Nükleolemma

  1. Nükleo-” Latince ‘çekirdek’ anlamına gelen ‘nucleus’ kelimesinden türetilmiştir. Bu ön ek genellikle hücre çekirdeği ile ilgili bilimsel terimlerde kullanılır.
  2. “-lemma” muhtemelen Yunanca ‘kabuk’ veya ‘kabuk’ anlamına gelen ‘λέμμα’ (lemma) kelimesinden gelmektedir. Biyolojide, genellikle koruyucu veya çevreleyen bir tabakayı ifade eder.

Bu unsurlar birleştirildiğinde, “Nükleolemma” kabaca “nükleer zarf” veya “nükleer zar” olarak tercüme edilebilir ve hücre çekirdeğini çevreleyen yapıya atıfta bulunur.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Nükleer Zarf: Yapı, İşlev ve Dinamikler

Nükleer membran olarak da adlandırılan nükleer zarf (NE), ökaryotik hücre çekirdeğini saran ve nükleoplazmayı sitoplazmadan ayıran sofistike çift katmanlı bir bariyerdir. Bu yapı, moleküler trafiğin düzenlenmesinde, nükleer bütünlüğün korunmasında ve çekirdek ile sitoplazma arasındaki iletişime aracılık etmede çok önemlidir.


Yapısal Kompozisyon

1. Çift Membran Sistemi:
NE iki lipid çift tabakadan oluşur:

    • Dış Nükleer Membran (ONM): Ribozomlarla dolu olan bu katman, kaba endoplazmik retikulum (RER) ile devamlılık gösterir ve onun protein bileşimini paylaşır. ONM, protein sentezi ve kalsiyum sinyalizasyonunda rol oynar.
    • İç Nükleer Membran (INM): Nükleer lamina ve kromatini tutturan benzersiz transmembran proteinleri (örneğin SUN-domain proteinleri) bakımından zengindir. Ribozomlardan yoksundur ancak *lamin proteinlerinden* (20-100 nm kalınlığında ara filamentler) oluşan bir ağ olan nükleer lamina ile yoğun bir şekilde ilişkilidir, laminin (hücre dışı matris proteinleri ile yaygın bir karışıklık) değildir. Lamina mekanik stabilite sağlar, kromatini organize eder ve gen ifadesini etkiler.

    2. Perinükleer Boşluk:
    ONM ve INM arasındaki 10-15 nm’lik boşluk ER lümeni ile bitişiktir. Bu boşluk iyon ve küçük molekül değişimini kolaylaştırır ve NE montajı için kritik proteinleri barındırır.


      Nükleer Gözenek Kompleksleri (NPC’ler): Çekirdeğin Kapı Bekçileri

      NE yüzeyinin yaklaşık %25’i nükleoporinlerden oluşan büyük protein toplulukları (∼120 nm çapında) olan NPC’ler tarafından delinmiştir. Her NPC’nin özellikleri:

      • Kargoyu yerleştirmek için 26 nm’ye kadar genişleyebilen merkezi bir kanal (∼10 nm çapında).
      • Seçici geçirgenlik: Küçük moleküller (<40 kDa) serbestçe yayılırken, daha büyük makromoleküller (örneğin mRNA, ribozomal alt birimler) ATP/GTP güdümlü taşıma için importinler/exportinler gibi şaperonlar gerektirir.
        NPC’ler ayrıca sinyal moleküllerini (örn. transkripsiyon faktörleri) düzenleyerek hassas hücresel tepkiler sağlar.

      Fonksiyonel Roller

      1. Mekanik ve Genetik Düzenleme:
        Lamin bazlı lamina nükleer şekli stabilize eder, mekanik strese direnir ve DNA replikasyonunu ve transkripsiyonunu etkileyerek kromatin döngülerini sabitler. Lamin genlerindeki mutasyonlar, hızlandırılmış yaşlanma ile bağlantılı laminopatilere (örneğin, Hutchinson-Gilford progeria sendromu) neden olur.
      2. Hücre Bölünmesi Sırasında Dinamik Davranış:
        NE, mitoz sırasında kromozom ayrışmasına izin vermek için parçalanır, koordineli membran vezikül alımı ve lamin yeniden birleşmesi yoluyla bölünme sonrası yeniden oluşur. Bu süreç fosforilasyon kaskadları tarafından düzenlenir.
      3. İnterorganel İletişim:
        ONM ER ağına bağlanırken, LINC kompleksi (perinükleer alanı kapsayan) gibi bağlayıcılar çekirdeği hücre iskeletine bağlayarak mekanotransdüksiyonu ve nükleer konumlanmayı sağlar.

      Klinik ve Evrimsel Önem

      NE’nin karmaşıklığı ökaryotların bir özelliğidir ve onları prokaryotlardan ayırır. İşlev bozukluğu kanser (değişmiş taşıma yoluyla), viral enfeksiyonlar (örneğin, HIV’in NPC’leri ele geçirmesi) ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilmektedir. Devam eden araştırmalar NE-hedefli tedavileri ve yaşlanmadaki rolünü araştırmaktadır.

      Özetle, nükleer zarf, genomik düzenleme, hücresel mimari ve adaptif tepkiler için gerekli olan, nükleer aktiviteleri sitoplazmik süreçlerle birleştiren dinamik, çok işlevli bir arayüzdür.


      Keşif

      Nükleolemma veya nükleer zarf, ökaryotik hücrelerde çekirdeği çevreleyen ve onu sitoplazmadan ayıran çift zarlı bir yapıdır. İlk araştırmalar hücresel yapıların gözlemlenmesiyle başladı:

      1833 – Robert Brown Tarafından Keşfedildi

      İlk önemli dönüm noktası, İskoç botanikçi Robert Brown’un bitki hücrelerini ışık mikroskobuyla incelerken çekirdeği ve çevresindeki zarı gözlemleyip tanımlamasıydı. Sciencing Who Discovered the Nuclear Envelope? adlı kitapta ayrıntılı olarak açıklanan bu keşif, nükleer zarfın belirgin bir hücresel özellik olarak ilk kez tanınmasını sağladı. Brown’ın çalışması, çekirdeği bir zar bariyeri olan merkezi bir organel olarak tanımlayarak hücre biyolojisinin temelini attı. 1773’te İskoçya’nın Montrose kentinde doğan Brown, botanik bilimini bilimsel ana akıma taşıdı ve gözlemi hücresel organizasyonun anlaşılmasında önemli bir an oldu.

      1955 – Michael L. Watson’ın Ayrıntılı Yapısal Gözlemi

      1955 yılında Michael L. Watson’ın “THE NUCLEAR ENVELOPE: IT STRUCTURE AND RELATION TO CYTOPLASMIC MEMBRANES” adlı makalesini Journal of Biophysical and Biochemical Cytology (şimdiki adıyla Journal of Cell Biology) adlı dergide yayınlamasıyla önemli bir ilerleme kaydedildi. Makale Rockefeller University Press THE NUCLEAR ENVELOPE adresinde mevcuttur. Watson, elektron mikroskobu kullanarak nükleer zarfı dairesel gözeneklere sahip, endoplazmik retikulumla sürekli olan ve perinükleer boşluğu çevreleyen çift zarlı bir sistem olarak tanımladı. PMC The Nuclear Envelope tarafından doğrulanan bu çalışma, gözenekleri ve zar sürekliliğini ortaya çıkaran, nükleer-sitoplazmik değişimi anlamada kritik bir adım olan ilk ayrıntılı yapısal içgörüyü sağladı. Watson’ın çalışması ayrıca sıçan embriyonik dokularından ve diğer organizmalardan alınan hücrelerin gözlemlerini de içererek bu bulguların evrenselliğini güçlendirdi.

      1960’lar – Nükleer Laminanın Tanımı

      İç nükleer zarın altında yatan ve laminlerden oluşan yoğun bir fibriller ağ olan nükleer lamina, muhtemelen ilk olarak 1960’larda tanımlanmıştır. Belirli öncüler arama sonuçlarında açıkça belirtilmese de, Wikipedia Nükleer Lamina ve PMC Nükleer Lamina gibi referanslar, bu dönemde elektron mikroskobu çalışmaları yoluyla tanımlanmasını göstermektedir. Laminanın mekanik destek sağlama ve nükleer gözenek komplekslerini sabitlemedeki rolü, nükleolemmanın yapısal bütünlüğünün anlaşılmasını geliştiren önemli bir dönüm noktasıydı. PMC Nükleer Lamina‘da referans verilenler gibi ek çalışmalar, 1960’lardaki araştırmaların kromatin organizasyonu ve hücre döngüsü düzenlemesindeki işlevlerini ortaya çıkarmaya başladığını, ancak kesin tarihler ve katkıda bulunanlar daha az belgelendiğini göstermektedir.

      Ek Araştırma Bağlamı

      Bu keşifler üzerine daha fazla araştırma genişletildi. Örneğin, 1950’lerde nükleer zarf içinde iki belirgin katmanın tanınması görüldü, PMC The Nuclear Envelope‘da belirtildiği gibi, ancak Watson dışındaki belirli katkıda bulunanlar daha az açıktır. Bahr ve Beermann (1954), Bairati ve Lehmann (1952), Callan ve Tomlin (1950), Gall (1954), Harris ve James (1952) ve Hogeboom ve Schneider (1953) tarafından yapılan erken elektron mikroskobu çalışmaları, PMC Nükleer Zarf Üzerine Daha Fazla Gözlem‘de ayrıntılı olarak açıklandığı gibi zarfın yapısının anlaşılmasına katkıda bulundu. 1970’lerde, Gerace ve Blobel gibi isimlerin nükleer zarf proteinlerinin anlaşılmasına katkıda bulunduğu PMC The Nuclear Lamina adlı eserde belirtildiği gibi laminler keşfedildi. Bu gelişmeler, doğrudan ilk keşifle bağlantılı olmasa da, daha geniş araştırma tarihinin bir parçasıdır.

      Zorluklar ve Belirsizlikler

      Arama, özellikle nükleer lamina için, sınırlı doğrudan tarihsel referanslar nedeniyle tüm öncüleri belirlemede zorluklarla karşılaştı. “Nükleolemma” terimi daha az yaygın olarak kullanılıyor ve bu da başlangıçta karışıklığa yol açabilir, ancak sözlük tanımları aracılığıyla açıklığa kavuşturuldu. ‘de tartışılan evrimsel köken, plazma zarı invaginasyonu gibi teoriler önerdi, ancak bunlar tarihsel keşif odağının ötesindedir.


      İleri Okuma
      • Gerace, L., & Burke, B. (1988). Functional organization of the nuclear envelope. Annual Review of Cell Biology, 4(1), 335–374.
      • Alberts, B., Johnson, A., Lewis, J., Raff, M., Roberts, K., & Walter, P. (2002). Molecular Biology of the Cell (4th ed.). Garland Science.
      • Stewart, C. L., Roux, K. J., & Burke, B. (2007). Blurring the boundary: the nuclear envelope extends its reach. Science, 318(5855), 1408–1412.
      • Crisp, M., & Burke, B. (2008). The nuclear envelope as an integrator of nuclear and cytoplasmic architecture. FEBS Letters, 582(14), 2023–2032.
      • Hetzer, M. W., & Wente, S. R. (2009). Border control at the nucleus: biogenesis and organization of the nuclear membrane and pore complexes. Developmental Cell, 17(5), 606–616.
      • Hetzer, M. W. (2010). The nuclear envelope. Cold Spring Harbor Perspectives in Biology, 2(3), a000539.
      • Wilson, K. L., & Foisner, R. (2010). Lamin-binding proteins. Cold Spring Harbor Perspectives in Biology, 2(4), a000554.
      • Dittmer, T. A., & Misteli, T. (2011). The lamin protein family. Genome Biology, 12(5), 222.
      • Burke, B., & Stewart, C. L. (2013). The nuclear lamins: flexibility in function. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 14(1), 13–24.
      • Ungricht, R., & Kutay, U. (2017). Mechanisms and functions of nuclear envelope remodelling. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 18(4), 229–245.

      This content is available to members only. Please login or register to view this area.

      Sitoplazma

      Sinonim: Cytoplasma, Zytoplasma, cytoplasm

      Hücrede çekirdek ile hücre zarı arasında bulunan kolloiddir. Bkz; sit-o-plazma

      Anesteziyoloji

      • Anestezi süreci ile ilgilenen bilim dalıdır. Bkz; Anestezi-yo-loji

      Anesteziyoloji uzmanı, genel, bölgesel ve lokal anestezi ile bunların tedavi öncesi ve sonrası işlemlerinden sorumludur. Ayrıca cerrahi müdahaleler sırasında hayati fonksiyonların korunması gerekir. Yoğun tıbbi, acil tıbbi ve ağrı tedavisi önlemleri başka bir çalışma alanıdır.

      Anesteziyoloji alanında ileri eğitimin amacı, öngörülen ileri eğitim süresi ve eğitim içeriği tamamlandıktan sonra uzmanlık uzmanlığı kazanmaktır.

      İleri eğitim, bilgi, deneyim ve beceri kazanmaya hizmet eder.

      • anestezi prosedürü
      • perioperatif risklerin değerlendirilmesi
      • Perioperatif yoğun bakım tıbbı önlemleri
      • bölgedeki organizasyonel konular ve perioperatif süreçler süreci
      • Perioperatif tıp alanında da akut ağrı durumlarının alan bazlı tedavisi
      • Ventilasyon prosedürleri ve acil kalp pili kullanımı dahil olmak üzere hayati fonksiyonların akut bozukluklarının tedavisi
      • acil tıbbi önlemler
      • palyatif bakım hastalarının bakımı
      • parenteral beslenme dahil infüzyon ve hemoterapi
      • perioperatif ilaç dahil alan bazlı ilaç tedavisi
      • psikojenik semptomlar, somatopsişik reaksiyonlar ve psikososyal ilişkiler
      • Laboratuvar testleri için endikasyon, uygun numune toplama ve tedavi ve klinik tablodaki sonuçların sınıflandırılması
      • Tanımlanmış muayene ve tedavi prosedürleri:
        • Akut bozulmuş hayati fonksiyonların tedavisi için önlemler
        • Ventilasyonla ayırma dahil ventilasyon teknikleri
        • Drenlerin döşenmesi ve merkezi venöz erişimin yanı sıra muayene materyalinin toplanması dahil olmak üzere delme ve kateterizasyon teknikleri
        • İnfüzyon, transfüzyon ve kan değiştirme tedavisi, enteral ve parenteral beslenme
        • Elektrokardiyogramlar
        • bağımsız olarak gerçekleştirilen anestezi prosedürleri,
        • cerrahi alanında
        • kadın hastalıkları ve doğum alanında
        • 5 yaşına kadar bebekler ve küçük çocuklar için
        • en az iki diğer operasyonel alanda
        • baş ve boyun bölgesindeki müdahaleler için
        • Omurilik yakınında bölgesel anestezi
        • periferik bölgesel anestezi ve sinir blokları
        • Daha yüksek zorluk derecelerinde anesteziye katılım, bunların arasında
        • intratorasik cerrahide
        • kafa içi cerrahide

      Nefroloji

      • Böbrek hastalıkları ve işlevi ile ilgilenen bilim dalı. Bkz; nefr-o-loji

      Neden bir nefroloji uzmanına sevk edilirsiniz?

      Bir doktor, kişinin böbrek hastalığı, enfeksiyonlar veya büyümeler gibi böbrek sorunları belirtileri gösterdiğine inanıyorsa, bir nefroloji uzmanına yönlendirebilir.

      Bir nefrolog ne yapar?

      Nefrolog, böbrek bakımı konusunda ileri düzeyde eğitim almış bir böbrek uzmanıdır. Nefrologlar genellikle böbreklerle ilgili sorunlar, yüksek tansiyon veya belirli metabolik bozukluk türleri için birinci basamak doktorları (PCP) tarafından yönlendirilen hastaları gören doktorlardır.

      Ne zaman bir nefroloji uzmanına görünmelisiniz?

      Test sonuçlarınız böbrek fonksiyonlarında hızlı veya sürekli bir kötüleşme olduğunu gösteriyorsa, doktorunuz sizi bir nefroloji uzmanına yönlendirebilir. Aşağıdakilerden herhangi birine sahipseniz doktorunuz sizi bir nefroloğa da yönlendirebilir: ilerlemiş kronik böbrek hastalığı. idrarınızda büyük miktarda kan veya protein.

      Nefrolog ameliyat yapar mı?

      Hem kadınlarda hem de erkeklerde üriner sistem hastalıklarının yanı sıra erkeklerin üreme sistemi bozukluklarının teşhisi ve tedavisi konusunda uzmanlaşmış doktorlardır. İdrar kaçırma, tümörler ve kistler gibi üriner problemler onlar tarafından tedavi edilir. Ayrıca ameliyatlar da yaparlar.

      Nefroloji belirtileri nelerdir?

      Belirtiler şunları içerebilir:

      • kilo kaybı ve iştahsızlık.
      • Şişmiş ayak bilekleri, ayaklar veya eller – su tutulmasının (ödem) bir sonucu olarak
      • nefes darlığı.
      • yorgunluk.
      • çişinizde (idrarınızda) kan
      • özellikle geceleri artan işeme ihtiyacı.
      • uyku güçlüğü (insomnia)
      • kaşıntılı cilt.

      Ürolog ve nefrolog arasındaki fark nedir?

      Özetlemek gerekirse, nefrologlar özellikle diyabet veya böbrek yetmezliği gibi böbrekleri ve böbreklerin çalışma kabiliyetini etkileyen hastalıkları tedavi ederler. Ürologlar, böbrek taşı ve tıkanıklığı gibi böbreklerden etkilenebilecek olanlar da dahil olmak üzere idrar yolu koşullarını tedavi eder.

      Böbrek hastalığının 3 erken uyarı işareti nelerdir?

      Genellikle erken evreler 1 ila 3 olarak bilinir ve böbrek hastalığı ilerledikçe aşağıdaki belirtileri fark edebilirsiniz. Bulantı ve kusma, kas krampları, iştah kaybı, ayak ve ayak bileklerinde şişme, kuru, kaşıntılı cilt, nefes darlığı, uyku sorunu, çok fazla ya da çok az idrara çıkma.

      Çok su içmek böbrekleriniz için iyi midir?

      Su, böbreklerin kanınızdaki atıkları idrar şeklinde atmasına yardımcı olur. Su ayrıca kan damarlarınızın açık kalmasına yardımcı olur, böylece kan böbreklerinize serbestçe gidebilir ve gerekli besinleri onlara ulaştırabilir. Ancak susuz kalırsanız, bu dağıtım sisteminin çalışması daha zor olur.

      Böbrekleriniz iflas ettiğinde idrar ne renk olur?

      Açık kahverengi veya çay rengi idrar böbrek hastalığı/bozukluğu veya kas yıkımı belirtisi olabilir.

      Böbreklerimin iflas ettiğini nasıl anlayabilirim?

      • İdrar miktarının azalması.
      • Böbreklerin su atıklarını atamamasından kaynaklanan sıvı tutulması nedeniyle bacaklarınızın, ayak bileklerinizin ve ayaklarınızın şişmesi.
      • Açıklanamayan nefes darlığı. aşırı uyuşukluk veya yorgunluk.

      Böbreklerimin iyi olup olmadığını nasıl kontrol edebilirim?

      Kan Testleri. Böbrekleriniz kandaki atıkları, toksinleri ve fazla sıvıyı temizlediğinden, doktorunuz böbrek fonksiyonlarınızı kontrol etmek için kan testi de yapacaktır. Kan testleri böbreklerinizin işlerini ne kadar iyi yaptığını ve atıkların ne kadar hızlı uzaklaştırıldığını gösterecektir.

      Böbreği etkileyen 3 hastalık nedir?

      Böbrek fonksiyonlarını nasıl iyileştirirsiniz?

      Böbreklerimi sağlıklı tutmak için ne yapabilirim?

      • Sağlıklı gıda seçimleri yapın.
      • Fiziksel aktiviteyi rutininizin bir parçası haline getirin.
      • Sağlıklı bir kiloyu hedefleyin.
      • Yeterince uyuyun.
      • Sigarayı bırakın.
      • Alkol alımını sınırlandırın.
      • Stres azaltıcı aktiviteleri keşfedin.
      • Diyabet, yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarını yönetin.

      Böbrek hastalığının en büyük göstergesi nedir?

      GFR, böbrek fonksiyonu seviyesinin en iyi genel göstergesidir. (NKF dereceleri S, C ve R). GFR, serum kreatinin seviyesini ve şu değişkenlerin bir kısmını veya tamamını dikkate alan bir tahmin denklemi kullanılarak tahmin edilmelidir: yaş, cinsiyet, ırk ve vücut büyüklüğü.

      Böbreklerim enfekte mi?

      Böbrek enfeksiyonu belirtileri genellikle birkaç saat içinde ortaya çıkar. Kendinizi ateşli, titrek, hasta hissedebilir ve sırtınızda ya da yanınızda bir ağrı hissedebilirsiniz. Bu şekilde kendinizi iyi hissetmemenize ek olarak, sistit gibi idrar yolu enfeksiyonu (İYE) belirtileri de gösterebilirsiniz.

      Kenevir Bileşikleri Beyinden Alzheimer Proteinlerini Temizliyor

      Kenevir Bileşikleri Beyinden Alzheimer Proteinlerini Temizliyor

      Salk Enstitüsü bilimcileri tetrahidrokannabinol (İng. tetrahydrocannabinol – THC) ve kenevirde bulunan diğer bazı bileşiklerin, Alzheimer hastalığı ile ilişkilendirilen zehirli bir protein olan amiloid beta‘nın hücrelerden atılmasını sağladığına ilişkin bulgular elde etti. Laboratuvar ortamında yetiştirilen nöronlar üzerinde yapılan çalışma, hastalığın tedavisi için yeni yöntemler geliştirilmesi açısından büyük önem taşıyor.

      Araştırma sonuçlarını Aging and Mechanisms of Disease dergisinde yayımladıkları makale ile paylaşan ekipten Prof.David Schubert şöyle diyor: “Daha önce yapılan bazı çalışmalar, kenevir bileşiklerinin Alzheimer semptomlarına karşı nöronları koruduğuna ilişkin kanıtlar sunmuştu. Bizim çalışmamız ise kenevir bileşiklerinin, sinir hücrelerindeki hem inflamasyon hem de amiloid beta birikimi üzerinde etkili olduklarını ilk kez olarak gösterdi.”

      Vücutta Alzheimer hastalığının semptomları ve plaklar belirmeye başlamadan çok önce, beynin yaşlanmasıyla beraber sinir hücrelerinde amiloid beta biriktiği uzun süredir biliniyor. Hastalığın en net belirtilerinden biri olan plak birikintilerinin ana bileşeni amiloid beta oluyor. Yine de hastalık sürecinde amiloid beta ile meydana getirdiği plakların rolü tam olarak anlaşılabilmiş değil.

      Salk ekibi, Alzheimer hastalığını taklit etmek için yüksek düzeyde amiloid beta üretmeleri sağlanan sinir hücreleri üzerinde çalıştı. Amiloid beta düzeyi yükseldikçe, hücresel inflamasyonun ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü. Bu sinir hücrelerine THC eklendiğinde ise amiloid beta proteininde düşüş gözlendiği ve hücrelerin proteine bağlı olarak verdiği iltihabi yanıtın bertaraf edildiği saptandı. Böylece sinir hücreleri hayatta kalabildi.

      Prof.David Schubert (Telif: Salk Institute)

      “Beynin içindeki inflamasyon, Alzheimer hastalığı ile ilişkilendirilen hasarın temel bileşeni. Fakat hep bu tepkinin beyindeki bağışıklık benzeri (İng. immune-like) hücrelerden kaynaklandığı varsayılmıştı; sinir hücrelerinin kendilerinden değil. Amiloid beta’ya verilen bu iltihabi yanıtın moleküler temellerini tanımlamayı başardığımızda, sinir hücrelerinin kendilerinin ürettiği THC benzeri bileşenlerin onları ölmekten kurtarabildiği açıkça anlaşıldı,” diyor makale başyazarı Antonio Currais.

      Beyin hücrelerinin reseptör olarak bilinen düğmeleri vardır. Bu reseptörler, beyindeki hücreler arası sinyaller için kullanılması amacıyla vücut tarafından üretilen bir lipid sınıfı olan endokannabinoid‘ler tarafından etkinleştirilebilir. Kenevirin psikoaktif etkilerin de, endokannabinoidlerin etkinleştirdikleri ile aynı reseptörleri aktifleştirebilen bir molekül olan THC’den kaynaklanır. Fiziksel aktivite vücutta endokannabinoidlerin üretimine yol açar ve egzersizin Alzheimer hastalığının ilerleyişini yavaşlattığı saptanmıştır.

      Prof.Schubert’in ekibinin daha önce yaptığı bir çalışmada da, Alzheimer ilacı adayı J147‘nin sinir hücrelerinden amiloid beta atılmasını ve hem sinir hücrelerindeki hem de beyindeki iltihabi reaksiyonların azalmasını sağladığı anlaşılmıştı. Bu çalışma, araştırmacıların endokannabinoidlerin de bu işlemde üzerinde etkili olduğunu keşfetmelerine yardımcı oldu.


      Kaynaklar:
      • Bilimfili,
      • MedicalXpress, “Cannabinoids remove plaque-forming Alzheimer’s proteins from brain cells”
        < http://medicalxpress.com/news/2016-06-cannabinoids-plaque-forming-alzheimer-proteins-brain.html >
      • Science Alert, “Marijuana compound removes toxic Alzheimer’s protein from the brain”
        < http://www.sciencealert.com/marijuana-compound-removes-toxic-alzheimer-s-protein-from-the-brain >

      İlgili Makale: Antonio Currais et al. Amyloid proteotoxicity initiates an inflammatory response blocked by cannabinoids, npj Aging and Mechanisms of Disease (2016). DOI: 10.1038/npjamd.2016.12

      Brokoli Yemek İçin Artık Daha Fazla Nedeniniz Var

      Brokoli Yemek İçin Artık Daha Fazla Nedeniniz Var

      İster sevin, ister nefret edin; brokoli, sağlığa faydalı pek çok yönü sayesinde “mucizevi” bir besin olarak dile getirilir ve daha da “mucizevi” hala gelmek üzere.

      Illinois Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, brokoli içerisinde fenolik bileşiklerin birikmesinden sorumlu olan aday genleri tanımlamayı başardılar. Bazı flavonoid bileşiklerin de aralarında olduğu fenolik bileşiklerin tüketimi, koroner kalp hastalığı, Tip 2 şeker hastalığı, astım ve bazı kanser türlerine yakalanma riskinin azalması ile bağlantılı.

      “Fenolik bileşikler iyi birer antioksidan etkisi gösterirler ve antioksidan aktivitesinin, memelilerde ateşin yükselmesinde payı olan kimyasal yollar üzerinde etkisi bulunduğuna dair çok sayıda kanıt vardır. Ateşlenmeye ihtiyaç duyarız çünkü bu vücudun bir hastalığa veya hasara tepkisidir, fakat ateşlenme ayrıca, bazı yıkıma neden olan hastalıklarla da bağlantılıdır. Beslenme düzenlerinde bu bileşiklerden belirli seviyede tüketen insanlar, bu hastalıklarla daha az karşılaşma riskine sahip olacaklardır” diye anlatıyor Illinois Üniversitesi’nden genetikçi Jack Juvik.

      Araştırmacılar iki farklı brokoli soyunu çaprazladılar ve alt soylarını, içerdikleri toplam fenolik bileşikler ve hücresel dizilerdeki oksijen radikallerini nötralize etme yetenekleri açısından test ettiler. Sonra, kuantitatif özellik konum analizi (quantitative trait locus analysis) adındaki genetik bir teknikle, alt nesilde fenolik bileşiklerin üretiminden sorumlu genleri araştırdılar.

      Bu bileşiklerin birikiminden sorumlu genlerin tanımlanmasıyla, araştırmacılar, yüksek miktarda fenolik bileşenler içeren brokoli, ayrıca lahana ve karnabahar gibi Brassica türü bitkileri yetiştirmeye bir adım daha yaklaşmış oldular.

      “Bu biraz zaman alacak. Bu çalışma, bu doğrultuda attığımız bir adım sadece ama son söz değil. Tanımladığımız bu aday genleri alarak, bahsedilen sebzelerin sağlığa faydalı yönlerini geliştirmek amacıyla bir yetiştirme programında kullanmayı planlıyoruz. Tabii bu arada ürünün, görünüşünün ve tadının güzel kaldığından da emin olmak zorundayız.” diye ekliyor Juvik.

      İyi haber şu ki, fenolik bileşiklerin tadı yoktur ve stabildir, bu da sağlığa faydalı özelliklerini kaybetmeden sebzelerin pişirilebileceği anlamına gelir.

      Bu sebzeler bir kez tüketildiğinde, fenolik bileşikler emilir ve vücudun belirli bölgelerine doğru gönderilir veya karaciğerde depolanır. Flavonoid bileşikler de kan dolaşımıyla vücuda yayılır ve antioksidan etkileri sayesinde iltihaplanmayı azaltır.

      “Bu maddeler kendi başımıza üretmeyeceğimiz şeyler, dolayısıyla bunları beslenme yoluyla almak zorundayız. Bu bileşikler vücutta sonsuza dek kalamaz, bu nedenle kanser ve diğer yıkıcı hastalıklara yakalanma riskini azaltmak amacıyla, brokoliyi veya karnabahar, lahana gibi diğer Brassica türü sebzeleri üç-dört günde bir tüketmeliyiz.” diye ekliyor Juvik.


      Kaynak ve İleri Okuma:

      Bilimfili,
      – “More reasons to eat your broccoli.” Phys.org. http://phys.org/news/2016-06- broccoli.html (Reached on 2016, June 23)
      – Gardner, Alicia M., Allan F. Brown, and John A. Juvik. “QTL analysis for the identification of candidate genes controlling phenolic compound accumulation in broccoli (Brassica oleracea L. var. italica).Molecular Breeding 36, no. 6 (2016): 1-12.

      Avrupa Kıtasına yerleşim Göç, İş birliği ve Adaptasyona dayanır – Uzun zaman dilimine kısa bir bakış

      Göç çeşitlerini ele almak, hem tarihsel hem de arkeolojik yaklaşımlarla Avrupa topluluklarını ortaya koyarken önem teşkil etmektedir. Arkeolojik ve özelikle son zamanlarda yapılan genetik çalışmalar bizlere nüfus durağanlık aşamalarının hızlı nüfus değişimi ile takip edildiğini ortaya koymaktadır. Aslında, hatırı sayılır düzeyde Avrupa’da var olan nüfus yaklaşık 7000 yıl öncesinden beri Yakın Doğu atalarımızdan meydana gelir. Bu göç etmiş nüfus, günümüzde de insanların halen Avrupa’ya ulaşmaya çalıştığı bölgeden, tarımın Batı Avrasya da başladığı “Bereketli Hilal” denilen merkezinden gelmiştir.

      Ancak Avrupa’ya göç sandığımızdan da eskiye, 1.000.000 ile 800.000 yıl arasında erken dönem Homoları’nın Afrika’dan Yakındoğu üzerinden çıkışına dek uzanmaktadır. Nihayetinde bu hepimizin Afrika kökenli olduğumuz anlamına gelir.

      Muhtemel bir şekilde Afrika’dan çok daha öncesinden çıktığımızı söyleyen bu teori, 40.000 yıl önce anatomik modern insanın yine Afrika’dan Batı Avrasya’ya vardığı bilgisiyle çatışma içerisindedir. Ancak ikinci göç eden bu insanlar aslında bizim doğrudan atamızdı. Ve onlar Neandertaller popülâsyonuyla temasa geçerek, Neandertalleri Batı Avrasya kara kütlesinin sınır bölgelerine itmiş gibi görünmektedir. Bununla birlikte, modern Avrupa gen havuzunun yaklaşık %1,5 ila %2’sinin Neandertal kökenli çıkmasından dolayı da bu popülâsyonlar zaman zaman yine birararaya gelmiş görünmektedir.

      Bu göç eden anatomik modern insan buzul dönemi bitene kadar geçen 33.000 yıl boyunca Avrupa popülâsyonunu meydana getirir. Erken buzul dönemi sonrasında küçük çaplı göçlerin ara sıra olduğunu gösteren bulgular olsa da, gelecek büyük nüfus değişimi 7.000 yıl önce tarımın yayılmasıyla gerçekleşir. Ve böylece bu dönemde insanlar tamamıyla yeni teknoloji ve ekonomi ile güneyden ılıman Batı Avrupa’ya gelir. Yaygın biçimde iki güzergâh kullanıldığı düşünülmektedir. Bunlardan biri kara bağlantılarıyla Anadolu üzerinden Yunanistan, Balkanlar ve Macaristan geçilerek Avrupa merkezine ulaşmaktır (Gronenborn 1999; Szécsényi-Nagy et al. 2015; Horejs et al. 2015). İlginçtir ki bu yollar tam olarak günümüzde bazı Batı Asya ülkeleri ve Suriyeli göçmenler tarafından kullanılan güzergâhla aynıdır. Yine bölgelerin kaynaklarının Fırat ve Dicle nehir vadileri etrafındaki “Bereketli Hilal” ve çevresindeki topraklar olması aşağı yukarı 7.000 yıl öncesiyle benzerdir.

      Kara bağlantılarının kullanılarak Balkanlar’dan Avrupa’ya varmak dışındaki kullanılan diğer bir güzergâh da denizyoludur. Bu güzergâh çoğunlukla Akdeniz kıyısındaki yerleşimciler tarafından kullanılmıştır. Tarımla uğraşan bu yerleşimciler böylece hayvancılık ve tarım yaptıkları Kuzeybatı Afrika’nın içlerine ve daha da doğuya İber yarımadasına yerleştiler (Paschou et al. 2014).

      Gronenborn_Ober_2014-2kl

      Şekil 1: Batı Avrasya’da tarımın yayılışı. Tarıma bağlı tahıllar ve hayvancılık “Bereketli Hilal” den çıkmıştır (turuncu ile gösterilen bölge). (Graphics: D. Gronenborn/ M. Ober, RGZM)

      Avrupa kıtasındaki birçok bölgede özelliklede Batısında böylece göçmen popülasyon yerli avcı-toplayıcılarla temas kurmuştur. Bu temaslar arkeolojide yıllarca gözden geçirildi: devamında çiftçi ve yerli avcı-toplayıcıların birbirlerinden yararlandığı ve hatta aynı yerleşmelerde birbirlerinin geçim ekonomileri ve uzmanlaşmaları ile yan yana yaşadığı görüldü (Gronenborn 2007). Sınır bölgelerinde ve kıyı yerleşimlerinde avcı toplayıcılar daha verimli topraklara yerleşmiş çiftçi toplulukların yanında varlığını sürdürüyordu.

      Klasik biyolojik antropoloji çalışmalarının çok daha ötesinde, her yeni gen bazlı antik DNA çalışması avcı-toplayıcı ve çiftçi bireylerin fiziksel farklılıkları hakkında bilgiler ortaya çıkarır. Görünen o ki, yerli avcı-toplayıcılar koyu ten, açık renk gözlere sahip iken Anadolu’dan göç eden popülasyon daha açık ten ve koyu renk gözlere sahipti (Mathieson et al. 2015). Bu fiziksel farklar ve belki de daha çok dilleri, ritüelleri, geleneklerindeki temel farklılıklar birçok bölgedeki avcı-toplayıcı ve çiftçi topluluklar arasındaki temas ve biraradalığının günümüzde görmezden gelinmesine sebep oldu. Ne var ki, bu topluluklar birbiriyle iletişim kurmayı ve işbirliği yapmayı her şeye rağmen biliyorlardı.

      Neolitik dönemin erken tarım dönemi boyunca başlayan benimseme ve biriktirme süreci 4200 yıl öncesi civarında sonlanmıştır. Bu dönemde oluşmuş bu yeni popülasyon Avrupa’da, bugünkü güneydoğu Rusya ve Ukrayna’nın step bölgelerinde geniş çaplı yayılım gösterdi. Gelecek yüzyılda göç oranlarının düşük olması sebebiyle Avrupa Tunç Çağı topluluklarının başlangıcı genetik olarak büyük oranda günümüz formlarıyla bu step bölgelerine yayılan popülâsyonla oluştu (Brandt et al. 2013).

      Özet olarak, güncel tablo Avrupa popülâsyonunun üç ana bileşenden meydana geldiği yönündedir. Bunlar geçmişteki yoğun göçlere dayandırılabilir: Birinci bileşen 40.000 yıl önce Avrupa’ya ulaşan ve Buzul Çağa tarihlenen hareketlilikten, ikincisi 7000 yıl önce tarımın başlamasıyla oluşan hareketlilikten ve sonuncusu yaklaşık 5000 yıl önce steplere varılmasıyla meydana gelmiş olan hareketlilikten meydana gelir (Haak et al. 2015).

      Nihayetinde tüm bu nüfusların karşılaşması, biraradalığı ve iş birliği sadece günümüzün Avrupa’sını şekillendirmekle kalmamış, aynı zamanda Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Afrika ve Amerika gibi bölgelerde Erken Modern popülâsyonlarının oluşumunda da payı olmuştur.

      Çeviren: Meha Abufaur(evrimselantropoloji)

      Kaynak:
      • archaeologik.blogspot.co.at
      • Brandt, Guido; Haak, Wolfgang; Adler, Christina J. et al., Ancient DNA Reveals Key Stages in the Formation of Central European Mitochondrial Genetic Diversity. Science 342, 2013, 257-261.
      • D. Gronenborn, A variation on a basic theme: the transition to farming in southern central Europe. Journal of World Prehistory 13/2, 1999, 123-210.
      • D. Gronenborn, Beyond the Models: ‘Neolithization’ in Central Europe. In: A. Whittle / V. Cummings (Hrsg.), Going Over: the Mesolithic-Neolithic Transition in North-West Europe. Proceedings of the British Academy 144 (London 2007) 73-98.
      • D. Gronenborn / Th. Terberger, Die ersten Bauern in Mitteleuropa – eine interdisziplinäre Herausforderung. In: Th. Terberger / D. Gronenborn (Hrsg.), Vom Sammler und Jäger zum Bauern: Die Neolithische Revolution. Konrad Theiss (Darmstadt 2014) 7-14.
      • Haak, Wolfgang; Lazaridis, Iosif; Patterson, Nick; Rohland, Nadin; Mallick, Swapan; Llamas, Bastien et al., Massive migration from the steppe was a source for Indo-European languages in Europe. Nature 522 (7555), 2015, 207–211. – DOI: 10.1038/nature14317.
      • Horejs, B.; Milić, B.; Ostmann, F.; Thanheiser, U.; Weninger, B.; Galik, A., The Aegean in the Early 7th Millennium BC. Maritime Networks and Colonization. Journal of World Prehistory 28 (4), 2015, pp. 289–330. – DOI: 10.1007/s10963-015-9090-8. (at academia.edu)
      • Mathieson, Iain; Lazaridis, Iosif; Rohland, Nadin; Mallick, Swapan; Patterson, Nick; Roodenberg, Songül Alpaslan et al. (2015): Genome-wide patterns of selection in 230 ancient Eurasians. Nature 528, 2015, pp. 499-503. – DOI:10.1038/nature16152.
      • Paschou, Peristera; Drineas, Petros; Yannaki, Evangelia; Razou, Anna; Kanaki, Katerina; Tsetsos, Fotis et al. (2014): Maritime route of colonization of Europe. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 111 (25), 2014, pp. 9211–9216. – DOI:10.1073/pnas.1320811111.
      • Prüfer, Kay; Racimo, Fernando; Patterson, Nick; Jay, Flora; Sankararaman, Sriram; Sawyer, Susanna et al., The complete genome sequence of a Neanderthal from the Altai Mountains. Nature 505 (7481), 2014, 43–49. –DOI: 10.1038/nature12886.
      • Sankararaman, Sriram; Mallick, Swapan; Dannemann, Michael; Prüfer, Kay; Kelso, Janet; Pääbo, Svante; Patterson, Nick; Reich, David, The genomic landscape of Neanderthal ancestry in present-day humans. Nature 507 (7492), 2014,354–357. – doi:10.1038/nature12961
      • Szécsényi-Nagy, Anna; Brandt, Guido; Haak, Wolfgang; Keerl, Victoria; Jakucs, János; Möller-Rieker, Sabine et al. (2015): Tracing the genetic origin of Europe’s first farmers reveals insights into their social organization. Proceedings. Biological sciences / The Royal Society 282 (1805), 2015. – DOI:10.1098/rspb.2015.0339.
      • Weninger, Bernhard; Clare, Lee; Gerritsen, Fokke; Horeijs, Barbara, Krauß, Raiko; Linstädter, Jörg; Ozbal, Rana; Rohling, Eelco J., Neolithisation of the Aegean and Southeast Europe during the 6600–6000 calBC period of Rapid Climate Change. Documenta Praehistorica 41, 2014, pp. 1–31. – DOI: 10.4312\dp.41.1

      Üç Yaya Tipi Var. Peki Siz Hangisisiniz?

      Üç Yaya Tipi Var. Peki Siz Hangisisiniz?

      Metrodan indiniz ve koridor boyunca yürüyorsunuz ya da bir parkta gezintiye çıktınız, farklı bir güzergâhtan başka bir insan geliyor ve bunun anlamı şu; siz ya da diğer kişi hızını ve izlediği yolu değiştirmezse, fiziksel olarak esnek olmayan bir çarpışmayı deneyimleyeceksiniz. Peki bu durumda siz, diğer kişinin size yol vermesini bekleyen kişi misiniz yoksa yeterince nazik davranıp, yavaşlayan ve diğer kişinin geçişine izin veren kişi misiniz?

      Senaryo-semasi-bilimfilicomJournal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance’ da yayımlanan yeni bir araştırma, kadın ve erkeklerden oluşan 20 katılımcıyla bu senaryoyu yeniden oluşturdu. Kurulan senaryoda, her çiftten biri odanın bir köşesinden diğer köşesine köşegensel (çapraz şekilde) yürürken, diğer kişi de komşu köşeden odanın öteki köşesine yürüyor (yandaki şemadaki gibi). Her denemede de her iki katılımcı da başlama sinyaliyle birlikte aynı anda yürümeye başlıyor ve katılımcılardan birbirleriyle herhangi bir iletişim kurmadan çarpışmamaları isteniyor. Bunun yanı sıra katılımcılar, bir kişilik testi dolduruyor ve araştırma ekibi katılımcıların boy, kilo ve yaş bilgilerini de kayıt altına alıyor.

      Denemeler boyunca katılımcılar tutarlı bir davranış örgüsü gösterme eğilimindeydiler: kabaca katılımcıların dörtte biri çarpışmadan kaçınmak için yol verme eğilimi gösterirken, diğer dörtte bir; kesişim noktasına daha erken varıyor (diğer kişinin yol vermesi anlamına geliyor), kalan kısım ise karışık davranışlar sergiliyor. Fakat önemli bir biçimde, ne kişilik özelliklerinin, ne cinsiyetin, ne yaş, ne boy ne de kilonun; katılımcıların çarpışmadan kaçınmak için nasıl bir strateji geliştirme eğiliminde olduklarıyla herhangi bir ilişkisi olmadığı görüldü. Görünüşe göre; böylesi bir durumda bazılarımız daha dominant, bazılarımız çekingen, bazılarımız ise değişken davranıyoruz. Fakat yaya tipinin, bizlerin dışa-dönüklük veya fiziksel boyutlarımız gibi temel özelliklerimizle ilişkili olmadığı görüldü.

      Araştırma ekibi aynı çalışmayı daha büyük bir odada ve daha fazla katılımcıyla tekrarladı ve deneyler kimin yol vereceğine dair alınan kararın çok erken alınma eğiliminde olduğunu gösterdi. Daha dominant kişi, esasında rotasında minik ayarlamalar yapıyor ve hızını arttırıyor, fakat bu durum çarpışmadan kaçınmak için yeterli değil. İkinci kişi bu sinyalleri saptamak için önce bekliyor ve kendi ayarlamalarını yaparak çarpışmadan kaçınmak için sonuçta yol veriyor.

      Fakat bu araştırma; tam karşıdan birbirine doğru gelen iki kişinin söz konusu olduğu yaya problemine dair bir cevap üretmiyor ve eğer ki iki kişi de yolunu aynı şekilde değiştirirse yani yine birbirlerinin karşısına gelecek şekilde ayarlarsa, işte bu durumdaki davranış örgülerini belirlemek için farklı araştırmalara ihtiyacımız var.


      Kaynak:  Bilimfili

      Araştırma Referansı: Knorr, Alexander G., Lina Willacker, Joachim Hermsdörfer, Stefan Glasauer, and Melanie Krüger. “Influence of Person-and Situation-Specific Characteristics on Collision Avoidance Behavior in Human Locomotion.” (2016). (Reviewed on 2016, July 1)

      Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

      Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

      Özellikle bilim dünyası dışındaki insanlar arasında “sirkadiyen saat” metaforik bir tanım gibi algılanır. Latince anlamıyla ‘gün döngüsü’ anlamına gelen terim vücut içi biyolojik aktivitelerin düzenlenmesini ve gün içinde hücre düzeyinde, hormon seviyesinde ve beyindeki aktivitelerdeki düzenli değişimi ifade eder. Elbette insan vücudunun içinde tik-tak atan bir saat ve gece-gündüz geçerken vücuda yardımcı olan bir saat bulunmuyor. Ancak Harvard Medical School (HMS) ve Wyss Institute’ten sentetik biyologlar tam da bunun gibi somut, transplante edilebilir bir biyomühendislik ürünü 24-saatlik bir saat üretmeyi başardı. Saat, kendi içinde tipik bir sirkadiyen ritmi olmayan bir bakteriye yerleştirildikten sonra kendi kendine çalışmaya başlayabildi.

      Araştırmalarını geçtiğimiz hafta Science Advances dergisinde yayımlayan ekip,Synechococcus elongatus fotosentez yapabilen siyanobakterilerde sirkadiyen ritm altında yatan mekanizmayı incelemekle işe başladı. Bu bakteriler gece ve gündüz döngülerini düzenlemek üzere üç temel protein kullanır. Daha önceki araştırmalarda, hatta test tüplerinde bir araya getirildiklerinde dahi, bu üç proteinin düzenli bir sirkadiyen ritm ile bağlanıp ayrıldıkları gözlemlenmişti. Araştırmacılardan Anna H. Chen, bu üç proteini kullanarak – belli bir düzende biyolojik aç-kapa fonksiyonu yürütebilen – bir osilatör üretti ve bunu bağırsak bakterisi Escherichia coli‘ye transplante etti.

      Sentetik biyologlar için, bu proteinleri tanılamak ve görevlendirmek üzere kullanılan işlemler gayet iyi anlaşılmış durumda. Böylelikle bu araçları doğru bir şekilde bir araya getirecek ve aynı mekanizmayı sağlayacak sistemi yapmak, bilgilerin doğruluğunu da kanıtlamış oldu. Ekip osilatörde ‘downstream‘ çalışacak bir flüoresan protein işaretleyici üretti.  Üç günlük bir periyottan sonra, osilatörün 24 saatlik dilimlerde düzenli şekilde aç – kapa işlevi gördüğünü ve sirkadiyen olmayan E. coli‘lerde bu ritmisiteyi yarattığı gözlemlendi.

      Researchers have transplanted a circadian clock from cyanobacteria into a gut microbe, E. coli.

      Araştırmacılar siyanobakterilerde bulunan bir biyolojik saati sistemleştirip bağırsak bakterisi E. coli‘ye transplant etti. Görselde; siyanobakterilerde sirkadiyen ritmi düzenleyen Kai A B ve C proteinleri ile saat düzeni anlatılıyor. Sağda, gün içinde bu protein sistemine bağlanan flüoresan proteininden yayılan ışığın üç günlük bir zaman da ritmik değişim grafiği gösterilmiş.

      Sonuçta, vücuda yerleştirilebilen, 24 saatlik sirkadiyen saat üretildi. Diğer araştırmacılar, daha önceleri belli bir zaman gecikmesi veya daha küçük bir zaman aralığında ritm yaratmayı başarmıştı. Mevcut araştırmada ilk kez 24 saatlik bir döngüyü kullanan ve tüm yaşamsal zamanla ilişkili bir sistem üretildi. Deney; belli bir prensibi kanıtladı. Şimdi de, bilimciler mevcut flüoresan işaretleyici proteini, diğer günboyu yada günlük döngülere bağlayarak kullanım alanlarını genişletmeye çalışacak.

      Chen, muhtemel medikal kullanım alanlarına dikkat çekerek, insan sağlığında mikrobiyomların geniş kullanım avantajlarını belirtti. Daha dikkat çekici bir unsur olarak, bu araştırmada üretilen sistem çevre ile uyumsuz çalışan veya çalışmayan vücut saatleri olan insanlara çok yardımcı olabilir. Bu sistem ile obezite ve glukoz intoleransı gibi bağırsak bakterilerinin biyolojik ritminin olmamasına bağlanan rahatsızlıklar da tedavi edilebilecek. Sentetik olarak tasarlanmış vücut saatleri ile ilaçların vücuda tam doğru zamanda etki etmesi ve endüstriyel amaçlarla kullanılan mikrobiyal canlıları kontrol etmekte de kullanılabilecek.

      Araştırma laboratuarının nihai hedefine ulaşması için büyük bir adım atıldığı kaydedildi. On yıldan fazla bir süredir, araştırmacılardan Pamela Silver, biyolojik bir zamanlayıcı üretmekle ilgilendiklerini söylüyor. Bu zamanlayıcının günden güne geçişi sağlayan ritmi ya da hücrenin belli bir uyarıcıdan sonra ne kadar zaman geçtiğini hesaplayabilmesini sağlayacak şekilde üretmeyi denediler.

      Ekibin beklentisi ise diğer araştırmacıların sirkadiyen saat aletini geliştirerek çok çeşitli kullanımını mümkün kılmaları. Zaten tüm amaç da bu, saatin başkaları tarafından kullanılması.

       


      Referans :
      • Bilimfili,
      • HarvardMagazine, Engineering an Internal Clock, harvardmagazine.com/2015/06/engineering-circadian-clock
      • Anna H. Chen, David Lubkowicz, Vivian Yeong, Roger L. Chang and Pamela A. Silver Transplantability of a circadian clock to a noncircadian organism Science Advances 12 Jun 2015: Vol. 1, no. 5, e1500358 DOI: 10.1126/sciadv.1500358

      Anne ve Babanın Boşanması Çocuklar İçin Kötü Müdür?

      Anne ve Babanın Boşanması Çocuklar İçin Kötü Müdür?

      Kısa birkaç istatistik ile başlayacağız. 2015 yılı TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre; boşanmaların  %39,3’ü evliliğin ilk 5 yılı, %21,5’i ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşti. Yalnızca 2015 yılında ülkemizde 131830 boşanma vakası gerçekleşti. Bütün boşanma vakaları çocuklu ailelerde gerçekleşmiş olmasa da, çocuklu ailelerdeki boşanma vakaları da oldukça üst seviyelerde. Hatta TÜİK verilerine göre; 2015 yılında boşanma oranları bir önceki yıla oranla %7 artmış durumda.

      Boşanmış ebeveynler genellikle bu problematik süreçte çocuklarının refahına dair oldukça hassaslar. Hatta bazı ebeveynler çocuklarını boşanma travmasından korumak için mutsuz evliliklerini sürdürmeye devam ediyorlar.

      Yine de ayrılan ebeveynlerin umutlu olmaları için bazı sebepler var. Araştırmacılar, boşanma sürecine tanık olan çocukların yalnızca küçük bir yüzdesinin ciddi problemler yaşadığı bulgusuna eriştiler. Bu makalede, elde edilen bu verileri ve çocukları boşanmanın muhtemel olumsuz etkilerinden koruyabilecek faktörleri ele alacağız.

      Hızlı Toparlanma

      Boşanma vakaları birçok çocuğu kısa vadede etkiler, fakat araştırmalara göre çocuklar, ilk darbenin ardından hızlı bir şekilde toparlanıyorlar. 2002 yılındaki bir çalışmada University of Virginia’dan psikolog E. Mavis Hetherington; birçok çocuğun boşanmanın olumsuz etkilerini –özellikle de anksiyete, öfke, şok ve güvensizlik gibi– kısa vadede deneyimledikleri bulgusuna ulaştı. Araştırmaya göre; bu tepkiler, ikinci yılın sonunda tipik bir biçimde azalıyor ya da tamamen yok oluyor. Yalnızca bazı çocuklar (azınlık) uzun süreli acı çekiyorlar.

      Ebeveyni boşanmış çocukların büyük çoğunluğu uzun vadede daha iyi oluyorlar. 2001 yılındaki nicel bir literatür taramasında, Pennsylvania State University ‘den sosyolog Paul R. Amato; boşanmanın ardından birkaç yıl sonra çocuktaki muhtemel sonuçları inceledi. Çalışmalar; farklı yaşlardaki evli aile çocuklarını boşanmış aile çocuklarıyla karşılaştırdı. Araştırmacılar bu çocukları; çocukluk, egrenlik ya da gençlik yıllarında; akademik başarı, duygusal ve davranışsal problemler,kurallara uymama, benlik algısı ve sosyal ilişkiler açısından değerlendirdi. Çalışmanın bulgularına göre;  boşanmış ebeveynlerin çocuklar ile aile bağları bozulmamış çocuklar arasında bütün bu ölçeklerin hepsinde çok küçük farklılıklar söz konusu ve bu da bize çocukların büyük çoğunluğunun boşanma vakasına karşı iyi bir dayanıklılık ve katlanma sergilediklerini gösteriyor.

      Öte yandan araştırmacılar; boşanma sürecinde ve sonrasında ebeveynler arasındaki yüksek dozlardaki çatışmaların çocuktaki adaptasyonu güçlendirdiği bulgusuna eriştiler. Öte yandan ayrılma öncesinde meydana çıkan çatışmanın etkileri, bazı vakalarda tersine durumları da ortaya çıkarabiliyor. 1985 yılında yapılan bir çalışmaya göre; boşanma öncesi yüksek seviyelerde geçimsizliğe maruz kalan çocuklar, düşük seviyelerde geçimsizliğe maruz kalan çocuklara kıyasla daha iyi adaptasyon sağlıyorlar. Görünüşe göre; evliliğe dair gürültü kesildiğinde, çocuklar; gelen boşanma haberine hazırlıksız yakalanıyorlar. Ve bu haberle şaşkına dönüyorlar ve hatta belki de korkuyorlar. Öte yandan, yüksek geçimsizliğin olduğu ailelerin çocukları ise boşanma haberini anne ve babanın kavgalarının artık bir son bulması olarak görüp, hoş karşılıyor olabilirler.

      Sonuç olarak, bulgulara göre; yalnızca küçük bir yüzdedeki çocuklar, ebeveynlerinin boşanmasına bağlı problemler deneyimliyorlar. Bu zorlukların sebepleri ise belirsiz. Bazı problemler, boşanmaya dair anne ve baba arasındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan, durumun stresi de ebeveyn kaynaklı acının kalitesini etkileyebilir. Boşanma, her iki ebeveynde de çoğunlukla depresyona, anksiyeteye ya da madde bağımlılığına yol açar ve iş ve çocuk ilgisi arasındaki dengede dengesizlikleri beraberinde getirir. Bu problemler de, ebeveynlerde, çocukların çoğunlukla ihtiyaç duyduğu şey olan sevgi ve güven duygularını giderme konusunda yetersizliğe sebep olabilir.

      Büyüyen Kaygılar

      Boşanma deneyimleri aynı zamanda gençlik ya da yetişkinlik sürecine kadar görülmeyen bazı problemleri  de ortaya çıkarabilir. University of California, Berkeley’den Judith Wallerstein, 2000 yılında çıkardığı The Unexpected Legacy of Divorce: A 25 Year Landmark Study başlıklı kitabında boşanmış ebeveynlerin çocuklarının birçoğunun yetişkinlikte depresyon ve ilişki sorunları gibi ciddi problemler deneyimlediklerini gösteren vaka çalışmalarını ele alıyor.

      Fakat, bilimsel araştırmalar; yetikinlikte yaygın olarak problemler görüldüğü düşüncesini henüz desteklemiyor ve dahası boşanmış ebeveynlerin çocuklarının yetişkinlikte oldukça adapte olmuş bireyler haline geldiklerini ortaya koyuyor. Örneğin; psikolog E. Mavis Hetherington ve gazeteci John Kelly’nin 2002 yılında yazdığı For Better or For Worse: Divorce Reconsideredbaşlıklı kitabında Hetherington’ın boşanmış ebeveyn çocuklarını ve ailesi beraber olan çocukları takip ettiği 25 yıllık bir araştırmadan bahsediliyor. Söz konusu çalışmada, ebeveynleri boşanmış aileden gelen çocukların %25’i yetişkinliklerinde ciddi sosyal, duygusal ya da psikolojik sorunlar deneyimlerken, boşanmamış ailelerden gelen çocukların ise %10’u bu tarz sorunları deneyimledikleri görüldü. Bu bulgular da şunu gösteriyor esasında, ebeveynleri boşanmış çocukların yetişkinlikte, ebevenyleri boşanmamış olanlara kıyasla yalnızca %15’lik bir fark gösteriyorlar. Ve dahası ortaya çıkan bu farkın; boşanmadan ya da yetersiz ebeveynlik gibi diğer değişkenlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını kimse bilmiyor.

      2003 yılındaki bir review makalede University of Virginia’dan araştırmacılar; çocukluğunda ebeveyni boşanmış yetişkinlerin evliliklerinin boşanmamış ailelerin çocuklarının evliliklerine kıyasla bir şekilde daha problemli olma eğiliminde olduğu bulgusuna ulaştılar. Örneğin, çocukluğunda ebeveynleri ayrılmış ve genç bireyken ilişiler kurmada ve bu ilişkileri samimi bir biçimde sürdürmekte zorluk çeken insanlar, ebeveyni boşanmamış bireylere kıyasla evliliklerinde daha fazla huzursuz oluyorlar ve zayıf ilişkiler sonucu yüksek boşanma oranları gösteriyorlar. Diğer bütün ölçeklerde ise bu iki grup arasındaki farklar oldukça küçük.

      İyileştirme

      Her ne kadar boşanma deneyimi yaşamış çocuklar genellikle durumu toparlasalar da bir dizi etken deneyimledikleri sorunları azaltabiliyor. Ebeveynler boşanma sürecine bağlı gerginliği sınırladığında ya da çocuğun maruz kaldığı çatışmaları en aza indirebildiklerinde, çocuklar boşanmanın üstesinden daha iyi geliyorlar. Dahası, çocuklar, yetersiz ebevenylik yapana kıyasla sorumluluklarını iyi bir biçimde yerine getiren anne ya da babanın gözetiminde olduklarında boşanma sürecini daha sorunsuz atlatıyorlar. Yetersiz ebeveynlik durumunu deneyimleyen anne ya da baba ise, çocuğuyla geçirdiği zamanı belirleme noktasında profesyonel destek almalıdır. Bununla birlikte, ebeveynler, bu zor zamanlar boyunca çocuklarıyla; boşanma ve boşanmanın sonuçları hakkında açık bir biçimde konuşarak ve bütün soruları cevaplayarak onlara destek olabilirler.

      Öte yandan, iyi ebeveynlik de çocukların boşanma-kaynaklı zorlukların üstesinden gelmede önemli bir role sahip. Ebeveynler, çocuklarına karşı samimi olmalı ve duygusal destek sağlamalılar. Ayrıca çocukların davranışlarını yakından gözlemlemeliler. Ancak bu noktada, anne ve baba dengeli (ne çok katı ne de aşırı sınırsız olmayacak biçimde) bir disiplini de oturtmalılar. Çocuğun toparlanmasını sağlayan diğer faktörler ise; boşanma sonrası ekonomik destek ve akranlardan ya da öğretmenler gibi diğer yetişkinlerden sosyal destek almak olabilir.

      Öte yandan, çocuğun belirli karakteristik özellikleri de iyileşme sürecini etkileyebilir. Uysal çocuklar bu noktada daha kolay iyileşme eğilimi gösterirler. Bunun yanı sıra mücadele biçimleri de bir fark yaratabilir. Örneğin, problem çözme yetileri gelişmiş veya sosyal destek arayışına giren çocuklar, çekingen ve dikkat dağınıklığı yaşayan çocuklara kıyasla daha kolay toparlanıyorlar.

      İyi haber ise, boşanma; çocuklar için genellikle zor ve aşırı acı verici olsa da, kalıcı bir uzun vadede zarara sebep olmuyor. Birçok çocuk, bu zorlu süreçten toparlanarak çıkıyor.


      Kaynaklar ve İleri Okuma: Bilimfili
      – Türkiye İstatistik Kurumu, “Evlenme ve Boşanma İstatistikleri, 2015” http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21515 (Reached on 2016, June 30)
      – For Better or For Worse: Divorce Reconsidered. E. Mavis Hetherington and John Kelly. W. W. Norton, 2002.
      – Reconciling Divergent Perspectives: Judith Wallerstein, Quantitative Family Research, and Children of Divorce. Paul R. Amato in Family Relations, Vol. 52, No. 4, pages 332–339; October 2003.
      – Arkowitz, H., Lilienfeld, S, O. “How to Help Children Cope with Divorce.” ScientificAmerican MIND. http://www.scientificamerican.com/article/how-to-help-children-cope-with-divorce/ (Reached on 2016, July 1)