Vena pulmonalis sinistra inferior

Tanım ve Terminoloji
“Sol akciğer alt toplardamarı” ifadesi, anatomik olarak vena pulmonalis sinistra inferior teriminin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Bu damar, sol akciğerin alt lobunda oksijenlenmiş kanı kalbin sol atriyumuna (atrium sinistrum) taşıyan, dolayısıyla pulmoner dolaşımın venöz bileşenine ait olan bir yapıdır. Bu terim şu parçalardan oluşur:

  • Vena: Latince’de “toplardamar” anlamına gelir. Kanı genellikle düşük basınçla ve çoğunlukla oksijenden fakir olarak kalbe taşıyan damarlardır. Ancak pulmoner venler istisna teşkil eder; bunlar oksijenlenmiş kan taşır.
  • Pulmonalis: Latince kökenli bu terim “akciğerlere ait” ya da “akciğerle ilgili” anlamına gelir.
  • Sinistra: “Sol” anlamına gelir; vücudun anatomik sol tarafını belirtir.
  • Inferior: “Alt” anlamına gelir; anatomik düzlemde üst (superior) ile karşıt anlamdadır.

Bu bağlamda vena pulmonalis sinistra inferior, sol akciğerin alt lobundan çıkan ve kalbin sol kulakçığına yönelen oksijenli kanı taşıyan bir damardır.


Anatomik Konum ve Yapısal Özellikler
İnsan vücudunda toplam dört adet pulmoner ven bulunur: sağ üst, sağ alt, sol üst ve sol alt pulmoner ven. Bu dört damar, her iki akciğerin loblarından oksijenlenmiş kanı sol atriyuma getirir. Bunlar:

  1. Vena pulmonalis dextra superior
  2. Vena pulmonalis dextra inferior
  3. Vena pulmonalis sinistra superior
  4. Vena pulmonalis sinistra inferior

Sol akciğer, iki loba sahiptir: lobus superior (üst lob) ve lobus inferior (alt lob). Sol alt lobdan gelen kan, segmental venöz dallar yoluyla birleşerek vena pulmonalis sinistra inferior adlı ana toplardamarı oluşturur. Bu damar daha sonra hilum pulmonis’ten çıkarak mediastenum üzerinden kalbin sol atriyumuna ulaşır.

Sol alt pulmoner ven, hilum pulmonisten geçerken bronşiyal yapıların alt kısmında ve pulmoner arterin posteriorunda (arkasında) yer alır. Pulmoner venlerin hilum içindeki yerleşimi şu şekilde tanımlanır:

  • Üstte arterler (arteria pulmonalis)
  • Ortada bronşlar
  • Altta venler (vena pulmonalis)

Bu tipik yerleşim düzeni, “VAB” (vena–arteria–bronchus) akronimiyle akılda tutulabilir.


Fizyolojik Rol ve Kan Akışı
Vena pulmonalis sinistra inferior, sol akciğerin alt lobundan toplanan oksijenlenmiş kanı sol atriyuma iletir. Akciğerlerde gerçekleşen gaz değişimi sonrasında, alveollerden çıkan oksijen açısından zengin kan pulmoner venüller aracılığıyla segmental venlere, oradan da lobar venlere ve nihayetinde ana pulmoner venlere katılır.

Bu oksijenli kan, sol atriyuma ulaştıktan sonra mitral kapak aracılığıyla sol ventriküle geçer. Buradan da aort yoluyla tüm vücuda pompalanır. Dolayısıyla vena pulmonalis sinistra inferior, sol sistemik dolaşımın başlangıcındaki en kritik yapılardan biridir.


Histolojik Özellikler
Pulmoner venler histolojik olarak diğer sistemik venlerden bazı farklılıklar gösterir:

  • Daha ince düz kas tabakası
  • Daha az belirgin adventisya
  • Venöz kapakçık bulunmaması (çoğu durumda)
  • Endotel tabakasının altında elastik fibrillerin varlığı

Bu histolojik yapı, düşük basınçlı fakat yüksek oksijen içeriğine sahip kanın düzgün taşınmasını kolaylaştırır.


Klinik Önemi

  1. Atriyal Fibrilasyon ve Pulmoner Ven İzolasyonu:
    Atriyal fibrilasyonun (AF) patogenezinde pulmoner venlerin miyokardial hücrelerle olan bağlantısı kritik rol oynar. Vena pulmonalis sinistra inferior, bazen ektopik odaklar (pacemaker benzeri anormal uyarı kaynakları) içerebilir. Kateter ablasyonu sırasında pulmoner ven izolasyonu adı verilen prosedürlerde bu damar hedeflenebilir.
  2. Pulmoner Venöz Dönüş Anomalileri (PAPVR/TAPVR):
    Embriyonik gelişim sırasında pulmoner venlerin yanlış şekilde sistemik venöz yapılarla birleşmesi, kısmi ya da total anormal pulmoner venöz dönüşe (PAPVR/TAPVR) yol açabilir. Bu gibi konjenital anomalilerde vena pulmonalis sinistra inferior bazen sağ atriyuma ya da vena cava sistemine bağlanabilir.
  3. Akciğer Cerrahisi ve Lobektomi:
    Torakotomi veya video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) gibi işlemlerde, sol alt lobun alınması gerekiyorsa (lobectomia inferior sinistra), bu damarın dikkatle ligasyonu gerekir. Çünkü bu damar, pulmoner venöz dönüşün büyük bir kısmını sağlar.
  4. Tümör ve Emboli Durumları:
    Akciğer kanseri metastazlarında ya da pulmoner ven trombozlarında, vena pulmonalis sinistra inferior tutulumu görülebilir. Emboli durumlarında ise, özellikle sol atriyuma geçiş riski olduğundan sistemik embolilere (örn. serebral emboli) neden olabilir.

Embriyolojik Gelişim
Pulmoner venler, embriyonik gelişimde ilk olarak tek bir pulmoner venöz kök aracılığıyla sol atriyuma bağlanırlar. Zamanla bu kök dallanarak dört ayrı pulmoner vene dönüşür. Bu sürecin anormal seyretmesi, konjenital anomalilere neden olabilir. Sol alt pulmoner venin gelişimi, sol arka kardinal ven sisteminden bağımsız olarak pulmoner sinüslerden türemektedir.



Keşif

Sol akciğer alt toplardamarı — yani vena pulmonalis sinistra inferior — anatomik literatürde yer alan dört ana pulmoner venden biridir. Bu damar, hem fonksiyonel olarak hem de tarihsel olarak büyük öneme sahip bir yapıdır. Ancak bu damarın ve genel olarak pulmoner venlerin keşif tarihi, insan vücudunun dolaşım sistemi hakkında yüzyıllar süren kavramsal dönüşümlerle iç içedir. Bu süreç; antik dönem yanlış anlamaları, Rönesans dönemi otopsi bulguları, mikroskopik keşifler ve modern anatomi atlaslarının gelişimiyle şekillenmiştir.


1. Antik Yunan ve Roma Dönemi: Kavramsal Belirsizlikler

İlk sistematik anatomi bilgileri, Hipokrat (M.Ö. 5. yy) ve Galenos (M.S. 2. yy) gibi hekimlerin eserlerinde yer aldı. Ancak bu dönemde pulmoner dolaşımın ayrıntılarından söz edilmez.

  • Galenos‘a göre kan, karaciğerde oluşur ve kalp içinde bir odacıklar arasında gizli gözeneklerden geçerek akciğerlere ulaşır. Sol kalpten çıkan arteriyel kanın kaynağı olarak akciğerlerdeki oksijenlenme süreci bilinmiyordu.
  • Pulmoner venler, venae arteriosae ya da “arter benzeri toplardamarlar” olarak adlandırılıyordu. Fakat işlevleri tam olarak kavranmamıştı.

Sol akciğer alt lobundan gelen venöz dönüşle ilgili özel bir farkındalık bu dönemde yoktu. Damarlar fonksiyonel kategorilere göre değil, anatomik görünüme göre adlandırılıyordu.


2. İslam Altın Çağı (8.–13. yüzyıl): İlk Eleştiriler

İbn Sina (980–1037) ve İbn Nefis (1213–1288), Galenos’un teorilerine eleştiriler getirerek pulmoner dolaşım hakkında daha gerçekçi görüşler sundular.

  • İbn Nefis, kalbin sağ tarafındaki kanın doğrudan akciğerlere gittiğini ve burada hava ile karışarak sol kalbe ulaştığını öne sürdü. Bu, vena pulmonalis’in dolaylı olarak işaret edildiği ilk metinlerden biridir.
  • Ancak vena pulmonalis sinistra inferior gibi loblara özgü damarlar henüz detaylı şekilde tanımlanmamıştı.

3. Rönesans ve Modern Anatomik Keşifler (15.–17. yüzyıl)

Andreas Vesalius (1514–1564): Yapısal Tanımın Doğuşu

  • Vesalius’un 1543’te yayımladığı De humani corporis fabrica, Galen’in hatalarını düzeltti ve kadavra otopsilerine dayalı gerçek anatomik çizimler sundu.
  • Pulmoner venler bu kitapta açık biçimde gösterildi, ancak henüz ayrıntılı lobar dallanma ve vena pulmonalis sinistra inferior gibi terimler kullanılmıyordu.

William Harvey (1578–1657): Fonksiyonel Devrim

  • Harvey, 1628’de yayımladığı Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus adlı eserinde kan dolaşımını matematiksel ve deneysel yollarla tanımladı.
  • Pulmoner venlerin kalbe oksijenli kan taşıdığı açıkça ortaya kondu. Bu, sol alt pulmoner venin fizyolojik öneminin anlaşılmasında kritik bir dönüm noktasıydı.

4. 18.–19. Yüzyıllar: Sistematik Anatominin Kurulması

Bu dönemde mikroanatomik yöntemlerin gelişmesiyle birlikte akciğer lobları ve ilgili damarların sınıflandırılması yapılmaya başlandı.

  • Xavier Bichat (1771–1802) gibi Fransız anatomi uzmanları, dokuların fonksiyonlarına göre sınıflandırılması gerektiğini savundu.
  • Carl von Rokitansky (1804–1878) gibi patologlar, pulmoner venlerdeki patolojik değişiklikleri ilk kez tanımladılar.
  • Bu yüzyılda kadavra disseksiyonları sonucunda her bir akciğer lobunun kendi venöz drenaj sistemine sahip olduğu anlaşıldı. Sol alt lobun venöz boşaltımı olan vena pulmonalis sinistra inferior da ayrı bir yapı olarak tanımlandı.

5. 20. Yüzyıl: Terminolojik Standartlaşma ve Görüntüleme Devrimi

Nomina Anatomica (1955 ve sonrası)

  • 1955’te Paris’te toplanan anatomistler, latince terimlerin uluslararası standartlarını belirledi.
  • Bu süreçte “vena pulmonalis sinistra inferior” terimi resmi terminolojiye dahil edildi.

Görüntüleme Tekniklerinin Gelişimi

    1. yüzyıl ortasında anjiyografi, bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) gibi tekniklerin gelişmesiyle bu damar canlı bireylerde net şekilde görüntülenebildi.
  • Özellikle toraks BT anjiyografisi ile sol alt pulmoner venin anatomik varyasyonları tanımlanabildi (örneğin segmental birleşme biçimleri, kısmi venöz dönüş anomalileri vb.).

6. 21. Yüzyıl: Elektrofizyoloji ve Cerrahi Uygulamalar

Son yıllarda bu damar, sadece anatomik bir yapı değil, aynı zamanda çeşitli klinik uygulamalarda odak noktası haline gelmiştir:

  • Atriyal fibrilasyon ablasyonlarında, pulmoner ven izolasyonu uygulamaları sayesinde vena pulmonalis sinistra inferior gibi damarların elektriksel rolü keşfedilmiştir.
  • Minimal invaziv cerrahilerde (VATS, robotik cerrahiler) bu damarın yeri ve korunması cerrahi başarının anahtarı olmuştur.



İleri Okuma
  • Galen (2. yy): De usu partium corporis humani – Fonksiyonel olarak hatalı pulmoner dolaşım teorisi.
  • İbn Nefis (13. yy): Sharh Tashrih al-Qanun – Pulmoner dolaşımı ilk kez doğru açıklayan teori.
  • Vesalius, A. (1543): De humani corporis fabrica – Pulmoner venlerin anatomik çizimi.
  • Harvey, W. (1628): De Motu Cordis – Kanın kalpten akciğerlere ve geri dönüşünü matematiksel kanıtlarla açıklama.
  • Nomina Anatomica (1955): Internationale Anatomische Nomenklatur – “Vena pulmonalis sinistra inferior” teriminin resmî kabulü.
  • Standring, S. (Hrsg.) (2008): Gray’s Anatomy – Modern terminoloji ve klinik detayların standart referans kaynağı.
  • Gray, H. (1918). Anatomy of the Human Body. Lea & Febiger.
  • Netter, F. H. (1989). Atlas of Human Anatomy. Ciba-Geigy Corporation.
  • Moore, K. L., & Dalley, A. F. (2006). Clinically Oriented Anatomy (5th ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
  • Standring, S. (Ed.). (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier.
  • Calkins, H. et al. (2017). 2017 HRS/EHRA/ECAS/APHRS/SOLAECE expert consensus statement on catheter and surgical ablation of atrial fibrillation. Heart Rhythm, 14(10), e275–e444.

Vena pulmonalis sinistra superior

Terimsel Açıklamalar ve Etimoloji

  • Vena: Latince kökenli olup “toplardamar” anlamına gelir; kanı periferden kalbe taşıyan damarlardır.
  • Pulmonalis: “Pulmo” (akciğer) kökünden türetilmiştir; akciğerlere ait veya akciğerle ilgili anlamındadır.
  • Sinistra: Latince “sol” anlamına gelir; anatomide vücudun sol tarafını ifade eder.
  • Superior: “Yukarıda bulunan” ya da “üstteki” anlamındadır.

Dolayısıyla “vena pulmonalis sinistra superior” ifadesi, “sol akciğerin üst kısmından gelen ve sol kulakçığa dökülen oksijenli kanı taşıyan toplardamar” anlamına gelir.


Sol akciğer üst toplardamarı, latince ifadesiyle vena pulmonalis sinistra superior, akciğerlerden oksijenlenmiş kanı toplayarak kalbin sol kulakçığına (atrium sinistrum) taşıyan dört ana pulmonal venadan biridir. Bu damar, yalnızca anatomik konumuyla değil, aynı zamanda histolojik yapısı, embriyolojik kökeni ve klinik önemiyle de ayrıntılı incelenmeyi hak eden bir yapıdır.

1. Anatomik Yerleşim ve Komşuluklar

Sol akciğer üst toplardamarı, sol akciğerin üst lobundan (lobus superior pulmonis sinistri) ve kısmen de lingula adı verilen bölgesinden gelen oksijenlenmiş kanı toplar. Bu damar, hilum pulmonis düzeyinde (akciğerin vasküler ve bronşiyal yapılarının giriş-çıkış yaptığı anatomik bölge) oluşur. Buradan çıkarak mediastene yönelir ve kalbin sol atriyumuna açılır.

Komşuluk açısından değerlendirildiğinde:

  • Anteriorunda sol ana bronş bulunur.
  • Posteriorunda aort arkı (arcus aortae) yer alabilir.
  • Üzerinden geçen yapılar arasında sol akciğerin arteriyel dalları ve lenf nodları mevcuttur.
  • Aşağıda ise sol alt pulmonal ven (vena pulmonalis sinistra inferior) yer alır.

2. Morfoloji ve Dallanmalar

Sol akciğer üst toplardamarı, hiluma girmeden önce genellikle 2-3 segmental venöz dalın birleşmesiyle oluşur. Bunlar çoğunlukla:

  • Apikal ve posterior segment venleri (V¹ + V²)
  • Anterior segment venleri (V³)
  • Lingular segment venleri (V⁴ + V⁵)

şeklinde dallanır. Bu segmental venler segmental bronş ve arterlerle birlikte segmentum bronchopulmonale olarak adlandırılan işlevsel ve anatomik alt birimlere hizmet ederler.

3. Histolojik Özellikler

Pulmonal venler histolojik olarak ince tunika media‘ya sahiptirler ve bu yönüyle sistemik venöz yapılardan ayrılırlar. Endotel iç yüzeyi, düşük dirençli bir akışa olanak tanıyacak şekilde düzenlenmiştir. Damar çapı geniştir ve kalbe doğru yönelen sürekli bir kan akımı taşır.

4. Embriyolojik Gelişim

Pulmonal venler embriyogenez sırasında sol atriyumun dorsal duvarından tomurcuklanarak gelişirler. Başlangıçta tek bir pulmonal ven söz konusudur. Bu yapı zamanla dört ana ven olacak şekilde dallanır ve sonunda her biri bir akciğer lobuna karşılık gelen damarları oluşturur. Sol akciğerin üst lobuna giden venöz drenaj da bu süreçte gelişir.

5. Klinik Önemi

Sol akciğer üst toplardamarı, birçok klinik senaryoda önem arz eder:

  • Pulmoner venöz dönüş anomalileri (ör. total veya parsiyel anormal pulmoner venöz dönüş): Bu damarın atriyuma anormal boşalması ciddi konjenital kalp hastalıklarına neden olabilir.
  • Ablasyon işlemleri (ör. atriyal fibrilasyon tedavisinde): Sol üst pulmonal ven, sıklıkla aritmojenik odak olarak yer alır. Bu nedenle, radyofrekans ablasyonları sırasında hedef alınan başlıca damar segmentlerinden biridir.
  • Toraks cerrahisi veya akciğer rezeksiyonları sırasında damarların tanınması ve korunması, postoperatif komplikasyonları önlemek açısından yaşamsaldır.

6. Görüntüleme Yöntemleriyle Tanımlama

  • BT anjiyografi: Sol üst pulmonal venin konumu, kalbe boşalma açısı ve çapı detaylı olarak değerlendirilebilir.
  • Ekokardiyografi (özellikle transözofageal): Kalbe açıldığı noktadaki kan akışı dinamiği izlenebilir.
  • MR anjiyografi: Özellikle pulmoner venlerin anomalileri veya stenozlarının değerlendirilmesinde kullanılır.

Keşif

İleri Okuma
  1. Netter, F. H. (1989). Atlas of Human Anatomy. Ciba-Geigy Corporation.
  2. Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2013). Clinically Oriented Anatomy (7th ed.). Wolters Kluwer.
  3. Standring, S. (Ed.). (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier.
  4. Ho, S. Y., & Nihoyannopoulos, P. (2020). Anatomy of the heart revisited in the era of cardiac imaging. European Heart Journal – Cardiovascular Imaging, 21(9), 1035–1050.
  5. Kato, R., Lickfett, L., Meininger, G., et al. (2022). Pulmonary vein anatomy in patients undergoing atrial fibrillation ablation. Journal of Cardiovascular Electrophysiology, 33(4), 801–811.

Hormonlar Uyumamıza Nasıl Yardımcı Oluyor?

Hormonlar fizyolojik dengemiz üzerinde etkisi en güçlü olan kimyasallardır. Güzel bir gece uykusu çekmek istediğimizde aklımıza pek gelmezler. Ancak onlar biz uykudayken de mesailerine devam eder, iyi uyku çekerek dinlenmemiz ve ertesi güne hazırlanmamız için çaba harcarlar.
Gün içerisinde yaşadığımız stres, koşturmaca bizi fiziksel ve psikolojik olarak yorar. Bunun en büyük nedeni hormon seviyelerimizde olan değişimlerdir. Böyle zorlu bir güne hazırlanmak ise iyi bir uyku çekmekten geçer. Ancak “iyi uyku göreceli bir kavramdır. Yaştan yaşa ve cinsiyetlere göre değişir. Hormonlar ile uyku arasındaki bağı anlamak ise iyi uykuya ulaşmaktaki en önemli basamaktır.
Hormonlar nedir?
Hormonlar dolaşım sistemimiz ile vücuda yayılan, organ ve hücrelerde değişikliklere yol açan kimyasal mesajlardır aslında. Mesela adrenalin hormonu böbrek üstü bezlerinden salgılanan bir hormon türüdür ve “savaş ya da kaç” tepkisi ile vücudumuzu tehlikelere karşı hazırlar. Elbette fizyolojik dengemizde bazı değişikliklere sebep olarak. Tehlike durumlarına ek olarak büyüme gelişme esnasında, üremede, metabolizma ve enerji dengesinde de hormonlara çok iş düşer.
Hormonlar Stres Seviyesi Yolu ile Uykumuzu Etkiler
Adrenalin gibi bazı hormonlar bizi stresli durumlara karşı hazırladığından uyumadan önce rahatlamayı sağlayan aktiviteler gerçekleştiririz. Aksi takdirde uyumak daha da zor olurdu. Stres uzun süreli olduğunda adrenokortikotropik hormon adrenal bezlerden salgılanan kortizon ve kortizol hormonlarının salınımını tetikler. Uyku problemleri çeken (mesela insomnia hastaları) kişilerde adrenokortikotropik hormon seviyesi, iyi uyku çekenlere nazaran daha fazladır. Ayrıca profesyonel sporcuların kortizol seviyelerinin gün boyunca yüksek olması onların uyku sıkıntısı çekmelerine neden olmaktadır.
Uyku Esnasında Salgılanan Hormonlar Bağışıklık Sistemimizi Destekler ve Karnımızı Acıktırır
Uykuyu birçok kimyasal mesajın kan dolaşımımıza salındığı bir süreç olarak isimlendirebiliriz. Bunlarda birisi de büyüme hormonudur. Ancak sadece çocuklarda değil, büyüklerde de salgılanır ve yetişkinlerdeki amacı doku onarımına katkıda bulunmaktır.
Uyku esnasında iştahımız da düzenlenir, ghrelin ve leptin hormonları salgılanarak. Eğer normalden az uyursak, daha fazla yeme ihtiyacını bu hormonların düzenlenememesi nedeni ile hissederi. Ayrıca insülin ve kortizol hormonları da iştah düzenlenmesindeki baş rol oyuncularındandır. Bu ikili sayesinde güne aç başlar ve stres dolu yeni güne güzel bir kahvaltı ile başlarız.
Gereğinden daha az uyuduğumuzda prolaktin hormonu düzenin dışına itilebilir ve uyku düzensizliğimiz devam ettiğinde bağışıklık sistemimiz de aksamaya başlar. Eğer uzun süreli etkiyi bir kenara bırakırsak, gün içerisindeki konsantrasyon eksiği ve karbonhidrat isteğimizin nedeni bu yardımsever kimyasalımızın eksikliğinden dolayıdır.
Uyku esnasındaki hormon düzenin değişimine aldosteron ve antidiuretik hormon seviyeleri de dahildir. Özellikle antidiuretik hormon sayesinde gece tuvalete gitme ihtiyacımız azalır. Çocukların belli bir yaşa kadar altına kaçırmasının nedeni ise bu
hormonun henüz yeterli seviyeye ulaşamamış olmasıdır.
Hormonlar Uyuma-Uyanma Döngümüzü de Düzenler
Hormonlar uyuma-uyanma döngümüzü de düzenler. Melatonin hormonu karanlıkta salgılanmaya başlar ve vücuda “uyuma vakti” mesajını verir. Parlak ışıklar altında uykumuzun kolay kolay gelmemesi bu nedenledir. Gece işçilerinin neden gündüz uyumakta zorlandığının da bir açıklamasıdır. Yapay melatonin varsa da onun yanlış kullanımı gününüzü hiç edebilir. O yüzden doktor tavsiyesi ile kullanmakta fayda var (elbette bu tüm ilaçlar için geçerli).
Kortizol hormonu gece en az seviyede iken zaman geçtikçe artar ve uyanmadan hemen önce en üst seviyeye çıkar. Bu vücudumuza verilen uyanma sinyalidir. Uzun yolculuklarda uyuma-uyanma düzenini ayarlamak zaman alır. Bu esnada yükselen kortizol nedeni ile günün alakasız saatlerinde karnımızın acıkması normaldir.
Cinsiyet Hormonları da Uykumuzu Etkiler
Kadınlarda uyku ile hormonların ilişkisi menstrual döngü tarafından da etkilenir. Periyodun başlamasından hemen önce düşen progesteron hormonu uyku esnasındaki REM aşamasının süresini de azaltır. Ayrıca bazı sağlık problemlerinde melatonin seviyesi de düşer ve uyku problemleri de baş göstermeye başlar.
Hamilelik esnasındaki hormon düzensizliği uyku problemlerine yol açabilir. Özellikle ilk üç aylı dönemde artar progesteron seviyesi gündüzleri dahi uykulu hissetmeye neden olabilir. Ayrıca menapoz dönemindeki östrojen seviyesi düşüşleri beraberinde uykusuzluk getirebilir. Bunun nedeni ise bu hormon seviyesinin düşmesi nedeniyle vücut sıcaklığının normalden daha dengesizleşmesi ve adrenalin seviyesinin artmasıdır.
Bir döngüye sahip olup olmadığı henüz tartışma konusu olan erkekler için ise kilit hormon testosterondur. Bu hormon uykunun ilk üç saatinde en yüksek seviyeye ulaşır. Geceleri düşük orandaki testosteron uyku problemlerine, daha hızlı yaşlanmaya ve psikolojik problemlere neden olabilir. Ancak testosteron hap ile alınarak bu problemler aşılabilir.
Son olarak uyku esnasındaki oksitosin ve kortizol hormonu seviyeleri rüyalarımızın içeriğini de değiştirebilir.
İyi bir uyku çekmek için yapmamız gerekenler emektar hormonlarımıza yardımda bulunmak. Mesela uyumadan önce sahip olduğumuz stresi azaltmaya çalışmak, eğer bunu yapamıyorsak da tıbbi yardım almak.
Görsel Düzenleme: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynak:

  • SciTech Connect
  • Klok MD, Jakobsdottir S, Drent ML. The role of leptin and ghrelin in the regulation of food intake and body weight in humans: a review. Obes Rev. 2007 Jan;8(1):21-34.
  • Wittert G The relationship between sleep disorders and testosterone in men. Asian J Androl. 2014 Mar-Apr;16(2):262-5. doi: 10.4103/1008-682X.122586.
  • Monica Levy Andersen, Sergio Tufik The effects of testosterone on sleep and sleep-disordered breathing in men: Its bidirectional interaction with erectile function sleep medicine October 2008Volume 12, Issue 5, Pages 365–379 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.smrv.2007.12.003
  • Payne JD, Nadel L. Sleep, dreams, and memory consolidation: the role of the stress hormone cortisol. Learn Mem. 2004 Nov-Dec;11(6):671-8.

Her sakallıyı baban sanma: Temel oranı ihmal yanılgısı

Muayenehanede doktorun karşısında sessizce oturuyorsunuz. Doktor üzgün bir ifadeyle konuşmaya başlıyor:

“Test sonuçlarınız geldi. Maalesef, pozitif!”

“Hasta mıyım yani, emin misiniz?”

Başını sallıyor: “Testin doğruluğu çok yüksek. O yüzden, maalesef hemen hemen eminim. Tedaviye başlamamız lazım. Bu nadir görülen bir hastalık olduğu için kesin bir tedavi henüz bulunamadı, ama elimizden geleni yapacağız.”

Boğazınız kurumuş, yutkunuyorsunuz. Birkaç saniye ikiniz de sessizce oturuyorsunuz. Sonra aklınıza birşey geliyor.

“Yapılan testle kanımdaki bir maddeyi ölçüyorsunuz değil mi?”

“Evet. Bu hastalık her zaman bu maddenin üretilmesine sebep olur. Madde mevcutsa test muhakkak tespit eder.”

“Peki başka sebeple oluşmaz mı bu madde?”

“Nadiren, yüzde bir ihtimalle genetik sebeplerle de olur, hastalıkla ilgisi olmadan.”

“Ama…” Duraksıyorsunuz. Şoka rağmen kafanızın dişlileri çalışmaya başlıyor. Doktor acıyan gözlerle size bakıyor. Kötü haber alanların ilk yaptığı şey inkar etmektir zaten, biliyor.

“Size şimdi bir sevk…” diye başlarken sözünü kesiyorsunuz.

“Hastalık nadir görünüyor demiştiniz. Ne kadar nadir? Toplumdaki görülme sıklığı ne kadar?”

“Yani şimdi, ne bileyim….”

Doktorun yüzü asılıyor. Sorgulayıcı hastalardan hoşlanmadığını yüzünden okuyorsunuz. Ama sözkonusu olan sizin hayatınız, cevapsız kalmayı kabul etmiyorsunuz. Bekliyorsunuz.

“Onbinde bir filandır herhalde.”

“Tamam!” Doktorun masasından bir kağıt ve kalem kapıp birşeyler karalamaya başlıyorsunuz. Doktor sabırsızlanıyor, ama oralı olmuyorsunuz.

Birkaç saniye sonra yüzünüze bir gülümseme geliyor. Başınızı kaldırıp doktora bakıyorsunuz.

“Test sonuçlarına bakarak, hasta olmam ihtimali ne kadardır sizce?”

“Ee, dedim ya, yüzde doksandokuz filan işte.”

“Hayır” diyorsunuz gülümseyerek. “Sadece yüzde bir!”

“Saçmalamayın!” Doktor kaşlarını çatıyor artık. Ama aldırmadan açıklıyorsunuz.

“Bakın, mesela bir milyon kişilik bir topluluk alalım ele. Hastalığın onbinde bir görüldüğünü söylediniz. O zaman bir milyon içinde yüz kişide bu hastalığı görmeyi bekleriz.”

Doktor donuk bir ifadeyle bakıyor, bitse de gitse gibisinden.

“Buna karşılık kalan 999 900 kişi hasta değil. Fakat yüzde bir ihtimalle, testin sağlıklı insanlarda pozitif sonuç verdiğini söylediniz. O zaman, hasta olmayanlar içinde 9999 kişide testin pozitif çıkmasını bekleriz.”

Doktorun kaşları hâlâ çatık, ama hafifçe başını sallıyor.

“Başka bir deyişle, bir milyon kişiye test yapsak, 10 099 kişi pozitif çıkar. Oysa gerçekten hasta olan sadece 100 kişi var. O zaman, testin pozitif çıkmasına bakarak hasta olmam ihtimali 100/10 099, yani yüzde bir bile değil!”

Hevesle elinizdeki kağıdı doktora uzatıyorsunuz. Şöyle bir bakıp bırakıyor.

hastalık testi ağaç diyagramı

“Olmaz öyle şey,” diyor doktor, “yanlışınız var.”

“Hesap açık doktor.”

“Hesapla olmaz bu işler efendim, tecrübe önemli. Biz bu kadar boşuna mı okuduk? Neyse, bekleyen hastalarım var, siz gidin biraz düşünün, sonra isterseniz tedaviye başlarız.”

Arkanızdan kapıyı çekerken “ukala dümbeleği” diye fısıldadığını duyuyorsunuz. Aldırmadan gülümsüyorsunuz. Başka bir uzman bulmanız gerekecek. Ama önce, parka gidip bu güzel günün tadını çıkaracaksınız.


Bu farazi diyalogda doktorun yaptığı hata epeyce yaygın bir yanılgıdır ve “temel oranı ihmal yanılgısı” olarak bilinir. İlk bakışta bir paradoks gibi görülüyor: Hasta olan herkesi tespit edebilen, hasta olmayanlarda ise sadece %1 yanılma payı olan bir test pozitif çıktığında, hasta olma ihtimali nasıl çok düşük çıkabilir?

Basitçe söylersek, temel oranın, yani rastgele seçilen bir insanın hasta olması ihtimalinin onbinde bir gibi çok küçük bir sayı olması sebebiyle. Yanlış alarm ihtimali sadece yüzde bir bile olsa, temel orandan çok daha yüksek. Bu yüzden de gerçek hastaların yüz katı kadar yanlış alarm gözlüyoruz. Bunu şematik olarak şöyle gösterebiliriz.

Hastalık testi Venn şeması

Yanılgının bize doğal gelmesinin sebeplerinden birisi de neden-sonuç ilişkisini tersine çeviriyor olmamız. Doktorun yüzde yüz dediği, hasta isek testin pozitif çıkması olasılığı. Ama bizim bilmemiz gereken, test pozitif çıktıysa hasta olma ihtimalimiz.

Daha gündelik bir örnek verelim: Bütün olimpik haltercilerin vücutları kaslıdır. “Kaslı olma”yı haltercilik testi diye düşünelim. Bir olimpik halterci için bu testin sonucu kesinlikle pozitiftir. Ama kaslı olan herkes olimpik halterci değildir. Rastgele seçilen kaslı birinin olimpik halterci olması ihtimali yine yüzde birden azdır.

Bunun için bir deyimimiz bile var: Her sakallıyı baban sanma! Temel oranı ihmal yanılgısı, özünde, her sakallıyı babamız sanmaktır.

O zaman doktorun yaptırdığı testin hiç faydası yok mu? Elbette var. Test yapmadan önce o hastalığa sahip olmamız olasılığı onbinde birdi, testten sonra yüzde bire yükseldi. Bu durumda iyi bir doktor size korkuya mahal olmadığını, ama daha kesin bilgi verecek muayeneler yapmak gerektiğini söyleyecektir.

Diyelim testimizin yanlış alarm oranı (sağlıklı olanlarda pozitif çıkma ihtimali) yüzde bir değil de, on binde bir olsun. Bu durumda bir milyon kişiden 100 kişi gerçekten hasta olacak, 100 sağlıklı kişide ise yanlış alarm verilecek. Böylece test sonucu pozitif ise hasta olma ihtimali 100/(100+100) = %50 olacak. Peki yanlış alarm oranı yüz binde bir ise? O da sizin ev ödeviniz.


Mizansenimizde doktora haksızlık yaptığımızı düşünebilirsiniz. Ancak temel oranı ihmal hatası, herkes gibi, doktorlar arasında da yaygın. Bunun en iyi bilinen örneklerinden biri, Harvard’da genç bir tıp öğrencisi olan Ward Casscells’in ve çalışma arkadaşlarının 1978’de yayınladığı araştırma.

Casscells, Harvard Tıp Okulu’nun koridorlarında dolaşıp, çevirdiği 60 hekim ve tıp öğrencisine şu soruyu sormuş: “Diyelim ki, toplumda yaygınlığı 1/1000 olan bir hastalığı tespit etmek için kullanılan bir test var ve bu testin hasta olmayanlarda pozitif çıkması ihtimali %5. Bu testi uyguladığımızda ve pozitif çıktığında, uygulanan kişinin hasta olması ihtimali nedir? Kişinin semptomları ve işaretleri hakkında hiç bir bilginiz olmadığını varsayın.”

Bu soruyu yukarıdaki yöntemle cevaplayabiliriz. Bin kişilik bir gruba test uyguladığımızı düşünelim. Bunların arasında bir kişi gerçekten hasta. Kalan 999 kişinin %5’inde, yani yaklaşık 50 kişide test yanlış alarm verecek. O zaman aranan ihtimal 1/51 olur, yani %2’den az.

Casscells ve arkadaşlarının görüştüğü altmış doktordan sadece onbiri cevabı doğru verebilmiş. Buna karşılık 27 doktor doğru olasılığın %95 olduğunu savunmuş, yani temel oranı ihmal yanılgısına düşmüş. Diğer cevaplar çok değişken; %0.095 de diyen var, %99 da. Cevapların ortalaması ise %56; gerçek olasılığın otuz katı.

Bunu basit ve önemsiz bir matematiksel oyun gibi görmek doğru olmaz. Temel oranı ihmal hatasının ciddi tıbbi sonuçları olabilir. Hasta olma ihtimalini olduğundan daha büyük zannederek riskli bir tedaviye başlanabilir ve hastanın hayatı gereksiz yere tehlikeye atılabilir. En azından, böyle bir teşhis hastada gereksiz bir endişe ve bunalım yaratır. O yüzden bir hekimin olasılıkları doğru tahmin edebilmesi ve aktarabilmesi şart.


İnsan zihni belirsizlikler karşısında bocalar. Bu bocalamanın üstesinden gelmek için bazı “kestirmeler” (heuristics) oluşturmuştur. Bu kestirme yollar, fazla düşünmeye gerek kalmadan hüküm vermemizi sağlar. Bu sayede tepki süremiz kısalır, önemli kararları kolayca verebiliriz.

Ancak bu kestirmeler bizi sık sık hataya da sürükler. 1970’lerden başlayarak davranışçı psikologlar, insanların hangi temel kestirmeleri kullandıklarını, bunların nasıl çalıştığını ve ne gibi düşünce hatalarına yol açtığını incelemeye başladılar. Temel oranı ihmal yanılgısı da bu bağlamda epeyce araştırıldı. Bu yanılgının, ve benzeri olasılık tahmini yanılgılarının (önceki bir yazımızda bahsettiklerimiz gibi), “temsiliyet kestirmesi” (representativeness heuristics) denen bir zihinsel şemadan kaynaklandığı düşünülüyor.

Temsiliyet kestirmesi, gördüğümüz bir numunenin, verilen bir açıklamaya uyma olasılığının tahmin edilmesidir. Şöyle açıklayalım: Diyelim Cüneyt 32 yaşında, atletik, motosiklete biniyor, güzel bir sarışınla çıkıyor. Şunlardan hangisi daha muhtemel? (a) Cüneyt bir öğretmen (b) Cüneyt bir futbolcu.

Çoğunluk, Cüneyt’in futbolcu olduğunu söyleyecektir. Ama şunu düşünün: Yüzbinlerce öğretmene karşılık sadece yüzlerce futbolcu var. Temel oranları ihmal yanılgısına düşüyoruz. Cüneyt’in öğretmen olma ihtimali, futbolcu olma ihtimalinin belki bin katı.

Neden bu yanılgıya düşüyoruz? Çünkü kafamızda öğretmenler ve futbolculara dair önyargılarla oluşturduğumuz bir kalıp var. Verilen tarif futbolcu kalıbını çok daha iyi temsil ediyor, tarifteki özelliklerin her iki meslekle de hiç bir ilgisi olmamasına rağmen. Öte yandan tarifi “saçı dökülmüş, evli, bilim kurgu okuru” şeklinde değiştirirsek muhtemelen cevapların çoğu değişecektir, çünkü bu yeni tarif kafamızdaki öğretmen kalıbını daha iyi temsil ediyor.

Hastalık testi örneğinde yapılan hata, Cüneyt örneğinde de geçerli. Cüneyt hakkında sorulan soru şu: “Bu tarife göre, Cüneyt’in futbolcu/öğretmen olması ihtimali nedir?”. Oysa zihnimizin duyduğu soru bunun tam tersi: “Cüneyt futbolcu/öğretmen ise, bu tarifin doğru olması olasılığı nedir?”


Temel oranı ihmal yanılgısının başka bir örneği olarak, yine psikoloji anketlerinde kullanılan bir soruyu, “taksi problemi”ni ele alalım.

Bir taksi gece vakti kaza yapıp kaçıyor. Şehirde iki taksi şirketi var: Yeşiller ve Maviler. Bütün taksilerin %85’i Yeşil, %15’i ise Mavi. Kazanın şahidi çarpan taksinin Mavi olduğunu söylüyor. Mahkeme, kazanın gerçekleştiği gecenin görüş şartlarında deney yaptırarak şahidin güvenilirliğini ölçtürüyor. Şahit her iki rengi %80 olasılıkla doğru teşhis ediyor, %20 olasılıkla yanılıyor.

Çarpan arabanın, şahidin ifadesine uygun olarak, gerçekten Mavi olması olasılığı nedir?

Yukarıda kullandığımız yöntemle bunu hesaplayabiliriz. Yüz taksiden onbeş tanesi Mavi’dir; şahit bunların onikisini (%80) doğru, üçünü (%20) ise yanlış teşhis edecek. Seksenbeş Yeşil taksiden altmışsekizini doğru teşhis ederken, onyedisinin yanlış olarak Mavi olduğunu iddia edecek, yani yanlış alarm verecek.

Taksi problemi ağaç şeması

Şahit 100 taksiden 12+17, yani 29 aracın Mavi olduğunu iddia etti, ama sadece 12’si gerçekten Mavi. O zaman, şahit Mavi dediyse, aracın gerçekten Mavi olması ihtimali 12/(12+17) = %41’dir.

Şematik olarak gösterirsek

Taksi problemi Venn şeması

Ancak, pek çok kişi, şahidin haklı olması ihtimalini %80 civarı tahmin ediyor, yani taksilerin temel oranlarını ihmal ediyorlar. Nitekim, Yeşil ve Mavi taksiler eşit sayıda olsalardı bu cevap doğru olurdu (size ödev!), ama değiller.

Bu örnek, temel oranı ihmal yanılgısının nasıl hukuki sorunlar çıkarabileceğini gösteriyor. Gerçek bir adli vakada bir tahlil, test, veya şahit ifadesi delil olarak kritik rol oynuyorsa, avukat, savcı veya yargıcın temel oranı ihmal etmemeye, gerçek olasılıkları hesaplamaya zaman ayırmaları çok önemli. Aksi takdirde suçsuzlar haksız yere mahkum olabilirler.

Aynı yanılgı daha ciddi insan hakları ihallerine de yol açabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Hükümet terörle mücadele kapsamında çok gelişkin bir yüz tanıma sistemini devreye soktuğunu ilan ediyor. Sokaklarda, terminallerde, havaalanlarında, velhasıl bütün kamusal alanlardaki gözetleme kameraları sürekli olarak görüntü çekmekte, ve bu görüntüler bir merkezde analiz edilip arananların resimleriyle karşılaştırılmakta. Hükümet, bu sistemin %99 oranında isabetli oluşuyla övünüyor. Bütün kamuoyu bu atılımı alkışlıyor.

Ama siz, Yalansavar okuru olduğunuz için, yapılan ciddi hatayı hemen farkediyorsunuz. Temel oranı bilmeden, yüz tanıma sistemine bel bağlamak doğru değil. Biliyoruz ki teröristlerin temel oranı çok düşük. Diyelim, on bin kişiden sadece biri terörist (80 milyon içinde 8000 terörist – yüksek bir tahmin). Bu olasılıklar yazımızın başındaki hastalık teşhisi probleminin aynısı, o yüzden cevap elimizde hazır: Bu harika yüz tanıma sisteminin terörist diye işaretlediği birisinin gerçekten terörist olması ihtimali sadece %1.

Eğer yüz teşhisi sadece ilk aşamaysa, arkasından başka kontroller yapılacaksa bu o kadar da büyük bir sorun olmayacaktır. Ancak güvenlikle ilgili konularda toplumun akıldışılığa ve paranoyaya esir olması çok kolaydır. Hükümet, belki bilgisizlikten, belki kamuoyuna birşey yapıyor görüntüsü vermek için, veya belki baskı aracı olarak kullanma niyetiyle, bir teröristle beraber doksandokuz masumu tutuklamaktan çekinmeyebilir. Hatta, buradaki temel hataya işaret ederek uyarıda bulunanları ihanetle ve teröristlere yardım etmekle suçlayabilir.

Çok iyi bilinen bir gerçeği bu vesileyle tekrar hatırlıyoruz: Hukukun ve demokrasinin doğru işlemesi için toplumda esaslı bir temel eğitim ve bilimsel birikim olması şarttır. Aksi halde, siz bir yanlışı gösterdiğinizde, düzeltmeyi bırakın, neden bahsettiğinizi anlamazlar bile.

Meraklısına notlar

Bu yazıda teknik adıyla aslında Bayes teoreminden bahsediyorum. Bu teorem, şartlı olasılıklar verildiğinde, şartları ters çevirme formülünü verir. Yani mesela, hasta isek testin pozitif çıkma olasılığını ters çevirip, test pozitifse hasta olmamız olasılığını bulmak için Bayes formülünü kullanırız. Matematiksel ayrıntılara burada girmek istemedim, ilgilenenler daha matematiksel bir açıklamayı Wikipedia’dan okuyabilirler (İngilizce) veya Khan Academy’nin Türkçe açıklama videosunu seyredebilirler.

Dikkatli okurlar “hastalık ihtimali onbinde birdir” dedikten sonra, “onbin kişi alırsak bir tanesi hasta olacak” dememizi yadırgayabilirler, çünkü tabii ki bu ifade tam doğru değil. Rastgele seçilmiş onbin kişi arasında hiç hasta olmayabilir; iki hatta üç hasta da olabilir. Hasta sayısını bir rastgele değişken olarak düşündüğümüzde haklı bir itiraz, ama buradaki kastımız farklı. Olasılıkları reel sayılar yerine tam sayılarla ifade ettiğimizde bu problemleri anlamak ve çözmek nispeten daha kolay.

Temel oranı ihmal yanılgısının bilişsel kökenlerini inceleyen psikologlardan biri olan Gerd Gigerenzer’e göre, bu ve benzeri olasılık yanılgıları, insanların ondalıklı sayıları kullanmakta zorlanmalarından kaynaklanıyor. Bunun yerine problemi sayılamaya dayanan bir şekilde (“on bin kişiden biri hasta”) ifade etmek insan zihnine daha uygun oluyor ve doğru cevabı bulmak kolaylaşıyor. Bu sayılama yaklaşımında problemi öyle ifade ediyoruz ki, her alt grupta tamsayılar bulunmasını sağlıyoruz. Böylece ondalıklı sayıları çarpmanın bilişsel yükünden kurtuluyoruz, ve bizim için daha doğal olan bir yöntem kullanmış oluyoruz.

Kaynaklar

  • Yalansavar
  • Ward Casscells, B.S., Arno Schoenberger, M.D., and Thomas B. Graboys, M.D.Interpretation by Physicians of Clinical Laboratory Results. N Engl J Med 1978; 299:999-1001 November 2, 1978 DOI: 10.1056/NEJM197811022991808
  • Gerd Gigerenzer. How to Improve Bayesian Reasoning Without Instruction:
    Frequency Formats. Psychological Review, 102 (4), 1995
  • Daniel Kahneman. Hızlı ve Yavaş Düşünme. Varlık Yayınları.

Aşırı kilo ‘beyni yaşlandırıyor’

BeyinImage copyrightDR LİSA RONAN
Image captionBeyinde ak madde zamanla azalıyor

Bir araştırmaya göre aşırı kilolu insanların beyinleri, zayıf akranlarına göre 10 yıl daha yaşlı görünüyor.

İnsan beyni, bilgiyi ileten kısım olan ak maddeyi zamanla, yani yaşlandıkça doğal olarak kaybediyor.

Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ise aşırı kilonun bu kaybı hızlandırdığını ortaya koydu.

Bir diğer deyişle 50 yaşındaki kilolu bir insan, 60 yaşındaki zayıf bir insanla aynı beyin yapısına sahip oluyor.

Orta yaşta daha belirgin

Cambridge Yaşlanma ve Nörobilim Merkezi’nde yapılan araştırmada 20-87 yaşlarındaki 473 kişi incelendi.

Kilonun beyindeki ak madde oranını ancak orta yaştan itibaren etkilediği görüldü.

Fakat bu farklılığın beynin işlevlerine nasıl yansıdığı henüz anlaşılamadı: Araştırmaya katılan kilolu ve zayıf gruplarda bilgi ve kavrayış açısından fark görülmedi.

Araştırmacılar şimdi kilonun örneğin demans gelişimini etkileyip etkilemediğini görmek için çalışmalarını sürdürmek istiyor.

Ekibin lideri Dr Lisa Ronan, kilonun mu beyni yoksa beynin mi kiloyu etkilediğini de henüz bilmediklerini söyledi.

Çalışmaya katılan bir diğer isim olan Profesör Sadal Farooqi ise kilo kaybı durumunda beyinde kaybolan ak maddenin yeniden oluşup oluşmadığını da ortaya çıkarmak istediklerini belirtiyor.

Kaynak:

  • BBC
  • Lisa Ronan, Aaron F. Alexander-Bloch, Konrad Wagstyl, Sadaf Farooqi, Carol Brayne, Lorraine K. Tyler, Cam-CANe, Paul C. Fletcher Obesity associated with increased brain-age from mid-life Journal Neurobiology of Aging DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neurobiolaging.2016.07.010