Pulmo sinister


1. Terminolojik ve Etimolojik Köken

“Sol akciğer” terimi, yön bildiren “sol” sözcüğü ile solunum organını ifade eden “akciğer” kelimesinin birleşiminden oluşur. Türkçedeki “akciğer” sözcüğü, tarihsel olarak “ak” (açık renkli) ve “ciğer” (iç organları tanımlayan eski ve geniş kapsamlı bir terim) köklerinden türemiştir ve organın canlı dokudaki süngerimsi, açık renkli görünümüne gönderme yapar.

Klasik tıp dilinde akciğer için kullanılan Latince karşılık pulmodur. Bu kökten türeyen “pulmoner” terimi, modern tıpta akciğerle ilişkili yapı ve işlevleri tanımlamak için yaygın biçimde kullanılır. Yön belirten “sol” kavramının Latince karşılığı ise sinister olup, anatomik terminolojide dexter (sağ) ile birlikte yönsel tanımlamaların temelini oluşturur. Bu bağlamda sol akciğer, terminolojik olarak pulmo sinister şeklinde ifade edilir ve toraks boşluğunun sol yarısında yer alan, solunuma katılan temel visseral organı tanımlar.

2. Tarihsel Anatomik Kavrayışın Gelişimi

Sol akciğerin ayrı bir anatomik varlık olarak anlaşılması, insan göğüs boşluğundaki organların asimetrik düzeninin fark edilmesiyle paralel ilerlemiştir. Antik dönemde akciğerler, hava ile dolu, süngerimsi yapılar olarak betimlenmiş; ancak sol ve sağ arasındaki farklar çoğunlukla ikincil kabul edilmiştir.

Rönesans anatomisiyle birlikte yapılan sistematik disseksiyonlar, sol akciğerin sağ akciğere kıyasla daha küçük olduğu, kalple yakın komşuluk gösterdiği ve bu nedenle ön kenarında belirgin bir girinti bulunduğu gibi özellikleri ortaya koymuştur. Daha sonraki yüzyıllarda mikroskobik anatominin gelişmesiyle, alveoler yapıların tanımlanması ve pulmoner dolaşımın anlaşılması, sol akciğerin yalnızca mekânsal değil, fonksiyonel bir birim olarak da değerlendirilmesini sağlamıştır. Modern dönemde radyolojik görüntüleme ve toraks cerrahisinin ilerlemesi, sol akciğerin segmental anatomisinin ayrıntılı biçimde haritalanmasına olanak tanımıştır.

3. Evrimsel Biyolojik Bağlam

Akciğer, omurgalı evriminde sucul solunumdan karasal solunuma geçişin temel yapısal yeniliklerinden biridir. Erken evrimsel formlarda basit hava keseleri şeklinde ortaya çıkan bu yapı, memelilerde yoğun alveolizasyonla yüksek verimli bir gaz değişim organına dönüşmüştür.

Sol akciğerin sağdan farklılaşması, bağımsız bir evrimsel adaptasyondan ziyade, iç organların sol–sağ ekseninde düzenlenmesini belirleyen genel embriyolojik asimetriyle ilişkilidir. Kalbin sol hemitoraksta yer alması, sol akciğerin hacminin sınırlanmasına ve lob sayısının azalmasına yol açmıştır. Bu durum, insan dahil birçok memelide sol akciğerin iki loblu, sağ akciğerin ise üç loblu olmasının temel nedenidir.

4. Makroskopik Anatomi

Sol akciğer, toraks boşluğunun sol plevral kompartımanında yer alır ve mediastinal yapılarla yakın ilişki içindedir. Kostal yüzü kaburgalara uyumlu konveks bir yapı sergilerken, diyafragmatik yüzü diyafram kubbesi üzerine oturur.

Ön kenarında belirgin bir kardiyak çentik bulunur; bu yapı, kalbin sol akciğer üzerinde oluşturduğu izlenimi yansıtır. Kardiyak çentiğin inferiorunda yer alan lingula, sol üst lobun bir uzantısı olup, fonksiyonel açıdan sağ akciğerin orta lobuna karşılık kabul edilir. Akciğer apeksi klavikulanın üzerine uzanabilir ve bu bölge klinik girişimlerde özel önem taşır.

5. Lobar ve Segmental Organizasyon

Sol akciğer tipik olarak üst ve alt olmak üzere iki lobdan oluşur. Bu loblar oblik fissür ile birbirinden ayrılır. Sağ akciğerdeki horizontal fissür sol tarafta genellikle bulunmaz.

Segmental düzeyde sol üst lob, apikal, posterior, anterior ve lingular segmentlerden; sol alt lob ise superior ve çeşitli bazal segmentlerden meydana gelir. Segmental anatomi, bronşiyal ve pulmoner arter dallanmasına göre tanımlanır ve cerrahi planlamada temel referans çerçevesini oluşturur.

6. Bronşiyal ve Vasküler Yapılar

Sol ana bronş, sağ ana bronşa göre daha uzun, daha dar ve daha yatay seyirlidir. Bu anatomik özellik, aspire edilen yabancı maddelerin daha sık sağ akciğere yönelmesini açıklar.

Pulmoner dolaşım, gaz değişimine katılan kanı alveollere taşırken; bronşiyal dolaşım, akciğer dokusunun beslenmesini sağlar. Sol tarafta bronşiyal arterlerin sayısı ve çıkış paternleri değişkenlik gösterebilir. Lenfatik drenaj, yüzeyel ve derin ağlar aracılığıyla mediastinal lenf düğümlerine yönelir ve bu durum malign hastalıkların evrelemesinde klinik önem taşır.

7. Mikroanatomi ve Gaz Değişimi

Sol akciğer parankimi, terminal bronşiollerden alveollere uzanan geniş bir yüzey alanı oluşturur. Alveoller, ince bir alveol-kapiller bariyer aracılığıyla oksijen ve karbondioksit değişimini sağlar. Tip I pnömositler difüzyon yüzeyini oluştururken, Tip II pnömositler surfaktan sentezleyerek alveol stabilitesini korur.

Gaz değişimi, parsiyel basınç farklarına dayalı difüzyonla gerçekleşir ve ventilasyon–perfüzyon uyumu bu sürecin etkinliğini belirler. Kalp komşuluğu nedeniyle sol akciğerde bölgesel ventilasyon ve perfüzyon dağılımı sağ tarafa göre ince farklılıklar gösterebilir.

8. Embriyolojik Gelişim

Sol akciğer, ön bağırsaktan gelişen solunum divertikülünün dallanmasıyla oluşur. Lobar ve segmental yapı, embriyonik dönemde bronş tomurcuklarının düzenli dallanması sonucu şekillenir. Sol–sağ asimetriyi belirleyen erken embriyolojik sinyaller, kalbin konumunu ve dolaylı olarak sol akciğerin morfolojisini etkiler. Bu süreçlerin aksaması, çeşitli konjenital akciğer anomalilerine zemin hazırlayabilir.

9. Klinik ve Fonksiyonel Önemi

Sol akciğer, pnömoni, interstisyel akciğer hastalıkları, pulmoner emboli ve akciğer kanserleri gibi çok sayıda patolojik sürecin odağı olabilir. Lezyonların lobar ve segmental dağılımı, tanısal görüntüleme ve girişimsel işlemlerin planlanmasında belirleyicidir.

Toraks cerrahisinde sol akciğer rezeksiyonları, bronkovasküler ilişkilerin karmaşıklığı nedeniyle yüksek anatomik hassasiyet gerektirir. Anestezi uygulamalarında tek akciğer ventilasyonu söz konusu olduğunda, sol ana bronşun anatomik özellikleri özel teknik dikkat gerektirir.


Keşif

Pulmo sinister’in “keşif” hikâyesi tek bir günün, tek bir masanın ya da tek bir dâhinin eseri değildir. Sol akciğerin kendisi göz önündedir; ama onu gerçekten “bilmek” —yani sınırlarını, iç düzenini, kanla kurduğu ilişkiyi, mikroskobik mimarisini, hastalıklarının seyrini ve bugün moleküler düzeydeki çeşitliliğini anlamak— yüzyıllar boyunca biriken merakın, tartışmanın, hatanın düzeltilmesinin ve yöntemlerin incelmesinin sonucudur. Bu hikâye, göğüs kafesinin sol yarısında, kalbin gölgesinde yer alan iki loblu bir organın, insan bilgisinde yavaş yavaş nasıl “şekil kazanıp” modern bilimin nesnesine dönüştüğünün hikâyesidir.

İlk Sezgiler: “Nefes”in Organı (Antik Çağ)

En eski tıbbi düşüncede akciğer, “nefes” ile “yaşam” arasındaki görünür köprüydü. Sol akciğer özel bir ayrıcalık taşımıyordu; çünkü erken dönem bakış, çoğunlukla akciğerleri tek bir çiftli organ olarak ele alıyor, asimetriyi ise ikincil bir ayrıntı sayıyordu. Yine de sahne çoktan kurulmuştu: göğüs boşluğu yaşamsal bir merkezdi; kalp, sıcaklık ve hayat ilkesiyle; akciğer ise hava ve solukla ilişkilendiriliyordu. Bu dönemde anatomi bilgisi, sistematik insan disseksiyonunun sınırlılığı nedeniyle gözlemden çok yorumla ilerledi. Akciğerin yumuşak, süngerimsi yapısı ve soluk alıp vermeyle hacim değiştirmesi, işlevine dair güçlü bir sezgi veriyordu; fakat “ne yaptığını” değil, “neye benzediğini” anlatan bir bilim vardı.

Bu çağın belirleyici mirası, akciğeri yalnızca “boş bir torba” değil, bedensel düzenin aktif bir parçası olarak düşünmeye başlamasıdır. Yine de sol akciğeri sol yapan şey —kalbin sol hemitorakstaki baskın varlığı, lob sayısı farkı, kardiyak çentik ve lingula— henüz tarih sahnesinde ayrı bir karakter olarak belirmez. Pulmo sinister, bu anlatıda henüz adı konmamış bir figürdür.

Otoritenin Gölgesi ve İlk Çatlaklar: Galen’den Orta Çağ’a

Galenik tıp, yüzyıllar boyunca anatomi ve fizyolojiye bir çerçeve sundu. Bu çerçeve, akciğerleri kalp ve “pneuma” (hayat soluğu) kavramlarıyla bağlayan bir bütünlüğe sahipti; fakat sistem, insan anatomisini çoğu kez hayvan disseksiyonundan genelleştirdiği için kaçınılmaz biçimde hatalar taşıyordu. Yine de Galen’in asıl etkisi, “organların birbirine bağlı bir düzen” oluşturduğu fikrini yerleştirmesiydi. Pulmo sinister’in gelecekteki anlaşılabilirliği, bu düzen fikrinin mirasına da borçludur: çünkü sol akciğerin farklılığını anlamak, onu kalp ve mediastenle birlikte düşünmeyi gerektirir.

Bu otorite çağında devrim, çoğu zaman yeni bir kitap değil, eski bir dogmaya yöneltilen itirazla başlar. 13. yüzyılda İbnü’n-Nefîs’in pulmoner dolaşıma dair ortaya koyduğu görüş, bu itirazın erken ve çarpıcı örneklerinden biridir. O, kanın kalp içi “gözeneklerden” sağdan sola geçtiği fikrine karşı çıkar; kanın akciğerler üzerinden dolaşarak dönüşüm geçirdiğini savunur. Burada sol akciğer, artık yalnız “hava”yla değil, kanın yolculuğuyla da ilgilidir. Pulmo sinister’in kalp ile ilişkisi, fizyolojik bir hikâyenin parçasına dönüşmeye başlar.

Rönesans: Göğüs Kafesinin İçinde “Görülebilir” Bir Dünya (16. yüzyıl)

Rönesans anatomisi, akciğer bilgisinde bir tür “görme devrimi” yaratır. Vesalius’la birlikte anatomi, metinlerin otoritesinden bedene döner; elin ve gözün otoritesi yükselir. Bu dönemde sol akciğerin sağa göre daha küçük görünmesi, fissür düzeninin farklılığı ve kalbin komşuluğunun akciğer yüzeyinde bıraktığı izlenim daha net biçimde betimlenebilir hâle gelir. Sol akciğer, sanki kalbin yanında “yer açmak zorunda kalmış” bir organ gibi görünür; bu gözlem, daha sonra anatomik terimlerin (kardiyak çentik, lingula) yerleşmesine zemin hazırlayacaktır.

Bu yüzyılın bir diğer kritik hamlesi, akciğerin kanla ilişkisini “geçiş yolu” olarak ele alan daha somut anlatılardır. Realdo Colombo, pulmoner dolaşımı dönemi için etkileyici bir açıklıkla tarif eder; akciğer, artık kalp ve damarlarla birlikte tek bir devinim sistemi içinde düşünülür. Burada “sol akciğer”in önemi dolaylıdır ama belirleyicidir: Kanın sağ kalpten çıkıp akciğer damar yatağından geçerek sol kalbe dönmesi fikri, sol atriyumun “akciğerden gelen kanı” aldığı gerçeğini açıklamaya yöneliktir. Pulmo sinister, bu resimde yalnız bir “parça” değil, akışın zorunlu durağıdır.

Dolaşımın Mekaniği: Harvey ve Sonrası (17. yüzyıl)

William Harvey’in dolaşımı kapalı devre olarak ele alması, akciğerin de yerini değiştirir: Akciğer, artık “kalbi serinleten” bir organ olmaktan çıkıp, dolaşımın ayrılmaz bir istasyonu hâline gelir. Bu dönüşüm, sol akciğerin de bilimsel kimliğini güçlendirir; çünkü sol akciğerin damar yatağı, kalbin sol tarafına giden kanın zorunlu güzergâhıdır. Böylece sol akciğer, anatomik bir asimetri olmaktan ziyade, fizyolojik bir zorunlulukla tanımlanır: “buradan geçmeden dönemez.”

Harvey sonrası dönemde merak, makrodan mikroya iner. Büyük akış şemasını kurduktan sonra bilim insanının aklında şu soru belirir: “Bu dönüşüm akciğerde nerede olur?” Sol akciğerin de parçası olduğu bu büyük bilmece, mikroskobun yükselişiyle çözülmeye başlayacaktır.

Mikroskobun Sahneye Çıkışı: Malpighi ve Alveolün Doğuşu (17. yüzyıl sonu)

Marcello Malpighi, akciğer dokusuna mikroskobik bakışla yaklaşarak, gaz değişiminin gerçekleşebileceği ince yapıların varlığını görünür kılan öncü isimlerdendir. Akciğer bir “sünger” değil, ince duvarlı boşlukların ve damar ağının karmaşık bir örgüsüdür. Bu, sol akciğerin de “aynı örgünün sol taraftaki büyük parçası” olarak anlaşılmasını sağlar. Artık sol akciğerin farkı yalnız lob sayısı ya da kalp izi değildir; aynı zamanda milyonlarca küçük birimin aynı prensiplerle örgütlendiği dev bir yüzeydir.

Bu noktada hikâye hızlanır: Yapı görünür hâle geldikçe, işlev sorusu daha keskinleşir. “Hava” ile “kan” arasında ne tür bir alışveriş vardır?

Kimyanın Soluğu: Oksijen Devrimi ve Solunumun Yeniden Tanımı (18. yüzyıl)

  1. yüzyıl, akciğer bilgisini kimyaya bağlayan dönüm noktalarını taşır. Priestley ve Scheele’nin “oksijen” olarak adlandırılacak gazla ilgili çalışmaları, Lavoisier’nin yanma ve solunumu kimyasal bir çerçevede yeniden yorumlaması, akciğerin işlevini “hava hareketi” olmaktan çıkarıp “gazların değişimi” olarak tanımlar. Akciğerin —dolayısıyla sol akciğerin— yaptığı şey artık daha nettir: bedene oksijen kazandırmak ve karbondioksiti uzaklaştırmak.

Bu değişim, yalnızca bir isim değişikliği değildir. Akciğer, doğrudan ölçülebilir, deneyle sınanabilir bir organ hâline gelir. Sol akciğerin kalbe komşuluğu ve iki loblu yapısı gibi makroskopik ayrıntılar, bu kimyasal işlevin sahnesinde yeniden anlam kazanır: anatomik mimari, işlevin “yerleşimi” hâline gelir.

Ölçmenin Çağı: Fizyoloji, Basınçlar ve Dağılımlar (19. yüzyıl)

  1. yüzyılda fizyoloji, akciğerin yalnızca “ne yaptığını” değil, “nasıl yaptığı”nı da nicel olarak sormaya başlar. Solunum mekaniği, gazların kısmi basınçları, difüzyon kavramı ve akciğer dolaşımındaki basınç ilişkileri, giderek matematikle ifade edilebilir hâle gelir. Bu dönemde akciğerin bölgesel farklılıkları da ilgi çekmeye başlar: Yerçekimi, postür ve göğüs kafesinin geometrisi ventilasyon ve perfüzyon dağılımını etkiler. Sol akciğer, kalbin fiziksel varlığı nedeniyle toraks içinde daha sınırlı bir alana sahiptir; bu, bazı durumlarda bölgesel havalanma paternleri ve klinik bulgular açısından önem taşır.

Ancak 19. yüzyılın sonunda, akciğer bilgisini bambaşka bir hızla ileri taşıyacak bir olay olur: Göğüs kafesinin içi, ilk kez “kesmeden” görülebilir hâle gelir.

İçeriye Bakmanın Büyüsü: Röntgen ve Göğüs Görüntülemenin Doğuşu (1895 ve sonrası)

1895’te Röntgen’in X-ışınlarını duyurması, akciğerler için bir kırılmadır. Çünkü akciğer, hava ile dolu bir organ olarak radyografide doğal bir kontrast sunar: kemikler beyaz, yumuşak dokular gri, akciğer alanları daha koyudur. Sol akciğerin kalp siluetiyle komşuluğu, kardiyak sınırların belirlenmesi, plevral boşlukta hava ya da sıvı varlığının anlaşılması gibi pek çok klinik okuma biçimi bu dönemde yerleşir. Pulmo sinister artık yalnız anatominin değil, görüntünün de konusudur: Sol hemitoraks, kalp gölgesiyle birlikte bir bütün olarak okunur.

Röntgenin açtığı kapı, hekimlere yeni bir merak verir: “Görüntüde gördüğüm şeyin içerideki karşılığı tam olarak nedir?” Bu soru, anatomiyi yeniden önemli kılar; ama bu kez anatomi, klinik kararın dili hâline gelir.

Hava Yollarına Yolculuk: Bronkoskopi ve Sol Ana Bronşun Dünyası (1897–1960’lar)

1897’de Gustav Killian’ın rijit bronkoskopla hava yolundan yabancı cisim çıkarması, akciğer araştırmalarında “içeriden görme” çağını başlatır. Bu yalnız bir girişim başarısı değildir; hava yolu ağacının doğrudan gözlemlenmesi demektir. Sol ana bronşun daha uzun ve daha dar oluşu, bronkoskopik manevraların zorluğunu ve klinik stratejiyi etkiler. Sol akciğer, yalnız görüntüde değil, endoskopun ucunda da ayrı bir “coğrafya” gibi davranır.

  1. yüzyılın ilk yarısında Chevalier Jackson, rijit bronkoskopiyi sistemleştirir; standartlar, aydınlatma, güvenlik ve komplikasyon yönetimi gelişir. 1960’lara gelindiğinde Shigeto Ikeda’nın fiberoptik fleksibl bronkoskopu geliştirmesi, sol akciğerin segmental bronşlarına kadar uzanan daha ince ve daha az travmatik değerlendirmeyi mümkün kılar. Artık sol üst lobun lingular bronşları, sol alt lob bazal segmentleri yalnız bir çizimde değil, canlı bir endoskopik görüntüde izlenebilir; biyopsi alınabilir; patoloji ile anatomi, aynı klinik sahnede birleşir.

Sol Akciğerin Haritası: Segmental Anatomi ve Cerrahinin İncelmesi (20. yüzyıl ortası)

Akciğer cerrahisinin güvenle ilerleyebilmesi için “kesilecek yerin dili” gerekir: loblar yeterli değildir; segmentler tanımlanmalıdır. Bu ihtiyaç, bronkovasküler dallanmanın ayrıntılı dökümünü teşvik eder. Boyden gibi anatomistler, bronşların ve damarların segmental düzenini sistematik biçimde inceler; varyasyonların cerrahi anlamını ortaya koyar. Sol akciğerin iki loblu düzeni içinde lingula’nın fonksiyonel karşılıkları, üst lob segmentlerinin birleşik/ayrışık paternleri, venöz drenaj varyasyonları gibi ayrıntılar, artık yalnız anatomi merakı değil, ameliyat güvenliğinin de merkezidir.

Bu dönem, pulmo sinister’in “kişiye göre değişen” bir organ olduğunu da açıkça gösterir: Her sol akciğer aynı değildir. Cerrah için bu, sürükleyici bir bilimsel gerilim yaratır: Kitaptaki şema ile ameliyat sahasındaki gerçeklik arasındaki mesafeyi kapatmak.

Yüzey Geriliminin Gizli Kahramanı: Surfaktan ve Alveolün Kırılganlığı (1950’ler)

  1. yüzyılın ortasında akciğer fizyolojisi, beklenmedik bir ayrıntının etrafında yeniden örgütlenir: alveol yüzey gerilimi. John Clements’in çalışmaları, akciğerde surfaktan sisteminin kritik rolünü ortaya koyar; Mary Ellen Avery ve Jere Mead gibi araştırmacıların yenidoğan solunum sıkıntısı sendromuyla ilişkilendirdiği surfaktan eksikliği, temel bir biyofizik prensibin klinik kaderi nasıl belirlediğini gösterir. Bu, sol akciğer için de aynı derecede geçerlidir: Pulmo sinister, kalbin yanında “yer bulmaya çalışan” bir organ olmanın ötesinde, her nefeste yüzey gerilimiyle savaşan mikroskobik bir denge sistemidir.

Bu keşiflerin yarattığı entelektüel sıçrama şudur: Akciğer artık yalnız hava ve kanın buluştuğu bir yer değil; fizik, kimya, hücre biyolojisi ve klinik tıbbın kesişim noktasıdır. Sol akciğerin hikâyesi, disiplinler arası bir hikâyeye dönüşür.

Katman Katman Görmek: Bilgisayarlı Tomografi ve Üç Boyutlu Akciğer (1970’ler ve sonrası)

1971’de Hounsfield’in klinik bilgisayarlı tomografi sisteminin ortaya çıkışı, göğüs görüntülemesini de dönüştürür. Akciğer dokusu artık iki boyutlu bir gölge değil, kesitler boyunca izlenebilen bir hacimdir. Sol akciğerde hiler yapıların dizilimi, fissürlerin seyri, periferik nodüllerin yerleşimi, plevral yüzey ve interstisyel desenler çok daha ayrıntılı değerlendirilebilir hâle gelir. Kalp komşuluğu nedeniyle sol alt lobun bazı bölgelerinde oluşan artefaktlar ya da kardiyak hareketin etkileri gibi teknik meseleler bile, sol akciğerin görüntüleme “kişiliği”ne dâhil olur.

Yüksek çözünürlüklü BT, interstisyel akciğer hastalıklarında mikroskobik düzeyin radyolojik yansımasını ortaya koyar; sol akciğerin subplevral alanları, bazal dağılımlar, asimetri paternleri klinik sınıflamada anlam kazanır. Böylece pulmo sinister, hem anatomistin masasında hem radyoloğun ekranında yeniden tanımlanır.

Minimal İnvaziv Devrim: VATS ve Robotik Toraks Cerrahisi (1990’lar–günümüz)

1990’ların başında video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ile anatomik lobektominin rapor edilmesi, sol akciğer cerrahisinde yeni bir dönemi başlatır. Sol tarafta kalp ve büyük damar komşuluğu, hiler diseksiyonun zorlukları, fissür anatomisinin değişkenliği ve lenf nodu diseksiyonunun teknik incelikleri, minimal invaziv yaklaşımların gelişimini doğrudan şekillendirir. Zamanla robotik sistemler, özellikle sol hiler bölgedeki dar alanlarda eklemli enstrümanların sağladığı hareket serbestliğiyle, pulmo sinister’e “daha kontrollü bir erişim” vaadi sunar. Bu, cerrahinin yalnız teknik değil, bilişsel boyutunu da dönüştürür: anatomi bilgisi, üç boyutlu planlama ve gerçek zamanlı karar verme ile bütünleşir.

Tarama, Moleküler Onkoloji ve Kişiselleştirme: Akciğer Kanserinde Paradigma Kayması (2010’lar–günümüz)

Akciğer kanserinde düşük doz BT ile taramanın mortaliteyi azalttığını gösteren büyük çalışmalar, akciğerin “erken yakalanabilir” bir hastalık alanına dönüşmesinde belirleyici olur. Bu gelişme, sol akciğer için somut sonuçlar doğurur: Sol üst lobda periferik nodüller, lingulada sinsi lezyonlar, sol alt lob bazal segmentlerde subsolid odaklar artık daha erken evrede yakalanabilir; cerrahi stratejiler segmentektomi gibi parankim koruyucu yaklaşımlara doğru genişler.

Eş zamanlı olarak moleküler hedefli tedaviler ve immünoterapiler, akciğer kanserinin biyolojik alt tiplerine göre sınıflanmasını güçlendirir. Sol akciğer artık yalnız “yerleşim” değil, tümör mikroçevresi, bağışıklık infiltrasyonu ve genetik sürücüler açısından da değerlendirilir. Bu da pulmo sinister’in hikâyesini bir kez daha değiştirir: organ, hücresel ve moleküler ekosistem olarak düşünülür.

En Güncel Ufuk: Tek Hücre Atlasları, Mekânsal Biyoloji ve Yapay Zekâ (2020’ler)

Bugünün en çağdaş anlatısı, akciğeri —ve sol akciğeri— hücre tiplerinin, hücre durumlarının ve doku topografyasının dev bir haritası olarak ele alır. Milyonlarca hücreden derlenen tek hücre RNA dizileme atlasları, sağlıklı ve hastalıklı akciğerde hangi hücrelerin hangi bağlamda değiştiğini yüksek çözünürlükle göstermeyi hedefler. Bu atlas yaklaşımı, sol akciğerin “bölgesel farklarını” da yeni bir düzeye taşır: Aynı hücre tipi, akciğerin farklı bölgelerinde farklı gen ifadesi programları sergileyebilir; kalbe yakın alanların mekanik ve hemodinamik koşulları, bazal–apikal eksen boyunca ventilasyon/perfüzyon farkları, hava yolu dallanmasının mikro-çevresel çeşitliliği gibi etkenler, biyolojinin mekânla birlikte okunmasını zorunlu kılar.

Mekânsal transkriptomik ve mekânsal tek hücre yaklaşımları, “hangi hücre var” sorusunu “nerede, kimin yanında ve hangi doku mimarisi içinde” sorusuna dönüştürür. Pulmo sinister, kalbin komşuluğunda gelişen plevral ve perikardiyal ilişkiler, hiler bölgedeki bronkovasküler demet ve periferdeki alveoler alanların mikro-çevreleriyle, bu mekânsal biyolojinin doğal laboratuvarı gibidir.

Yapay zekâ ise bu hikâyede yeni bir anlatıcı rolü üstlenir: Görüntülemede nodül saptama, malignite risk tahmini, interstisyel desen sınıflaması; bronkoskopide navigasyon ve lezyon hedefleme; cerrahide üç boyutlu rekonstrüksiyon ve kişiye özgü segmental planlama gibi alanlarda, sol akciğer giderek “dijital ikizi” oluşturulabilen bir organ hâline gelir. Bu, keşfin yönünü değiştirir: Artık yalnız yeni bir yapı keşfedilmez; aynı yapı, daha önce görülmeyen bir ölçek ve bağlamda yeniden keşfedilir.



İleri Okuma
  1. Zöllner, F. (1965). Gustav Killian. Archives of Otolaryngology, 82(6), 656–659.
  2. Clements, J. A. (1957). Surface Tension of Lung Extracts. Proceedings of the Society for Experimental Biology and Medicine, 95(1), 170–172.
  3. Clements, J. A. (1970). Pulmonary Surfactant and Evolution of the Lungs. Science, 169(3945), 603–604.
  4. Tubiana, M. (1996). Wilhelm Conrad Röntgen and the Discovery of X-Rays. Bulletin de l’Académie Nationale de Médecine, 180(1), 97–104.
  5. Eknoyan, G. (1997). Realdo Colombo (1516–1559). A Reappraisal. American Journal of Nephrology, 17(3–4), 261–268.
  6. Richmond, C. (2004). Sir Godfrey Hounsfield. BMJ, 328(7439), 887.
  7. Loukas, M. (2008). Ibn al-Nafis (1210–1288): The First Description of the Pulmonary Circulation. The American Surgeon, 74(5), 440–442.
  8. National Lung Screening Trial Research Team. (2011). Reduced Lung-Cancer Mortality with Low-Dose Computed Tomographic Screening. New England Journal of Medicine, 365(5), 395–409.
  9. Dolci, G., et al. (2015). A New Approach for Video-Assisted Thoracoscopic Lobectomy. Journal of Thoracic Disease, 7(Suppl 2), S192–S200.
  10. Torbicki, A. (2021). Milestones in Understanding Pulmonary Circulation. European Heart Journal Supplements, 23(Suppl E), E1–E7.
  11. Chettri, M. N., Dhakal, A. (2022). Rigid Bronchoscopy—Brief Insight and Encounters in a Tertiary Care Centre. Indian Journal of Otolaryngology and Head & Neck Surgery, 74(Suppl 3), 5569–5574.
  12. Wu, F., et al. (2025). A Unified Single-Cell Atlas of Human Lung Provides Insights Across Health and Disease. eBioMedicine, 2025, Article PIIS2352-3964(25)00469-4.
  13. Firsova, A. B., et al. (2025). Spatial Single-Cell Atlas Reveals Regional Variations in the Human Lung. Nature Communications, 16, 5704.

Septum interventrikulare

Kalbin sağ ve sol karıncıklarını ayıran bölüme interventriküler septum denir. Bu kaslı yapı, kalpteki oksijenli ve oksijensiz kan arasındaki ayrımın korunmasında çok önemli bir rol oynar. Sağ ventrikülden gelen ve oksijenlenmek üzere akciğerlere (pulmoner arter yoluyla) yönlendirilen kanın, sol ventrikül tarafından sistemik dolaşıma (aort yoluyla) pompalanan oksijence zengin kanla karışmamasını sağlar.

İnterventriküler septum iki ana bölüme ayrılır:

  1. Membranöz kısım: Bu, kalbin tabanına yakın, aort kapağına yakın bulunan ince, lifli kısımdır.
  2. Kaslı kısım: Bu, septumun çoğunluğunu oluşturan ve kalbin apeksine doğru yer alan daha kalın, kaslı bölümdür.

Gelişimsel olarak septum, kaslı ventriküler septum ve çıkış yolu septaları dahil olmak üzere çeşitli embriyolojik yapıların birleşmesinden kaynaklanır. Oluşumundaki anormallikler, ventriküller arasında kanın anormal şekilde akmasına izin veren bir açıklıkla karakterize konjenital kalp anomalileri olan ventriküler septal defektlere (VSD’ler) yol açabilir.

Fizyolojik önemi açısından, interventriküler septum sadece iki ventrikülü ayırmakla değil, aynı zamanda kalbin kasılmasına yardımcı olmakla da görevlidir. Sistol sırasında ventrikül duvarlarıyla birlikte kasılarak kanın her iki ventrikülden etkili bir şekilde dışarı atılmasına katkıda bulunur.

Anatomik ve Klinik Önemi:

  • İnterventriküler septum kalbin iletim sistemiyle, özellikle de üst kısmı boyunca uzanan His demetiyle yakından ilişkilidir. Bu bölgedeki herhangi bir anormallik, kalp atışından sorumlu elektriksel uyarıları etkileyerek potansiyel olarak aritmilere yol açabilir.
  • Hipertrofik kardiyomiyopati** gibi durumlar septumun kalınlaşmasına neden olabilir, bu da hipertrofik obstrüktif kardiyomiyopati (HOCM) olarak bilinen bir durum olan sol ventrikülden kan akışını engelleyebilir.

Bu nedenle, interventriküler septum hem anatomik işlevi hem de klinik önemi açısından kritik bir yapıdır.

Keşif

Kalbin interventriküler septumunu anlama ve inceleme tarihindeki dönüm noktaları, hem anatomik bilimin hem de klinik tıbbın ilerlemesine bir bakış sunuyor.

Erken Anatomik Keşifler (16.-17. Yüzyıl)

İnterventriküler septumun hikayesi, Andreas Vesalius (1514-1564) gibi bilim insanlarının insan vücudunu ilk kez ayrıntılı olarak incelediği Rönesans döneminde başlar. Flaman bir anatomist olan Vesalius, uzun süredir devam eden Galenik geleneklerden ayrıldı ve anıtsal eseri De Humani Corporis Fabrica (1543)’da insan kalbinin yapısını titizlikle tanımladı. Her ne kadar interventriküler septumun spesifik işlevini tanımlamamış olsa da, yaptığı incelemeler daha sonraki anatomik anlayış için zemin hazırlamıştır.

Sonraki yüzyılda, dolaşım sistemini keşfiyle tanınan William Harvey (1578-1657) kalbin odacıklarının işlevsel olarak anlaşılmasına katkıda bulundu. Harvey’in çalışmaları kalbin pompa rolünü aydınlatmış, kanı akciğerler ve vücut arasında sürekli bir devre halinde ilerletmiş ve böylece dolaylı olarak septumun oksijenli ve oksijensiz kanı ayrı tutmadaki önemini vurgulamıştır.

Konjenital Defektlerin Keşfi (19. Yüzyıl)

19. yüzyılda tıp bilimi ilerledikçe, doktorlar birçoğu interventriküler septumu içeren doğuştan kalp kusurlarını gözlemlemeye ve belgelemeye başladı. Napolyon’un özel doktoru Jean-Nicolas Corvisart (1755-1821), kalpteki doğumsal anormallikleri ilk tanımlayanlardan biriydi. Corvisart’ın 1806’da yayınlanan gözlemleri, günümüzde ventriküler septal defekt (VSD) olarak bilinen ve septumdaki bir deliğin kanın ventriküller arasında anormal bir şekilde akmasına izin verdiği durumu da içeriyordu.

Bu döneme doktorların merakı ve yapısal kalp anomalilerini klinik semptomlarla ilişkilendirme becerilerinin artması damgasını vurdu. Septumu içeren doğuştan kalp hastalıklarının anlaşılması genişledi ve tedavide gelecekteki yeniliklerin önünü açtı.

Kalp Cerrahisinin Gelişimi (20. Yüzyıl)

  1. yüzyılda kalp cerrahisi alanı, konjenital defektleri tedavi etme ihtiyacından kaynaklanan büyük bir devrim yaşadı. Bu gelişmelerin çoğunda interventriküler septum ön plana çıkmıştır. 1954 yılında, C. Amerikalı bir kalp cerrahı olan Walton Lillehei VSD’yi onarmak için ilk açık kalp ameliyatlarından birini başarıyla gerçekleştirdi. Ameliyat, defektin doğrudan görüntülenmesini ve kapatılmasını içeriyordu ve kalp anomalilerinin tedavisinde önemli bir kilometre taşını işaret ediyordu. Lillehei’nin “kontrollü çapraz dolaşım” olarak bilinen öncü tekniği, bir ebeveyni veya akrabayı geçici bir baypas makinesi olarak kullanıyordu ve zamanına göre inanılmaz derecede cesur ve yenilikçi bir yaklaşımdı.

Bu başarı öyküsü, modern kalp cerrahisinin yanı sıra septal anatomi ve fonksiyonun daha iyi anlaşılması için bir başlangıç noktası oldu. Kısa bir süre sonra ekokardiyografi ve MR dahil olmak üzere kardiyak görüntüleme teknikleri geliştirilerek septumun invazif olmayan bir şekilde görüntülenmesi ve teşhis olanaklarının iyileştirilmesi sağlandı.

Septal Defektlerin Genetik Anlayışı (21. Yüzyıl)

Genetik ve moleküler biyolojinin yükselişiyle birlikte, 21. yüzyıldaki araştırmacılar, interventriküler septumu etkileyenler de dahil olmak üzere birçok konjenital kalp defektinin genetik temelini ortaya çıkarmaya başladılar. Kalp gelişiminden sorumlu genlerdeki NKX2-5 ve GATA4 gibi bazı mutasyonların embriyogenez sırasında septal oluşumda kritik bir rol oynadığı ortaya çıktı.

Bu genlerin keşfi, septal defektlerin kalıtsal doğasının daha iyi anlaşılmasını sağlayarak, doğuştan kalp rahatsızlıkları öyküsü olan aileler için daha etkili tarama ve potansiyel olarak önleyici stratejilere yol açmıştır. Genetik ve çevresel faktörler arasındaki etkileşim, kalbin yapısının incelenmesinde hem klinik hem de teorik ilerlemeleri yönlendiren aktif bir araştırma alanı olmaya devam etmektedir.

Modern Görüntüleme ve Tedavi Yaklaşımları

Günümüzün dönüm noktası, en son görüntüleme teknolojilerinin ve minimal invaziv prosedürlerin ortaya çıkmasıdır. 3D ekokardiyografi** ve kardiyak MRI gibi yüksek çözünürlüklü görüntüleme teknikleri, klinisyenlerin interventriküler septumu benzeri görülmemiş ayrıntılarla görüntülemesine olanak sağlamıştır. Bu gelişmeler, septal defektlerin ve septumun anormal kalınlaşmasını içeren ve sol ventrikülden kan akışını engelleyebilen hipertrofik kardiyomiyopati (HCM) gibi diğer durumların teşhisinde hassasiyeti artırmıştır.

Tedavi cephesinde, ventriküler septal defektlerin transkateter kapatılması gibi minimal invaziv teknikler tedavide devrim yaratmıştır. Septal defekti kapatmak için kan damarlarından bir kateter yerleştirilmesini içeren bu prosedürler, geleneksel açık kalp ameliyatlarıyla ilişkili iyileşme sürelerini ve riskleri önemli ölçüde azaltmıştır.

İnterventriküler septumun tarihi, ilk anatomik keşiflerinden genetik temellerinin modern anlayışına ve tedavi ilerlemelerine kadar, kalbin karmaşıklığını ve insanlığın sağlık ve yaşam beklentisinin iyileştirilmesi için sırlarını çözmeye yönelik amansız çabasını göstermektedir. Bu yolculuk, rejeneratif tıp ve doku mühendisliği üzerine yapılan yeni araştırmaların kalp onarımı ve rejenerasyonunda gelecekteki yenilikler için umut vermesiyle devam ediyor.

İleri Okuma
  1. Anderson, R. H., Becker, A. E., & Arnold, R. (1974). The morphology of the ventricular septum in the normal human heart. Chest, 65(5), 532-545.
  2. Becker, A. E., & Anderson, R. H. (1981). Ventricular septal defects: a study of the failure in closure of parts of the ventricular septum. British Heart Journal, 45(3), 367-381.
  3. Healy, D. G., Boyle, D., & Hurley, J. V. (1982). The interventricular septum: an anatomical and histological study. Journal of Anatomy, 135(Pt 4), 749-759.
  4. Maron, B. J., Gardin, J. M., Flack, J. M., Gidding, S. S., Kurosaki, T. T., & Bild, D. E. (1995). Prevalence of hypertrophic cardiomyopathy in a general population of young adults. Circulation, 92(4), 785-789.
  5. Ho, S. Y., & Nihoyannopoulos, P. (2001). Anatomy, echocardiography, and normal right ventricular dimensions. Heart, 86(Suppl 1), i3-i9.
  6. O’Rahilly, R., & Müller, F. (2006). The embryonic development of the septum of the heart. Annals of Anatomy, 188(6), 457-470.

Miyokardiyum

Kalbin üç tabakasından, ortada kaslı olanıdır. (Bkz; Miyokardiyum) (Bkz; Miyokart)

  • Miyokardiyal(myocardi-al), kalp kasına ait demektir.

Kastaki aksiyon potansiyel değişimi

  1. Kasılma fazı: aksiyon potansiyelin Na kanallarının açılışı sayesinde ve pozitif iyonların içeriye akımı sayesinde dik bir şekilde artışı gerçekleşir.
  2. Overshoot fazı: depolarizasyon maksimum aşıldığı için Na + iyonlarını tekrar hızlıca geri dışarı verme.
  3. Plateau fazı: özel ca++ kanallarının açılıp , pozitif iyonların içeriye alınımı gerçekleşir.depolarizasyon persistenzi.
  4. Repolarizasyon fazı: k+ iyonlarının alınımı ve pozitif iyonların dışarı verilimi gerçekleşir.
  5. Dinlenme fazı gerçekleşir.

Yara iyileştirici merhemler

Yaraların iyileşmesini desteklemek için kullanılan topikal ilaçlardır. Tipik olarak antiseptik, antiinflamatuar ve nemlendirici özelliklere sahip bileşenler içerirler.

Yara iyileştirici merhemlerdeki en yaygın bileşenlerden bazıları şunlardır:

  • Yeni cilt hücrelerinin büyümesini teşvik ettiği gösterilen balık yağı veya hodan yağı gibi oksijenli yağ asitleri.
  • Enfeksiyonu önlemeye yardımcı olan neomisin veya basitrasin gibi antibiyotikler.
  • Şişliği ve kızarıklığı azaltmaya yardımcı olan hidrokortizon gibi anti-enflamatuarlar.
  • Yarayı nemli tutmaya ve kurumasını önlemeye yardımcı olan petrolatum veya lanolin gibi nemlendiriciler.

Yara iyileştiri merhemler tipik olarak yaraya günde birkaç kez uygulanır. Genellikle çoğu insanda kullanım için güvenlidirler, ancak herhangi bir potansiyel yan etki olup olmadığını kontrol etmek için etiketi dikkatlice okumak önemlidir.

  • Kesikler, sıyrıklar, yanıklar ve ülserler dahil olmak üzere çeşitli yaraları tedavi etmek için kullanılabilir.
  • Ayrıca enfeksiyonu önlemede ve diyabetik ayak ülserleri gibi kronik yaraların iyileşmesini desteklemede etkilidirler.
  • Reçetesiz ve reçeteyle temin edilebilir.
  • Basitrasin ve neomisin merhem (Neosporin)
  • polisporin
  • Betasalik
  • bepanthol
  • bepanten
  • La Roche-Posay Cicaplast Baume B5
  • Avene Cicalfate+
  • Eucerin Aquaphor
  • vazelin
  • Penatlar

cor

Ana italik dildeki kord kelimesinden türemiştir. Bu kelimede, Ana Hint-Avrupa dilinde ḱḗr ~ ḱr̥d- kelimelerinden türemiştir. Kalp anlamına gelir.

Ana Hint-Avrupa dilindeki kelimeden türeyen diğer kelimeler  καρδίᾱ ‎(kardíā), Ana cermanik dilde hertô, Sanskrit dilinde हृदय‎(hṛdaya).

Hal Tekil Çoğul
nominatif cor corda
genitif cordis cordium
cordum
datif cordī cordibus
akusatif cor corda
ablatif corde cordibus
vokatif cor corda

Dünyadaki Yaşamın Son Evrensel Atası; Yarı Canlıydı

Dünyadaki Yaşamın Son Evrensel Atası; Yarı Canlıydı

Hücrelerimizdeki genlerin birçoğu milyarlarca yıl önce evrimleşti ve bunlardan birkaçına dair izler dünyadaki bütün yaşamın son ortak atasına kadar takip edilebiliyor.

355 adet gen tanımlaması yapan ve Nature‘da yayımlanan yeni bir araştırma sayesinde artık bu atamızın neye benzediğine ve nerede yaşadığına dair bugüne kadarki en net resmi elde ettik.

Elde edilen bulgular; yaşamın son evrensel ortak atasının (SEOA); hidrojen, karbondioksit ve mineralce zengin sıcak suyun deniz tabanından çıktığı hidrotermel yarıklarda gizli olduğu fikrine destek sunuyor.

Araştırmacılardan William Martin –University of Dusseldorf–; bu durumun hidrotermal yarık teorisine parmak bastığını söylüyor ve ihtiyacı olan kimyasalların çoğunu üretebilmesi için yarıklardaki abiyotik (biyolojik olmayan) tepkimelere bağımlı olma ihtimalinden kaynaklı SEOA’yı; yarı canlı olarak tanımlıyor.

SEOA yaklaşık 3.8 milyar yıl önce ortaya çıktı ve iki tür basit hücrenin oluşmasına sebep oldu:Bakteriler ve Arkeler. Geçmişte yapılan çalışmalar; bugün hayatta olan neredeyse bütün hücrelerde ortak olan genlere odaklanarak, SEOA’da neredeyse aynısı bulunan yaklaşık 100 gen belirlemişlerdi.

Bu da bize SEOA’nın modern hücrelerle benzer olduğunu gösteriyor. Fakat araştırmacılar asıl olarak SEOA’nın nasıl farklı olduğunu öğrenmek istiyorlar. Dolayısıyla, ekip en eski ve ortak olmayan geni bulmak için 1800 bakteri genomunu ve 130 arke genomunu analiz etti. Ve, örneğin birkaçının genetik kodu okumaktan sorumlu olan 355 genin evrensel genler olduğu bulgusuna ulaştı. Fakat diğerleri ise tamamen farklı bir yaşam biçimine işaret ediyor.

evrensel-son-ortak-ata-bilimfilicom

Neredeyse bütün canlı hücrelerin bir karakteristiği; hücrelerin elektrokimyasal gradyan oluşturmak için iyonları bir zardan geçirmesi ve sonrasında enerji bakımından zengin ATP molekülünü üretmek için bu düşümü kullanıyor olması. Martin’e göre; SEOA bu tarz bir gradyan oluşturamadı fakat var olan bir şeyi ATP yapımı için kullandı.

Bu durum; ilk yaşamın ihtiyacı olan enerjiyi yarık suyu ve deniz suyu arasındaki doğal gradyandan elde ettiği dolayısıyla da bu yarıklara bağlı olduğu fikriyle oldukça uyum gösteriyor. Ancak sonradan gradyan oluşturma yetisini elde etti ve bu durum da yarıklardan çıkan en az iki yaşama fırsat sundu: İlk olarak arkeler, diğeri ise bakteriler.

“Döner Kapı”

Görünüşe göre SEOA aynı zamanda da bu gradyandan hidrojen ve sodyum iyonlarını takas etmeye yarayan bir “döner kapı”proteini genine sahipti. Geçmiş çalışmalar; böyle bir proteinin yarıklardaki doğal gradyanın patlamasında tamamen etkili olduğunu ortaya koyuyor.

Martin’in bulamadığı bir şey ise; proteinlerin yapı taşı olan aminoasitlerin yapımından sorumlu genler. Buna dair de SEOA’nın yarıklarda kendiliğinden oluşmuş aminoasitlere bağlı olabileceğini ileri sürüyor.

University of Connecticut’dan yaşamın evrimi üzerine çalışmalar yürüten Peter Gogarten; Martin’in bu yaklaşımının ses getirdiğini, tanımlı genlerin büyük çoğunluğunun SEOA’da var olan genlere dair sağlam adaylar olduğunu söylüyor.

Ancak; hangi genlerin tamamen antik ve hangilerinin ise antik olabileceği ayrımını yapmak şuan oldukça güç, çünkü bakteri ve arkeler bunları değiş-tokuş ettiler. Araştırma ekibi bu değiş-tokuş edilen genleri ihmal ediyor ve belki de bu süreçte SEOA’nın amino asit sentezinden sorumlu genlerini de göz ardı ediyor olabilir.

İlk yaşamın nasıl ortaya çıktığına dair hala çok fazla iddia var, ancak hidrotermal yarık teorisi yeni delillerle destek bulan oldukça iddialı bir teori gibi gözüküyor, çünkü teori yaşamın kilit önemdeki birçok özelliğine dair detaylı bir senaryo açıklaması sağlıyor.


Kaynak ve İleri Okuma:

  •  Madeline C. Weiss, Filipa L. Sousa, Natalia Mrnjavac, Sinje Neukirchen, Mayo Roettger, Shijulal Nelson-Sathi & William F. Martin. The physiology and habitat of the last universal common ancestor. Nature Microbiology, DOI: 10.1038/nmicrobiol.2016.116
  • Le Page, M. “Universal ancestor of all life on Earth was only half alive.” NewScientist. https://www.newscientist.com/article/2098564-universal-ancestor-of-all-life-on-earth-was-only-half-alive (Accessed on 2016, July 26)
  • Bilimfili

 

Körlük Engellenebilecek Mi?

Körlük Engellenebilecek Mi?

Körlüğe sebep olan en önemli etmenlerden biri retinadaki fotoreseptörlerin kaybolması veya sayıca azalmasıdır. Elbette her orandaki fotoreseptör kayıpları veya bozukluklukları direkt olarak körlüğe sebep olmasa da, değişen kayıp oranlarında görme yetisinde de farklı düzeyde bozunmalar meydana gelecektir. Temel özelliği ışığı ve ışığın özelliklerini algılamak olan fotoreseptörlerin bulunduğu retina tabakası, ışık yüzünden zarara da uğrayabilmektedir. Bu hasar çoğunlukla, içinde GPCRs (G protein–coupled receptors) adı ile bilinen reseptör proteinlerin de bulunduğu bir süreç yolu ile oluşur.

Şimdi ise Çin ve Amerika’dan araştırmacılar sistem farmakolojisi yaklaşımı ile belirli ilaç kombinasyonları ile spesifik GPCRları aktive veya inhibe ederek ışık-temelli retinal hasarların önüne geçmeyi denedi. Deneylerini progresif retinal dejenerasyonu olan fareler üzerinde gerçekleştiren araştırmacılar FDA onaylı ilaçlardan fotoreseptör-koruyucu bir kombinasyon üretmeyi başardı. İlaç kombinasyonu, yine G protein ailesinden Gi/o-bağlayıcı dopamin reseptörleri D2Rve D4R proteinlerini aktive ediyor, Gs-bağlayıcı dopamin reseptörü D1R’yi ve Gq-bağlayıcı α1A-adrenerjik reseptörü inhibe ederek çalışmasını engelliyor.

Bu noktada GPCRların ne olduğunu anlamak ilaçların çalışma biçimini anlamlandırmak için oldukça önemli. G proteinine (heterotrimerik yapıdaki bu proteinler guanin nükleotidini bağlaması dolayısıyla bu isimle anılmaktadır) bağlanabilen/bağlanan reseptörler anlamına gelen GPCRlar, çok çeşitli ve bu bağ aracılığı ile hücre içinde belirli biyokimyasal, genetik, epigenetik ve her türlü moleküler etkileşimi düzenleyebilecek sinyallerin üretilmesini sağlarlar.

Ancak yukarıda da bahsi geçen ve yalnızca gözde dahi birçok örneği ile karşılaşılabilecek olan bir takım olumsuz sonuçlar da bu sinyaller aracılığı ile ortaya çıkabilmektedir. Bu sebeple, örneğin göz özelinde; körlüğe kadar varabilecek olan retinal aksaklıkların bu protein ailesinden hangileri dolayısıyla veya hangilerinin içinde bulunduğu mekanizmalar dolayısıyla ortaya çıktığının tespit edilebilmesi, uygun ilaç veya ilaç kombinasyonlarının geliştirilmesi ile çözülebilmektedir. Mevcut araştırmada da uygulanan sistem veya sistemler farmakolojisi tekniği bu tip çoklu sebebi olan /olabilecek rahatsızlıkların çözülmesini, tedavi edilebilmesini veya önlenebilmesini mümkün hale getirmektedir.

Göz için konuşacak olursak birçok görme bozukluğuna yol açan, retinal distropiler gibi birçok retina rahatsızlığına sebep olabilen fotoreseptör  bozuklukları, hatalı işlev kazanmaları veya kayıpları vb. sorunların giderilebilmesi veya önlenebilmesi birçok insan için hayati derecede büyük bir önem arz etmektedir.

Bu bağlamda yeni potansiyel terapötik yollar geliştirmek için, sinyal ağlarında (göz veya diğer tüm hücreler için genişletilebilir) değişiklikler meydana getirebilecek ilaçların geliştirilmesi veya bu çalışmada da olduğu gibi var olan ilaçların doğru kombinasyonlarının keşfedilmesi son derece önemli sonuçlar üretilmesini sağlayabilmektedir.


Makale Referans : Yu Chen, Grazyna Palczewska3, Ikuo Masuho, Songqi Gao, Hui Jin, Zhiqian Dong, Linn Gieser, Matthew J. Brooks, Philip D. Kiser, Timothy S. Kern, Kirill A. Martemyanov, Anand Swaroop, and Krzysztof Palczewski; Synergistically acting agonists and antagonists of G protein–coupled receptors prevent photoreceptor cell degeneration;
Sci. Signal. 26 Temmuz 2016, DOI: 10.1126/scisignal.aag0245 , http://stke.sciencemag.org/content/9/438/ra74.abstract

Kaynak: Bilimfili

Beynin en fazla değişime uğrayan bölgeleri belirlendi

Beynin en fazla değişime uğrayan bölgeleri belirlendi

İngiliz bilim adamlarının beynin gelişimine ilişkin yaptığı araştırma kapsamında, 14 ila 24 yaşlarındaki 300 kişinin beyinler tarandı.

Sonuçları “Proceedings of the National Academy of Science” dergisinde yayımlanan araştırma çerçevesinde, bu yaş aralığında beyinde en fazla değişime uğrayan bölgelerin, karmaşık düşünce süreçleriyle bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

Cambridge Üniversitesi psikiyatri bölümünün yürüttüğü çalışma sonucunda, bilim adamları beynin görme, duyma ve hareket gibi vücut fonksiyonlarıyla ilgili bölümlerinin ergenliğe kadar tam anlamıyla geliştiğini, öte yandan 14 ila 24 yaşlarında karmaşık düşünce ve karar vermeyle ilintili kısımların değişmeyi sürdürdüğünü açıkladı.

Araştırma sırasında gençlerin beyin gelişimiyle şizofreni gibi akıl hastalıkları arasında da bir bağ keşfedildi. Bilim adamları, beyinde ana faaliyet merkezlerinin gelişiminde rol oynayan genleri incelediğinde bu genlerin birçok akıl hastalığıyla bağlantılı olanlarla benzeştiğini gördü.

Araştırmanın bulguları aynı zamanda bu yaş aralığında kötü muamele, istismar ve ihmalin, beynin üst fonksiyonlarının gelişimini sekteye uğratabileceğine işaret ediyor.

Kaynak:

  • A.A.
  • Kirstie J. Whitaker, Petra E. Vértes, Rafael Romero-Garcia, František Váša, Michael Moutoussis, Gita Prabhu, Nikolaus Weiskopf, Martina F. Callaghan, Konrad Wagstyl, Timothy Rittman, Roger Tait, Cinly Ooi, John Suckling, Becky Inkster, Peter Fonagy, Raymond J. Dolan, Peter B. Jones, Ian M. Goodyer, the NSPN Consortium, and Edward T. Bullmore Adolescence is associated with genomically patterned consolidation of the hubs of the human brain connectome PNAS, Proceedings of the National Academy of Sciences 2016/07/20 doi: 10.1073/pnas.1601745113