hücresinin boyutları seviyesinde işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya başladık. Lakin mikro dünyayı bilmek ile mikron mertebesinde çalışmak ve mühendislik yapmak farklı şeylerdir [5]. Bundan dolayı, her ne kadar gözümüzün önünde bu işi başarıyla yürüten bitkiler olsa da, insanlık metrenin milyarda biri düzeyinde mühendislik yapabilmek için çok güçlü bilgisayarları cebimize sokan yarıiletken teknolojisini beklemek zorunda kaldı.

Yarıiletken teknolojisi, 1850’lerden sonra silisyum, germanyum ve galyumun, iletken metallerinkiyle yalıtkan ametallerinki arasındaki elektriksel iletkenliğinin kullanılmasıyla hayatımıza girmeye başladı. Özellikle kauntum mekaniğinin, yani atom seviyesindeki dünyanın işleyişini ortaya koyan yasaların ortaya çıkarılması bu malzemelerin daha iyi anlaşılmasını sağladı. Yarıiletken teknolojisi ile birlikte gelişen mikroelektronik, sadece elektronik yapıların değil, ısıl ve mekanik sistemlerin de küçültmesine ve hızlandırılmasına ön ayak oldu. Bütün bu gelişmelerin sonucu, MEMS olarak kısaltılan mikroelektromekanik sistemlerdir. MEMS’in örnekleri arasında yazıcıların mürekkep püskürtmesini sağlayan yapılar ile algılayıcılar var. Akışkanların da MEMS teknolojisine dahil edilmesiyle mikroakışkan teknolojisi kendini tarih sahnesinde buldu.

 

İyi de, ne işimize yarıyor?

Mikroakışkan teknolojsinin uygulama alanı, temel fizikten moleküler biyolojiye, kimyadan tıbba kadar uzanıyor. Üretiminin oldukça ucuz olması, kütlenin ve ısının çabuk ve kolay iletimiyle dağıtımı ile dizayn konusundaki esnekliği gelecek için de büyük umutlar beslenmesine sebep oluyor.

Şekil 2. Gaz kromatografisi (Wikipedia’dan Türkçeleştirildi.)

Mikro ve nano seviyeyi kontrollü bir şekilde çalışabilmemiz, analiz yöntemlerini hassaslaştırmamızı ve geliştirmemizi kolaylaştırıyor. Özellikle kimyacıların örneklerin içeriğini belirlemekte kullandığı kromatografi gibi metotların keskinleştirilmesi, çok daha az örnek ile daha hassas işlem yapılabilmesine olanak veriyor [5]. Gözümüzde daha rahat canlanması için gaz kromatografisini (GC) ele alalım: Bu metot bozulmadan buharlaşabilen örneklerin kimyasal yapısının belirlenmesinde ve bileşenlerine ayrıştırılmasında kullanılır. İncelenecek örnek, içi seçici-tutucu bir maddeyle dolu olan tüpe verilir. Gazın içerisindeki bileşenler bu madde ile farklı oranlarda etkileştiğinden, tüp içerisindeki hızları da birbirinden farklı olur. Farklı hızlarla hareket eden gazlar, işlemin pek çok kez tekrarlanması ile verimli bir şekilde ayrıştırılabilir. Mikroakışkan teknolojisiyle ise 10-15 μm yarıçapında kanallar üretip ve onları alanı birkaç santimetrekareyi geçmeyecek bir yüzeye monte ediyoruz Böylece metrelerce uzunlukta bir tüpü birkaç santimetrekareye sıkıştırmış oluyoruz. Bu sayede, bütün GC sistemi minyatürleştirilmiş oluyor ve çok daha hızlı ve verimli işliyor [6].

Mikroakışkanların en heyecanlandırıcı uygulamalarından biri, çip üzerinde laboratuar (LOC) teknolojisi (Şekil 3). LOC’nin temeli, bir laboratuarda yapılan bütün işlerin birkaç mm uzunluğundaki çiplerde gerçekleştirilmesi. Böylece çok küçük hacimlerdeki örneklerin kimyasal ve fiziksel yapılarının, birbirlerine paralel olarak, hızlı ve doğru bir şekilde belirlenebilmesi sağlanıyor. Çok farklı ve kompleks dizaynlara sahip olabilen LOC sayesinde, bir damla kan ile kan hücresi sayımı, olası hastalıkların teşhisi, tek kanserli hücrelerin tayini gibi farklı işlemleri tek bir yapıda toplamamız mümkün olacak.

Şekil 3. Birden fazla bileşenin karışımı ve tepkimesi için düzenlenmiş LOC cihazı sayesinde karmaşık işlemler çok küçük boyutlarda gerçekleştirilebiliyor. (Kaynak: ABD Ulusal Genom Bilimi Enstitüsü)

Bir diğer önemli uygulama ise, kişi odaklı ve hasta başında teşhis. Gelişmiş LOC cihazları ile, hastaların hastaneye gitmeden gerekli tahlilleri yapabilmeleri, mikroakışkan teknolojisinin sağlık bilimlerine önemli bir katkısı [4]. Mikrocihazların boyutları, 1 ilâ 100 μm boyutlarındaki hücreleri tek tek incelememizi sağlıyor. Hücreleri içlerinde bulundukları dokudan ayırıp ayrı ortamlara aktarabiliyor ve aynı anda pek çok hücrenin ayrı ayrı hangi değişkenlere ve maddelere tepki verdiklerini, cihaz içerisindeki sıvının niteliğini değiştirerek takip edebiliyoruz. Öte yandan, biyoteröre karşı savaşta, zar zor elde edilen çok küçük örneklerin içerdiği eser miktarda maddenin analizi de bu yolla gerçekleştirilebiliyor (Şekil 4) [7]. Sağlık alanındaki uygulamaların pazar büyüklüğü, uygulamanın gelecekteki ekonomik değerine ışık tutuyor: 2010 yılı itibariyle iki milyar dolarlık bir pazar yaratılmış durumda.

Şekil 4. ‘Mikrokanallarda damlacık üretimi. Yağ-su karışımı ve uygun ara elemanlar sayesinde kanalların içinde damlacıklar oluşturmak, hatta bu damlacıkları da protein molekülleriyle doldurmak mümkün. Damlacık içerisinde gerçekleştirilen kimyasal tepkime sayesinde proteinlerin an be an izlenmesi ve gelişimlerinin gözlenmesi mümkün.’ (Knowles vd., 2011 makalesinden yazarların izniyle Türkçeleştirilerek kullanıldı.)

Paralel kanallarda gerçekleştirilen farklı kimyasal reaksiyonlar ile, reaksiyonların gerçekleştiği ortamlar da küçülmüş oluyor. Mikro seviyede ısı ve kütle transferlerinin kolaylaşması da cabası [6]. Hedef, aynı anda kimyasal tepkimeleri gerçekleştiren, ürünleri ve atıkları ayrıştırabilen, ürünlerin kimyasal yapısını belirleyebilen, küçük, dayanıklı ve taşınabilir sistemler üretmek. Mesela, 1998 yılında, Ann Arbour’daki Michigan Üniversitesi’nde geliştirilen bir cihaz ile araştırmacılar, nanolitre hacmindeki DNA örneklerini karıştırma, çoğaltma ve parçalama ile tepkime sonunda oluşan ürünleri belirleme işlemlerini aynı anda yapma şansını buldular [1]. Şu anki seviyemiz ile bir fabrika seviyesinde üretim henüz söz konusu değil, ancak gelişmeler yakın gelecekte bunu da gerçekleştirebileceğimizi gösteriyor [7].

 

Peki, tam olarak ne yapıyoruz?

Mikroakışkanlar, insanlığın akışkanlara dair bilgisini mikro düzeye indirmesi ve metrenin milyonda biri mertebesinde manipülasyonlar, değişimler yapabilmesinin ifadesidir. Artık o dünyayı sadece anlamıyor, değiştirebiliyoruz da.

Makrodan mikro seviyeye indiğimiz zaman, akışkanların davranışları farklılık göstermeye başlıyor. Kütleçekimi gibi uzaysal/hacimsel, yani etkisini üç boyutta gösteren kuvvetlerin önemi azalıyor. Buna karşılık kılcallık; sıvının kanal duvarlarıyla güçlü etkileşimi ve yüzey gerilimi; sıvı yüzeyinin kuvvete karşı gösterdiği direnç, yani yüzeysel kuvvetler daha çok önem kazanmaya başlıyor.

Temelde gözümüzde canlanan günlük tesisattan pek farkı olmamasına rağmen, kütleçekiminin önemini kılcallık ve yüzey gerilimi gibi kuvvetlere bırakması, cihazlarda günlük hayattan farklı dizaynlara yönelmemize neden oluyor. Mikroakışkanlarla çalışmak için, akabilecekleri kanallar, akışı sağlayacak mikropompalar, işleyişi düzenleyecek mikrokapılar ve mikrovanalar yapmamız gerekiyor. Bu yapıları gerçekleştirebilmek içinse, silikon, polimer veya cam malzemeler kullanıyor ve hayalgücümüz ve fiziksel yasalar arasında kalan bölgede cihazlarımızı yaratıyoruz.

 

Sonuç

Bu yazımızda heyecan verici uygulamaları ve parlak bir geleceği olan mikroakışkan teknolojisinden bahsettik. Mikrometre boyutlarındaki kanallarda akışkanların kontrol edilmesiyle gerçekleştirilen bu uygulama ile tıbbi teşhis ve kimyasal analiz için gerekli olan madde miktarı azaltılmış, tıp ve temel bilim uygulamalarında çığır açabilecek sonuçlar elde edilmiştir. Gelecek, mikrodan nanoakışkanlara doğru evrilecek olsa da, bu konuya yazımızda değinmedik. Mikroakışkan teknolojinin şu anki durumu ve gelecekteki beklentiler göz önüne alındığında, alınması gereken çok yol olduğu aşikar; ancak karşılığında bu teknolojinin insanlığa hizmetleri o denli büyük olacak.

 

Kaynaklar

AçıkBilim

[1) M. A. Burns vd., 1998. An Integrated Nanoliter DNA Analysis Device. Science 282:484–487.

[2) F.A. Gomez. Biological applications of microfluidics. Wiley-Interscience, 2008.

[3) J.W. Hong, vd., 2004. A nanoliter-scale nucleic acid processor with parallel architecture. Nature Biotechnology 22:435–439.

[4] A. Rasooly. Lab on a Chip Technology: Biomolecular separation and analysis, volume 2. Caister Academic Press, 2009.

[5] P. Tabeling. Introduction to microfluidics. Oxford University Press, 2005.

[6] S.C. Terry. A gas chromatography system fabricated on a silicon wafer using integrated circuit technology. 1975.

[7] P. Watts ve C. Wiles, 2007. Recent advances in synthetic micro reaction technology. Chemical Communications (5):443–467.

Şekil 4. T. P. J. Knowles vd., 2011. Observation of spatial propagation of amyloid assembly from single nuclei. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 108:14746-14751.

Terminoloji

Sinonim: Terminology, Terminologie

Bir meslek ya da bilim dalına dair belirlenmiş, tam olarak tanımlanmış terimlerin tümünün öğretisi. bkz: termin-o-loji