Beynin en fazla değişime uğrayan bölgeleri belirlendi

Beynin en fazla değişime uğrayan bölgeleri belirlendi

İngiliz bilim adamlarının beynin gelişimine ilişkin yaptığı araştırma kapsamında, 14 ila 24 yaşlarındaki 300 kişinin beyinler tarandı.

Sonuçları “Proceedings of the National Academy of Science” dergisinde yayımlanan araştırma çerçevesinde, bu yaş aralığında beyinde en fazla değişime uğrayan bölgelerin, karmaşık düşünce süreçleriyle bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

Cambridge Üniversitesi psikiyatri bölümünün yürüttüğü çalışma sonucunda, bilim adamları beynin görme, duyma ve hareket gibi vücut fonksiyonlarıyla ilgili bölümlerinin ergenliğe kadar tam anlamıyla geliştiğini, öte yandan 14 ila 24 yaşlarında karmaşık düşünce ve karar vermeyle ilintili kısımların değişmeyi sürdürdüğünü açıkladı.

Araştırma sırasında gençlerin beyin gelişimiyle şizofreni gibi akıl hastalıkları arasında da bir bağ keşfedildi. Bilim adamları, beyinde ana faaliyet merkezlerinin gelişiminde rol oynayan genleri incelediğinde bu genlerin birçok akıl hastalığıyla bağlantılı olanlarla benzeştiğini gördü.

Araştırmanın bulguları aynı zamanda bu yaş aralığında kötü muamele, istismar ve ihmalin, beynin üst fonksiyonlarının gelişimini sekteye uğratabileceğine işaret ediyor.

Kaynak:

  • A.A.
  • Kirstie J. Whitaker, Petra E. Vértes, Rafael Romero-Garcia, František Váša, Michael Moutoussis, Gita Prabhu, Nikolaus Weiskopf, Martina F. Callaghan, Konrad Wagstyl, Timothy Rittman, Roger Tait, Cinly Ooi, John Suckling, Becky Inkster, Peter Fonagy, Raymond J. Dolan, Peter B. Jones, Ian M. Goodyer, the NSPN Consortium, and Edward T. Bullmore Adolescence is associated with genomically patterned consolidation of the hubs of the human brain connectome PNAS, Proceedings of the National Academy of Sciences 2016/07/20 doi: 10.1073/pnas.1601745113

Splenomegali

“Splenomegali” kelimesi Yunanca splen (dalak) ve megaly (büyüklük) kelimelerinden gelmektedir. İngilizce’de ilk olarak 17. yüzyılın başlarında kullanılmıştır. Bkz; Splen-o-megali

  • Dalak vücuttaki en büyük lenfoid organdır.
  • Dalak kanı filtreler ve eski kırmızı kan hücrelerini ve trombositleri uzaklaştırır.
  • Dalak ayrıca bağışıklık sisteminde de rol oynar.
  • Splenomegali, sıtma ve orak hücre anemisi gibi bazı hastalıkları olan kişilerde yaygın bir bulgudur.
  • Splenektomi, yani dalağın alınması, splenomegalisi olan bazı kişiler için bir tedavi seçeneğidir.

Dalak büyümesi ciddi midir?

Dalak büyümesi veya splenomegali, tedavi edilmediği takdirde gerçekten ciddi olabilir. Yol açabileceği komplikasyonlar ciddi olabilir. Tedavi genellikle büyümenin altında yatan nedeni hedef alır ve bu genellikle splenektomi (dalağın alınması) ihtiyacını önleyebilir. Bununla birlikte, nedenin tedavi edilemediği veya tanımlanamadığı bazı durumlarda veya genişleme ciddi komplikasyonlara neden oluyorsa, splenektomi gerekli olabilir.

Belirti ve semptomları nelerdir?

Splenomegali belirtileri şunları içerir:

  • Hıçkırık
  • Büyük bir öğün yemekte zorluk
  • Karnın sol üst tarafında ağrı

Teşhis

Splenomegali veya dalak büyümesi genellikle ultrason kullanılarak teşhis edilir ve değerlendirilir. Dalak, normal boyut parametrelerini aşarsa büyümüş olarak kabul edilir. Hastanın vücut büyüklüğü ve habitusundaki farklılıklar nedeniyle “normal” olarak kabul edilen belirli ölçümlerde bazı değişiklikler olabilirken, genel bir kılavuz aşağıdaki gibidir:

  • Yetişkinlerde 12 cm’den büyük kraniokaudal uzunluk
  • 450 mL’den (veya bazı referanslarda 500 mL’den) daha büyük hacim

Splenomegali için ultrason yapılırken, sonograf dalağı en büyük boyutunda, tipik olarak uzunlamasına ekseni boyunca ölçecektir.

Dalağın boyutunun yanı sıra dokusu ve ekojenitesinin de önemli olduğunu unutmayın. Bunlardaki değişiklikler belirli hastalıklara veya durumlara işaret edebilir. Örneğin, granüler doku granülomatöz hastalıkları veya infiltratif süreçleri gösterebilirken, ekojenitede artış yağlı infiltrasyon veya fibrozis belirtisi olabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Splenomegali tedavi edilebilir mi?

Evet, splenomegali tedavi edilebilir. Ciddi komplikasyonlara neden oluyorsa veya nedeni tespit edilemiyor veya tedavi edilemiyorsa, splenektomi bir seçenek olabilir. Kronik veya kritik vakalarda, ameliyat iyileşme için en iyi umudu sunabilir.

Splenomegali için en iyi tedavi nedir?

En iyi tedavi genellikle nedene bağlıdır. Splenik sekestrasyon için tedavi, kan transfüzyonu/değişimi transfüzyonu ile konservatif yönetimi veya oraklaşmış kırmızı kan hücrelerinin sayısını azaltmak için splenektomiyi içerebilir. Tam bir splenektomi daha fazla sekestrasyonu önleyebilir ve kısmi bir splenektomi akut splenik sekestrasyon krizlerinin tekrarını azaltabilir.

Tarih

Dalak insanlar tarafından yüzyıllardır bilinmektedir. Dalağın bilinen en eski tasviri MÖ 2100’lerden kalma bir Sümer kil tabletinde bulunmaktadır. Dalaktan Hipokrat ve Galen gibi eski Yunan ve Romalı hekimlerin yazılarında da bahsedilmiştir.

Orta Çağ’da dalağın öfke ve üzüntü gibi duyguların merkezi olduğu düşünülüyordu. Ayrıca kan üretiminde de rol oynadığına inanılıyordu.

17. yüzyılda İngiliz doktor Thomas Willis (1621-1675) dalak büyümesini ayrıntılı olarak tanımlayan ilk kişidir. Dalağın enfeksiyonlar, anemi ve kanser de dahil olmak üzere çeşitli durumlarda büyüyebileceğini belirtmiştir.

Günümüzde dalak büyümesi iyi tanınan bir tıbbi durumdur. Genellikle mononükleoz ve sıtma gibi enfeksiyonlardan kaynaklanır. Splenomegaliye orak hücreli anemi ve lenfoma gibi hastalıklar da neden olabilir.

Splenomegali tedavisi altta yatan nedene bağlıdır. Bazı durumlarda dalağın cerrahi olarak çıkarılması gerekebilir.

Kaynak:

  1. Friedman LS. “The risk of surgery in patients with liver disease.” Hepatology. 1999;29(6):1617-1623.
  2. Androulakis II, Karamouzis MV, Panoussopoulos SG, Dimitrakakis K, Loukopoulos D. “Splenic abscess as a complication of splenomegaly due to polycythemia vera.” Ann Hematol. 2001;80(7):417-419.
  3. Cullingford GL, Watkins DN, Watts AD, Mallon DF. “Severe late postsplenectomy infection.” Br J Surg. 1991;78(6):716-721.
  4. Bain BJ. “Splenic Enlargement.” In: Bain BJ, Bates I, Laffan MA, Lewis SM. eds. Dacie and Lewis Practical Haematology. 12th ed. Elsevier; 2017.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Oksijen ve Beyin

Beyin vücut kütlesinin yalnızca %2′ sini oluşturur ancak kan dolaşımına giren oksijenin %20’sini tek başına kullanır.
Bu sebeple, beynimiz oksijen yetmezliğine son derece duyarlıdır. Her ne kadar kısa süreli oksijen yetmezliklerine direnebilse de, mümkün olduğunca sürekli ve düzenli nefes almanız gerekmektedir. Dolayısıyla, nefes alabildiğiniz her saniye, doyasıya nefes alın ve beyninizin oksijenini kısmayın.
Oksijen ve beyin ilişkisiyle ilgili birçok ilginç bilgi verilebilir. Bazılarına değinmemiz gerekirse:
Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, en uzun istemli nefes tutan erkek, Tom Sietas isimli Almandır ve tam 22 dakika 22 saniye boyunca su altında, hareketsiz bir şekildeyken nefesini tutmuştur (statik nefessizlik). Sietas’ın akciğer hacminin normal bir insandan %20 daha geniş olduğu bilinmektedir (bu, tür içi varyasyona güzel bir örnektir). Sietas, bu süresine rahatlıkla 10 dakika daha ekleyebileceğini iddia etmektedir.
Bu size şaşırtıcı mı geldi? Daha iyisi doğada: Denizel memeliler de (özellikle yunuslar ve balinalar), yüzeye çıkıp, havadan nefes alıp, sonra tekrar denize dalarlar ve dipte kaldıkları sürece bu nefesi tutarlar (çünkü onlar “balık” değil, “memeli”dirler). Balinalarda, bilinen nefes tutma rekoru 2 saattir! Araştırmacılar, bu sürenin 4 saate kadar çıkabileceğini düşünmektedirler. Üstelik bu canlılar, bu nefesi statik (durgun) olarak tutmamaktadırlar. Bu nefesi tutarken, avcılarından kaçmakta ve avlanmakta ve hatta çiftleşmektedirler. Bu kadar yoğun aktivite altında insanın birkaç dakikadan fazla nefesini tutması olanaksızdır.
2006 yılında Proceedings of the Undersea and Hyperbaric Medical Society dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, 5 yıl boyunca, 1000 derin su dalgıcının beyni MRI ve SPECT ile incelenmiştir. MRI, bireylerin beyninde herhangi bir morfolojik bozulma tespit etmemiştir. Ancak SPECT analizi, ön ve yan loplarda metabolizma düşüklüğünü ortaya koymuştur.
Tabii ki bu uzun süreli nefes tutmalar, öncesinde oksijen ciğerlere çekildiği için yapılabilmektedir. Normalde, nefes alıp verirken, akciğerlere giren oksijenin sadece ufak bir kısmı tüketilmektedir, kalanı, karbondioksit ile birlikte atılır. Ancak nefes, ciğerlerde tutulduğu sürece, hapsolan oksijen bu 20 dakika boyunca tüketilebilir. Dolayısıyla, akciğer hacmi ve bunun ne kadarını doldurabildiğiniz, nefesi ne kadar uzun tutacağınızı belirler. Yani nefesini tutanların beyni oksijensiz kalmamaktadır, sadece nefes almamaktadırlar. Çünkü eğer ki beyin gerçekten oksijensiz kalırsa (apne durumu) ilk 2 dakika içerisinde beyin hücreleri geri dönüşü olan hasarlar almaya başlar, 3 dakikadan sonra beyin hücreleri kalıcı olarak hasar görmeye ve ölmeye başlar, 5 dakikadan sonra ise beyin hücreleri kitleler halinde ölür. Dolayısıyla “nefes tutmak” ile “nefessiz kalmak” arasında devasa bir fark vardır.
Son olarak… Neden nefesimizi ölene kadar tutamayız? Bunun sebebi, nefes alıp vermediğimiz sürece, kanımızdaki asidik bir kimyasal olan karbondioksit değerlerinin artması, dolayısıyla pH değerinin düşmesidir. pH değeri azaldıkça (yani kanınız asitleştikçe) beyin her an uyarılır. Sonunda, belli bir değeri aştığı anda, beynin medulla bölgesinden nefes almamızı sağlayan organlar (diyafram, akciğerler, vs.) istemsiz olarak uyarılır ve birey, nefes almaya zorlanır. Bu yüzden, nefesinizi istemli olarak tutarak ölemezsiniz.
Umarız faydalı olmuştur.
 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. TIME Dergisi
  2. M.J. Frumin, R.M. Epstein and G. Cohen (November–December 1959). “Apneic oxygenation in man”. Anesthesiology 20 (6): 789–798. doi:10.1097/00000542-195911000-00007. PMID 13825447

Neden Birbirimize Yardım Ederiz?

Neden Birbirimize Yardım Ederiz?

Fedakarlık, bencilliğin bir karşıtı olarak sadece kendini düşünmeme davranışıdır.  Fakat bir canlının başka bir canlının hayatını kurtarmak için kendi canını tehlikeye atmasının sebebi nedir?

Doğa fikri ve onun karmakarışık işleyişi canlının kendinin üreyebilmesi bencilliği etrafından evrimleşmiştir ve her canlının en ufak bir davranışı bile alt metninde kendi soyunu devam ettirme motivasyonunu taşımaktadır. Richard Dawkins’in bencillik geni üzerine yazdıklarında durum temel olarak böyle tarif edilmiştir. Toplum yanlısı davranışlar kendi yaşamınızı riske atmanıza yani nihayetinde kendi soyunuzun tehlikeye girmesine ve genlerinizin devam ettirilememesine yol açabilir.

Fakat neden başkalarına yardım ederiz?

Belki bu sorunun cevabını da yine bencillikte arayabiliriz. Bu durum ‘’ben sana yardım edeyim sen de bana yardım et’’ durumu olabilir mi? Dolayısıyla bu teoriden de yola çıkarak aslında kendi iyiliğimiz için başkalarına yardım ediyoruz diyebiliriz.

Tabii ki bazı hayati durumlarda da insanların başkalarına yardım etmediğini görüyoruz. Peki bunun altında yatan şey nedir?

İnsanlar gerçekten durumu analiz edip kendilerinin fayda sağlayabileceği durumlarda mı yardımsever olmayı tercih ediyorlar? Rand ve Epstein tarafından yayınlanan ve gerçek hayatlar üzerinde yapılan gözlemlerin sonuçlarının değerlendirildiği yeni bir çalışmada da bu sorunun cevabı araştırılıyor. Analiz edilen davranışların bir çoğunda bireylerin içgüdüleri ile hareket ettiği sonucuna ulaşıldı- Yardıma koşan insanların çok çok azında durumu düşünüp ona göre karar verdikleri gözlemlendi. Yayınlanan çalışmadaki en ilginç nokta ise – yazarların savunduğuna göre- biz insanlar kibar ve yardımsever olma gibi davranışlarımızı aslında bize uzun süreli getirileri olabilecek faydacı bir motivasyonla gerçekleştiriyoruz sonuç olarak da beynimiz bilinçsiz olarak bizi o anda bize gözlemleyebileceğimiz bir faydası olmasa bile sosyal bir fedakarlık içerisinde davranmaya sevk ediyor.

Sonuç olarak, yardımseverlik çoğunlukla bir otomatik davranış oluyor. Tabii ki bu önermelerin ne kadar doğrulanacağını ve/veya yanlışlanacağını zamanla bu konu üzerinde yapılan diğer araştırmalar gösterecek.


Referanslar:

  • Dawkins, R., The Selfish Gene (1976) ISBN 0-19-286092-5.
  • Rand, D. & Epstein, Z., Risking Your Life without a Second Thought: Intuitive Decision-     Making and Extreme Altruism (2014), Plosone, DOI: 10.1371/journal.pone.0109687

Fotoğraf: Pakistan Sel Felaketi

Kaynak: Bilimfili

ismós

Sinonim: -ισμός , ismos, -izm, -ism.

Antik yunancadaki bu kelime, aynı dildeki -ίζειν ‎(-ízeinveya -ισμα ‎(-ismakelimelerinden türemiştir. Anlam ve işlevleri:

  1. Tıpta sendromların isim olmasını sağlayan ek.
  2. Sistem, düşünce, öğreti veya bir nesnenin isim olmasını sağlayan ek.
  3. Belirli bir grup kişinin davranışlarını, öğretilerini, hareketlerini veya düşüncelerini temsil ettiğini gösteren ek.

Splenektomi

Etimolojik Köken

“Splenektomi” terimi, Eski Yunanca kökenli iki sözcüğün birleşiminden oluşur. Splēn (σπλήν) kelimesi dalak anlamına gelirken, ektomē (ἐκτομή) sözcüğü “kesip çıkarma” ya da “cerrahi olarak alma” anlamını taşır. Bu bileşik yapı, terimin kavramsal içeriğini doğrudan ve yalın biçimde yansıtır: dalağın cerrahi olarak vücuttan çıkarılması. Latince tıbbi terminolojiye splenectomia biçiminde geçen terim, modern tıp literatüründe evrensel olarak kabul görmüş ve farklı dillerde küçük fonetik uyarlamalarla kullanılmaya devam etmiştir.

Tarihsel Gelişim

Dalağın cerrahi olarak çıkarılması fikri, tıbbın erken dönemlerinde teorik düzeyde tartışılmış olsa da, uygulamaya geçişi oldukça geç bir tarihe rastlar. Antik Yunan ve Roma hekimliği dönemlerinde dalak, özellikle “melankoli” kavramıyla ilişkilendirilmiş, humoral patoloji çerçevesinde kara safra üretiminin merkezi olarak düşünülmüştür. Bu nedenle dalağa müdahale edilmesi, çoğunlukla farmakolojik ya da diyetetik yöntemlerle sınırlı kalmıştır.

Orta Çağ boyunca cerrahi girişimler genel olarak yüksek mortalite nedeniyle sınırlı kalmış, dalak cerrahisi ise pratikte uygulanmamıştır. Modern anlamda ilk başarılı splenektomi girişimleri 19. yüzyılın ortalarına denk gelir. Anestezi tekniklerinin gelişmesi, antisepsi ve asepsi ilkelerinin benimsenmesi, kanama kontrolüne yönelik cerrahi becerilerin ilerlemesi splenektomiyi mümkün kılmıştır. Başlangıçta splenik rüptürler ve büyük splenomegali vakaları temel endikasyonları oluştururken, zamanla hematolojik hastalıklar cerrahi endikasyonlar arasına eklenmiştir.

  1. yüzyıl boyunca splenektomi, özellikle herediter sferositoz, immün trombositopenik purpura ve hipersplenizm gibi durumlarda standart tedavi seçeneklerinden biri haline gelmiştir. Laparoskopik cerrahinin gelişimiyle birlikte, splenektomi daha az invaziv bir girişim olarak yeniden tanımlanmış, postoperatif morbidite ve iyileşme süreleri belirgin biçimde azalmıştır.

Evrimsel ve Biyolojik Bağlam

Dalak, evrimsel biyoloji açısından bakıldığında, omurgalıların bağışıklık ve hematolojik sistemlerinin merkezî organlarından biridir. İlkel omurgalılarda dalak, hematopoezin temel merkezlerinden biri olarak işlev görmüş; kemik iliğinin evrimsel olarak baskın hale gelmesiyle bu rol ikincil duruma gerilemiştir. Buna karşın dalak, immün gözetim, eritrositlerin filtrelenmesi ve kan rezervuarı olarak işlevlerini sürdürmüştür.

Memelilerde dalak, özellikle kapsüllü bakterilere karşı humoral bağışıklığın düzenlenmesinde kritik rol oynar. Splenik marjinal zon, antijen sunumu ve IgM yanıtlarının hızlı başlatılması açısından özgün bir mikroçevre sunar. Bu bağlamda splenektomi, yalnızca anatomik bir organ kaybı değil, aynı zamanda evrimsel olarak şekillenmiş karmaşık bir immün fonksiyonun ortadan kaldırılması anlamına gelir.

Anatomik ve Fizyolojik Temeller

Dalak, sol üst kadranda, diyaframın altında ve mide ile komşu olarak yer alır. Parankimi beyaz pulpa ve kırmızı pulpa olmak üzere iki temel histolojik bölgeden oluşur. Beyaz pulpa, lenfoid doku açısından zengin olup T ve B lenfositlerin organizasyonunu sağlar. Kırmızı pulpa ise yaşlanmış eritrositlerin, trombositlerin ve bazı mikroorganizmaların fagositozundan sorumludur.

Splenektomi sonrasında bu fizyolojik işlevlerin tamamı ortadan kalkar. Bunun yerine karaciğer ve kemik iliği gibi organlar kısmi kompansasyon sağlar; ancak bu telafi mekanizmaları özellikle immünolojik açıdan tam bir denge oluşturamaz.

Endikasyonlar

Splenektomi endikasyonları klasik olarak travmatik ve non-travmatik olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Travmatik splenektomi, künt veya penetran abdominal travmalar sonucu gelişen masif splenik kanamalar nedeniyle acil bir girişim olarak uygulanır. Non-travmatik splenektomi ise daha çok elektif koşullarda gerçekleştirilir ve hematolojik, onkolojik ya da vasküler nedenlere dayanır.

Hematolojik endikasyonlar arasında herediter sferositoz, talasemi major, immün trombositopenik purpura ve bazı hemolitik anemiler öne çıkar. Onkolojik bağlamda lenfomalar ve dalak primer tümörleri cerrahi endikasyon oluşturabilir. Ayrıca hipersplenizm sendromu, portal hipertansiyonla ilişkili splenomegali ve bazı kistik lezyonlar da splenektomi gerektirebilir.

Cerrahi Teknikler

Güncel cerrahi uygulamalarda splenektomi açık ya da laparoskopik yöntemle gerçekleştirilebilir. Açık splenektomi, özellikle hemodinamik instabilite varlığında ve masif splenomegali durumlarında tercih edilir. Laparoskopik splenektomi ise elektif olgularda altın standart haline gelmiş, daha az postoperatif ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve daha hızlı fonksiyonel iyileşme sağlamıştır.

Parsiyel splenektomi kavramı, özellikle pediatrik hastalarda ve immün fonksiyonun korunmasının istendiği durumlarda geliştirilmiştir. Bu yaklaşım, dalak dokusunun bir kısmının korunarak immünolojik avantajların sürdürülmesini hedefler.

Güncel Bilimsel Anlayış ve Klinik Sonuçlar

Modern tıpta splenektomi, artık yalnızca cerrahi bir işlem olarak değil, uzun dönemli sistemik etkileri olan bir durum olarak değerlendirilir. En önemli komplikasyon, splenektomi sonrası gelişen ve yüksek mortaliteye sahip olan ağır enfeksiyon sendromudur. Bu durum, özellikle kapsüllü bakterilere karşı artmış duyarlılıkla karakterizedir.

Bu nedenle splenektomi öncesi ve sonrası dönemde aşılamalar, profilaktik antibiyotik uygulamaları ve hasta eğitimi güncel klinik yaklaşımın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Güncel bilimsel anlayış, splenektomi kararının multidisipliner bir değerlendirme ile, risk–fayda dengesi gözetilerek verilmesini öngörür.

Dalak fonksiyonlarının ayrıntılı biçimde anlaşılması, splenektominin mutlak bir tedavi olmaktan ziyade, belirli koşullarda başvurulan, dikkatle izlenmesi gereken bir girişim olduğunu ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, cerrahi pratiğin biyolojik ve immünolojik bilgiyle bütünleştiği modern tıp anlayışının tipik bir örneğini oluşturur.


Keşif

Dalak ve onun cerrahi olarak çıkarılması fikri, tıp tarihinin en eski ve aynı zamanda en tartışmalı kavramlarından biridir. Splenektominin gelişim öyküsü, yalnızca bir cerrahi tekniğin evrimini değil, aynı zamanda insan bedeninin işleyişine dair düşüncenin, dogmadan gözleme; spekülasyondan deneysel bilime doğru ilerleyişini yansıtan uzun bir entelektüel yolculuğu temsil eder.

Antik Dönem: İlk Gözlemler ve Kavramsal Belirsizlik

Dalağa dair en erken sistematik bilgiler Antik Yunan tıbbına uzanır. Hippokrates ve onu izleyen hekimler, dalağı doğrudan deneysel olarak incelemekten ziyade, humoral patoloji çerçevesinde değerlendirmiştir. Dalak, kara safra ile ilişkilendirilmiş; melankoli, dalak büyümesi ve ruhsal durumlar arasında nedensel bağlar kurulmuştur. Bu dönemde dalak, yaşamsal bir organ mı yoksa ikincil bir yapı mı olduğu konusunda belirsiz bir konumda yer alır. Cerrahi çıkarılması ise neredeyse düşünülmez; çünkü insan bedenine yönelik müdahaleler, felsefi ve etik sınırlarla ciddi biçimde kısıtlıdır.

Roma döneminde Galen, anatomik gözlemleri sistematikleştirmiş ve dalağın kanın “temizlenmesiyle” ilişkili bir rolü olabileceğini öne sürmüştür. Ancak Galen’in otoritesi, yüzyıllar boyunca sorgulanmadan kabul edilmiş; bu durum, dalağın işlevine dair alternatif düşüncelerin gelişimini uzun süre baskılamıştır.

Orta Çağ ve Rönesans: Metnin Egemenliğinden Gözleme Geçiş

Orta Çağ boyunca dalak hakkındaki bilgiler büyük ölçüde Galenik doktrinlere dayanır. Cerrahi girişimler sınırlı, disseksiyonlar ise nadirdir. Splenektomi kavramı bu dönemde hâlâ teorik ve spekülatif bir düzeydedir.

Rönesans ile birlikte anatomik disseksiyonların yaygınlaşması, dalağın fiziksel özelliklerinin daha ayrıntılı biçimde tanımlanmasını sağlamıştır. Andreas Vesalius, insan anatomisini doğrudan gözleme dayalı olarak yeniden tanımlarken dalağın konumu, damar yapısı ve komşuluk ilişkilerini ayrıntılı biçimde betimlemiştir. Buna rağmen dalağın yaşamsal önemi konusundaki tartışmalar sürmüş, cerrahi olarak çıkarılabilir bir organ olup olmadığı sorusu henüz pratik bir karşılık bulmamıştır.

17. ve 18. Yüzyıl: Deneysel Merak ve İlk Radikal Fikirler

Bilimsel devrimle birlikte, hayvan deneyleri tıbbi bilgi üretiminin önemli bir aracı haline gelmiştir. 17. yüzyılda bazı araştırmacılar, hayvanlarda dalağın çıkarılmasının hemen ölümle sonuçlanmadığını gözlemlemiş; bu bulgu, dalağın mutlak yaşamsal bir organ olmadığı yönündeki düşünceleri güçlendirmiştir. Bu dönem, splenektominin kavramsal olarak mümkün olduğunun ilk kez ciddi biçimde tartışıldığı bir eşik oluşturur.

  1. yüzyılda fizyolojinin gelişmesiyle birlikte dalak, kan dolaşımı ve lenfatik sistem bağlamında ele alınmaya başlanmıştır. Ancak cerrahi tekniklerin yetersizliği, bu bilgilerin klinik uygulamaya dönüşmesini engellemiştir.

19. Yüzyıl: Splenektominin Doğuşu

Splenektominin gerçek anlamda tarih sahnesine çıkışı 19. yüzyıla rastlar. Anestezinin keşfi, antisepsi ilkelerinin yerleşmesi ve cerrahi aletlerin gelişimi, daha önce düşünülemeyen girişimlerin uygulanabilir hale gelmesini sağlamıştır. Bu dönemde, özellikle travmatik dalak rüptürleri cerrahların dikkatini çekmiş; yaşamı tehdit eden kanamaların kontrol altına alınması amacıyla dalağın çıkarılması gündeme gelmiştir.

İlk başarılı splenektomi vakaları, başlangıçta büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştır. Hastaların ameliyat sonrası yaşamlarını sürdürebilmesi, dalağın “vazgeçilmez” bir organ olmadığı düşüncesini pekiştirmiştir. Bu gelişme, tıpta organların işlevsel hiyerarşisine dair algıyı kökten sarsmıştır.

Aynı yüzyılın sonlarına doğru, splenektomi yalnızca travma değil, bazı hematolojik hastalıkların tedavisinde de denenmeye başlanmıştır. Dalak büyümesiyle seyreden anemiler ve hipersplenizm olguları, cerrahi tedavinin potansiyel faydalarını ortaya koymuştur.

20. Yüzyıl: Sistematik Bilgi ve Klinik Standardizasyon

  1. yüzyıl, splenektominin bilimsel olarak sistematik biçimde incelendiği ve klinik endikasyonlarının netleştiği dönemdir. Hematoloji alanındaki ilerlemeler, dalak ile eritrosit yıkımı, trombosit sekestrasyonu ve immün yanıt arasındaki ilişkileri daha açık hale getirmiştir. Bu bilgi birikimi, herediter sferositoz ve immün trombositopenik purpura gibi hastalıklarda splenektominin rasyonel bir tedavi seçeneği olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

Aynı dönemde, splenektomi sonrası enfeksiyon risklerinin fark edilmesi, bilimsel merakın yönünü değiştirmiştir. Dalak yokluğunda gelişen ağır sepsis tabloları, bu organın immün sistemdeki özgün rolünü görünür kılmıştır. Bu gözlemler, splenektominin yalnızca cerrahi bir başarı değil, aynı zamanda uzun vadeli biyolojik sonuçları olan bir durum olduğunu ortaya koymuştur.

Geç 20. ve 21. Yüzyıl: Minimal İnvaziv Yaklaşımlar ve Koruyucu Stratejiler

Laparoskopik cerrahinin gelişimi, splenektominin teknik boyutunda yeni bir dönemi başlatmıştır. Daha küçük insizyonlar, daha az travma ve hızlı iyileşme, bu girişimi hasta açısından daha kabul edilebilir hale getirmiştir. Aynı zamanda parsiyel splenektomi kavramı ortaya çıkmış; dalak dokusunun bir kısmını koruyarak immün fonksiyonun sürdürülmesi hedeflenmiştir.

Günümüzde splenektomi, immünoloji, enfeksiyon hastalıkları ve cerrahi disiplinlerinin kesişiminde ele alınan bir konu haline gelmiştir. Aşılama stratejileri, profilaktik antibiyotik kullanımı ve bireyselleştirilmiş risk değerlendirmeleri, çağdaş yaklaşımın ayrılmaz parçalarıdır. Modern araştırmalar, splenik fonksiyonun moleküler ve hücresel düzeyde daha iyi anlaşılmasına odaklanmakta; gelecekte splenektomiye alternatif biyolojik ya da girişimsel çözümlerin geliştirilmesi olasılığını gündeme getirmektedir.


İleri Okuma
  1. Hippocrates (ca. 400 v. Chr.). Aphorismi. Corpus Hippocraticum, verschiedene Editionen und Übersetzungen, antike medizinische Sammelwerke.
  2. Galenus (ca. 180). De usu partium corporis humani. In: Galeni Opera Omnia, Kühn-Edition, Leipzig, Band III–IV.
  3. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel, Johannes Oporinus, anatomische Monographie der Renaissance.
  4. Malpighi, M. (1666). De viscerum structura exercitatio anatomica. Bologna, frühe mikroskopisch-anatomische Studien zu Milz und Organstruktur.
  5. Hunter, J. (1794). A treatise on the blood, inflammation, and gun-shot wounds. London, George Nicol, frühe pathophysiologische Betrachtungen zur Milz.
  6. Péan, J. (1867). De l’ablation de la rate chez l’homme. Gazette des Hôpitaux Civils et Militaires, chirurgische Fallberichte zur ersten erfolgreichen Splenektomie.
  7. Billroth, T. (1872). Allgemeine chirurgische Pathologie und Therapie. Berlin, Reimer, systematische Einordnung der Splenektomie in die operative Medizin.
  8. Osler, W. (1892). The principles and practice of medicine. New York, D. Appleton and Company, klassische internistische Darstellung splenischer Erkrankungen.
  9. Pearson, H. A., Johnston, D., Smith, K. A. (1969). The role of the spleen in childhood hematologic disorders. Journal of Pediatrics, 75, 123–134.
  10. King, H., Shumacker, H. B. (1952). Splenic studies: susceptibility to infection after splenectomy. Annals of Surgery, 136, 239–242.
  11. Di Sabatino, A., Carsetti, R., Corazza, G. R. (2011). Post-splenectomy and hyposplenic states. The Lancet, 378, 86–97, DOI: 10.1016/S0140-6736(10)61493-6.
  12. Cullingford, G. L., Watkins, D. N., Watts, A. D. J., Mallon, D. F. J. (1991). Severe late postsplenectomy infection. British Journal of Surgery, 78, 716–721.
  13. Uranüs, S., Kronberger, L., Kraft-Kinz, J. (2006). Laparoscopic splenectomy: current status and future perspectives. Surgical Endoscopy, 20, 141–148.
  14. Bessler, H., Bergman, M., Salman, H. (2012). Partial splenectomy: immunological and clinical considerations. World Journal of Surgery, 36, 227–233.
  15. Mebius, R. E., Kraal, G. (2005). Structure and function of the spleen. Nature Reviews Immunology, 5, 606–616, DOI: 10.1038/nri1669.