Hemanjiyom

Halk arasında damar beni olarak da bilinen, kan damar dokusunda görülen şişlik, tümör.

  • kan damarlarından oluşan çok hücreli, iyi huylu tümör. (Bkz; Hem-anji-yom)
  • Vücudun her yerinde görülebilir.

1)Kılcal Hemangiom

2)Boşluklu Hemangiom

Belirtiler

Hemanjiyom belirtileri

Şunlardır:

  • Ciltte kırmızıdan kırmızımsı mora kadar değişen renkte, kabarık bir büyüme.
  • Görünür kan damarları olan büyük, kabarık, mavimsi bir tümör.

Ciltte hemanjiomlara ne sebep olur?

Hemanjiyomlar düzgün oluşmayan kan damarlarından kaynaklanır. Doğrudan nedeni bilinmemektedir. Çocuklarda hemanjiyomlar, hamilelik sırasında doğru şekilde gelişmeyen kan damarlarından kaynaklanır.

Hemanjiyomlar ne zaman ortaya çıkar?

Çoğu infantil hemanjiyom doğumda veya doğumdan sonraki ilk birkaç hafta içinde ortaya çıkar. İnfantil hemanjiyomların çoğu doğumda veya doğumdan sonraki birkaç hafta içinde ciltte bazı izler veya renkli yamalar gösterir. Bir bebeğin ilk beş ayı boyunca, infantil hemanjiyom hızla büyüyecektir.

Teşhis

Hemanjiyom nasıl teşhis edilir?

Bir sağlık hizmeti sağlayıcısı sadece bakarak ciltteki hemanjiyomu teşhis edebilir. Genellikle başka bir teste gerek yoktur. Bir büyüme anormal görünüyorsa veya başka yaralar mevcutsa sağlık uzmanınız kan testleri veya cilt biyopsisi isteyebilir.

Hemanjiyom başlangıcı neye benzer?

Hemanjiyomlar bebeğin cildinde fazladan kan damarı kümeleridir. Bebek doğduğunda orada olabilirler veya doğumdan sonraki birkaç hafta veya ay içinde oluşabilirler. Bazıları lastiksi, engebeli kırmızı “çilek” lekeleri gibi görünürken, diğerleri derin çürüklere benzeyebilir. Bir hemanjiomun geliştiğini görmek yeni ebeveynler için endişe verici olabilir.

Hemanjiyom ciddi midir?

Hemanjiyom, ciltteki ekstra kan damarlarından oluşan yaygın bir vasküler doğum lekesidir. İyi huylu (kanserli olmayan) bir büyümedir. Kesin nedeni bilinmemektedir.

Karaciğer hemanjiyomu kötü huylu olabilir mi?

Her iyi huylu tümörün teorik olarak kötü huylu bir kansere dönüşme olasılığı vardır. Ancak karaciğer hemanjiomunda bu risk çok düşüktür.

Kanserli bir hemanjiom neye benzer?

Hemanjiyom doğumda veya yaşamın birinci veya ikinci haftasında ortaya çıkan parlak kırmızı bir doğum lekesidir. Lastiksi bir yumru gibi görünür ve ciltteki ekstra kan damarlarından oluşur. Hemanjiyom vücudun herhangi bir yerinde oluşabilir, ancak en sık yüz, kafa derisi, göğüs veya sırtta görülür.

Karaciğer hemanjiomunuz olduğunda ne olur?

Hemanjiyom: Bu karaciğer tümörleri çoğu zaman küçüktür ve herhangi bir belirtiye neden olmaz. Ancak büyüdüklerinde karın ağrısı, dolgunluk ve basınç hissi ortaya çıkabilir. Hemanjiyomlar kanarsa veya kan pıhtıları (trombozlar) oluşursa, daha şiddetli karın ağrısı, mide bulantısı ve ateş de ortaya çıkabilir.

Hemanjiyomlar kanserli olabilir mi?

Hemanjiyomlar çok nadiren kansere dönüştüğünden, çoğu herhangi bir tıbbi tedavi gerektirmez. Bununla birlikte, bazı hemanjiyomlar şekil bozucu olabilir ve birçok kişi kozmetik nedenlerle doktora başvurur.

Sınıflandırma

İki tip hemanjiyom nedir?

Başlıca 2 türü vardır: hızla yayılan konjenital hemanjiyom (RICH) ve yayılmayan konjenital hemanjiyom (NICH). Hem RICH hem de NICH genellikle soliterdir ve en sık kafada veya uzuvlarda, bir eklemin yakınında bulunur.

Bir hemanjiom patlarsa ne olur?

Küçük bir hemanjiyomun patlaması ciddi karın içi kanamaya yol açabilir. Aslında, gebelik sırasında karaciğer hemanjiyomları potansiyel olarak ciddi lezyonlardır, özellikle de doğum sırasında yırtılmaları hemorajik şoku tetikleyebilir[6].

Hemanjiyomlar yayılır mı?

Hemanjiyomlar büyüdükleri ve değiştikleri için tümör olarak adlandırılırlar, ancak bir tür kanser değildirler. Hemanjiyomlar vücudun başka yerlerine veya başka insanlara yayılmazlar.

Tedavi

Hemanjiyomların çıkarılması gerekir mi?

Çoğu tedavi gerektirmez. Genel olarak, hemanjiyomların vücuda yeniden emilme olasılığı her yıl yaklaşık yüzde 10’dur. Bu da hemanjiyomlu çocukların yüzde 40’ının 6 yaşında hala hemanjiyomlu olduğu anlamına gelir. Bir çocuk 10 yaşına geldiğinde neredeyse tüm hemanjiyomlar kaybolmuş olur.

Hemanjiyom için en iyi tedavi nedir?

Küçük, yüzeysel hemanjiyomlarda, etkilenen cilde timolol ilacı içeren bir jel uygulanabilir. Şiddetli bir infantil hemanjiyom, oral propranolol solüsyonu ile tedavi edilirse kaybolabilir. Tedavinin genellikle yaklaşık 1 yaşına kadar sürdürülmesi gerekir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Anjiyomatozis

Sinonim: Angiomatose, Angiomatosis

Çok sayıda damarın şişmesi, yeni oluşumu, tumörü. Damar dokusunun çoğalması.

bkz: angiom-at-ose

Miyom

Sinonim: Myom, Myoma

İyi huylu kas yeni oluşumları, şişkinlikleridir. bkz: miyom

Kadınlarda rahimde en sık görülen büyüme tipidir. Adet kanamalarının uzun ve sancılı geçmesine neden olabilirler."myom" ile ilgili görsel sonucu

Ateşin keşfi ‘Hobbitler’in yok oluşlarına ışık tutuyor.

Hobbitlerin yokoluşundaki gizem ile iligi spekülasyonlar, Liang Bua’da ki modern insan ve hobbitler arasındaki zaman aralığını daraltan yeni bulgularla birlikte artıyor.

Modern insanın (Homo sapiens) Liang Bua’ da 41.000 yıl öncesinde yüksek ihtimalle ateşi kullanmış olduğuna dair önemli kanıtlar içeren bu örnekler, Endonezya Florens adasındaki bu bölgede ilk modern insanlarlar ve son hobbitler arasındaki zaman aralığını daraltıyor.

Avustralya Wollongong Üniversitesi’nden Ve Endonezya Ulusal Arkeoloji Araşırma Merkezi tarafından yürütülen ve ‘Journal of Archeaological Science’ dergisinde (30-6-2016) yayınlanan bu çalışma, güneydoğu Asya’da modern insanın varlığının ilk kanıtları arasında.

UOW Arkeolojik bilimler bilimler merkezi araştırma görevlisi jeoarkeolog olan baş yazar Dr.M.Morley, bu bulgunun hobbitlerin yaklaşık 50.000 yıl önce neden ve nasıl yokolduğunu keşfetmek için yapılan araştırmada son derece önemli olduğunu belirtti.

Hobbit hikayesi 2003 yılında UOW ‘den olanları da içeren uluslararası bir araştırmacı grubunun Liang Bua da daha önce bilinmeyen küçük vücut yapılı bir hominin türü bulmasıyla başlar.

Bir metrelik boyundan dolayı Hobbit olarak isimlendirilen, Homo floresiensis tarih kitaplarını baştan yazacak, dünyanın hayalgücünü ele geçirecek ve ‘yüzyılın buluşu’ olarak adlandırılacaktı.

Mart ayı Nature dergisinde yaınlanan orijinal hobbit isketetinin gözden geçirilmiş tarihlendirmesi kemiklerin yaşını 190.000 vee 60.000 yıl olarak (daha öncesinde florens lerin 12.000 öncesine kadar yaşadığına inaılıyordu)ve en son taş aletlerin yaşını 50.000 olarak göstermesinden sonra sediment dizilimindeki kronolojik boşluk arttı. Araştırmacıların 46000-20000 tarihleri arasında bölgede ne olduğuna dair fikirleri yoktu.

Dr. Morley ve CAS jeoarkeolog Prof. Poul Goldberg ve arkeolog Thomas Sutinka nın da için de olduğu ekibi 190.000-20.000 yıları önecesinde bölgedeki çevresel değişimleri inceleyerek ve hiç beklenmedik birşeyi: 41.000 ve 24.000 yıl öncesinde muhtemelen modern insanın ısınma ve pişirme amacıyla kullanılmış olduğu ateş yakılan alanların fiziksel kanıtlarını ortaya çıkararak , bu boşluğu doldurabildiler.

Dr. Morley, “Hobbitlerin sadece 50.000 yıl öncesine kadar Liang Bua da yaşadıklarını biliyoruz. Ayrıca modern insanın güneydoğu asya ya ve Avustralya ya 50.000 yıl önce ya da muhtemel daha erken geldiğini de biliyoruz.”

Modern insanın güneydoğu asyadaki en erken faaliyetlerinin kanıtı olan bu yeni bulgu bölgedeki iki hominin türü arasında ki tarihsel boşluğu daraltıyor…

Dr. Morley , Homo floresiensis’in bölgedeki 130.000 yıllık varlığı boyunca ateş kullanımına dair kanıt bulunmadığı dikkate alınırsa ,ateş yakılan alanların mimarı olarak modern insanın daha muhtemel bir aday olduğunu belirtti.

”Bu derece iyi korunmuş ateş yakılan alanların bulunması bu insanların davranışlarını anlamamıza izin veriyor..”diye ekledi.

Dr. Morley, Liang Bua’daki araştırmacıların tarihsel boşlığu dolduracak ,daha fazla kanıt aradıklarını söyledi. Modern insanı tam olarak doğru zaman ve yere yerleştirmemizi sağlayacak,muhtemelen iki türün etkileşime girmesi ve sonuçta hobbitlerin yok olmasıyla sonuçlanan iki türün eş zamanlı bulunmasını ortaya çıkaran kanıtlar.

Çalışmanın bir parçası olarak Dr.Morely alandan alınan sedimentleri mikroskobik düzeyde detaylı incelemek için mikromorfoloji tekniğini kullandı.

Mağranın arka bölümünden, hobbit fosillerinin bulunduğu alandan farklı bir bölgeden alınan sediment örnekleri UOW ‘e yollandı ve 30 mikron kalınlığında ki çok ince kesitler, mikroskopta incelendi.

Sedimentlerin spektroskopik incelenmesi Dr.Linda Prinsloo tarfından yapıldı ve çalışma için incelenen herkatmanın yaşını belirlemek için radyokarbon tarihleme kullanıldı.

Aynı zamanda Homo sapiens‘in 50.000 yıl önce güneydoğu asya ve Avustralya ya dağılımını nın delili de olan bu çalışma, UOW ve CAS araştırmacıların 70.000 yaşında hobbitlerin atası olabilecek fosil kalıntıları bulduklarını açıklamasından birkaç hafta sonra geldi.

Bu dikkate değer bulgular Homo floresiensis’in kısa boyluluğa neden olan bir hastalıktan etkilenmişHomo sapiens olduğu konusundaki son şüpheleri de ortadan kaldırdı.

Çeviren: Burçin Gürcan(evrimselantropoloji)

Kaynak:

  • sciencedaily.com
  • Mike W. Morley, Paul Goldberg, Thomas Sutikna, Matthew W. Tocheri, Linda C. Prinsloo, Jatmiko, E. Wahyu Saptomo, Sri Wasisto, Richard G. Roberts. Initial micromorphological results from Liang Bua, Flores (Indonesia): Site formation processes and hominin activities at the type locality of Homo floresiensis. Journal of Archaeological Science, 2016 DOI: 10.1016/j.jas.2016.06.004

Süt Devrimi

1970’lerde, arkeolog Peter Bogucki Polonya’nın merkezindeki bereketli ovalarda yer alan bir Taş Devri bölgesinde kazı yapıyorken tuhaf el yapımı bir çeşit ürünle karşılaştı. Orada 7000 yıl önce yaşamış olan insanlar merkez Avrupa’nın ilk çitfçileriydiler ve arkalarında minik delikler ile noktalı çömlek parçaları bırakmışlardı. Sanki saman parçaları ile delinmiş kaba, kırmızı pişmiş kil gibi görünüyordu.

Arkeoloji literatüründe geriye baktığında, Bogucki diğer antik delikli çömlek örneklerini buldu. “Çok sıradışılardı – insanlar yayınlarda onlara hemen her zaman yer vermelidir” diyen Bogucki halen New Jersey’deki Princeton Üniversirtesi’nde çalışmaktadır. Peynir süzmekte kullanılan benzer bir şeyi arkadaşının evinde görmüştü, bu sebeple çömleğin peynir yapımıyla alakalı olabileceği iddiasında bulundu. Fakat iddiasını test etmenin hiçbir yolu yoktu.

Mélanie Roffet-Salque onları çıkarıp ve kil ile korunmuş yağlı kalıntılarını analiz edene kadar, 2011’e değin gizemli çömlek parçaları depoda kaldı. İngiltere’nin Bristol Üniversitesi’nde jeo-kimyacı olan Roffet-Salque, bol süt ve yağ izleri buldu – ki ilk çiftçilerin çömleği, sıvı peynir altı suyundan yağlı sütün katı unsurlarını ayırmak için elekler gibi kullandığının kanıtıydı. Bu, Polonya kalıntıları dünyada peynir yapımının bilinen en eski kanıtı yapmaktadır.

Roffet-Salque’nin iz sürüşü Avrupa’da sütün tarihi hakkındaki keşif dalgalarının bir parçasıdır. Birçoğu 2009’da başlatılan 3.3 milyon euroluk (4.4 milyon Amerikan doları) bir projeden gelmektedir ve arkeologları, kimyagerleri ve genetikçileri ihtiva etmektedir. Bu grubun aydınlattığı süt ürünlerinin derin yollarından elde edildiğine dair bulgular, kıta üzerindeki insan yerleşimini şekillendirmiştir.

En son gerçekleşen buzul çağı döneminde, sütte bulunan esas şeker yani laktozu parçalamak için gereken laktaz enzimini üretememelerinden –çocuklar hariç- dolayı  süt esasen yetişkinler için bir toksindi. Fakat yaklaşık 11.000 yıl önce Ortadoğu’da tarımın avcı-toplayıcılığın yerini almasıyla sığır çobanları, peynir veya yoğurt yapmak için sütü mayalayıp tolere edilebilir seviyelere getirerek süt ürünlerinde laktozu nasıl azaltabileceklerini öğrendiler. Birkaç bin yıl sonra, Avrupa genelindeki bir genetik mutasyon insanlara, hayatları boyunca laktoz üretebilme ve süt içebilme yeteneği verdi. Bu adaptasyon, hasat başarısız olduğunda o toplulukların hayatlarını devam ettirebilmeleri için yeni zengin bir beslenme kaynağının yolunu açtı.

Bu iki aşamalı süt devrimi, güneyden Avrupa’ya  doğru sürüklenen ve binlerce yıl orada yaşamış olan avcı-toplayıcı kültürlerin yerini alan çiftçi ve çoban gruplarının izini sürmede asal bir faktör olabilir. University College London’da  nüfus genetikçisi olan Mark Thomas “Arkeolojik bakış açısından kuzey Avrupa’nın içlerine çok hızlı yayılmışlar” demektedir. Dünyanın birçok bölgesindekinin aksine bu göç dalgası Avrupa üzerinde kalıcı bir etki bıraktı, ki pek çok insan şimdilerde sütü tolere edebilmektedirler. Thomas ayrıca “Avrupalıların büyük bir kısmı, Avrupa’daki ilk laktaz kalıcı süt üreticilerinin soyundan gelmiş olabilirler” demektedir.

Güçlü Mideler

Tüm dünya genelinde küçük çocukların neredeyse tamamı laktaz üretirler ve annelerinin sütündeki laktozu sindirebilirler. Fakat olgunlaştıkça, birçoğunun laktaz geni devredışı kalır. İnsan nüfusunun sadece  % 35’i yaklaşık yedi veya sekiz yaşından sonra laktozu sindirebilir. İngiltere’deki York Üniversitesi’nden arkeolog Oliver Craig “Eğer laktozu tolere edemiyorsanız ve bir pint (bir bira bardağı miktarı ölçektir ç.n.) sütün yarısını içerseniz, gerçekten hastalanırsınız. Çileden çıkaran bir ishal – esasen dizanteri” demektedir.

lactase-hotspots2

Laktaz Bölgeleri / İnsanların sadece üçte biri, yetişkinlikleri boyunca süt içebilmeleri sağlayan laktaz enzimini üretirler. / Süt içebilen yetişkin nüfusun yüzdesi

Süt sindirimi yeteneğini koruyan pek çok insan, laktaz genden pek de uzak olmayan genomik bir bölgedeki DNA bazı sitozini  timinle değiştiren tek bir nükleotidle ilişkili görünen özelliği Avrupa’ya atalarının getirdiğini takip edebilirler. Ayrı mutasyonlara bağlı gibi görünen Batı Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’da laktazın kalıcı olması da cepteki diğer husustur.

Avrupa’daki tek nükleotid değişimi nispeten son zamanlarda meydana geldi. Thomas ve çalışma arkadaşları, modern toplumlardaki genetik varyasyonlarının zamanlamasına ve ilgili genetik mutasyonun antik toplumlarda yayılmasının nasıl gerçekleşebileceğini yayınlayan bilgisayar simülasyonlarına bakarak tahminde bulundular. LP alel lakaplı laktaz dayanıklılığının, Macaristan’ın geniş, bereketli ovalarında yaklaşık 7.500 yıl önce ortaya çıktığını öne sürdüler.

Güçlü Gen

İlk önce Lp alel ortaya çıktı, bu büyük bir seçilim avantajı sundu. 2004’teki bir çalışmada, araştırmacılar, mutasyonla birlikte insanların bundan yoksun olanlardan % 19 kadar daha verimli yavrular ürettiklerini hesapladılar. Araştırmacılar bunu, “genom içerisindeki henüz görülmemiş en güçlü herhangi bir genin” seçilim derecesi olarak isimlendirdi.

Birkaç yüz neslin üzerinde birleşmiş olan bu avantaj, bir kıtayı devralmada bir nüfusa yardımcı olabilir. Thomas, ama sadece “nüfus taze süt kaynağına sahip olmalıdır ve sütçülük yapmalıdır” diyor. “Bu kültürle birlikte evrilen bir gendir. Biri diğerini beslemektedir.”

Thomas, bu etkileşimin tarihini araştırmak için Almanya’nın Mainz şehrindeki Johannes Gutenberg Üniversitesi’nde paleo-genetikçi olan Joachim Burger ve York Üniversitesi’nde biyo-arkeolog olan Matthew Collins ile bir ekip kurdu. Avrupa çapında ilk kariyer araştırmaları yapan bir düzine kişiyi bir araya getiren, LeCHE olarak bilinen (Avrupa’nın erken kültürel tarihindeki laktaz izi / Lactase Persistence in the early Cultural History of Europe) multidisipliner bir projeyi organize ettiler.

Antik çömlek kimyası, arkeoloji ve moleküler biyoloji çalışan insanlarla birlikte LeCHE, moden Avrupalıların kökenleri hakkındaki önemli bir sorunu gidermek için katılımcılara ayrıca umut oldu. Thomas “Ortadoğu’dan gelen çiftçilerin veya yerli avcı-toplayıcıların soyundan olup olmadığımız, arkeolojide sürekli sorulan bir soru haline gelmiştir” demektedir. Argüman yer değiştirmeye karşı olarak evrimi öne sürmektedir. Avrupadaki avcı-toplayıcıların yerli nüfusları çiftçilik ve çobanlıkla mı meşgul oldu? Veya genler ve teknoloji kombinasyonu sayesinde, yerlileri safdışı bırakan tarım kolonicilerinin bir akını mı oldu?

İpucu olan delillerden bir tanesi, arkeolojik bölgelerde bulunan hayvan kemikleri çalışmalarından geldi. Öncelikle süt hayvancılığı için sığır yetiştirilirse, ilk doğum gününden önce  buzağılar genellikle katledilmiş olurlar, ki böylece anneleri sağılabilir. Fakat daha sonra tam olarak büyüdüklerinde, özellikle et için yetiştirilen sığırlar öldürülür. (Örnek, yaşlı değillerse, sütçülük devrimin bir parçasıyken koyun ve keçiler için de benzerdir.)

dairy-diaspora2

Mandıra Diyasporası /  Sütçülük pratikleri Ortadoğu’dan Avrupa’ya avcı-toplayıcılıktan tarıma Neolitik geçişin bir parçasıdır. / Kabaca 7.000 yaşındaki peynir yapmak için kullanılan elek / 6.500 Yıl Önce Avrupa’nın merkezinde iyi gelişmiş süt ekonomisi / 7.500 Yıl Önce Laktaz sürekliliği, yetişkinlikte süt içme yeteneği, merkez Avrupa’da ortaya çıkmıştır / 8.000 Yıl Önce Neolitik kültür Balkanlara ulaşır / 8.400 Yıl Önce Neolitik kültür Yunanistan’a yayılır / 11.000-10.000 Yıl Önce Neolitik kültür Ortadoğu’da gelişir. Bu tarım kültürünün ve muhtemelen süt veren hayvanların evcilleştirilmesinin başlangıcıdır.

LeCHE katılımcılarından olup Paris’teki Fransız Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nde arkeo-zoolog olarak çalışan Jean-Denis Vigne, kemiklerdeki büyüme modelleri çalışmalarını baz alarak, yaklaşık 10.500 yıl önce Ortadoğu’da insanların ilk olarak hayvanları evcilleştirmeye başladıklarını, bu sebeple sütçülüğün tüm yollarının geriye doğru o bölgeye gidebildiğini ileri sürmektedir. Avcı-toplayıcılığa dayalı bir ekonomi kendini tarıma adamış bir topluluğa yol verdiğinde ancak bu durum, Ortadoğu Neolitik geçişinden sonra yerini almıştır. Paris müzesinde arkeo-zoolog olan Roz Gillis, “Sütçülük, insan nüfuslarının niçin bu tür sığır, koyun ve keçi gibi geviş getiren hayvanları yakalamaya ve tutmaya başladıklarının nedenlerinden bir tanesi olabilir” demektedir.

Ayrıca Gillis, Anadolu’da (günümüz Türkiyesi) ve Avrupa’daki 150 bölgedeki kemik büyümelerini inceleyerek sütçülüğün, sonradan  Neolitik geçiş ile uyum içinde genişlediğini söylemektedir. Sütçülük, kabaca iki bin yılı aşkın bir sürede Anadolu’dan kuzey Avrupa’ya yayılan tarım gibi benzer bir seyir izledi.

Kendi başlarına büyüme modelleri, Avrupa’daki Neolitik geçişin evrim veya yer değiştirme yoluyla meydana geldiğini söylemez; ama sığır kemikleri önemli ipuçları sunmaktadır. Bir ön çalışmada Burger ve birkaç LeCHE katılımcısı, Avrupadaki Neolitik bölgelerde evcilleştirilmiş hayvanların, en yakın olarak Ortadoğu’daki ineklerle, daha sonra yerli vahşi yaban öküzleriyle ilişkili olduklarını keşfetti. Burger bunun, gelen çobanların yanlarında sığır getirdiğinine, daha sonra yerel olarak evcilleştirdiklerinin güçlü bir işareti olduğunu söylemektedir. Daha önce orada yaşamış olan avcı-toplayıcıların soyundan gelen Neolitik çiftçiler olmadıklarının ileri sürüldüğü, merkez Avrupa’daki kurtarılmış birkaç bölgedeki antik insan DNA’sı çalışmalarından da benzer bir hikaye ortaya çıkmaktadır.

Birlikte ele alındıklarında, veriler ilk Avrupalı çiftçilerin kökenini çözmeye yardım etmektedir. Burger “Uzun zamandır kıta Avrupası arkeolojisinin ana düşüncesi, Neolitik çiftçilerin içinde Mezolitik avcı-toplayıcıların geliştiğini söylemekteydi” diyor. “Bize temelde onların tamamen farklı olduğunu gösterdi.”

Süt ya da Et

Avrupa’da LP alel’in ortaya çıkmasından binlerce yıl önce Ortadoğu’da bilinen bu sütçülük başlamıştı, antik çobanlar sütteki laktoz konsantrasyonlarını azaltmanın yollarını bulmuş olmalıdırlar. Ayrıca peynir veya yoğurt yapımında bunu kullanmışlar gibi görünmektedir. (Böyle beyaz peynir ve kaşar gibi fermente peynirler, taze sütte bulunan laktozun küçük bir kısmına sahiptirler; Parmesana benzer eski sert peynirler neredeyse hiç yoktur.)

Bu teoriyi test etmek için, LeCHE araştırmacıları antik çömlek üzerinde kimyasal testler uyguladılar. Kaba ve gözenekli kil, pişirme işlemi sırasında emilen yağ türünün ne olduğunun kimyagerler tarafından ayırtedilmesi için yeterli kalıntıları içermektedir. İnek, koyun, keçi veya diğer hayvanlar gibi geviş getirici hayvanlardan süt veya et elde edilmişti. Bristol Üniversitesi’nden kimyager Richard Evershed “Bu bize ne tür şeylerin pişiriliyor olduğunu söylemenin bir yolunu sağladı” demektedir.

Evershed ve LeCHE çalışma arkadaşları, en az 8.500 yıl geriye giden Ortadoğu’nun Bereketli Hilal’indeki çömlekte süt yağı tespit ettiler ve Roffet-Salque’ın üzerinde çalıştığı Polonya çömleği, Avrupadaki çobanların 6.800 ila 7.400 yıl önce arası bir dönemde diyetlerine ek olarak peynir ürettiklerinin net kanıtlarını sunmaktadır. O zamana kadar, mandıra Neolitik diyetin bir bileşeni haline gelmişti, fakat henüz ekonominin baskın bir parçası değildi.

Sonraki adım yavaşça meydana geldi ve laktaz dayanıklılığının yayılmasını gerekli kıldığı görülmektedir. LP alel, ilk ortaya çıkışından sonraki bir süreye kadar nüfusta yaygın hale gelmedi. Burger eski insan DNA’sının örneklerinde mutasyon aramaktadır ve kuzey Almanya’da sadece 6.500 yıl kadar eski olan bir mutasyonu bulmuştur.

University College London’da nüfus genetikçisi ve LeCHE katılımcısı olan Pascale Gerbault tarafından oluşturulan model, bu özelliğin nasıl yayılmış olabileceğini açıklamaktadır. Ortadoğu Neolitik kültürlerin Avrupa’ya taşınması gibi çiftçilik ve çobanlık teknolojilerinin yerel avcı-toplayıcıları safdışı etmeye yardım ettiğini ortaya koymaktadır. Ve güneylileri kuzeye itti diyen Gerbault, LP alelin göç dalgasında “sörf” yaptığını söylemektedir.

Laktaz dayanıklılığı, Neolitik çiftçilerin mutasyon ortaya çıkmadan önce oraya yerleşmiş olmalarından dolayı güney Avrupa’nın bazı bölgelerinde daha sert bir kuruluş zamanına sahipti. Ancak tarım toplumu olarak yeni toprakların içinde kuzey ve batı taraflarına doğru yayıldılar, laktaz dayanıklılığının sağladığı avantajın bunda büyük bir etkisi vardı. Gerbault “Nüfus (göç) dalgasının kıyısına gittikçe alel sıklığı artabilir” demektedir.

Bu modelin kalıntıları, bugün hala görülebilir. Güney Avrupa’da, laktaz dayanıklılığı nispeten nadir olup Yunanistan ve Türkiye’de % 40’tan daha azdır. Bunun aksine İngiltere’de ve İskandinavya’da yetişkinlerin % 90’ından fazlası sütü sindirebilmektedir.

Sığır Fethi

Yaklaşık 5.000 yıl önce, geç Neolitik ve erken Tunç Çağı’na doğru, kuzey ve merkez Avrupa’nın çoğunda LP alel oluşabilmekteydi ve sığır çobanlığı kültürün baskın bir parçası olmuştu. Burger “Onlar hayatın bu yolunu keşfetti ve ilk önce çoğalarak ve ayrıca çobanlığı yoğunlaştırarak gerçek besin faydalarını elde ettiler” demektedir. Merkez ve kuzey Avrupa’daki birçok geç Neolitik dönem ve erken Tunç Çağı arkeolojik bölgelerindeki hayvan kemiklerinin üçte ikisinden daha fazlası sığır kemikleridir.

LeCHE araştırmacılarına, süt tüketme yeteneğinin niçin bu bölgelerde böyle bir avantaj sunduğu hala tamamiyle şaşırtıcı gelmektedir. Thomas, insanlar kuzeye taşındıklarında, sütün açlığa karşı bir korunma olduğunu ileri sürmektedir. Süt ürünleri -soğuk iklimlerde daha uzun süre saklanabilirdi- yetişme mevsiminden ya da kötü hasattan bağımsız olan zengin kalori kaynakları sağladı.

Diğerleri, raşitizm gibi hastalıkları önlemede yardımcı olabilen bir besleyicinin, D vitaminin nispeten yüksek bir konsantrasyonu olmasından dolayı özellikle kuzeyde sütün yardımcı olabildiğini düşünmektedirler. Kuzeylilerin kış aylarında yeterince yapmakta zorlandıkları güneşe maruz kalma durumu gerçekleştiğinde insanlar doğal olarak sadece D vitamini sentezlemektedir. Fakat laktaz dayanıklılığı da güneşli İspanya’da kök saldı, D vitamininin atımının rolü şüphede kaldı.

LeCHE projesi, arkeolojik sorunların nasıl çeşitli disiplinler ve araçlar kullanılarak yanıtlanabileceğine dair bir modeli sunabilir. Projede yer almayan ve Londra’daki Royal Holloway’de paleo-genetikçi olan Ian Barnes “Tümünün tek bir soru üzerine odaklandığı arkeolojiyi, paleontolojiyi, antik DNA’yı ve modern DNA’yı, kimyasal analizleri içeren bir çok farklı dokungaçlara sahipler” demektedir. “Bu şekilde incelenebilir pek çok diyet değişiklikleri bulunmaktadır.”

Bu yaklaşım, örneğin, nişastayı parçalamak için yardımcı olan bir enzimin, amilazın kökenlerini ayrı olarak kızdırıp ortaya çıkartmak için yardımcı olabilirdi. Araştırmacılar, tarımın gelişmesine eşlik eden artan tahıl isteği için enzim gelişiminin takip edilebildiğini –veya mümkün kılınabildiğini- ileri sürmektedirler. Ayrıca bilim insanları, içki için insanlığın susuzluk kökenlerini ortaya koyabilen ve alkol bozulmaları için çok önemli olan alkol dehidrojenazının evrimini izlemek istiyorlar.

LeCHE katılımcılarından bazıları, ilk çiftçilerin ve çobanların Avrupa’ya doğru nasıl ilerlediklerini araştıran (Bridging the European and Anatolian Neolithic / Avrupa ve Anadolu Neolitik Köprüsü) BEAN adını alan projenin bir parçası olarak şimdi daha da geçmiş zamanda derinlemesine araştırma yapıyor. Burger, Thomas ve onların BEAN çalışanları ilk çiftçilerin Avrupa’ya nasıl vardıklarının daha iyi anlaşılması umuduyla bilgisayar modelleri ve antik DNA analizi kullanarak Neolitik kökeni izlemek için 2013 yazında Türkiye’ye geldiler.

Yol boyunca, neredeyse her Türk kahvaltısında yenilen tuzlu, koyun sütü peyniri olan beyaz peynir ile karşılaştılar. Muhtemelen bölgedeki Neolitik çiftçilerin yaklaşık 8.000 yıl önce yedikleri bu peynir gibidir – uzun zaman önce laktaz dayanıklılığının sınırı insanlara taze süt içmek için olanak vermişti.

Kaynak:

  1. Nature
  2. Salque M, Bogucki PI, Pyzel J, Sobkowiak-Tabaka I, Grygiel R, Szmyt M, Evershed RP. Earliest evidence for cheese making in the sixth millennium BC in northern Europe. Nature. 2013 Jan 24;493(7433):522-5. doi: 10.1038/nature11698. Epub 2012 Dec 12.
  3. Michela Leonardia, Pascale Gerbaultb, Mark G. Thomasb, c, Joachim Burger The evolution of lactase persistence in Europe. A synthesis of archaeological and genetic evidence International Dairy Journal Volume 22, Issue 2, February 2012, Pages 88–97 Nutrition and health aspects of lactose and its derivatives
  4. Gerbault P, Liebert A, Itan Y, Powell A, Currat M, Burger J, Swallow DM, Thomas MG. Evolution of lactase persistence: an example of human niche construction. Philos Trans R Soc Lond B Biol Sci. 2011 Mar 27;366(1566):863-77. doi: 10.1098/rstb.2010.0268.
  5. Yuval Itan, Adam Powell, Mark A. Beaumont, Joachim Burger, Mark G. Thomas The Origins of Lactase Persistence in Europe Plos Computational Biology Published: August 28, 2009http://dx.doi.org/10.1371/journal.pcbi.1000491
  6. Bersaglieri T, Sabeti PC, Patterson N, Vanderploeg T, Schaffner SF, Drake JA, Rhodes M, Reich DE, Hirschhorn JN. Genetic signatures of strong recent positive selection at the lactase gene. Am J Hum Genet. 2004 Jun;74(6):1111-20. Epub 2004 Apr 26.
  7. Vigne, J.-D. in The Neolithic Demographic Transition and its Consequences (eds Bocquet-Appel, J.-P. & Bar-Yosef, O.) 179205 (Springer, 2008).
  8. Edwards CJ, Bollongino R, Scheu A, Chamberlain A, Tresset A, Vigne JD, Baird JF, Larson G, Ho SY, Heupink TH, Shapiro B, Freeman AR, Thomas MG, Arbogast RM, Arndt B, Bartosiewicz L, Benecke N, Budja M, Chaix L, Choyke AM, Coqueugniot E, Döhle HJ, Göldner H, Hartz S, Helmer D, Herzig B, Hongo H, Mashkour M, Ozdogan M, Pucher E, Roth G, Schade-Lindig S, Schmölcke U, Schulting RJ, Stephan E, Uerpmann HP, Vörös I, Voytek B, Bradley DG, Burger J. Mitochondrial DNA analysis shows a Near Eastern Neolithic origin for domestic cattle and no indication of domestication of European aurochs. Proc Biol Sci. 2007 Jun 7;274(1616):1377-85.
  9. Bramanti B, Thomas MG, Haak W, Unterlaender M, Jores P, Tambets K, Antanaitis-Jacobs I, Haidle MN, Jankauskas R, Kind CJ, Lueth F, Terberger T, Hiller J, Matsumura S, Forster P, Burger J. Genetic discontinuity between local hunter-gatherers and central Europe’s first farmers. Science. 2009 Oct 2;326(5949):137-40. doi: 10.1126/science.1176869. Epub 2009 Sep 3.
  10. Evershed RP, Payne S, Sherratt AG, Copley MS, Coolidge J, Urem-Kotsu D, Kotsakis K, Ozdoğan M, Ozdoğan AE, Nieuwenhuyse O, Akkermans PM, Bailey D, Andeescu RR, Campbell S, Farid S, Hodder I, Yalman N, Ozbaşaran M, Biçakci E, Garfinkel Y, Levy T, Burton MM. Earliest date for milk use in the Near East and southeastern Europe linked to cattle herding. Nature. 2008 Sep 25;455(7212):528-31. doi: 10.1038/nature07180. Epub 2008 Aug 6.

Haber: Andrew Curry

Çeviri: Bünyamin TAN (evrimselantropoloji)

Yaşlanmayı Kaçınılmaz Kılan Biyoloji Değil Fizik

Yaşlanmayı Kaçınılmaz Kılan Biyoloji Değil Fizik

Bedenimizdeki hücrelerin her biri yollar, ulaşım araçları, kütüphaneler, fabrikalar, enerji santralleri ve atık dönüşüm birimleri ile dolu olan kalabalık şehirlere benzer. Bu şehrin çalışanları, besini metabolize eden, çöpü atan ve DNA’yı onaran protein makineleridir. Proteinlerin kurduğu cambaz ipleri üzerinde yürüyen moleküler makineler tarafından kargolar getirilip götürülür. Tüm bu makineler kendi görevlerini yerine getirmeye çalışırken, kendilerine saniyede trilyonlarca kez rastgele çarpan binlerce su molekülü ile çevrilidirler. Fizikçilerin örtük bir dille “ısısal hareket” adını verdikleri şey işte budur. Onun yerine “şiddetli ısısal kaos” dense de olurmuş.

İyi niyetli bir moleküler makinenin böylesine katlanılmaz koşullar altında nasıl iyi iş çıkarabildiğini anlamak kolay değil. Yanıt kısmen şöyle: Hücrelerimizdeki protein makineleri, minik çark mandalları gibi su bombardımanından elde ettikleri rastgele enerjiyi, hücrenin işlemesini sağlayan net bir şekilde yönlendirilmiş harekete dönüştürür. Yani kaostan düzenyaratırlar.

Peter M. Hoffmann’ın Yaşamın Kökeni adlı kitabında moleküler makinelerin hücrelerimizde düzeni nasıl sağladıkları anlatılır. “İlgilendiğim temel konu, yaşamın kaosun içine sürüklenmekten nasıl kaçınabildiğiydi. Kitabım yayımlandıktan kısa süre sonra biyolojik yaşlanma üzerinde çalışan araştırmacılar benimle temas kurdu. İlk önce aradaki bağlantıyı göremedim. Yaşlanmaya ilişkin bildiğim tek şey, kendi bedenimde gözlemlemek durumunda kaldığım süreçti,” diyor Hoffmann.

Kitabında, yaşayan moleküler makinelerde ısısal kaosun rolünü vurgulamış olmasının, yaşlanma araştırmacılarının bunu biryaşlanma nedeni olarak düşünmelerine neden olduğunu fark eden Hoffmann, ısısal hareketin kısa vadede yararlı fakat uzun vadede zararlı olduğunu anlamış. Sonuçta dışarıdan enerji girdisi olmadan, rastgele ısısal hareket düzeni bozma eğiliminde olur. Bu eğilim termodinamiğin, her şeyin yaşlandığını ve çürüdüğünü söyleyen ikinci yasasında belirtilmiştir. Binalar ve yollar aşınır; gemiler ve raylar paslanır; dağlar ufalanıp denize karışır. Cansız yapılar ısısal hareketin yarattığı tahribat karşısında çaresizdir. Yaşam ise farklıdır: Protein makineleri sürekli olarak hücreleri onarıp yeniler.

Bir anlamda yaşam, biyoloji ile fiziği bu ölüm-kalım savaşında karşı karşıya getirir. Peki canlılar neden ölür? Yaşlanma, biyolojinin fizik karşısındaki nihai yenilgisi midir; yoksa biyolojinin kendisinde var olan bir süreç midir?

Cansız nesnelerin fiziksel yapısındaki bozulmalar sürekli artarken, canlılardaki moleküler makineler sürekli onarım yapar.

Biyolojik Çürüme mi, Fiziksel Yıpranma mı?

Yaşlanma üzerine yapılan çağdaş incelemelere temel oluşturacak bir çalışma varsa, o da P.Medawar’ın 1952 tarihinde basılanBiyolojinin Çözülemeyen Problemlerinden Biri adlı kitabıdır. Nobel ödüllü biyolog Medawar, bu kitapta yaşlanmaya ilişkin birbirine karşıt iki açıklamadan söz eder: Biyolojik gereklilik (içsel yaşlanma) veya yinelenen gerilimin biriken etkisi (yıpranma). İlki sorumluluğu biyolojiye, ikincisi ise fiziğe yöneltir.

İçsel yaşlanma düşüncesine göre yaşlılık ve ölüm, genç kuşaklara yer açmak için evrim tarafından zorunlu kılınmıştır. İçimizde bir saat vardır ve ömrümüzün geri sayımını yapar. Böyle saatler gerçekten de vardır. En ünlüleri ise telomerlerdir. Bu ufak DNA parçaları, her bir hücre bölünmesinde kısalır. Telomer incelemelerinde karşıt görüşler vardır ve telomer kısalmasının yaşlanmanın nedeni mi, yoksa sonucu mu olduğu netlik kazanmamıştır. Telomerler sabit miktarlarda kısalmazlar ama her hücre bölünmesinde kaybolan bir minimum miktar vardır. Eğer hücre başka yollarla hasar gördüyse, telomerler daha hızlı kısalırlar. Araştırmacıların çoğu telomer kısalmasının yaşlanma nedeni değil, belirtisi olduğunu düşünmektedir.

Medawar’ın kendisi “yıpranma” kuramını savunur; yani yaşlanmaya fizik açısından bakar. Bunun için iki neden öne sürer. Birincisi, doğal seçilimin yaşlanmayı seçtiğini görmenin zor olduğunu, çünkü canlıların ileri yaşlarda üreyemediğini ve doğal seçilimin de üreme oranlarındaki farklarla biçimlendiğini söyler. İkincisi, nüfus artışını kontrol etmek için yaşı ilerleyen bireylerin yaşamlarına etkin biçimde son vermenin gereksiz olduğunu, çünkü rastgeleliğin zaten bu işin icabına bakacağını belirtir.

Medawar, yaşlanmaya neden olacak biyolojik bir içsel saat olmasının gereksizliğini açıklamak için cansız bir nesne örneği verir: Laboratuvardaki deney tüpleri. Bu tüplerin zaman zaman kaza eseri kırıldığını varsayalım. Tüplerin toplam sayısını sabit tutmak için her hafta yeni bir parti geliyor olsun. Bir kaç ay geçtikten sonra ortada kaç tane yeni ve kaç tane eski deney tüpü olur? Yanlışlıkla kırılma olasılığının yaştan bağımsız olduğunu varsayarsak (gayet mantıklı bir varsayım bu) ve deney tüplerinin sayısına karşılık her tüpün yaşını gösteren bir grafik çizersek, kaydırağa benzeyen iç bükey bir üstel bozunma eğrisi elde ederiz. Bu “yaşam eğrisi”nin tepesinde sert bir düşüş vardır ve tabanı düzdür.

Rastgele kırılan deney tüpleri için bilgisayar modellemesinden elde edilen yaşam grafiği ve üstel uyum eğrisi (kırmızı çizgi). Dikey eksen, her yaş grubundaki deney tüplerinin sayısını gösteriyor. Yatay eksen, deney tüplerinin yaşını hafta ölçeğinde gösteriyor.

Her ne kadar deney tüpleri yaşlanmıyor olsa da (yaşlı tüpler genç tüplerden daha kolay kırılıyor olmasa da), sabit kırılma olasılığı yaşlı deney tüplerinin sayısını önemli ölçüde azaltır. Şimdi insanların da tıpkı deney tüpleri gibi herhangi bir yaşta ölme olasılıklarının eşit olduğunu varsayalım. Yaşlı insanların sayısı yine de az olurdu. Olasılık eninde-sonunda onları yakalardı.

Sorun şu ki, insan toplulukları için çizilen yaşam eğrileri, Medawar’ın deney tüpleri için çizdiğine benzemiyor. Tepede düz başlıyor; yani genç yaşta ölüm sayısı az oluyor (doğum sırasındakiler hariç). Ardından belli bir yaşta eğri aniden düşüşe geçiyor.Böyle bir eğri elde etmek için Medawar’ın deney tüpü modeline bir başka varsayımın daha eklenmesi gerekir: Deney tüpleri zaman içinde küçük çatlaklar biriktirmektedir. Bu da onların kırılma riskini arttırır. Bir başka deyişle, yaşlanmaları gerekir. Eğer kırılma riski üstel olarak artıyorsa, Gompertz-Makeham Yasası ile karşı karşıyayız demektir. Bu yasa insanlar için çizilen yaşam eğrilerine oldukça iyi uyar. Deney tüpleri için konuşacak olursak, bu yasa hem sabit hem de üstel olarak artan kırılma riskini kapsar. Üstel artış insanlarda gözlemlenmiştir. 30 yaşından sonra ölüm riski, her 7 senede ikiye katlanır.

Üstel Artışın Nedeni Ne?

Hücrelerimizde oluşan hasarın tek nedeni ısısal hareket değildir. Düzenli olarak sürdürülen bazı süreçler, özellikle de mitokondrilerimizin metabolizması kusursuz değildir ve bir takım radikaller üretir. Radikaller, yüksek ölçüde reaktif atomlar olup, DNA’ya zarar verirler. Isısal gürültü ve serbest radikal oluşumu, hücre hasarının ardında yatan temel nedenlerdir. Bir hasar gerçekleştiğinde hücre onarılabiliyorsa onarılır; hasar onarılamayacak boyutta ise hücrede apoptozis olarak adlandırılan intihar davranışı tetiklenir. Genellikle yerine bir kök hücre konur.

Fakat sonuçta hasar birikimi olur. DNA ancak hiç bozulmamış bir örneği varsa onarılabilir. Hasarlanmış proteinlerin katlanışları bozulur ve birbirlerine yapışmaya başlayarak birikinti oluştururlar. Hücre, savunma mekanizması ile intihar mekanizmasının ortasında kalır. Yaşlı hücreler organlarda birikmeye başlayarak iltihaba yol açar. Kök hücreler etkinleşmez ya da tükenmiştir. Mitokondriler hasarlandığı için DNA onarımı yapacak moleküler makinelere güç sağlayacak olan enerji desteği azalır. Bu kötücül bir çevrimdir; teknik jargonda pozitif geri bildirim ilmeğidir. Matematiksel olarak pozitif geri bildirim ilmekleri riskte üstel bir artış doğurur. Bu da insan yaşam eğrilerinin şeklini açıklar.

Bilimsel literatür yaşlanmaya ilişkin çok sayıda açıklama ile doludur: Protein birikimi, DNA hasarı, iltihap, telomerler. Fakat bunlar temelde yatan bir nedenin sonuçlarıdır: Isısal ve kimyasal aşınmaya bağlı hasar birikimi. Isısal hasar etkilerinin gerçekten de yaşlanmaya neden olduğunu kanıtlamak için farklı içsel ısılarla yaşayan insanları gözlemlememiz gerekir. Bu mümkün değildir ama anlık zarar vermeden içsel ısıları değiştirilebilecek başka canlılar vardır. Geçtiğimiz günlerde Nature dergisinde yayımlanan bir makalede, Harvard Tıp Fakültesi’nden bir grup araştırmacı C. elegans türü yuvarlak solucanlarda yaşlanmanın ısıya bağlılığını belirlediklerini açıkladı. Basit ve üzerinde fazlasıyla çalışıldığı için iyi tanınan bir canlı olan bu solucan türünde, hayatta kalma eğrisinin şeklinin temelde aynı kaldığı fakat ısı değiştikçe esnediği veya büzüldüğü saptandı. Düşük sıcaklıklarda büyütülen canlıların hayatta kalma eğrileri esnerken, yüksek sıcaklıklara maruz kalanların ömrü daha kısa oluyordu. Ayrıca esneme faktörünün ısıya bağlılığı, bilimcilere oldukça tanıdık olan bir desen izliyordu: Kimyasal bağ kırılmalarının, rastgele ısısal hareketin ısısına olan bağlılığının deseniydi bu.

Peter Hoffmann konuya ilişkin deneyimlerini şöyle aktarıyor: “Bağ kırılması ile yaşlanma arasındaki olası bağlantıyı, ben de kendi laboratuvarımda gözlemlemiştim. Gompertz-Makeham Yasası’na ilk rastladığımda, tuhaf bir biçimde tanıdık gelmişti. Laboratuvarımda iki atom arasındaki çok ufak kuvvetleri ölçebilen bir atomik kuvvet mikroskobu kullanarak, tek tek moleküler bağların bozulmama olasılıklarını inceliyorduk. Tipik bir deneyde, bir proteini düz bir yüzeye iliştiriyor ve başka bir proteini de küçük bir manivelalı yayın ucuna tutturuyorduk. Proteinlerin birbirlerine bağlanmasına izin verip, ardından yayı yavaş yavaş çekiyorduk. Böylece iki moleküle giderek artan bir kuvvet uygulamış oluyorduk. Nihayetinde, iki molekül arası bağ kopuyordu ve biz de bu kırılmayı sağlamaya yetecek kuvveti ölçüyorduk. Bu, ısısal hareket tarafından tetiklenen bir rastgele süreçti. Deneyi her yineleyişimizde, kırma kuvveti farklı çıktı. Ama “bağların bozulmama olasılığı – uygulanan kuvvet” grafiği, tıpkı insanlar için çizilen “yaş – hayatta kalma” grafiğine benziyordu. Bu benzerlik C. elegans sonuçları ile uyumluydu; ki bu da protein bağlarının kırılması ile yaşlanma arasında ve yaşlanma ile ısısal hareket arasında bir bağlantı olabileceğini akla getiriyordu.”

Sol: Gompertz-Makeham uyum çizgisi ile görülen insan yaşamı grafiği. Sağ: Artan kuvvete maruz bırakılan tekil protein bağları için bozulmadan kalma grafiği. İki eğrinin matematiksel biçimi özdeştir.

Yaşlanmak Bir Hastalık mı?

Yaşlanma üzerinde çalışan araştırmacılar arasında, yaşlanmanın bir hastalık olarak sınıflandırılıp sınıflandırılamayacağına ilişkin hararetli bir tartışma var. Belirli hastalıklar, hücresel sistemler ya da moleküler bileşikler üzerinde çalışan araştırmacıların çoğu, kendi çalışma alanlarının “yaşlanmanın nedeni” sıfatını aldığını görmek istiyor. Fakat olasılıkların sayısının büyüklüğü, tam olarak bu olasılığın tersini ortaya koyuyor. Hepsi birden yaşlanmanın nedeni olamaz.

Hücresel yaşlanmayı ilk keşfeden kişi olan Leonard Hayflick, “Biyolojik Yaşlanma Artık Çözülmemiş Bir Problem Değil” şeklinde etkileyici bir başlık taşıyan makalesinde şöyle demişti: “Yaşlanmaya ilişkin tüm çağdaş kuramların temelindeki ortak payda, moleküler yapıdaki yani işlevdeki değişimdir.” Hayflick’e göre nihai sebep “moleküler sağlamlıkta artan kayıp veya moleküler düzensizliğin artışı” idi. Bu sağlamlık kaybı ve düzensizlik artışı, doğası gereği kendini rastgele ve dolayısıyla farklı kişilerde farklı şekillerde gösteriyordu. Fakat nihai sebep hep aynıydı. Eğer verilerin bu yorumu doğruysa, o zaman yaşlanma nano ölçekteki termal fiziğe indirgenebilecek bir doğal süreç demektir; bir hastalık değildir.

1950’li yıllara kadar insan ömrünün uzatılması konusunda atılan adımlar neredeyse bütünüyle enfeksiyon hastalıklarının (yaştan bağımsız bir sabit faktör) safdışı bırakılmasına yönelikti. Sonuç olarak ortalama insan ömrü ciddi bir artış gösterdi; bununla birlikte maksimum yaşam süresi aynı kaldı. Üstel olarak artan bir risk, eninde-sonunda sabit riskteki azalışları geride bırakacaktır. Sabit riski düşürmeye çalışmak yararlıdır; ama bir yere kadar: Sabit risk çevreselken (kazalar ya da enfeksiyon hastalıkları gibi), üstel artan risklerin büyük bölümü içsel düzenek kaynaklıdır. Kanser ya da Alzheimer gibi hastalıkların tedavi edilmesi yaşam sürelerimizi önemli ölçüde arttırsa bile bizi ölümsüz yapmayacak, hatta maksimum yaşam süremizde fazla bir artış yaratmayacaktır.

Tabi bu yapacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Yaşlanmada gelişen belirli moleküler değişimlerin daha yakından incelenmesi gerekiyor. Böylece dağılmaya ilk olarak başlayan kilit moleküler bileşiklerin ne olduğunu anlayabilir ve bu dağılışın çığ etkisi yaratıp yaratmadığını görebiliriz. Eğer böyle kilit bileşikler varsa, yenileme ve onarım için açık hedefler belirlenmiş olur. Nanoteknoloji, kök hücre teknolojileri ya da gen düzenleme sayesinde gerekli onarımlar gerçekleştirilebilir. Bu kesinlikle denemeye değer. Elbette şunu akılda tuıtmak kaydıyla: Biyolojik bozulmalar bazen onarılabilir ama fiziksel yasalar asla yenilemez.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Nautilus, “Physics Makes Aging Inevitable, Not Biology”
    < http://nautil.us/issue/36/aging/physics-makes-aging-inevitable-not-biology >

Bağlantılı Hatırlatıcıların ve Ayırt Edici İpuçlarının Görev Tamamlamayı Geliştirmedeki Rolü

Günlük hayatımızda, elektrik faturasını ödemek veya çamaşırları kurutucudan almak gibi tamamlamak isteyip sonra unuttuğumuz birçok görevle karşılaşırız. Mayıs 2024’te Psychological Science dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, bu tür günlük görevleri bize doğru yer ve zamanda hatırlatan ayırt edici ipuçlarıyla ilişkilendirmek, bunları tamamlama becerimizi önemli ölçüde artırabilir.

“Bağlantılı hatırlatıcılar” terimi, belirli ipuçları veya bağlamlarla doğrudan ilişkili hatırlatıcıları ifade eder. “Hatırlatma”nın kökeni Eski Fransızca “remembrer” ve Latince “rememorari” kelimelerine dayanır ve akla getirmek veya hatırlamak anlamına gelir.

Yirminci yüzyılın ortalarında yapılan ilk araştırmalar, çevresel ipuçlarının hafızanın hatırlanmasını nasıl tetikleyebileceğine ve belirli eylemleri nasıl harekete geçirebileceğine odaklanmıştır. Bu temel çalışma, ayırt edici, bağlama özgü ipuçlarının günlük senaryolarda görev performansını nasıl artırabileceğine dair daha incelikli çalışmalara zemin hazırlamıştır.

Son yıllarda Harvard Kennedy School’dan psikolog Todd Rogers ve Pennsylvania Üniversitesi’nden Katherine Milkman bu alana önemli katkılarda bulundu. Tam olarak ihtiyaç duyuldukları zaman ve yerde ortaya çıkan ayırt edici ipuçları olan “bağlantılı hatırlatıcıların” görevleri tamamlamayı hatırlamak için güçlü bir araç olabileceğini varsaydılar. Çalışmaları, bu hatırlatıcıların insan zihni dışında herhangi bir teknolojiye dayanmadığını ve oldukça etkili olduğunu göstermiştir.

Deneylerinden biri, bir saat süren bir bilgisayar görevini tamamlayan 87 katılımcıyı içeriyordu. Katılımcılara, katılım ücretlerine ek olarak kendi adlarına bir aşevine 1 dolar bağışta bulunabilecekleri söylenmiştir. Ancak bağışı tamamlamak için ücretlerini aldıklarında bir ataç da satın almaları gerekiyordu. Bazı katılımcılara tezgahın üzerindeki küçük bir fil heykelciğinin kendilerine ataç almalarını hatırlatacağı söylenirken, diğerlerine katılımları için sadece teşekkür edildi. Sonuçlar çarpıcıydı: hatırlatıcı olarak fil heykelciği olan öğrencilerin %74’ü ataç alırken, ipucu olmayanların sadece %42’si ataç aldı (Rogers & Milkman, 2024).

Bu bulgular, 1950’lerde ve 1960’larda önerilen çevresel ipuçlarına ilişkin önceki teorilerle uyumludur. Atkinson ve Shiffrin gibi öncü bilişsel psikologlar, çevresel uyaranların hafıza ve eylem için nasıl tetikleyici olabileceğini araştırmışlardır. Onların çalışmaları, özellikle de önerdikleri insan hafıza kontrol süreçleri sistemi, işarete bağlı hafızanın arkasındaki mekanizmaların anlaşılmasına zemin hazırlamıştır (Atkinson & Shiffrin, 1968).

Bağlam ve ipuçlarının ayırt ediciliğinin hafıza hatırlama ve görev performansını etkilediği fikri 1970’ler ve 1980’lerde daha da geliştirilmiştir. Tulving ve Thomson gibi araştırmacılar, kodlama sırasında mevcut olan ipuçlarının geri getirme sırasında da mevcut olması durumunda bellek geri getirmenin en etkili olduğunu öne süren kodlama özgüllüğü ilkesini önermişlerdir (Tulving ve Thomson, 1973). Bu ilke, hatırlatıcıların etkili olabilmesi için belirli bağlamlarla eşleştirilmesinin önemini vurgular.

Son gelişmeler, ayırt edici ipuçlarının pratik uygulamalarını keşfetmeye devam etmiştir. Rogers ve Milkman, katılımcıların bir anket sayfasındaki belirli bir soruyu seçerek bir hayır kurumunu destekleyebilecekleri çevrimiçi bir çalışma yürütmüştür. Sayfa, doğru cevabı seçmelerini hatırlatan bir ipucu içeriyordu. Elde ettikleri sonuçlar, ayırt edilebilir ipuçlarının ortamdaki diğer ipuçlarından daha etkili olduğunu göstermiştir. Örneğin, Toy Story filmlerinden bir uzaylının fotoğrafı, çeşitli ilanlar ve motivasyonel ipuçlarıyla çevrili olduğunda yazılı bir ipucundan daha etkili olmuştur (Rogers & Milkman, 2023).

Diğer deneyler, bağlantılı hatırlatıcıların gerçek dünya ortamlarındaki pratik faydalarını göstermiştir. Bir kahve dükkanındaki müşterileri kapsayan bir çalışmada, 500 müşteriye iki gün boyunca geçerli olacak kuponlar verilmiştir. Yalnızca bazı müşterilere, kasiyerin yanındaki doldurulmuş bir uzaylı oyuncağın kuponlarını kullanmalarını hatırlatacağı söylenmiştir. Bu ipucunu alan müşterilerin %24’ü kuponlarını kullanırken, ipucu almayanların sadece %17’si kullanmış ve kupon kullanımında %40’lık bir artış sağlanmıştır (Rogers & Milkman, 2023).

Bununla birlikte, bu ipuçlarının etkinliği, ayırt ediciliklerine ve bireyin hafıza sınırlarını tanımasına da bağlıdır. Toplam 605 katılımcının yer aldığı çevrimiçi bir çalışma, insanların genellikle kendi hafızalarının sınırlarını tahmin edemediklerini, dolayısıyla işaretli hatırlatıcıları kullanmamayı tercih ederek potansiyel kazanımları kaçırdıklarını ortaya koymuştur.

Özetle, Rogers ve Milkman tarafından yapılan araştırma, bağlantılı hatırlatıcıların, bireylerin aksi takdirde unutabilecekleri çeşitli görevleri tamamlamalarına yardımcı olmak için maliyetsiz ve düşük çabalı bir strateji sunduğunu göstermektedir. Bu bağlantılı hatırlatıcıların tıbbi veya sağlıkla ilgili diğer rejimlere uyumu artırıp artıramayacağını belirlemek için çalışmalarını ilerletmeyi amaçlamaktadırlar.


İleri Okuma:

  • T. Rogers et al, (2016). Reminders Through Association, Psychological Science DOI: 10.1177/0956797616643071
  • Rogers, T., & Milkman, K. (2024). Increasing task completion through linked reminders and distinctive cues. Psychological Science, 35(5), 567-576.
  • Atkinson, R. C., & Shiffrin, R. M. (1968). Human memory: A proposed system and its control processes. The Psychology of Learning and Motivation, 2, 89-195.
  • Tulving, E., & Thomson, D. M. (1973). Encoding specificity and retrieval processes in episodic memory. Psychological Review, 80(5), 352-373.
  • Rogers, T., & Milkman, K. (2023). Enhancing task completion through distinctive cues: Evidence from field experiments. Journal of Behavioral Decision Making, 36(1), 23-34.
  • Milkman, K., & Rogers, T. (2023). The effectiveness of context-specific reminders in daily tasks. Journal of Experimental Psychology: Applied, 29(2), 120-133.