stéllō

Sinonim: stello, στέλλω, -stol.

Ana Hint-Avrupa dilindeki stel- ‎(“koymak, yerleştirmek) kelimesinden türeyen stel-ye- kelimesinden türemiştir. Eski yunancada anlamları:

  1. Hazır yaparım, hazırlarım, donatırım,
  2. Gönderirim, sevk ederim, yola çıkarım,
  3. çağırtırım, getiririm,

 

Neden Bronzlaşırız?

Tatil sezonun bitimine yaklaştıkça, önceden sarışın olan birçok insanın artık etrafta esmer dolaşmaya başladığına daha da çok şahit oluruz. Bunun sebebinin ne olduğunu tabii ki biliyoruz, güneşlenerek ya da bir şekilde güneş ışığına maruz kalarak bronzlaşıyorlar. Yalnızca çevrenizle de sınırlı değil; eğer tatile gidebilen şanslı kişilerdenseniz ve güneşlenmeyi seviyorsanız, teninizdeki bu renk değişimine doğrudan tanıklık etmişsinizdir. Peki nasıl oluyor da güneş ışığına maruz kaldığımızda tenimizin renginde değişim meydana geliyor?

Konuya geçmeden önce, güneş ışığının ne olduğunu detaylandırmak gerekiyor.

Güneş ışığı, Dünya’ya 3 farklı formda ulaşır: kızılötesi, görünür ışık ve morötesi ışık. Morötesi ışık da 3 kategoriye ayrılır.

  • 315-400 nm aralığında olan, bronzlaşma ile ilişkili olan ve siyah ışık olarak da bilinen UVA.
  • 280-315 nm aralığında olan, güneş yanıklarına sebep olabilecek UVB.
  • 100-280 nm aralığında olan ve bize hiç ulaşamadan Dünya’nın atmosferi tarafından filtrelenen UVC.

Deniz seviyesindeki morötesi ışımanın %99’u aslında UVA’dır. Genellikle UVB’nin güneş ışığına maruz kalındığında meydana gelebilecek tehlikelerden sorumlu olduğunu görüşü yaygın olsa da; kırışıklıklar, kanser ve yaşlanma gibi bu tehlikeli sonuçları yaratmada UVA’nın da etkili olabileceği düşünülüyor. Morötesi ışıma ile ilgili ilginç şeylerden birisi de, değişik yüzeyler tarafından yansıtılabiliyor olması. Bu yansımalar, morötesi ışığa maruz kalındığında ortaya çıkacak etkileri artırıyor. Mesela kar, morötesi ışığı %90’a kadar yansıtabiliyor. Güneşli bir günde kayak yapanların vücutlarında oluşan güneş yanıklarının ve kar körlüğünün sebebi de bu. Kum da UVB ışığı %20’ye kadar yansıtabiliyor. Yani deniz kenarındayken daha çok morötesi ışığa maruz kalıyorsunuz.

Diğer bir taraftan da, bazı maddeler morötesi ışımayı kısmen ya da tamamen absorbe edebiliyorlar. Cam da bu maddelerden birisi. Cam çeşitlerinin birçoğu, morötesi ışığı iyi absorbe eder. Cam sera içerisinde güneş yanığı olmamanın sebebi de budur. Birçok güneş kremi içerisinde de, güneş ışığını absorbe eden kimyasallar kullanılır.

Güneş ışığı ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu kısa girişin ardından, neden bronzlaştığımız sorusunun cevabına geçebiliriz. Çünkü bronzlaşma, derimizin morötesi ışığa verdiği tepkiden kaynaklanıyor. Güneş ışığına ışığa maruz kalan melanositler, bu ışığın içerisindeki morötesi ışığa tepki olarak melanin pigmenti üretiyor. Yani morötesi ışığın melanin üretimini tetiklediğini söyleyebiliriz. Vücudumuzun tepki olarak ürettiği melanin pigmenti, güneş ışığı içerisindeki morötesi ışığı absorbe edebiliyor ve hücreleri morötesi ışığın zararlarından koruyor.

Melanin üretimi de tabii ki bir anda gerçekleşmiyor ve belirli bir zaman alıyor. Bu sebeple, insanların çok büyük bir çoğunluğu tek günde bronzlaşamaz. Yani melanositleri aktifleştirmeniz için kendinizi morötesi ışığa kısa bir süre maruz bırakırsınız ve melanositlerin melanin üretimi saatler sürer. Bu süreci 5 ila 7 gün arasında tekrar ettiğinizde, hücrelerinizin içerisindeki pigment sayısı koruyucu seviyeye gelir.

Bir önceki paragrafın genel olarak beyaz ırk için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat, farklı birçok ırkta, melanin üretimi devamlıdır. Bundan dolayı, deride her zaman bir ölçüye kadar pigment bulunur. Bu ırklarda deri kanseri riski de oldukça düşüktür. Çünkü hücrelerdeki melanin seviyesi, morötesi ışığa karşı sürekli bir koruma sağlar.

Melanositler aslında iki farklı pigment üretirler, eumelanin(kahverengi) ve phaeomelanin(sarı ve kırmızı). Kızıl saçlılar daha çok phaeomelanin ve daha az eumelanin üretmeye yatkındırlar. Bu sebeple, iyi bronzlaşamadıklarını söyleyebilir. Aynı zamanda albinolarda da, tirozinaz enzimi olmadığından melanin üretiminin kimyasal yolu işlemez. Albinoların saçlarında, derilerinde ya da irislerinde melanin bulunmaz.

Melanosit uyarıcı hormon da(MSH) hipofiz bezi tarafından üretilir. MSH kan dolaşımı boyunca akıp melanositlere ulaşarak melanin üretiminin gerçekleşmesi için uyarımda bulunur. Örneğin eğer bir insana yüksek dozda MSH enjekte ederseniz, esmerleşmeye başladığına şahit olabilirsiniz.


Bu yazı HowStuffWorks’de yayımlanan How Sunburns and Sun Tans Work yazısından derlenmiştir.

Orjinal yazı: Bilimfili

Kansere Karşı Baskılayıcı Miyeloid Hücrelerini Farklılaştırmak

Kansere Karşı Baskılayıcı Miyeloid Hücrelerini FarklılaştırmakKanser tedavisi için bağışıklık sistemi üzerinden geliştirilen veya bağışıklık sistemini uyararak tedavi sağlamayı hedefleyen immünoterapiler kısmen başarılı sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bunu sağlayan şey de; tümör mikro-çevresindeki bağışıklık hücrelerini baskılayıcı etkinin bir biçimde önüne geçilmesidir.

Şimdi ise, Amerika Philedelphia’daki University of Pennsylvania bünyesinde bulunan Wistar Institute araştırmacılarının öncülüğünde gerçekleştirilen bir çalışmada, polimorfonükleer miyeloid-seri baskılayıcı hücrelerinin; (PMN-MDSCs) vücudumuzdaki en yaygın beyaz kan hücreleri olan nötrofillerden LOX-1 proteinini sentezleyerek farklılaşabileceği gösterildi.

Bahsi geçen PMN-MDSC hücreleri, çekirdeği bölünmüş ve parçalı halde olduğundan birden fazla çekirdeğe sahipmiş gibi görülen, miyeloid kök hücrelerinden farklılaşarak tümör baskılayıcı veya durdurucu diyebileceğimiz özellikler kazanan hücrelerdir. Bu hali ile, kemik iliği kök hücreleri olarak bilinen miyeloid hücrelerden oluşan başka bir bağışıklık hücre tipi olan nötrofillerden farklılaşabilmeleri kanser hastaları için de geliştirilebilir tedaviler anlamına gelebilir.

Yukarıda bahsi geçen LOX-1 proteinin de ilgili genden sentezlenmesi koşulu ise moleküler olarak şunu ifade etmektedir: Yağ metabolizmasına bağlı olarak hücre içi bir takım mekanizmaların ve sinyallerin harekete geçirilmesi dolayısıyla uyarılan lektin-tipi yükseltgenmiş LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) reseptörü (LOX-1) üretimi.

Bu LOX-1 proteinini sentezleyen nötrofiller, sağlıklı insanlarda yapılan analizlerde neredeyse tespit edilemeyecek kadar az bulunmaktadır. Buna karşılık tümörlü dokularda bu tip nötrofillere sıkça rastlanmaktadır. Dahası, sağlıklı insanlardaki nötrofillerin (canlı vücudu dışında) in vitro olarak endoplazmik retikulum gerilimine maruz bırakılması LOX-1 sentezini artırmakta ve baskılayıcı fonksiyonların gelişmesini sağlamaktadır.

Araştırmacılar, bu verilerin, LOX-1 sentezleyen polimorfonükleer miyeloid-seri baskılayıcı hücrelerinin kanser hastalıkları için immünoterapiler geliştirmekte kullanılabileceği savını destekler nitelikte olduğunu belirtiyor.

 


Kaynak :

Science Immunology, Lectin-type oxidized LDL receptor-1 distinguishes population of human polymorphonuclear myeloid-derived suppressor cells in cancer patients, Science Immunology, 5 Ağustos 2016, immunology.sciencemag.org/content/1/2/aaf8943.article-info, DOI: 10.1126/sciimmunol.aaf8943

Orjinal yazı: Bilimfili

Kuantum mekaniğinden gelen kötü kokular

Geçenlerde burnumuzun değişik maddelerin kokularını nasıl aldığına dair yeni bir araştırma yayınlanınca koku duyumuz haberlere düştü. Diğer duyularımız —yani görme, işitme, dokunma ve tat— iyice anlaşıldı ama kokunun mekanizması esrarını hâlâ koruyor.

Her bir molekülün ayrı bir şekli var: Molekülde ne kadar atom varsa şekli o kadar karmaşıklaşabilir. Moleküllerin muhtemel şekilleri saymakla bitmez ve genelde bir maddenin kokusunun bu şekilden kaynaklandığı düşünülür. Burnumuzun her bir bölgesinde belirli moleküllerin şekline uyan almaçlar bulunur. Doğru molekül doğru almaça rastladığında, bir anahtarın bir kilide uyması gibi, ne kokladığınızı bildiren bir sinyal beyne doğru yola çıkar.

Ama Dr Luca Turin, daha önce kokunun mekanizması üzerine daha tartışmalı bir kuram üzerine araştırmalar yayınladı. Koku almaçlarımızın değişik molekülleri nasıl algıladığını, kimyasal bağların titreşimiyle ve kuantum etkileriyle açıklayan farklı bir yaklaşımı var.

Kuramını sınamak için Dr Turin basit bir molekülü alıp içindeki tüm hidrojen atomlarını döteryumla değiştirdi. Molekülün şekli aynı kaldı, ama döteryum hidrojenden ağır olduğundan molekülün içindeki kimyasal bağların titreşimi değişti. İnsanların hidrojenli molekülün kokusunu döteryumlu molekülünkinden ayırt edebildiğini gösteren Turin, bunu klasik “anahtar-kilit” kuramının hatalı olabileceğine dair güçlü bir delil olarak görüyor.

Dr Jennifer Brookes, University College London’da ve Harvard Üniversitesi’nde koku algısı üzerinde çalışan bir Sir Henry Wellcome burslusu. Koku algımızın kuantum mekanik temelini de, deneyselden ziyade kuramsal verilerle araştırıyor. Brookes’un kuramları “anahtar-kilit” modeliyle uyuşmayarak Turin’inkileri destekliyor.

Hidrojen sülfür ve dekaborun molekül yapıları (Kaynak: xxx )

Hidrojen sülfür ve dekaborun molekül yapıları (Kaynak: Brookes vd., 2013)

Meselâ, en keskin kokulu kükürt bileşiklerinden biri çürük yumurta kokusu veren hidrojen sülfür. Hidrojen sülfür, merkezinde bir kükürt atomuna ve bundan V şeklinde uzanan iki hidrojen atomuna sahip küçücük bir molekül. Ama bu belirgin kokuyu veren tek molekül bu değil. Dekaborun [B10H14] kokusu buna çok benziyor, ama bunun on bor atomundan oluşan sepet gibi bir şekli var. “Anahtar-kilit” modelinin bunu açıklaması çok zor, ama iki molekül de aynı enerjiyle titreştiklerinden Turin’in ortaya attığı kuantumlu kurama uyuyor.

metallosen

Ferrosen ve Nikelosen’in molekül yapıları (Kaynak: Brookes vd., 2013)

Ayrıca, Brookes şekli birbirine benzeyen ferrosen [Fe(C5H5)2] ve nikelosen [Ni(C5H5)2] adlı iki bileşikten bahsediyor. İkisinin de merkezinde bir metal atomu (ferrosende demir, nikelosende nikel) ve bu atomun etrafında özdeş yapılar var. Şekilleri ve boyutları birbiriyle aynı, ancak ferrosenin kokusu baharlı, nikeloseninki yağlı. Merkezdeki atom farklı olduğundan kokuları da farklı ve bu da Turin’in kuramını destekliyor.

Brookes şekli önemsiz bulmuyor. Moleküllerin almaçlara uyması açısından şekil önemli, tıpkı manyetik bantlı kartlardaki gibi: Kartın okuyucudan geçebilmesi için belirli bir şekilde olması gerekiyor, ama asıl önemlisi karttan okunan bilgi.

Bu örnekler “anahtar-kilit” modeline karşı delil sağlasa da “manyetik kart” kuramına yönelik şüphe hâlâ çok. Bilim camiasındaki yerleşik kuramlara meydan okuyan yeni araştırmalar hem tartışmalı hem de heyecan verici oluyor. “Manyetik kart” modelinin bulduğu olumlu yankı sayesinde diğer araştımacıların da bunu biraz daha incelemeye başlamasını umuyor Brooks. Hattâ kim bilir, belki canlılardaki diğer sistemlerin de işleyişlerini sorgulatmaya başlatabilir.

 Kaynaklar

 Çevirenin notları

  • Özgün yazı: N. Wilkinson, 2013. Quantum mechanics stinks. Wellcome Trust Blog Linsans: CC BY-NC 2.0 UK
  • Şekiller, özgün yazıda yoktu, Brookes vd.’nin (2013) açık erişimle yayınlanmış makalesinden aktarıldı.
  • Kapak resmi: Flickr
  • Yazıdaki kaynakların her ikisi de açık erişimlidir, okuyabilirsiniz.
  • Makalede adı geçen Luca Turin kendi kuramını şu TED videosunda tanıtmıştı, Türkçe altyazılarla izleyebilirsiniz:

    Click here to display content from TED.
    Learn more in TED’s privacy policy.

Orjinal Yazı: Açık Bilim.

Pornografi

Sinonim: Pornography, Pornografie, Pornographie, πορνογράφος  ‎(pornográphos)

Cinsel öğe veya eylemin apaçık gösterilmesidir.

Kelime anlamı: Bir fahişenin resmedilmesidir.(Bkz; Pornograf-i)

Efor Testi

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Ergoelektrokardiyografi (Egzersiz Elektrokardiyografisi)
Bu yöntem, kalbin elektriksel aktivitesinin fiziksel aktivite (egzersiz) sırasında analiz edilmesini sağlayan bir tanısal testtir. Genellikle bir koşu bandı veya bisiklet ergometresi kullanılarak yapılır. Temel amacı, kalbin artan iş yüküne nasıl tepki verdiğini değerlendirmek ve koroner arter hastalığı, aritmi veya egzersize bağlı semptomların (örn. göğüs ağrısı, nefes darlığı) nedenlerini araştırmaktır.

Ergoelektrokardiyogram (Egzersiz EKG’si)
Test sırasında kaydedilen elektriksel verilerin grafiksel çıktısıdır. Bu sonuçlar, kalp ritmi bozuklukları, iskemi (kan akımı azlığı) veya ST segment değişiklikleri gibi patolojik bulguları tespit etmek için analiz edilir. Özellikle myokard enfarktüsü sonrası rehabilitasyon veya fiziksel kapasitenin ölçülmesi gibi durumlarda da kullanılır.

Önemli Noktalar:

  1. Test Protokolleri: Bruce protokolü (koşu bandında kademeli artan hız/eğim) sık kullanılır.
  2. Endikasyonlar: Koroner arter hastalığı şüphesi, egzersiz toleransının değerlendirilmesi.
  3. Riskler: Nadiren aritmi, hipotansiyon veya miyokardiyal iskemi tetiklenebilir.
  4. Resting EKG’den Farkı: Kalbin dinamik stres altındaki performansını yansıtır, sessiz iskemiyi ortaya çıkarabilir.

Keşif

Ergoelektrokardiyografi (genellikle “Ergo-EKG” ya da “Belastungs-EKG” olarak adlandırılır), kalbin egzersiz sırasındaki elektriksel aktivitesini ölçmeye yarayan bir yöntemdir. Bu tekniğin gelişimi, hem elektrokardiyografinin (EKG) keşfine hem de egzersiz fizyolojisi alanındaki ilerlemelere dayanır. Ergoelektrokardiyografinin tarihi, birkaç temel dönüm noktasına ayrılabilir:

  1. Elektrokardiyografinin Temelinin Atılması (19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı):
    Elektrokardiyografinin temelleri, Hollandalı fizyolog Willem Einthoven’in 1903 yılında icat ettiği “string galvanometre” ile atılmıştır. Einthoven, kalbin elektriksel aktivitesini kaydetmiş ve 1906’da bugün “Einthoven üçgeni” olarak bilinen kavramı tanımlamıştır. Elektrokardiyografi böylece tıbbi tanı alanında kullanılmaya başlanmıştır.
  2. Egzersiz Fizyolojisinin Gelişimi (20. yüzyıl başı):
    1920’lerde ve 1930’larda, egzersizin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkilerini araştıran çalışmalar hız kazandı. Egzersiz sırasında kan basıncı, kalp atım hızı ve EKG değişikliklerinin izlenmesi, özellikle angina pectoris gibi hastalıkların tanısında önem kazandı.
  3. Ergoelektrokardiyografinin Klinik Kullanıma Girişi (1940’lar–1950’ler):
    1940’larda ve 1950’lerde, egzersiz testi ile EKG kaydı birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle Master İki Aşamalı Testi (“Master two-step test”) gibi standart egzersiz protokolleri geliştirilmiştir. Bu protokoller, kalp hastalıklarının erken teşhisi için geliştirilmiştir.
  4. Modern Ergoelektrokardiyografi Sistemlerinin Gelişimi (1960’lar sonrası):
    1960’lardan itibaren, elektromekanik bisiklet ergometreleri ve motorlu koşu bantları ile donatılmış sistemler, daha kontrollü ve standartize edilebilir egzersiz testleri yapılmasına olanak tanımıştır. Aynı zamanda EKG kayıt cihazlarında da gelişmeler olmuş, daha fazla derivasyonlu ve sürekli kayıt yapabilen sistemler ortaya çıkmıştır.
  5. Gelişmiş Protokoller ve Bilgisayarlı Analiz (1970’ler–günümüz):
    Bruce protokolü gibi standartlaşmış egzersiz test protokollerinin geliştirilmesi (1963) ile birlikte, Ergo-EKG hem araştırmada hem de klinikte yaygınlaşmıştır. Bilgisayar destekli EKG analiz sistemleri, egzersiz sırasındaki küçük değişimlerin bile hızlıca saptanabilmesini mümkün kılmıştır.

Ergoelektrokardiyografi, günümüzde koroner arter hastalığı başta olmak üzere birçok kardiyovasküler hastalığın tanısında ve prognoz tayininde rutin bir yöntem haline gelmiştir.



İleri Okuma
  • Einthoven, W. (1903). Über die Form des menschlichen Elektrokardiogramms. Pflügers Archiv für die gesamte Physiologie des Menschen und der Tiere, 99(1-2), 472–480.
  • Einthoven, W. (1906). Le télécardiogramme. Archives Internationales de Physiologie, 4, 132–164.
  • Master, A. M., & Rosenfeld, I. (1935). The diagnosis of coronary artery disease: angina pectoris, coronary insufficiency, and myocardial infarction with the aid of the two-step exercise test. JAMA, 104(9), 715–718.
  • Bruce, R. A., Kusumi, F., & Hosmer, D. (1973). Maximal oxygen intake and nomographic assessment of functional aerobic impairment in cardiovascular disease. American Heart Journal, 85(4), 546–562.
  • Froelicher, V. F., & Myers, J. (2006). Exercise and the Heart (5th ed.). Philadelphia: Elsevier Saunders.